31 Ocak 2008 Perşembe

50 First Dates

Aşkınız uğruna ne kadar ileri gidebilirsiniz? Sevdiğiniz kişiyi kaybetmemek için ne türlü fedakârlıklara katlanırsınız? Karşılaştığınız en ufak zorlukta cayar mısınız, yoksa karşınızdaki insan ne kadar çetin ceviz olursa olsun yüreğiniz izin verdiğince zorlar mısınız kendinizi? Bu soruların yanıtını herhangi bir romantik komedide bulmak mümkün müdür? Mümkün olmasa ben bunlar yazar mıydım? Yazmadım tabii abi zaten bunlar hep romantik komedilerde mümkündür.
Öyle sevgili düşünün ki her gün ulaşılması daha zor bir tavır takınsız size karşı. Öyle ki onu elde edebilmek için her gün daha zor şartlar altında savaşınızı sürdürmek zorunda kalacaksınız. Böyle bir aşkı konu alıyor 50 First Dates. Henry Roth hayvanlara istediğini yaptırabilen bir adamdır. En azından filmden hatırladığım kadarıyla öyleydi. Bir gün öğlen karnını doyurmak için girdiği lokantada gördüğü güzel kadına, deyim yerindeyse, abayı yakar. Lucy isimli bu genç bayanla kurduğu diyalog son derece başarılıdır. Hayallerinin kadınını artık avucunun içine düşürmüştür. En azından kendi düşüncesi bu yöndedir. Ancak ertesi gün gelip de Lucy'yi yeniden görmeye gittiğinde samimi davrandığı kızdan aynı karşılığı göremediği gibi son derece şaşırtıcı bir şey olur. Lucy, Henry'i tanımamaktadır. Lucy'nin geçmişini öğrenen Henry ise gayet şaşkındır. Çünkü Lucy'nin hafızası her sabah uyandığında sıfırlanmaktadır. En azından bu hastalığa neden olan olaya kadar olanlardan sonrasını hatırlamamaktadır. Yine de Henry kararlıdır. Tüm zorluklara rağmen Lucy'yi kaybetmemelidir.
2004 yapımı bu filmin yönetmeni Peter Segal isimli zat. Filmin oyuncu kadrosunda ise böyle bir filme en çok yakışacak isimleri görüyoruz. Bir kere Henry karakterini Hollywood'un en iyi komedi filmi oyuncularından Adam Sandler canlandırmakta. Güzeller güzeli Lucy karakterini ise karakterin hakkını veren bir isim, Drew Barrymore canlandırmakta ki E.T.'den beri hastasıyım ben bu kadının. Bu iki ismin dışında filmde Rob Schneider'i ve Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin Samwise Gamgee'si Sean Astin'i görmek mümkün.
50 First Dates kısaca böyle bir film. Kesinlikle bir şaheser değil ancak arkadaşlarıyla toplanıp hoş vakit geçirmek isteyenler için son derece ideal bir yapım. İzlenmemesi kayıp değil ancak izlenmesi de kayıp değil. Uf, böyle bir film işte.

Creativity (10)

Dinlenmesi Gerekenler (19) - Always

This romeo is bleeding
but you can't see his blood
It's nothing but some feelings
that this old dog kicked up

It's been raining since you left me
Now I'm drowning in the flood
You see I've always been a fighter
but without you I give up

Now I can't sing a love song
like the way it's meant to be
Well I guess I'm not that good anymore
but baby that's just me

I will love you baby always
and I'll be there forever and a day always
I'll be there till the stars don't shine
till the heavens burst and the words don't rhyme
and I know when I die you'll be on my mind
and I'll love you always

Now your pictures that you left behind
are just memories of a different life
some that made us laugh
some that made us cry
one that made you have to say "good bye"

What I'd give to run my fingers through your hair
to touch your lips to hold you near
When you say your prayers try to understand
I've made mistakes I'm just a man

When he holds you close
when he pulls you near
when he says the words
you've been needing to hear
I'll wish I was him with those words of mine
to say to you till the end of time

And I will love you baby always
and I'll be there forever and a day always
If you told me to cry for you i could
If you told me to die for you i would
Take a look at my face
there's no price I won't pay
to say these words to you

Well there ain't no luck in these loaded dice
but baby if you give me just one more try
We can pack up our old dreams and our old lives
We'll find a place where the sun still shines

BON JOVI

Green Street Hooligans

Bazı şeyler göründüğü gibi değildir bazen. Bunlardan biri de futboldur. Biz sadece sahada olanlara tanıklık ederiz. Taraftarı olduğumuz takım gol atarsa sevinir, gol yerse üzülürüz. Maç sonunda o gün için yazılı olan kaderimizi kabullenir evimizin yolunu tutarız. Doğal olanın bu olması gerekir. Fakat dediğim gibi bazı şeyler görünenin dışında farklı boyutlara bürünür. Futbol da bunlardan biridir. Dünyada kitleleri peşinden koşturan spor bazen şiddet unsurlarını da beraberinde getirir. Bu sporun kanayan yarası holiganizmden bahsediyorum aslında. Bu akıma kendini kaptıranlar taraftarı oldukları takımların saha içindeki başarılarını pek önemsemezler. Onlar için zafer demek rakip takım taraftarlarına mümkün olduğunca kayıp verdirmektir. Holiganizmin günümüzde ne denli ciddiyet oluşturduğunu daha rahat anlatmak için dünyanın en büyük derbisi sayılan Boca Juniors ve River Plate rekabetinden bir örnek vereceğim. Bu iki takım da Arjantin'in Buenos Aires kentinin köklü futbol takımlarıdır. Her iki ekibin de birbirlerine duyduğu nefret dünyaca meşhurdur. Birbirlerine kan kusmaları için bir futbol maçına gerek yoktur. Boca Juniors kentin varoş semtlerinden olan Boca'da bulunan gelir düzeyi düşük insanlarca desteklenir ve bu haliyle aristokratların takımı olarak kabul gören River Plate'e oranla "Halkın Takımı" olarak bilinirler. Birbirlerine duydukları nefretim temelinde yatan ideoloji budur. Bu kısa bilgilendirmenin ardından örneğimize geçelim. Geçtiğimiz yıllarda yine bir hafta sonu oynanan Boca Juniors - River Plate mücadelesinden halkın takımı 2-0 galibiyetle ayrılır. Hafta içi River Plate taraftarları yakaladıkları 2 Boca Juniors taraftarını öldürürler. Ertesi hafta El Monumental (River Plate'in stadyumunun adı) tribünlerinde açılan pankartta aynen şu kelimeler yazar: "Şimdi skor 2-2"...
2005 yapımı Green Street Hooligans adlı filmde holiganizm olgusu son derece iyi bir şekilde dramatize edilerek sunulmuş beyaz perdeye. Bu bakımdan bu film ile tanıma fırsatı yakaladığım Alman yönetmen Lexi Alexander'ın hakkını vermek gerek. Erkek sporu olarak futbol ve erkeklerin beslediği şiddet unsuruna bir kadın bu kadar mükemmel yaklaşabilirdi. Hikâyeye gelince...
Matt dünyanın en prestijli üniversitesi Harvard'da okuyan son derece başarılı bir öğrencidir. Ancak yanlış yere suçlanan bu genç okul yönetimi tarafından okuldan uzaklaştırılmıştır. Matt'in artık yeni adresi uzun zamandır görmediği ablasının bulunduğu Londra'dır. Son derece sakin, derslerinden başka bir şey düşünmeyen ve hayatı boyunca herhangi birine tek bir tokat dahi atmamış olan Matt'i ablasının Londra'daki evinde hayatının geri kalanına yön verecek büyük sürprizler beklemektedir. Eniştesinin belalı kardeşi Pete, İngiltere'nin köklü kulüplerinden West Ham United'ın kulübün kendisinden meşhur taraftar grubu Green Street Elite'in en önde gelen isimlerindendir. Pete'in yengesinin kardeşi Matt ile tanışması artık her şeyi farklı kılacaktır. Matt kendini bir anda West Ham'ın ezeli rakibi Millwall ile girdiği çatışmanın içinde bulur.
Filmin oyuncu kadrosuna bir göz atalım şimdi de. Ana karakterlerden Matt'i Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde Frodo Baggins'e hayat veren Elijah Wood canlandırıyor. GSE'nin önderlerinden Pete rolünde ise Charlie Hunnam'ı görüyoruz. Filmdeki tanıdık yüzlerden bir başkası ise güzel aktrist Claire Forlani. Kendisi Matt'in ablası Shannon karakterini oynuyor.

30 Ocak 2008 Çarşamba

The Mysterious Ticking Noise

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 25

"I've seen things you people wouldn't believe. Attack ships on fire off the shoulder of Orion. I watched C-beams glitter in the dark near the Tannhauser gate. All those moments will be lost in time, like tears in rain. Time to die." - (Blade Runner - Rutger Hauer)

29 Ocak 2008 Salı

The Dark Knight

Her ne kadar Heath Ledger'ı gördüğümde kötü olacak olsam da heyecanla bekliyorum!

28 Ocak 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #12

  • Bir başka Pazartesi Notları'na daha hoşgeldiniz.
  • Ben küçüktüm. Yanılmıyorsam TRT ekranlarındaydı... Bir Başka Gece adlı bir program vardı. Saturday Night Live'ın Türkiye şubesi gibiydi ama ben çok severdim o programı.
  • Sonra bir Olacak O Kadar'ı çok severdim ben. Sarhoş tiplemesiyle yerlere yatarken, nedenini bilemediğim bir şekilde Küçük Hüsamettin'in hikâyesiyle yorganın altına girerdim. Kemancı korkuturdu beni.
  • Antalya Işıklar'da, Cender Otel'e gelmeden, Cafem isimli bir mekan var. Akşamları süper eğlence oluyor. Antalya'da yaşıyorsanız ya da yolunuz bir gün düşerse bu güzelim kente deneyin lütfen.
  • Dünyada her yıl eğitime harcanan para 80 milyar dolar iken, silaha ayrılan para 1 trilyon doları buluyormuş. Çok çalışmamız gerekiyor, çok.
  • Erzurum'da bir camide namaz sırasında cemaatten biri kalp krizi geçirmiş. İşin ilginç yanı kimse namazını bölüp de adama yardım etmemiş. Adamın sonunu siz tahmin ededurun, ben bu Müslümanların yukarıda vereceği hesabı düşünüyorum. Şimdi bunlar çıkıp da "Kadere karışılmaz" demesin bana.
  • Hafta içinde blogumu takip edenlerden birine sert çıktığım düşünülmüş. Takipçim bana mail yoluyla ulaştı. Yanlış anlaşılmalar giderildi. Mutluyum, gururluyum. Ben iyi bir insanım sevgili blog!
  • Doğa Rutkay hanımefendi Atatürk'ü anımsamak istediğinde babasına bakıyormuş ki bu onun için yeterliymiş. Aferin ona!
  • Unidentified Flying Objects... Türkçesi; Tanımlanamayan Uçan Nesneler... Ben bunlardan birini gördüm sanırım bu gece... Hayırlısı. Bir gece ansızın kaçırılabilirim.
  • Uzaylılardan bahsetmişken. Mars'ta uyduruk bir canlının resmi yayınlandı geçtiğimiz hafta. İşin garibi zavallının bizden farkı yok. Ne uzaylısı, basbayağı insan yahu o. Ortaya bir şey atıyorsunuz, bari şeklini değiştirin.
  • Bazı akıllılara uyup bir gece önceden kurduğum çalar saati yatağımın 10 metre uzağına koydum. Sabah pek hoş şeyler olmadı. Denemeyin derim.
  • Babam ve Oğlum'u ısrarla izlememe taraftarıydım. Çok çok yakın bir arkadaşım da uzun zamandır baskı yapıyordu izlemem için. Beni gözyaşına boğacak filmlere iki kere düşünüp de yanaşırım. Yalnız geçtiğimiz cumartesi günü arkadaşıma teslim oldum. Olmazdım aslında ama çocuğa hep kendi istediğim filmleri izletiyor olmam sonunda onun da canına tak ettirdi. Kendimi sıkmama rağmen birkaç damla gözyaşı döktüm, evet.
  • Akşamları genelde sıkıca giyindikten sonra bisikletimi alıp 1,5-2 saat dolanırım. İçeceğimi ve çikolatamı eksik etmem. Geçenlerde markasını hatırlayamadığım bir çikolataya rastladım. Bir çikolata için bu kadar fındık fazlaydı. Ancak pozitif yönden fazlaydı tabii.
  • Kısa olsun bu hafta. Görüşmek dileğimle...

A History of Violence

David Cronenberg ve Viggo Mortensen ikilisinin son filmi olan Eastern Promises sinema salonlarında oynamaya ve Oscar'a hazırlanmaya devam etsin, ben ikilinin bir diğer filmi A History of Violence'a değineceğim şimdi. Filmlerince şiddet unsurlarını çok iyi işleyen yönetmen David Cronenberg, Şiddetin Tarihçesi'nde de şiddet unsurunu filmin teması yapmış. Öyle ki filmde geçmişinden kaçmaya çalışan ancak bunda başarılı olamayan bir adamın, Tom Stall'un, öyküsüne tanıklık ediyoruz. Stall küçük bir kasabada mütevazi bir kafeterya işletmektedir. Bir gün eşi ve çocuklarıyla tehlikeden uzak yaşayan bu adam hiç beklenmedik bir olayın baş kahramanı olur. Kafeteryası silahlı bir soyguna maruz kalırken kendisi elleri silahlı iki soyguncuyu tek başına püskürtmeyi başarınca Amerika'da gündeme oturur. Ancak bu olay Tom Stall hakkındaki şüpheleri de beraberinde getirir. Mağazasına saldıran haydutları düşünmeden alt eden bu adamın bunları nasıl başardığı sorgulanmaya başlar. Ailesi başta olmak üzere bütün kasaba halkı Stall'un geçmişinin peşine düşer. Geçmişini geride bırakma yolunda büyük adımlar attığını düşünen Stall artık yarım bıraktığı işlerin pişmanlığını yaşayacaktır.
Bahsi geçen filmin yönetmeni yazının başında da belirttiğim üzere David Cronenberg. Başarılı yönetmenin Şiddetin Tarihçesi için seçtiği oyuncularda tam rollerinin hakkını verecek oyuncular. Bu açıdan yönetmenin oyuncu seçiminde ince eleyip sık dokumuş olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Mesela ana karakter Tom Stall'u Yüzüklerin Efendisi'nde Aragorn'a hayat veren Viggo Mortensen canlandırmış. Stall karakterinin sadakat sorgulayan eşi rolünde ise Mario Bello'yu görüyoruz. Aktristi Thank You for Smoking ve Secret Window gibi filmler hatırlıyoruz. Ayrıca kendisi The Mummy serisinin üçüncü filmde Rachel Weisz'in boşluğunu dolduracak. Bu iki ismin dışında görmekten büyük mutluluk duyacağınız iki isim daha var ki bunlardan biri her zaman Mustafa Kemal Atatürk'ü oynarken görmek istediğim oyuncu Ed Harris, bir diğeri ise 4 kez Oscar adayı olan ve Kiss of the Spider Woman ile bu ödülü kucaklayan oyuncu William Hurt.
Şiddet unsurunu her açıdan ele alan bu film gerçekten görülmesi gereken bir yapım. Ancak öyle her bünyenin kaldırabileceğini de düşünmüyorum. "Kopan kollar, dağılan beyinler beni etkilemez, hatta hoşuma bile gider" diye düşünüyorsanız sözüm yok. Ancak siz yine de iki kez düşünün. Çünkü cinsel öğelerin sayısı da çok fazla. Hele hele ailecek izlemeyin.

25 Ocak 2008 Cuma

A.R.O.G.

Dracula

"Do you believe in destiny that even the powers of time can be altered for a single purpose? The luckiest man on earth is the one who finds... true love."
Aşk filmlerine her zaman aynı açıdan bakılmaz. Aynı derken, klasik romantik filmlerden bahsediyorum. Pek fazla ayrıntıya girmek mantıklı olmayaktır ancak yine de anımsatmak isterim. Bir bay ve bayan vurulurlar birbirlerine, filmin sonuna dek de pek çok filmde olduğu gibi aynı konsepti izleriz. Bu tarzdaki hiçbir yeni aşk filmi üstüne koyamamıştır kendinden öncekilerin. Tabii farklılıklar da yok değildir. Sevgi kavramını tamamen farklı bir noktadan kavrayan eserler de vardır. Bu noktada örnek vermek gerekiyor belki de. En basitinden aşk ve sevgi üzerine çekilen her filmin romantik ya da komik olması gerekmez. Bu iki kavram sırası geldiğinde fantazi, korku ve hatta gerilim unsurları ile harmanlanabilir. Böyle bir durumda yapımcılar diğer filmlerden sıyrıldıklarını mutlaka göreceklerdir. Çünkü farklı bakışaçıları daima ayrıcalığı da beraberinde getirmiştir. Bram Stoker'ın günümüzde bile en başarılı romanlardan biri sayılan eseri Dracula da böyle bir özelliğe sahiptir. Bir adamın geçmişle olan hesaplaşmasını okuyanın tüylerini ürperten bir şekilde verdiği gibi kelimeler arasındaki romantizm ile de insanı kalbinden yakalar. Mevzubahis eser pek çok kez beyaz perdeye aktarıldı ancak bunlardan hiçbiri 1992 yılında 5 Oscar'lı yönetmen Francis Ford Cappola'nın uyarladığı Dracula kadar başarılı olamadı. Gerek oyuncu seçimleri, gerek Transilvanya'nın gotik atmosferinin harikulade yansıtılması, gerek başarılı müzikler, gerekse ve özellikle bir döneme farklı bir bakış getirmiş olması bu eserin diğer yapımlardan ayrılmasında büyük rol oynadı.
Dracula'yı okuyanlar bilir, aslında okumayanlar da bilir, Dracula bir anti-kahramandır. Başından geçenler yüzünden Tanrı ile yollarını ayırmış ve lanetlenerek bir vampire dönüşmüştür. O artık kan içen bir canavardır. Ölümsüzlük ise onun göbek adıdır. Ancak her kötünün içinde bir iyi de olabileceği gibi onun zayıf noktası da yıllardır aramakta olduğu sevgilisidir. Cappola ise öyküye biraz daha duygusal yaklaşmış. Kanımca iyi de yapmış. Filmde kan emen bir canavarın hikâyesinden çok acı çeken bir aşığın hikâyesini sunar yönetmen bize. Transilvanya Prensi, Türkler ile yapacağı bir savaşın arifesindedir. Canından çok sevdiği aşkı Elizabetha'nın içi ise hiç de rahat değildir. Prensini savaşa gitmemesi konusunda uyarsa da Prens'in kutsal davasından vazgeçmek gibi bir niyeti yoktur. Savaş kazanılır ancak Prens'in bir an önce şatosuna geri dönmesi gerekmektedir. Çünkü düşman tarafından Elizabetha'ya içinde Prens'in öldüğü haberini yazan bir mektup gönderilmiştir. Prensini kaybeden genç kadın için tek bir çıkar yol vardır: Ölüm! Kendisi bu sayede başka bir boyutta yeniden kavuşacaklarına inanarak yaşamını nihayete erdirir. Şatosuna dönen Prens için artık her şey çok geçtir. Uğruna savaştığı tanrısı onu yüz üstü bırakmıştır. O artık bir asidir ve elbet tabii lanetlidir de. Aradan tam 4 asır geçer. Artık Transilvanya'nın kontu olan eski prens Dracula, Doğu Avrupa'dan Londra'ya doğru yola çıkar. Tek amacı reenkarnasyon sayesinde Mina ismiyle yeniden hayat bulmuş sevgilisi Elizabetha'ya ulaşmak.
Filmin senaryosu hakkında vermem gereken bilgilerin bundan öteye gitmesi doğru olmaz. O yüzden daha fazla uzatmadan oyuncular hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Önceliğimi elbette ismi bile karizma olan Dracula karakterine hayat veren Gary Oldman'a vereceğim. Hollywood'dan beğendiğim ender aktörlerin başında gelir. Kendisi bu konuda gerçek anlamda yeteneklidir. Bu filmdeki Dracula rolüyle ilgili söyleyebileceğim tek şey karakterin hakkını ziyadesiyle vermiş olduğudur. Öyle ki başka bir oyuncu Dracula'yı bu kadar iyi oynayabilir miydi diye düşünürüm ama bu soruma cevap veremem. Kanımca Oldman bu filmde, Leon'daki Stansfield rolüyle birlikte, kariyerinin en iyi performansına imza atmıştır. Gerçek aşkı arayan ve bu uğurda her geçen saniye acı çeken bir karakteri mükemmele yakın bir şekilde oynamıştır. Gerçek aşkın hakikaten de hiçbir zaman ölmeyeceğini izleyiciye göstermiştir.
Filmde Dracula'ya hayat veren Gary Oldman'ın dışında; Mina ve Elizabetha karakterlerini Winona Ryder, Mina'nın nişanlısı Jonathan Harker'ı nasıl aktör olabildiğine hâlâ şaşırdığım Keanu Reeves, profesör Van Helsing'i ise Anthony Hopkins canlandırmıştır. Tüm bu isimlerin yanı sıra Monica Bellucci'nin de filmde küçük bir rolü vardır.
Dracula küçüklüğümden beri benim çok sevdiğim bir karakterdir. Hatta küçükken bu kahramanın hikâyelerini dinleyip bu adama özenirdim. Transilvanya ve Dracula isimleri her zaman ürpertici ancak bir o kadar da özendirici gelmiştir bana. Bir de bu adamın arkadaşı vardır; Frankenstein. Onu da beğenirim mesela. Gecenin bir yarısı koridorda karşıma çıksalar düşüncelerim değişebilir tabii.

Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull

Acayip heyecan yaptım...

Dinlenmesi Gerekenler (18) - Goodnight Moon

There's a nail in the door
and there's glass on the lawn
tacks on the floor
and the tv is on
and I always sleep with my guns
when you're gone

There's a blade by the bed
and a phone in my hand
a dog on the floor
and some cash on the nightstand
when I'm all alone the dreaming stops
and I just can't stand

What should I do I'm just a little baby
what if the lights go out and maybe
and then the wind just starts to moan
outside the door he followed me home

Well goodnight moon
I want the sun
if it's not here soon
I might be done
no it won't be too soon 'til I say
goodnight moon

There's a shark in the pool
and a witch in the tree
a crazy old neighbour and he's been watching me
and there's footsteps loud and strong coming down the hall
Something's under the bed
now it's out in the hedge
There's a big black crow sitting on my window ledge
and I hear something scratching through the wall

Oh what should I do I'm just a little baby
what if the lights go out and maybe
I just hate to be all alone
outside the door he followed me home
now goodnight moon
I want the sun
if it's not here soon
I might be done
no it won't be too soon 'til i say
goodnight moon

Well you're up so high
How can you save me
when the dark comes here
Tonight to take me up
the mouth from woke
and into bed where it kisses my face
and eats my hand

Oh what should I do I'm just a little baby
what if the lights go out and maybe
and then the wind just starts to moan
outside the door he followed me home
now goodnight moon
I want the sun
if it's not here soon
I might be done
No it won't be too soon 'til i say
goodnight moon
No it won't be too soon 'til i say
goodnight moon

SHIVAREE

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 24

"Wait, you don't understand. If you don't play there's no music. If there's no music they don't dance. If they don't dance they don't kiss and fall in love and I'm history." - (Back to the Future - Michael J. Fox)

24 Ocak 2008 Perşembe

Ratatouille

Animasyon filmleri çok severim ben. Küçükken bizi aptal kutusuna kilitleyen çizgi dizilerin yeri apayrı tabii ancak benim bahsini edeceğim bunlar olmayacak. Sinemanın büyüsüne kapılmaya başladığımız an farklıdır her şey. İnsanlar sinema salonunda izledikleri ilk filmi unutmazlar mesela. Hatırladığım kadarıyla Antalya Kaleiçi'ndeki tarihi Oscar Sineması'ydı benim ilk tecrübeme ev sahipliği yapan. Yine yanlış anımsamıyorsam bu ilk film Jurassic Park'dı. Kabul ediyorum, küçük bir bünyenin ilk deneyimi için doğru bir seçim değildi. Belki de o sıralar yeni yeni ivme kazanan animasyon filmleri tercih etmeliydim. Jurassic Park'ı takip eden süreçte bu yolu izledim sanırım. Efsane filmlerinden The Lion King vardı mesela. Sonra yarısında uyukladığım bir Alaadin uyarlaması! Toy Story, Pocahontas, Hercules ve bir çizgi film uğruna gözyaşı akıtmama sebebiyet veren Tarzan. Sonra bir de Robin Hood'un hayvanlara uyarlanmış bir versiyonu vardır ki onun da yeri ayrıdır bende (Hatta geçtiğimiz günlerde piyasada DVD'sine de rastladım, en kısa zamanda edinirim inşallah). Uzun lafın kısası benim gönlümde animasyon filmlerin yeri hep ayrı olmuştur, olacaktır da. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin her yeni filmle birlikte dönemi için bir milad olan Aslan Kral'da yaşadığım heyecanı koruyabiliyorum.
Son dönemde yapılan animasyon filmlerde ise izlemekten zevk almanın yanı sıra eski tatlara ulaşamıyordum. Şubat ayında yapılacak olan Oscar Ödül Töreni'ne en iyi animasyon dalında aday olan Ratatouille'de bu kanım değişti. Öyle bir animasyon ki bu dahil olduğu kategorideki gerçekçilik dağının zirvesine bayrağı yerleştirmiştir. Ancak buna daha sonra değineceğim ama önce reklamlar! Pardon, önce film hakkında biraz ayrıntıya girelim. Neden öyle dedim ki?
Ratatouille'de ailesinin tüm uyarılarına karşın ünlü bir aşçı olma hayalleri kuran fare Remy'nin hikâyesine çekiliriz. Ailesi ve akrabaları ile konuşlandıkları haneden canlarını zor kurtarırlar ve bir kanalizasyondaki akıntı sayesinde yolları Paris'e dek uzanır. Ancak Remy artık yalnızdır. Babası ve kardeşlerini büyük kaçış sırasında kaybetmiştir. Kendini Paris'in ünlü restaurantlarından biri olan Auguste Gusteau'nun Yeri'ne atar. Gusteau aynı zamanda Paris'e gelmeden önce Remy'nin en büyük idolüdür. Çünkü Fransa'nın en önemli aşçılarından olan Gusteau'nun en beceriksiz kişiye bile ilham verecek bir sözü vardır: "Herkes Yemek Yapabilir!". Artık Remy'nin eline kendini gösterebilmesi için bir fırsat geçmiştir. Yalnız bir sorun vardır. Her şeyin ötesinde Remy bir faredir ve işi hiç de kolay olmayacaktır.
Bu başarılı filmin yönetmenliğini Brad Bird üstlenmiş. Kendisi aynı zamanda The Incredibles'in de yönetmenlik koltuğuna oturmuştu. 1957 doğumlu yönetmen bu film ile Oscar heykelciğini de kazanmıştı. Kanımca Ratatouille'de bu alandaki şansı The Incredibles'da olduğundan daha fazla. Ancak bu kez karşılarında Persepolis gibi bir yapım olacak ki şanssızlıkları da bu.
Filmin oyuncu kadrosunu çizgi karakterler oluşturduğu için bu konuda pek bir ayrıntı vermeyeceğim. Ancak başta Ian Holm olmak üzere sesleri "cuk" oturan pek çok isim var arkaplanda.
Başlangıçta da belirttiğim gibi. Aslan Kral kendi dönemi için animasyon film dalında bir milattı. Bence Ratatouille de yapıldığı döneme göre bir milad niteliğinde. Filmde öyle muhteşem bir görsellik var ki normal filmlerde dahi kolay kolay rastlanmaz. Bir kere harika Paris görüntülerine sahip. Hatta öyle ki insana bir animasyon izleyip izlemediğini sorgulatıyor. Kendinizi gerçekten Paris'te hissediyorsunuz. Gerçek anlamda insana haz veren bir animasyon filmi arıyorsanız, hazır Oscar öncesi heyecana alışmak için Ratatouille'yi listenize rahatlıkla alabilirsiniz.

Redd Hızlı Döndü

Türk rock müziğinin en sevilen gruplarından - ki benim için bir numaradırlar - Redd'in üyeleri 5 ay önce vatani görevlerini ifa etmek için birliklerine teslim olmuşlardı. Geçtiğimiz günlerden askerliklerini tamamlayan grubun dört üyesi yeniden stüdyoya kapandı ve iki müthiş proje ile geri döndü. Bunlardan biri hiçbir elektronik müzik aleti kullanmadan hazırladıkları Gecenin Fişi Yok isimli konser DVD'si. Bir diğeri ise yeni akustik stüdyo albümleri olan Plastik Çiçekler ve Böcek. Her iki çalışma da müzik marketlerdeki yerini aldı. Meraklısına duyurulur!

Korkmadan Öldük Ey Halkım! Unutma Bizi

"Ben atatürkçüyüm;
ben cumhuriyetçiyim. Ben lâikim. Ben, antiemperyalistim. Ben, tam bağımsız Türkiye'den yanayım. Ben, özgürlükçüyüm. Ben, insan hakları savunucusuyum. Ben, terörün karşısındayım. Ben, yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. Dün sabaha değin, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız. Öyle ise; vurun! Parçalayın! Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar doğacaktır...”

Bir pazar sabahıydı. 7 yaşındaydım. Antalya’da içinde bulunduğumuz Ocak ayına rağmen pek de soğuk bir hava yoktu. Ancak haber bültenleri başkentin kar altında olduğundan, hatta zemheri bir ayazdan bahsediyordu. Bir şeyden daha bahsediyorlardı. Bir aydının, ülkesi için vazgeçebileceği en değerli varlığı olan canını feda eden bir vatanseverin kaleminin kana bulandığıydı söz konusu olan. Zalimlerin evinin önünde pusu kurmuş olduğunu, bedeninin paramparça olduğunu, yaşamın kendisi kadar ucuz bir can pazarından sağ çıkamadığını söylüyordu çaresizlik içinde ulusal kanallar. Annem ve babam ağlıyordu. Nedenini bilemedim ben. Ankara’da bir akrabamız var mıydı? İlerleyen saatlerde ve günlerde Ankara’da toplanan insan selini gördüm. Uğurlar olsundu, hüzünlü bulutlar yoldaşı olsundu, ondan kalan keskin bir kalem ve parçaları toplanamayan kırık gözlük onun takipçilerinin rehberi olsundu. Bir kış sabahı sıcacık yatağından kalkarak bir daha giremeyeceğini bilmediği evinin kapısından çıkan bir adamdı o. Eşine ve çocuklarını uyandırmaya bile kıyamadı belki de. Akşam görürdü. Zamansız bir ölümün kontağına soktu anahtarını ve çevirdi. Etrafa saçılan şarapnel parçaları sadece onun değil tüm Türkiye’nin ciğerine saplanmıştı. Ben bilememiştim o zamanlar. Korkusuzların bir gün, korkakların da her gün öleceğini biliyordu o. Bu yüzden yüreğine katmadığı isimsiz korkular onu sadece bir kez öldürebildi o gün. Ne de olsa o da halktı ve nasıl olsa yeniden doğardı ölümlerden. Bembeyaz doğruları hâlâ yaşıyor ölümüne.
Utançtan başımızı önümüze eğeceğimiz bir 24 Ocak daha. Küçüktüm. Kimin öldürüldüğünü, neden öldürüldüğünü bilmiyordum. Evde matem havası hakimdi. Nedeni soramadım, korktum. Kötü haber Ankara’dan gelmişti. Mustafa Kemal’i yeniden kaybetmiş olabilir miydik? Cevapsız sorularımın ardından kendimi dedemlere emanet edilmiş halde buldum. Annem ve babamın istikameti Ankara’ydı. Arkalarından baktım sessizce ve iki kelime sebebini bilemeden birleşti yüreğimde: “Uğurlar Olsun!”
Yıllar geçti. Artık bazı şeylerin farkına daha rahat varıyor insan, yaşadığı dünyaya lanet okuyor. Kahramanları olduğumuz dünyada daima iyilerin yok edilişine, merhametsizliğe canı sıkılıyor insanın. Ülkemizin yetiştirdiği en aklıselim, en korkusuz, en saygı duyulası, en gerçek, en vatansever; kendisinden çok vatanını düşünen ve bu uğurda can veren gazetecinin şerefsizce katledilişinin 15.yıldönümü bugün. Verilen “şeref” sözleri ile, bir türlü yakalanamayan failler ile geçirilen koca bir 15 sene…
Soyadının hakkını yaşadığı müddetçe sonuna dek veren bir aydına borcunu bir türlü ödeyemeyen, onun uğruna savaş verdiği değerleri adeta onunla birlikte toprağa gömen bir toplum haline geldik. Doğrular uğruna mücadele etmekten korktuk. Bir başka deyişle her gün öldük.
Ölümü asla reklam ve reyting malzemesi yapılmadı. Büyütülmemeliydi çünkü. Kimse "Hepimiz Mumcu'yuz" dememişti mesela. Kimse ayakkabasının altında delik olup olmadığıyla ilgilenmemişti.
24 Ocak 1993’den bu yana ne değişti bizde, Türkiye’de? Unutturma çalışmalarının empoze edildiği günlerde bakalım bu sabah gazeteler bayilerdeki yerlerini aldığında kaçı “vurulanı” hatırlayacak, hatırlatacak? Kaç binler unutmadıkları uğruna sokaklara dökülecek?
Bir elin parmakları kadar kalsak da korkmadan öleceğiz, senin gibi!

23 Ocak 2008 Çarşamba

28 Yaşın Laneti

Sabah saatlerinde sinirlerimi son derece bozan, moralimi sıfıra indiren bir haber aldım. Hollywood'da takdir ettiğim ender aktörlerden, ancak her şeyden önce kariyerinde adım adım ilerlemekte olan genç bir insan olan Heath Ledger dün gece Manhattan'daki evinde ölü bulunmuş. Eve giren hizmetçi kendisini yatağında yüz üstü ve çıplak vaziyette yatarken bulmuş ve herhangi bir hayat belirtisi görememiş. Ölüm nedeni ise aşırı dozda uyuşturucu. Otopsiye alınacak olan Ledger'ın kullandığı ilaçların ise yoğun iş temposundan dolayı tercih ettiği bilinen uyku hapları olduğu düşünülüyor. İsimlerini bilmediğim ilaçların yasal olduğu konusunda bilgi de edindim.
Mathilda isimli 2 yaşında bir kızı olan Ledger bilindik en önemli performansını 2005 yılında 3 Oscar birden kazanan Brokeback Mountain'de sergilemişti. Kendisi bu filmdeki rolüyle genç yaşta Oscar adayı bile olmuştu. Daha sonra geçtiğimiz yıl oynadığı ve Oscar adayı filmlerden olan I'm Not There'de de parlak bir grafik çizdi. 2008 yılında vizyona girmesi plânlanan iki filmde de başrol almaya hazırlanıyordu. Bunlardan biri kendisinin vefatı ile riske giren The Imaginarium of Doctor Parnassus. Bir diğeri ise çekimlerinin tamamlandığını görmeyi başardığı The Dark Knight. Hatırlayacağınız üzere birkaç yazı önce Batman Begins hakkında bir yazım vardı. O yazıda bahsetmiştim The Joker karakterini ne kadar çok beğendiğimden ve Jack Nicholson'dan sonra Ledger'ın Joker performansını nasıl taşıyacağını merak ettiğimden. Yaz ayları gelip de The Dark Knight'ı izlemek için sinema salonuna koştuğumuzda Heath Ledger'ı gördüğümüzde The Crow'u izlerken Brandon Lee'yi görünce hissetiğimiz titreme duygusu kaplayacak içimizi. Bu bir kanun mudur artık bilmiyorum ama dünyada kabul edilen bir görüş vardır. Kariyerinin zirvesinde olan genç yeteneklerin 28 yaşında iken hayata veda etmelerine dayanır bu görüş. Ülkemizde de kanıyı destekleyecek ve hatırlamak istemeyeceğimiz bir sürü örnek var. Ledger da maalesef ki bu kervana katıldı.
Daha birkaç gün önce Pazartesi Notları'nda değinmiştim ölümün ciddiyetine. CNN.com'da Heath Ledger'ın ölümü ilgili habere yazılan yorumlardan birini aşağıya olduğu gibi aktarıp, yazmaktan zerre keyif almadığım bu yazıyı sonlandırıyorum...

"I just can't believe it. He was so young and talented. His death really makes you realise life is too short. I wish his family a lot of strength and courage. I hope they find comfort in the fact that their loss is shared by the entire world."

CNN.com
NTVMSNBC

Bir Adanalı Hakkında

Haluk Levent ile tanışıklığım uzun yıllara dayanır. Tanışıklık derken yüz yüze bir tanımadan bahsetmiyorum. Kuzenlerimin sayısı çoktur. Bir tanesi ile aramızdaki yaş farkı 1 aydan azdır. Kendisi ile deyim yerindeyse kardeş gibi büyümüşüzdür. Zaman zaman tartışmalarımız da olmuştur tabii. O tartışmalardan biri uzun müddet dargınlık ile sonuçlanmıştır. Kendisi ile 2,5 yıldır muhabbetimiz yoktur.
Bunları belirttim çünkü konuyu buraya bağlayacağım. Ortaokul yıllarımda kuzenimin yanına gittiğimde odasındaki minik teypte sadece bir adamın şarkıları çalardı. Odanın duvarlarını futbolcu posterleri yerine sadece tek bir müzisyenin fotoğrafları süslerdi. Nedenini uzun süre anlayamadım. Haluk Levent isimli rock müzik sanatçısının bu denli hayranı olunması bana pek garip geliyordu o vakitler. Sonrası da tahmin edilebileceği gibi benim de bu adamı dinlemeye başlamama dek uzanmıştır.
O zamanlar Anadolu rock müziğin hakkını sonuna dek verirdi Haluk Levent. Belki de beni kendisini dinlemeye iten, hatta kuzenimden bile daha büyük bir hayranı yapan da buydu. Bir zamanlar yürürken müzik dinleyebilmenin tek yolu olan walkmanleri tercih ederken kendisinden başkasını dinleyemediğimi hatırlarım.
Zamanı geride bıraktıkça kendisi yola çıktığında beraberinde getirdiği tarzından giderek uzaklaşmaya başladı. Her ne kadar yeni eserleri de tatlı tuzlu olsa da eski havayı yakalamak mümkün değil. Son birkaç albümünde hayal kırıklığı yaşadığımı hatırlıyorum. Bir sonraki albümde daha iyisini bekliyorum.
Böyle de gereksiz bir yazı oldu işte bu.

22 Ocak 2008 Salı

Creativity (9)

Yeni çıkan bir DVD ancak bu kadar güzel pazarlanabilir. Filmimiz Tarantino'nun Death Proof'u. Tanıtım için Amsterdam'lı reklamcıların kafalarında yanan ampulün sonucu yukarıdaki resim. Mekan da görüldüğü üzere bir sinemanın girişi. Başka bir blogda rastladım bu süper olaya.

Dinlenmesi Gerekenler (17) - Salıncaklar

Bahçemde küçük bir çocuktun
Aklıma salıncaklar kurdun
Solgundum boyandım rengine
Kendimi suretinde buldum
Hesapsızca geldin
bıraktın zehrini
Senden öncesi
silindi gitti
Oysa ben senin en çok sevdiğin kölendim
Seni sevinçli yaz günleri gibi bekledim
Kendime yeminler ettim, direndim
el sürmemeye tenine
Ardında ne küller savruldu
Omuzunda melekler suskundu
Hüznüm taze dayandım sihirine
Ruhunda incelikler buldum

Haluk LEVENT

Oscar Adayları Açıklandı

Merakla beklenen Akademi Ödülleri'nin daha fazla merakla beklenen adayları kamuoyuna açıklandı. Hollywood'u etkisi altına alan senarist ve yönetmen krizleri ödül törenini de riske attı. Her ne kadar yönetmenlerin grevi sona erse de senaristlerin grevi devam etmekte ve olaya bu açıdan yaklaşırsak törenlerin yapılıp yapılmayacağı büyük merak konusu. Neyse pek fazla off-topic olmadan adaylarla devam edelim.
Bu seneki törenlere No Country for Old Men ve There Will Be Blood toplam 8 adaylık ile girecek. Oscar'ın habercisi olan BAFTA Ödülleri'ne damgasını vurması beklenen Atonement ile Michael Clayton isimli filmler ise 7'şer dalda aday oldular. Saydığım bu dört film aynı zamanda "En iyi film" dalında da ödülün adayları arasında. Aynı dalın son adayı ise Juno. Bir animasyon filmi olan Ratatouille da 5 dalda Oscar'a aday. Başarılı oyuncu Cate Blanchett de hem en iyi kadın oyuncu hem de en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında Akademi Ödülü'nün sahibi olmaya çalışacak. Aşağıda adayları ayrıntılı bir şekilde bulabilirsiniz. Sarı renkte yazılanlar benim tercihlerimdir.

EN İYİ FİLM

No Country for Old Men
There Will Be Blood
Atonement
Juno
Michael Clayton

EN İYİ YÖNETMEN

Ethan Coen ve Joel Coen (No Country for Old Men)
Tony Gilroy (Michael Clayton)
Paul Thomas Anderson (There Will Be Blood)
Jason Reitman (Juno)
Julian Schnabel (The Diving Bell and the Butterfly)

EN İYİ ERKEK OYUNCU

George Clooney (Michael Clayton)
Daniel Day Lewis (There Will Be Blood)
Johnny Depp (Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street)
Tommy Lee Jones (In The Valley of Elah)
Viggo Mortensen (Eastern Promises)

EN İYİ KADIN OYUNCU

Julie Christie (Away From Her)
Marion Cotillard (La Vie En Rose)
Ellen Page (Juno)
Cate Blanchett (Elizabeth: The Golden Age)
Laura Linney (The Savages)

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

Casey Affleck (The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford)
Javier Bardem (No Country for Old Men)
Philip Seymour Hoffman (Charlie Wilson’s War)
Hal Holbrook (Into the Wild)
Tom Wilkinson (Michael Clayton)

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU

Cate Blanchett (I’m Not There)
Ruby Dee (American Gangster)
Saoirse Ronan (Atonement)
Amy Ryan (Gone Baby Gone)
Tilda Swinton (Michael Clayton)

EN İYİ ANİMASYON

Persepolis
Ratatouille
Surf's Up

EN İYİ YABANCI FİLM

Beaufort - İsrail
The Counterfeiters - Avusturya
Katyn - Polonya
12 - Rusya
Mongol - Kazakistan

NOT: Bir aksilik olmazsa Akademi Ödülleri 24 Şubat'ta sahiplerini bulacak ve ödül törenini NTV naklen yayınlayacak. Törenin sunuculuğunu Jon Stewart yapacak.

Altın Ahududu

Malum Hollywood önümüzdeki ay gerçekleştirilecek olan Oscar ödül törenine hazırlanıyor. Ancak her yıl Akademi Ödülleri'nden önce dağıtılan bir ödül daha var: Razzies. Bir başka deyişle Altın Ahududu olarak bilinen bu ödüllerde ödüller en iyiler yerine en kötülere veriliyor. Başrollerinde Lindsay Lohan'ın oynadığı I Know Who Killed Me isimli yapım en kötü film, en kötü yönetmen ve en kötü kadın oyuncu dahil toplam 9 dalda bu ödüle aday gösterildi. Bu filmi aday olduğu 8 dal ile Eddie Murphy'nin başrol oynadığı Norbit takip ediyor. Diğer adaylar arasında Bratz, Daddy Day Camp ve Captivity gibi filmler de yer alıyor. Ödüller 23 Şubat'ta sahiplerini bulacak ancak büyük ihtimalle sahipleri tarafından kabul edilmeyecektir.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 23

"You're not going to lose me. You've given me a taste for life. I wanna be happy. Sleep in a bed, have roots. And you'll never be alone again, Mathilda. Please, go now, baby, go. Calm down, go now, go." - (Léon The Professional - Jean Reno)

21 Ocak 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #11

  • Kış ortasında bulunduğunuz şehirde kavurucu güneş altında gezinerek bekliyorsanız bir şeylerin vuku bulmasını hoşgeldiniz. Beklemiyorsanız da...
  • Küçükken kelimeleri tersten okumak çok hoşuma giderdi. Kelebek kelimesini "Kebelek" olarak okuduktan sonra sinsi sinsi gülerek bu işe son verdim.
  • Küçükken her çocuk gibi 18'i ulaşılması güç bir yaş sınırı olarak görürdüm. Ulaştığımda ise hiçbir şeydi aslında.
  • Küçükken saatler bir saat ileri alındığında bir gün yirmi beş saat oluyor sanırdım.
  • Küçükken çok küçüktüm ben.
  • Dün Akdeniz'i kıyıdan izledim. Sonra da yüzümü kırbaçlayan melteme inat denize atlamak geldi içimden. Yemedi tabii...
  • Bisiklet kullanmayı çok özlemişim. Kaç zamandır tekerlekleri patlak olan emektar bisikletimi tamir ettirmeye üşendiğim için kullanamıyordum. Okul dönüşü kardeşimin bu işe el attığını gördüm. Akşamları sıkıca giyinip çıkıyorum öylesine. Hatta bir ara kayboldum. Güzeldi ama.
  • Sınavları sona erdirmek uçurumdan aşağı atlayıp da yere çakılmama hissi veriyor. Nedenini bilmiyorum.
  • Uzun bir zaman sonra lise aşkımı yine lise arkadaşlarımdan birinin kolunda görünce ellerim cebimde ağzımda da bal gibi tatlı bir türkü ile yürüdüm geçtim. Böyle bir durum olursa deneyin. İyi geliyor.
  • YouTube'u yine kapatmışlar. Bunun nedeni insanların siteye pornografik videolar eklemesiymiş. Kardeşim sen nefsine hakim olamıyorsan benim suçum ne? Nerede yaşıyoruz Allah aşkına!
  • Kalemtıraşa düzgeç diyen tipler var. Çok sinir oluyorum onlara!
  • Onur Akın'ın Bana Bir Gül Ver parçası ne hoş bir şeydir öyle!
  • Bazı şarkıların coverları orijinalinden güzeldir ya hani Dolapdere Big Gang coverlı Englishman In New York da onlardan biri işte!
  • "Söylemekten en çok haz aldığınız küfür hangisi?" gibi bir anket başlatmayı düşünüyorum. Ne dersiniz?
  • Kutu kola açarken açma halkasının çıkardığı sese bitiyorum ben, öyle böyle değil.
  • Her gece Ajdar denen şahsın bir yerlerde karşıma çıkması için ne kadar dua ediyorum bilemezsiniz.
  • Son zamanlarda deli gibi Komedi Dükkanı izliyorum. Televizyonda gördüğüm şeyler beni pek güldürmez aslında. Bu programı izlerken zaman zaman yerlerde buluyorum kendimi. Hâlâ bihaberseniz bu programdan "Yuh!" diyorum ve sizi cuma geceleri TV8 izlemeye çağırıyorum.
  • Keşke hayatta da joker haklarımız olsa kötü günlerde kullanabileceğimiz.
  • Bazen boşuna kafamızı takıyoruz bazı şeylere. Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki?
  • Hani ülkenin gidişatı hakkında kafa patlattığımızda "Aman be memleketi sen mi kurtacaksın" derler ya, merak ediyorum Mustafa Kemal Samsun'a ayak bastığında aynı şeyi ona da söylediler mi? Her şeyi başkalarından bekliyoruz ya hani...
  • Üniversitelerde türban serbest kılındıktan sonraki icraat erkek öğrencilerin okullara fes ile girebilmesine olanak tanımak olursa şaşırmayalım, olur mu!
  • Ölünce kendi arkamızdan üzülemeyecek olmamız bana çok koyuyor.
  • Ali Baba ve Kırk Haramiler'den Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler çıkarılabilir mi?
  • Ben kaçayım artık ufaktan. Beni soran olursa cevap "d" şıkkı, ona göre!

20 Ocak 2008 Pazar

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar

"Hayat futbola fena halde benzer. Futbol şahsi beceri gerektirir ama aslında toplu oynanan, yani insanların bir takım halinde oynadıkları bir oyundur. Hayat da öyle değil mi? İstediğin kadar yenetekli ol, iyi bir takımın yoksa kaybedersin. Evet, kaybedersin."
Bu söz çok doğrudur. Her ne kadar bayanlar bu cümlelerin anlamını çıkarmakta zorlansalar da biz erkekler için bu böyledir. Hepimiz futboldan çok anlarız. En azından öyle olduğumuzu sanırız. Kendimizi futbol proferörü olarak görürüz. Başka kimse biz kadar iyi bilemez futbolu, dolayısıyla hayatı. Hayat futboldur bizler için. Olmazsa olmazımızdır bizim. O olmazsa biz de olmayız belki de. Futbol demek aile demek. Futbol demek arkadaşlık demek. Futbol demek karşılıksız aşk demek. Futbol demek bilinen tüm tabuları yıkmak demek. Futbol demek nefes alıp vermek demek. Futbol demek bir takıma gönül vermek, onun uğruna savaşmak, tanımadığın binlerce insanla kucaklaşmaktır. En nihayetinde futbol sübjektif olmaktır. Zaten hayat da öyle değil midir? Hayatı objektif olarak yaşayan kaç insan vardır? İlla ki tutulan bir taraf vardır...
1998 yılındayız... Serdar Akar ve Kudret Sabancı bir sinema şirketi kurmaya karar verdiler. Kurdular da... Adı bile önceden belliydi şirketin; Yeni Sinemacılar. Amaçları da çok açıktı aslında. 1970'lerde yaşanan Arzu Film furyasının ardından 1980'lerde büyük düşüş yaşayan ve durumunu 90'larda da pek düzeltemeyen Türk sinemasına farklı bir soluk kazandırmaktı. Kanımca bunu da başardılar. Gemide, Azize, Takva gibi yapımlarla bu görüşümü kanıtladıklarını da düşünüyorum. 2000 yılında yine bu akımın öncülerinden Serdar Akar'ın yönetmenliğinde çekilen Dar Alanda Kısa Paslaşmalar da izleyen Avrupalı ya da Amerikalı sinemasevere "Bu filmi Türkler mi yapmış?" dedirtecek kadar başarılı bir yapım.
Filmde hayallerinin peşinden gidecek yüreğe sahip olanların hikâyesine tanıklık ediyoruz. 1982 yılının Bursa'sındayız. Darbe sonrası Türkiye'de esen değişim rüzgârlarına kendi kaptırmayıp, sürüklenmekten kurtulmak isteyen insanların mücadelesi anlatılıyor bize. Esnafspor Bursa'da mahalli liglerde mücadele eden bir futbol takımıdır. Her sene ligi orta sıralarda tamamlamaya alışmış takımın profesyonellik hayali kuran futbolcuları vardır. Bunun tek yolu da şampiyon olmaktan geçmektedir. Esnafsporlu futbolcuların mahallenin temiz insanlarına bu mutluluğu tattırmak için çıktıkları zaman zaman güldüren, zaman zaman ağlatan yolculukları filmin başlama vuruşu ile birlikte start alır. Yukarıda yazdıklarımdan filmin tamamıyla futbol zemini üzerine oturtulmuş olduğu kanısına varılmasın. Çünkü anlatılmak istenilenler için belirlenen tema futbol olsa da filmi anlamak için kesinlikle futbol bilmeye gerek yoktur.
Filmin oyuncu kadrosunda ise son dönem Türk sinemasının önemli isimlerine rastlamak insanı mutlu ediyor. Bir kere Yeni Sinemacılar'ın vazgeçilmez ismi Erkan Can'ı takımın kalecisi Torba Suat rolünde izliyoruz. Bu ismin dışında kanımca filmin en önemli performansında imzası bulunan ve geçtiğimiz ay kaybettiğimiz Savaş Dinçel'i mahallenin ağabeyi Hacı rolünde görüyoruz. Diğer oyuncuların isimlerini de şöyle sıralayalım; Müjde Ar, Rafet El Roman ve Uğur Polat gibi isimleri görüyoruz. Tüm bu isimlerin dışında filmde figüran olarak ünlü futbolcular Tanju Çolak, Rıdvan Dilmen, Cüneyt Tanman ve Rıza Çalımbay'ı izlemek mümkün.
Dar Alanda Kısa Paslaşmalar bir sinema filmi olmaktan çok bir edebiyat eserine benzer. İzleyeni kendine çeker. Daha önce de belirttiğim gibi futbolun farklı bir yönünü yansıtır izleyiciye. Çünkü biliriz ki futbol asla sadece futbol değildir.

18 Ocak 2008 Cuma

Demirbaş

Küçükken deli gibi dinlerdim bu şarkıyı. Ancak tabii yaşım gereği o vakitler hiçbir şey anlamıyordum şarkıdan. Sadece sözlerine gülüyordum aptal aptal. Beni çok eğlendiriyordu. Yıllar geçti aradan... Siyasi tarihimizi bu denli anlatan aynı zamanda mizah kokak böylesine güzel bir şarkı daha yapılamadı...

17 Ocak 2008 Perşembe

Anket Sonucu

Yaklaşık 3 hafta önce blogda başlayan anket birkaç gün önce son buldu. Sonuçları yazmak için zamanı da iş güç arasında ancak bulabildim. Hatırlayacağınız ankette blogda okumaktan en çok zevk aldığınız, en beğendiğiniz bölümü sormuştum. Sonuçlara göre de o kategoriye daha fazla yer vereceğimizi dile getirmiştim. Mamafih önce şıkları yeniden hatırlatmakta fayda görüyorum. Ya da görmüyorum, nasıl olsa yandaki resimde görüyorsunuz. Gerek yok.
Öncelikle anket katılan 23 kişiye, ki kimsenin birden fazla oy kullanmadığını umuyorum, teşekkürlerimi sunuyorum. Katılımcıların %34'ünü oluşturan 8 kişilik bir grup tercihlerinin "Büyük Filmlerden Büyük Replikler" bölümü olduğundan bahsetmişler. Pastanın %30'luk kısmını oluşturan 7 kişi de oylarını "sinema yazıları"ndan yana kullanmışlar. 4 kişinin oluşturduğu %17'lik kısım ise "Tercihimiz Pazartesi Notları'dır" demişler. 2 kişinin oluşturduğu %8'lik kısım ise "Ben rastgele uğradım bu bloga. Gördüğüm kadarıyla da bi' boka benzemiyor" anlamına gelen "None of them" seçeneğini işaretlemişler. Kalan 2 kişiden biri tercihinin "Creativity"den yana kullanırken diğer arkadaş oyunu "Dinlenmesi Gerekenler" için kullanmış.
Bu sonuçlara göre artık Büyük Filmlerden Büyük Replikler bölümüne blogda daha fazla yer vermeye çalışacağım. Sinema yazılarının üzerinde de daha fazla yoğunlaşacağım. You have my word...

EDIT: Efendim resim mefta olmuş, kusura bakmayın!

15 Ocak 2008 Salı

Sweeney Todd Hakkında!

Umurunuzda mı bilmiyorum ama daha önceki postlarımdan birince IMDb yanıltmıştı beni ve bu filmin ülkemizde 25 Ocak'ta vizyona gireceğini yazmıştım. Düzeltiyorum... 15 Şubat'a kadar beklemek zorunda kalacağız...

No Country for Old Men

Ethan ve Joel Coen kardeşler... Dünyada pek çok manyağı vardır bu adamların. Öyle ki sinemadan hiç haz etmeyen ancak sırf bu kardeşlere duyduğu sevgi yüzünden film izleyen bir arkadaşımı dahi bilirim. Bu adamlara hak vermek gerekir. Çünkü klişe de olsa bu kadar insan yanılıyor olamaz. Ancak bende durum çok farklı. Bu iki kardeşten çıkan işleri pek kendi sinema zevkime uydurmayı başaramadım. Şimdiye dek kardeşlere Oscar ödülü getiren Fargo (ki bu film 7 dalda Oscar adayı olup 2'sinin de sahibi olmuştur) ve The Big Lebowski gibi başı çeken yapımların tarafımdan kalburüstü olarak nitelenmiş olduğunu belirtmek isterim. Yalnız çektikleri her filmden sonra "Belki bu kez olmuştur" umudunu taşırım. Sonra bu umut yerini yine hâyâl kırıklığına bırakırdı tabii. Bu kısır döngü No Country for Old Men çekilene kadar sürecekmiş demek ki! Bu filme kadarki tüm umutlarım beyhudeydi ancak bu film bambaşkaydı. Yine de filmi izlemeye koyulmadan önce de ön yargılarım vardı. Çünkü Coen kardeşlerden bir türlü umduğumu bulamamam gibi bir gerçek vardı. Lâkin filmin ilk dakikaları ile birlikte kendimi filmin akışına fena şekilde kaptırmış olduğumu hissettim. Harika oyunculuklar, sağlam bir senaryo ve dozu son derece yerinde ayarlanmış gerilim unsurlarının beni benden aldığını belirtmek isterim.
No Country for Old Men geçtiğimiz yılın yapımları arasında olmasına karşın IMDb gibi seçkin bir sitenin tüm zamanlar Top250 listesinde kendisine ilk 30'da yer bulmayı başarmış. Herkesin listesi kendine tabii ama bu film gerçekten apayrı. Hikâye geçimini avcılıkla sağlayan Llwelyn Moss'un bir av sırasında kaza eseri birkaç ölü bedene rastlaması ile başlar. Ölülerin etrafında bulunan araçların içinde sandıklar dolusu eroin ve içinde 2 Milyon Dolar nakit para olan bir çanta vardır. Paraları almakta tereddüt etmeyen Llwelyn ve ailesi artık hiçbir zaman tahmin edemeyecekleri bir kaçışın tam ortasındadırlar. Üstelik artık paradan vazgeçmeleri de onları kurtaramayacaktır.
No Country for Old Men filminde boy gösteren oyuncular da takdire şayan bir performans sergilemişler. Filmin, bana göre, assolistini en sona saklayacağım. Önceliği Hollywood'un emektar isimlerinden Tommy Lee Jones'a vermek istedi deli gönlüm. Kendisi filmde Şerif Ed Tom Bell karakterine hayat vermiş. Bunun dışında paraları bulan avcı rolünde Josh Brolin'i görüyoruz. Ancak iki oyuncu da bir Javier Bardem etmemiş. Bardem tabiri caizse filmin kötü karakteri olan Anton Chigurh'u canlandırmıştır. Kendisi bu filmdeki oyunculuğu ilem parmak ısırtmış, izleyiciyi bir kötü adama bile hayran bıraktırmayı başarmış, kısacası aşmıştır. Henüz Oscar adayları açıklanmadı ancak Bardem büyük bir aksilik olmazsa bu filmdeki rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödüle aday olacak ve umuyorum ki o heykeli kucaklayacak.
Son dönem Hollywood sinemasının en başarılı yapımlarının tepesinde geliyor No Country for Old Men. Aynı zamanda bana da çağ atlatmayı başarmıştır. Artık Coen kardeşlerin işlerini daha bir heyecanla bekleyeceğim.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 22

"Don’t you know when you see the death, old man?" - (The Lord of the Rings: The Return of the King - Witch King)

Dinlenmesi Gerekenler (16) - Civil War

"What we've got here is failure to
communicate.
Some men you just can't reach...
So, you get what we had here last week,
which is the way he wants it!
Well, he gets it!
N' i don't like it any more than you men."

Look at your young men fighting
Look at your women crying
Look at your young men dying
The way they've always done before

Look at the hate we're breeding
Look at the fear we're feeding
Look at the lives we're leading
The way we've always done before

My hands are tied
The billions shift from side to side
and the wars go on with brainwashed pride
for the love of god and our human rights
and all these things are swept aside
by bloody hands time can't deny
and are washed away by your genocide
and history hides the lies of our civil wars

D'you wear a black armband
when they shot the man
who said "peace could last forever"
and in my first memories
they shot Kennedy
I went numb when I learned to see
So I never fell for Vietnam
we got the wall of D.C. to remind us all
that you can't trust freedom
when it's not in your hands
when everybody's fightin'
for their promised land

And
I don't need your civil war
It feeds the rich while it buries the poor
Your power hungry sellin' soldiers
in a human grocery store
Ain't that fresh
I don't need your civil war

Look at the shoes your filling
Look at the blood we're spilling
Look at the world we're killing
The way we've always done before
Look in the doubt we've wallowed
Look at the leaders we've followed
Look at the lies we've swallowed
and I don't want to hear no more

My hands are tied
for all I've seen has changed my mind
but still the wars go on as the years go by
with no love of god or human rights
'cause all these dreams are swept aside
by bloody hands of the hypnotized
who carry the cross of homicide
and history bears the scars of our civil wars

"We practice selective annihilation of mayors and government officials
For example, to create a vacuum
then we fill that vacuum
as popular war advances
peace is closer"

I don't need your civil war
It feeds the rich while it buries the poor
Your power hungry sellin' soldiers
in a human grocery store
Ain't that fresh
and I don't need your civil war
I don't need your civil war
I don't need your civil war
Your power hungry sellin' soldiers
in a human grocery store
Ain't that fresh
I don't need your civil war
I don't need one more war

I don't need one more war
Whaz so civil 'bout war anyway

GUNS'N ROSES

Yaşasaydı 106! - (15 Ocak 1902)

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine...

14 Ocak 2008 Pazartesi

Creativity (8)

Pazartesi Notları #10

  • Mutlu akşamlar efendim!
  • Madem haber bülteni gibi girdik öyleymişiz gibi devam edelim. Adana ÇEAŞ Anadolu Liseli her cuma öğrencilerini cuma namazına götürebilmek için servis kaldırıyormuş. Ne desek bilmem ki?
  • Bir de yeni YÖK Başkanı var tabii. Hani şu "Herkes üniversite okumamalı" diyen bilge kişi. Ona kalırsa her önüne gelen de YÖK Başkanı olmamalı, di mi?
  • Sigara kullanmıyorum. Cep sağlığım açısından iyi oluyor.
  • 4 gün içinde 6 sınav. Sonrasında gelecek sömestrin hayali ile yaşıyorum. Gönül alkışlarla yaşamak isterdi, o ayrı.
  • Vahi Öz varmış bir zamanlar. O adamın bir tek "Nöööriye"sini Sadri Alışık'ın "Bu da mı ofsayt"ına değişmem.
  • "Var mısın Yok musun?" diye bir yarışma var. Maillerde bunun oyunu dolaşıyor. İlk oynayışımda $500000 kazanınca yarışmaya başvurmaya karar verdim.
  • AKP Cemil İpekçi'ye çok uymuş. Nedeni de çok özgürlükçü bir partiymiş. Cinsel ayrımcılık yapmıyormuş. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme misali... Sistemleri otursun, görürüm ben senin halini.
  • Böyle giderse RTÜK'ten kapatma yiyebilirim. Dur bi' dakka, RTÜK'ün eli buralara dek uzanıyor mu ki?
  • Menemen'in sucuklusu da yapılıyormuş. Ben bugün bunu gördüm.
  • Ders çalışmak istemeyip de çalışmak zorunda olmak çok koyuyor adama. Valla bak!
  • Ekşi Sözlük yazarlarının kaleme aldığı kısa öykülerden oluşan Ekşi Sözlük Yazarlarından Ekşi Öyküler isimli kitabı bulursanız alın. Piyasada bulması zor ama Remzi Kitabevi yardımcı olabilir. Ehem!
  • Twix'i buzdolabına koyan zihniyetten nefret ederim.
  • Bir iskambil falında çıkmıştık birbirimize.
  • "Festival gibisin katılmak istiyorum..." Allah'ım sen akıl fikir ihsan eyle!
  • Öğrenciler kanlarıyla Türk bayrağı yapmışlar. Bayrağımız kırmızı-beyaz olduğu için şanslıyız.
  • Prof.Dr.Ahmet Arslan Belçikalıların aslında Türk olduğunu iddia etmiş. O da bir şey mi? "Dünya Türk'tür" demiyor muyuz biz!
  • Bi' prenses vardı vakt-i zamanında. Kurbağayı öpüyordu, o da prens oluyordu! Beni öpmek istese öptürmem kendimi. Ne ciğersiz prensesmişsin sen be! Ağır olur prenses dediğin.
  • "Do not follow where the path may lead. Instead, go where there is no path and leave a trail."
  • Rüyalarda buluşmak dileğimle... Esen kalın!

Batman Begins

Küçükken her çocuk gibi ben de oldukça salaktım. (Şimdi "Hiç de bile, ben salak değildim" diyenler olursa onlara mutfağın yerini göstermekle yetineceğim. Çaydanlık üstten ikinci dolapta). Evet, salaktım. Özeleştiriyi çok iyi yaparım ben. Pek çok çocuk gibi yığınla oyuncağım vardı. Yolda yürürken vitrinde beğendiğim bir oyuncağı alması için babamın başında et bırakmazdım. Dükkanın içinden zaferle ayrıldıktan sonra o oyunca ertesi güne kalmaz, paramparça olurdu. Bunu gören babam da bana bir daha oyuncak almayacağının sinyallerini gözleri ile verirdi. Çünkü bunu ilk defa yapıyordum. Haklı, adam da bıkmış olmalı. Ancak suç benim değildi. İnanın ki değildi. Küçüklüğümden beri otomobillere ilgim olmadığı için benim oyuncak koleksiyonum mümkün mertebe sevdiğim kahramanların oyuncaklarından oluşurdu. İçlerinden en sevdiğim oyuncağım da Batman'di. İşte tüm suç bu oyuncağındı, daima! Çünkü alınan her yeni oyuncağı akşam okuldan eve geldiğimde Batman ile dövüştürürdüm. Ancak başta da belirttiğim gibi salaktım, Batman'in rakibini kırıp atmadan savaşı Batman'e kazandıramazdım. İşte kısır döngü bundan ibaretti. Hatta, şimdi hatırladım, ben bu oyuncağı okula bile götürürdüm. Öğretmen ders anlatırken ben "Çuv, dıkşın" nidalarıyla oyuncakları kavga ettirirdim. Yok yok, ben salaktan da öteydim, maldım biraz...
1940'lı yıllarda DC Comics tarafından ortaya çıkan bir çizgi roman kahramanıdır Batman, nam-ı diğer Thomas Wayne'den olma, Nancy Wayne'den doğma Bruce Wayne. Çocukken çizgi roman okumanın zarafetinden bihaber olduğum için ancak çizgi filmleriyle büyüyebildim ben bu karakterin. Belli bir yaşa gelince de oyuncaklarının yanına fazlasıyla çizgi romanları da yığıldı.
Tüm süper kahramanların aksine son derece varlıklı bir ailenin çocuğudur Batman. Burjuvadir yani bir bakıma. Tek korkusu yarasalardır küçük Bruce Wayne'in. Bir gece anne ve babası gözleri önünde bir sokak çetesi tarafından öldürülünce kara bir perde iner Bruce'un gözleri önüne. Kendi kendine söz vermiştir. Büyüdüğü zaman yaşadığı ve giderek yozlaşan Gotham şehrini içinde barındırdığı pisliklerden arındıracaktır. Bunu yapabilmesi de ancak farklı bir kimlikle makuldür. Kendi korkularının başkalarının da korkusu olması adına o artık Batman'dir. (Çok da gaza getirici yazarım). Evet, Batman benim çocukluğumun kahramanıdır. Üstelik o Superman ve Spider-Man gibi uyduruk bir süper kahraman değildir. Onlar gibi tanrı vergisi yetenekleri yoktur. Onlar kadar şanslı değildir. Batman en sevdiğim süper kahramanı sorgulayacak bir ankette oyumu adına kullanacağımdır.
Birçok Batman filmi yansıtıldı beyaz perdeye. Zincirin ilk halkasını 1989 yılında çile çekse izleyeceğim, rastık çekse bekleyeceğim, niyet çekse inanacağım, halay çekse katılacağım yönetmen Tim Burton'ın Batman'i oluşturur. Bu film bir çizgi roman kahramanının beyaz perdeye yansıtıldığı en iyi yapımdır o zamanlar. O filmde Batman'i beterböceğimiz Michael Keaton canlandırmıştır. Batman'in en azılı düşmanı The Joker'i usta oyunca Jack Nicholson karakterin hakkını vererek oynamıştır.
Bu filmi 1992'de yine Tim Burton'ın sinemaya aktardığı Batman Returns takip etti. Bu yapım da ilki kadar başarılı bulunmasa da kimilerine göre ilk filmden de iyiydi. Filmde Batman'i yine Michael Keaton canlandırırken, Batman'in en bilinen düşmanlarından Penguin'i Danny DeVito canlandırmıştı.
Yıl 1995 olduğunda Kara Şövalye bu kez sinemalara Batman Forever filmiyle döndü. Yönetmenlik koltuğunda ise artık Joel Schumacher vardı. Batman'i Michael Keaton'dan sonra bu kez Val Kilmer canlandırdı ve pek de başarılı olamadı.
Bu filmden iki yıl sonra, 1997'de, en kötü Batman uyarlaması olan Batman&Robin yine Joel Schumacher imzasıyla beyaz perdeye taşındı. Kara Şövalye'ye hayat veren aktör ise bu kez George Clooney oluyordu. Filmdeki kötü adam Mr.Freeze rolünde ise odun adam Arnold Shwarzenegger'i gördük. Bu filmle birlikte Batman'e uzunca bir süre ara verildi. 2005'e kadar...
2005 yılında ise The Prestige, Insomnia ve Memento gibi yaptığı bütün işler başarılı olan yönetmen Christopher Nolan Batman hayranlarının beklediklerine değecek müthiş bir iş çıkardı. O yıl çekilen son Kara Şövalye uyarlaması olan Batman Begins vizyona girdi ve büyük kesim tarafından Batman'in sinemaya en iyi uyarlandığı yapım kabul edildi. Bence de öyleydi. Gerek oyuncu seçimi, gerek yansıtılan Gotham şehri, gerekse Batman'in son derece uyumlu öyküsü Batman Begins'in Batman'e çağ atlatmasına olanak tanıdı. Bu filmde Batman'i The Prestige'in Alfred Borden'i, çok sevdiğim aktör Christian Bale canlandırdı. Uşak Alfred rolünde ise usta oyuncu Michael Caine'i izledik. Bu isimlere Liam Neeson, Katie Holmes, Gary Oldman, Ken Watanabe ve Morgan Freeman gibi oyuncular eşlik etti. Filmde en beğendiğim şey ise sonunda bırakılan açık kapıydı. Ne miydi o açık kapı? 2008 yazında vizyona girecek olan devam filmi The Dark Knight'da Batman'in düşmanının The Joker olacağının ipucuydu. Kendisi zamanında kıramadığım tek kötü adam oyuncağımın ta kendisidir. Israrla bekliyorum...

Mutluluk

Dünyanın neresine gidersek gidelim, neresinde yaşarsak yaşayalım Türkiye gibisini bulamayacağımız kesinlik aşikâr. Bu hem olumlu hem de olumsuz yönden kabul edilebilir. Etrafımıza bir göz atalım. Çok uzun yıllardır bütün dünyanın gıpta ile baktığı, elde etmek için türlü oyunu oynadığı bir coğrafyanın sahibiyiz. Karnımızı burada doyuruyoruz, aldığımız nefesi burada alıyoruz. Dünyanın birçok yerinde eşi benzerine rastlanamayacak türlü doğal güzelliklerin içinde yaşıyoruz. Duruma bu açıdan yaklaştığımızda bizden şanslısı yok. Zira kazın bir de öteki ayağı söz konusu tabii.
Devletler anayasalara sahiptir ki bu sayede vatandaşlarına arzu edilen hizmeti verebilsin, daha da önemlisi adaleti dağıtabilsin. Devlet toplumda refah için bu düzeni kurarken vatandaşlarından da devletin anayasasından başka bir şeyi temel almamalarını bekler. Aksi takdirde anayasa tüm işlevselliğini kaybedecektir. Fakat maalesef toplumumuzdaki bazı kesimler tarafından anayasanın bir kereye mahsus delinmesinden hiç kimseye bir zarar gelmeyecektir.
İşte Zülfü Livaneli’nin yazdığı Mutluluk romanı devletin anayasasını değil de, töre denen “baba yasaları”na titizlikle bağlanan insanların yaşadığı, yurdun doğusunda bir yerlerde başlar. Kitapta modern Türkiye’deki siyasi ve dinsel baskıdan nasibini almış bireysel mücadeleler okuyucuya içinde yaşadığımız toplumda her an rastlanabilecek meseleleri temsil eden birkaç karakterin gözünden aktarılır.
Meryem bir göl kenarında tecavüze uğradıktan sonra orada öylece bırakılan ve kendisini bulan çobanlar tarafından ailesine teslim eden ömrü boyunca mutluluktan nasibini alamamış, gencecik bir kızdır. Maruz kaldığı olayın ardından ailesi tarafından adeta bir hayvan muamelesi görür ve ahıra kapatılır. Akabinde kendisine intihar etmesi için fırsat tanınır. Meryem bunu başaramayınca da askerlik deneyiminden büyük bir psikolojik darbe alarak çıkmış olan Meryem’in amcasının oğlu Cemal genç kızı öldürmesi için görevlendirilir. Tüm bu plânın üzerine bir güzel “İstanbul” kılıfı giydirilip Meryem’e göz göre göre yalan söylenir. O andan itibaren başlar iki kuzenin İstanbul yolculuğu.
İstanbul’a ulaştıklarında ise hiçbir şey köyde plânladığı üzere gitmez. Cemal büyük kente geliş amacını ifa edemez. Haliyle artık köye de dönemezler. Akabinde yolları Ege’ye düşer. Orada ülkeyi arşın arşın kat eden ve materyalist yaşamından bıkarak amaçsızca denize açılmış olan profesör İrfan ile tanışma fırsatı bulurlar. İşte o an tertemiz Meryem’in hayatının dönüm noktası olur. Üç tane kayıp ruh buluşur. Tertemiz yürekli, pırıl pırıl Meryem’e, onun celladı bellenen hassas ruhlu Cemal’e ve edindiği tüm başarılara rağmen hayatın anlamını bir türlü elde edemeyen İrfan’a yıldızlar kadar uzak olan mutluluk dağların ardından bir güneş gibi doğmaya başlar.
Meryem karakteri kitapta anlatıldığı üzere son derece zeki, içi kıpır kıpır, cin gibi bir genç kızdır. Maruz kaldığı tecavüz olayından sonra olayı unutma isteği tüm iç dünyasını sarsmıştır. Artık ne varoluşlarından utandığı insanları görmek ne de konuşmak istiyordur. Aslına bakılırsa istediği tek şey bulunduğu topraklardan uzaklaşmaktır. Karakter Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu en uç noktasından yakalamış ve bir ip misali peşi sıra çekerek ipe tutunan herkese de “Aslında bu benim hikâyem olduğundan çok sizin hikâyeniz. Ben sadece bir kılıfım” mesajını iletmiştir.
Kitapta söz konusu karakterin öykü boyunca çok büyük bir dönüşüm geçirdiğine de tanıklık ediyoruz. Başlarda son derece içine kapanık duran Meryem zamanla daha konuşkan bir tavır takınır. Profesör İrfan ile yaptığı bir konuşmada kendi hayatının başka ellere bırakılması gerçeğini şu sözlerle insanın yüzüne tokat misali çarpar: “Ama bu hayat benim be İrfan ağabey!”

12 Ocak 2008 Cumartesi

4 Luni, 3 Saptamani Si 2 Zile

Son dönemde Balkan ülkeleri sinema alanında çok başarılı işler çıkarıyorlar. Bunun yeni bir örneğini son Cannes Film Festivali'nde Cristian Mungiu verdi. Son filmi 4 Months, 3 Weeks, 2 Days ile festivalden Altın Palmiye dahil 3 ödülle dönünce bütün dikkatler Romanya'ya çevrildi. Zira Rumenler bunu pek sık yapmıyorlar.
Filmi dün izleme fırsatı buldum. Kendi adıma söylemeliyim ki çok da başarılı buldum. Özellikle yönetmenin ve sinematografinin hakkını ziyadesiyle teslim etmemiz gerekiyor. Çavuşesku döneminin zorluklarını da tek bir bakış açısıyla çok güzel aktarmışlar beyaz perdeye ve alınan ödüllerin de hakkı verilmiş. Konu hakkında da biraz detay vereyim öyleyse...
Romanya'da kürtajın yasal olmadığı bir dönem... Üniversite için geldikleri şehirde bir öğrenci yurdunda aynı odayı paylaşan iki kız arkadaş, Otilia ve Gabita. Gabita'nın yasa dışı hamile kalmasıyla başlayan olaylar zinciri... Kürtajın yasak olduğu ülkede yapılabilecek tek şey bir doktor ile anlaşıp bu fetüsü kapalı kapılar ardında aldırmaktır. Ancak bu öyle sanıldığı kadar da kolay olmayacaktır.
Filmin oyuncu kadrosu baktığımızda haliyle tanıdık yüzler görmek mümkün olmuyor. Başroldeki iki bayan karakterden en çok ön planda bulunanı Otilia'yı Anamarica Marinca isimli oyuncu canlandırmış. Kendisi bu filmde oynayarak bir bakıma da çok zor bir görevi üstlenmiş. Çünkü Otilia karakterinin çok cüretkâr sahneleri söz konusu. Bir Türk filminde rastlanmayacak kadar cüretkâr sahneler... Kendisi bu filmdeki rolüyle Stokholm Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünün sahibi olmuştur. Bir oyuncu karakterin içinde bulunduğu ruh halini ancak bu kadar yaşayabilir.
4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün son derece kan dondurucu, bir o kadar da rahatsızlık hissi yaratan fakat çok başarılı bir film. Özellikle Otilia'nın banyoda yerde yatan fetüsle karşılaşma anı uzun süre hafızalardan çıkmayacak türde. Tüm bunların üstüne başta da belirttiğim harikulade sinematografiyi de ekleyin sonra da tadından yiyemeyin. Ülkemizde öncelikle geçtiğimiz ekim ayında Filmekimi kapsamında gösterilen film geride bıraktığımız cuma gününden itibaren sinema salonlarındaki yerini aldı. Boş zamanınız olursa ve kafanızı da sakin hissederseniz gidip görmenizde fayda var.

Dead Poets Society

Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451 romanını hatırlamak gerek. Eserde öyle bir hükümet vardır ki ülke genelinde kitap okunmasını bırakın evinizde herhangi bir kitap bulundurmak bile suçtur. İnsanlar tavan aralarında, şöminelerinde saklar kitapları. Bu insanların sayısı da bir hayli azdır. Beyinleri yıkanmış olan halkın geneli okumanın tamamen zararlı bir şey olduğunu düşünmekte ve kitap bulunduran birini gördüklerinde ilgili makama ihbar etmektedirler. Kitapsız bir toplumu refahın sağlanması için gerekli görürler. Buna benzer olaylar Orwell'a büyük ün kazandıran 1984'te de rastlamak mümkündür. Katı bir iktidarın pençesinde kıvranmaktadır insanlar. Büyük göz ne söylüyorsa odur. Özgür iradeye darbe vurulur.
1989 yapımı olan Ölü Ozanlar Derneği yukarıda bahsini ettiğim eserlerden ziyadesiyle ayrılır. Ancak benzerlikleri de vardır. Hikâye dini bir yatılı okulda geçer. Öğrenciler fazlasıyla öğretmenlerin emri altındadır. Kısacası okulun öğrencileri üzerinde çok yoğun bir baskısı vardır. Uymayanın cezası da okuldan atılmaktır. Bu yüzden öğrenciler istedikleri hiçbir şeyi gerçekleştiremezler. Özgürce düşünmeyi bile... Evet, bu da yasaklanmıştır onlara. Ancak tüm bu olaylar silsilesi okulun eski mezunlarından olan yeni öğretmen John Keating'in okula gelmesiyle değişmeye başlar. Öğrencilerin şiir bile okumasının cezalık olduğu okulda bazı tabular yıkılmalıdır. Ölü Ozanlar Derneği yeniden açılmalıdır...
6 kez Oscar'a aday olan ancak henüz kucaklama fırsatını bulamayan Peter Weir'in yönetmenlik koltuğundan yer aldığı Ölü Ozanlar Derneği bir grup gencin çehresini değiştirmek için kollarını sıvayan bir öğretmenin hikâyesi olması kadar daha da fazlasıyla öğrencilerinin de öyküsüdür. Keating filmin olmazsa olmazıdır ama öğrenciler daha fazla ön planda olmak zorundadır.
Filmin oyuncu kadrosunda görmekten haz duyulacak isimler var. Bir kere öğretmen John Keating rolünde Robin Williams'ı görüyoruz. Kendisi yine her filminde olduğu gibi muazzam bir grafik çizmiştir. Williams'ın haricinde filmde çok genç bir (19 yaş kadar) Ethan Hawke var. Bu film onun yıldızının yavaş yavaş parlamaya başlamasına sebebiyet vermiştir.
Zaman zaman güldüren, zaman zaman gözleri yaşartan bu film bir vakte damgasını vurmuştur. Şiddetle izlenmesi gerekir.

Mona Lisa'nın Kimliği

Leonardo Da Vinci'nin dünyaca ünlü eseri Mona Lisa'da bulunan kadının kesin ismi belirlenmiş. Çok şey çizilmişti üstüne... Şifreli mesajlar içerdiğinden tutun da ressamın kendi sevgilisinin resmini çizdiğine kadar birçok iddia atıldı ortaya. Sonuç mu? Tabloda sinsi sinsi gülümseyen yüzün sahibi Floransa'lı bir tüccarın hanımı Lisa del Gioconda'nın ta kendisiymiş.

11 Ocak 2008 Cuma

Samwise The Brave

Hayal denizleri vardır küçük bedenlerin her gece uykunun sıcacık avuçlarına kendilerini teslim etmeden önce serinlemek için daldıkları… Kimisi anne ve babasının yastığının başında okuduğu masaldaki kulede esir kalmış güzeller güzeli prensesi kurtarmanın peşindedir, kimisi ise izlediği bir filmin etkisinde dünyayı kurtarmanın derdine düşmüştür. Kız ya da erkek fark etmez. Her insanın çocuk yaşta başlayan tutkuları vardır. Bu tutkuların esiridir onlar. Başka hiçbir şeyin değil.
İnsan yaşı ilerledikçe küçükken hayalini süsleyen yerlerin çok uzağında kalır. En nihayetinde de hayatın umut edilenden yanından çok gerçek havası ciğerlere çekilir. Peki bu anda bireyler için her şey bitmiş midir? Küçükken hayali kurulan kahraman olma isteği yerini daha acı bir hakikate mi bırakmıştır? Kahramanlar hep sayfalar arasında kaybolmak zorunda mıdır? Evet, gerçek kahramanlara genelde geçmişte ve hikayelerde rastlanır. Yaşanılan anın kahramanı yoktur.
Peki kitaplarda nasıl yansıtılır kahramanlar? Belki sadece ejderhanın boynunu saplandığı taştan çıkardığımız kılıçla almamız bizi bu mertebeye eriştirir. Kimisine ise yetenek yetmez. Yetenek kadar dürüstlük de son derece önemlidir. Kimisine göre ise kahramanlık dörtte üç aptallık dörtte bir cesaret işidir. Kıssadan hisse vuralım… Kahramanlık herkes tarafından kabul edilmektir hepsinden öte. Ancak içinde potansiyel olup da kahramanlığını göstermesine izin verilmeyenler de olur. Eskiden tipi ve kar pencereleri döverken, sobanın başında aile büyüklerinin anlattıkları kahramanlık hikâyeleri vardır. Dinleyen çocuk söz konusu yiğit ile karşılaştırır kendini. Sonunda ise hep kendini galip çıkarır düellodan. Başta söylediğim gibi… O gece başlar çocuk hayal etmeye.
John Ronald Reuel Tolkien tarafından kaleme alınan ve 1950’li yılların ortasında piyasaya sürüldüğü günden bu yana dünya çapında en çok okunan kitapların başını çeken Yüzüklerin Efendisi birçoklarına göre sadece fantastik bir romandır. Okuyana katacağı pek bir şey yoktur. Büyük bir kesime göre ise eser en edebi kitap kadar edebi değer taşımaktadır. Önyargıları yüzünden okumayanların anlayamayacakları olgular içerir. Ancak neydi peki bu kadar insana “Bu öykü gerçek olmalıydı” dedirten? 29 Temmuz 1954’de okuyucusuyla buluşan ve popülaritesini günümüzde dahi koruyan bu eser bu kadar tutmuşken, milyonlarca insan yanılıyor olabilir miydi? Bu kadar fanatiğinin olması kesinlikle fantastik bir destanı aktarmasından dolayı değil. Bunun nedeni sadece ve sadece yaşama dair tüm duyguları, hırsları, korkuları, cesareti, umudu, dostluğu, aşkı, özlemi ve dolayısıyla hayatın ta kendisi olmasının bir sonucudur benim nazarımda. Kitapta ulaşılan her başarı karakterlerin birbirlerine duyduğu güven ve dostluk bağları sayesinde gelmiştir. Kitabın anlatmak istediklerinden biri dostluğun önemi ve bu sayede başarılamayacak bir şeyin olmadığıdır. Kahramanlar kaderi kabullenirler elbette ancak kadere küsmezler ve aksine kararlı iradeleri sayesinde kadere inat yürürler. Bu yolda tek ihtiyacınız içinizdeki inancı ve isteği baki tutmaktır. Bu yolla anlamak mümkündür ki sırt çantanızda taşımanız gereken tek şey de maneviyattır. Bu yüzden roman bittiğinde anlarsınız ki küçük insanlar dahi büyük şeyler başarıp, kahraman olabilirler. İşte şimdi o hikâyenin arada kalmış ama en önemli, en gerçek karakterine, Samwise Gamgee’ye, hakkını verme zamanıdır.
Samwise Gamgee nazarımda tüm zamanların en büyük kahramanıdır. Hayallerinde bile ayakları yere basan bir karakterdir. Aslında mensubu olduğu halkın tipik yaşam tarzı yüzünden pek büyük hayallere sahip değildir. Yaşadığı küçük köyde anlatılan hikâyeler de çok basit olmasına karşın her çocuğun içinde olmak isteyeceği türdendir. Samwise’ın tek hayali ise ölümsüz Elfleri ve yaşadıkları dünyanın kendi bulundukları bölgesine hiç uğramayan fülleri bir kez olsun görebilmektir. Ancak onun elinden gelen tek şey mesleği olan bahçıvanlığı icra etmektir. İçindeki potansiyeli ne ailesi, ne bahçıvanlığını yaptığı Frodo, ne de en kötüsü kendisi bilmektedir. Yalnız gün gelir hiç beklemedikleri şekilde canından çok sevdiği Frodo ile birlikte çok büyük bir yolculuğun içinde bulur kendini. Artık hayalleri sadece Elfleri ve fülleri görmekle sınırlı kalmayacaktır. Yanların yok edilmesi gereken bir yüzük, önlerinde dinledikleri en kötü öyküden daha da zorlu bir yolculuk ve ellerinde sadece umut ve irade vardır. Romanın en sadık, en faydalı ve en sağlam karakterli adamını tanımaya bu andan sonra başlarız aslında. Yolculuklarının en mutsuz anlarında aslında romanın baş kahramanı olan Frodo’ya karşı gösterdiği müthiş dostluk ve sadakat örneği onu okurun gönlünde ayrı bir yere kondurmuştur. Samwise dostuna olan sevgisini, güvenini ve bağlılığını asla kaybetmez. Herkese cesaretin, dostluğun, iradenin ve gücün; dolayısıyla da kahramanlığın sembolü olduğunu kanıtlar. Öykü sonunda hedefe ulaşılmışsa eğer bu görevin gerçek sahibi Frodo’nun değil Samwise’ın sayesindedir. Çünkü onun önünde ordular diz çökse az gelir. En umutsuz anlarda bile hayalleri vardır onun, kahramanlık hayalleri… En zor anlarda bu hayallerine tutunarak ilerleyebilmiştir. Öyle ki kitabın bir bölümünde Frodo’ya kendilerinin de bir gün şarkılara ve öykülere konu olup olamayacaklarını sorunca Frodo şaşırır ve o da şu sözlerle devam eder: “Acaba bir gün insanlar ‘Haydi şimdi Frodo ve Yüzük’ün hikayesini hikâyesini dinleyelim’ diyecekler mi? Ve sonra ‘Evet, en sevdiğim hikâyedir. Frodo gerçekten çok cesurdu değil mi baba?’ diye soran oğluna, baba ‘Evet oğul, o Hobbitlerin en meşhurudur’ diye cevap verecek mi acaba?” Bunun üzerine Frodo, Samwise’a döner ve o vurucu konuşmayı yapar: “En önemli karakterlerden birini unutuyorsun. Yiğit Samwise! Ondan da biraz bahset. Çünkü Sam olmasaydı Frodo oraya gidemezdi!” Her şeyin başında köyünden dışarı bir adım dahi atmamış sıradan bir bahçıvanken, her şey sona erdiğinde ölümü görmüş, ateşten geçmiş, yaşanabilecek tüm felaketleri yaşamış bir kahramandır o.

İyi Ki Varsın Futbol

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 21

- What happened to you? (Dianna Wiest)
- I'm not finished! (Johnny Depp)

(Edward Scissorhands)

Dinlenmesi Gerekenler (15) - Uğurlama

Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman
uykusunda bir kuş ölür ecelsiz
Alıp da başını gitmek istersin
karanlık sokaklar kör sağır dilsiz

Ey sevda kuşanıp yollara düşen
bilesin bu yollar dağlar dolanır
Yâre ulaşmadan düşersen eğer
yarına sesinin yankısı kalır

Gecenin ucundan gün aralanır
Yâr sevdası ile yürek bilenir
Sızılı bir ırmak uğurlar seni
Su olup akarsın kır çiçeklenir

Ey sevda kuşanıp yollara düşen
bilesin bu yollar dağlar dolanır
Yâre ulaşmadan düşersen eğer
yarına sesinin yankısı kalır

Grup Yorum

10 Ocak 2008 Perşembe

Yiğidi Öldür...

"Yılmaz Güney’i seversiniz. Çirkin Kral’ın filmleri sizin için başyapıttır. O, Türk sinemasının gelmiş geçmiş en büyüklerinden biridir size göre. “Ben de özledim” diye Ferdi Tayfur şarkıları söylersiniz belki de. Eğer ki “hardcore” aşkın içine girmişseniz Müslüm Gürses’tir sizin içinizdekileri dışa vuran adam. “Nobel’i almış da ne olmuş. Benim için yaşayan en büyük Türk yazar Yaşar Kemal’dir” diye konuşursunuz rakının dibine vururken. Orhan Kemal ve Muzaffer İzgü de müthiş yazarlardır. Türk pop müziğinin kitabını Erol Büyükburç yazmıştır değil mi? Tarzınız farklıysa en büyük müzisyen kâh Feridun Düzağaç kâh Haluk Levent’tir ya da Murat Göğebakan ve Murat Kekilli’dir tercümanınız. “Eurovision’da Sertab Erener ile gurur duymamızı sağlayan adam Demir Demirkan’dır” diye bilmişlik taslarsınız. Suna Kan ya da Mustafa Sağyaşar’dır belki de kiminize göre sanatçının tanımı…
Bunlar Adanalılardan sadece birkaçı. Kısacası Türkiye’deki çoğu insan yukarıda isimleri geçen kişileri sever ve onlara hayranlık besler. Ama kabul etmek gerekir ki Adana ya da Adanalı kavramlarından pek hoşlanmaz.
Lafı fazla uzatmayacağım. Ben de Adanalı’yım. Sizin o sadece adliyesiyle, üçüncü sayfa haberleriyle bildiğiniz güzelim şehrin çocuğuyum. Baştan belirtmekte fayda var. Bu, taraflı bir yazı. Hasan Şaş’a; Malik-Mediha Şaş çiftinin nüfus kağıdına yazdırdığı haliyle Hasan Gökhan Şaş’a övgü yazısı. 1 Ağustos 1976’da “yiğitlerin mekanı” diye bilinen Adana’nın Karataş ilçesinde doğan, hayatımıza girdiği andan itibaren üvey evlat muamelesi gören, kaba tabirle hep öldürülen bir yiğide, hakkının teslim ediliş yazısı aynı zamanda.“Demek ki benim Türkiye’de işim kalmamış. Sinirli olduğumu biliyorlar, o nedenle hep üstüme geliyorlar. Kariyerimi yurtdışında sürdüreceğim. Takım bulamazsam da gider evimde otururum” şeklindeki sözler, Hasan Şaş’ın 2 Aralık 2007 tarihindeki isyanının dile gelmiş haliydi. “Ben yaptığımı biliyorum” diyordu. Sahada kendini parçaladığını görmeye alışık olduğumuz adam, saha dışında bu kez kameralar önünde “delleniyordu”. Galatasaray’ın İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile yaptığı maçta çift sarıdan ve bilindik itiraz gerekçesiyle kırmızı görmüştü. Ona göre bu artık fazlaydı. Neredeyse her maçta saha ortasında hakem döven Milan ve İtalya Milli Takımı’nın orta sahası Ivan Gennaro Gattuso’nun bazen de rakiple yaşadığı agresif temasları hakkında, “Vay be ne delikanlı topçu. Tam Sicilyalı. Severim böyle adamları” yorumlarını yapan ama kendisi için sürekli “Vurun abalıya, pardon Adanalı’ya” diyen futbolun iki yüzlülerinden sıkıldı belki de. Evet, gider mi gitmez mi bilinmez ama yurtdışına gitmek istiyor Hasan. Türkiye’nin en sıcak şehrinin çocuğu, belki de soğuğuyla ünlü Rusya’ya transfer olacak. Belki de oğlu Yusuf Deniz ve eşi Sibel ile evinde oturup televizyon izleyecek. Gerçek olan şu ki Yılmaz Erdoğan’ın Vizotele’sini neredeyse her gün izleyen “Futbolun Deli Emin”i artık bizden uzakta yaşayacak. Belki fiziksel belki de kalben.
Adana Demirspor altyapısı Adana’nın en iyisi olmakla beraber, Türkiye genelinde de sözü geçen bir futbol akademisidir. Yazın okullar tatile girdiğinde aileleri tarafından “bir yere çırak olarak verilen” üç numara tıraşlı çocukların terliklerle idmanlarına gittiği bir okuldur. Az maaşla ve hissedilen 50 derece sıcak altında çalışan teknik adamlar, buraya “seçilen” çocuklardan birer yıldız yaratır. Hatta bazıları “İmparator” olur o ayrı.
Futbol yaşantısına Karataşspor’da amatör olarak başlayan Hasan Şaş da Adana Demirspor’un Sular mevkisindeki binasından içeri giren futbolculardan. Altyapıda yeteneği hemen fark edilen Hasan, Mavi Şimşekler’in Samet Aybaba ile iddialı bir şekilde başladığı ancak neredeyse ligin 20. haftasında matematiksel olarak küme düştüğü 1994-1995 sezonunun sonunda A Takım kadrosuna alınır. Üç maçta forma giyer. Bunlardan birinin sarı kırmızılıların 3-0 kazandığı Galatasaray karşılaşması olmasının ise kaderin ördüğü ağlarla ilgisi var mıdır bilinmez? Neticede Karataş sahilinde öğrendiği çalımları yeşil sahada da uygulayabilen bu “kara çocuk” (ki o zamanlar saçı vardı) bir gözü sürekli Adana’da olan Ankaragücü’nün dikkatini çoktan çekmiştir. Dolayısıyla Hasan’ın profesyonel anlamdaki Adana Demirspor macerası kısa sürer. Çünkü Adana Demirspor’un kasası, Birinci Lig tarihinin en başarısız performanslarından birisinin ortaya konması nedeniyle tamtakırdır. Zaten dolu olsa da Adana’da herkesin şikayet ettiği bir gelenek vardır: Kentin öz çocukları karın tokluğuna oynatılır. Futbolseverlerin cevabını aradığı “Adana takımları, başka yerlerde harikalar yaratan Adanalı futbolcuları neden elinde tutamaz ya da yuvaya döndürmez?” sorusunun alt metni budur aslında.
Hasan Şaş, altyapıdan beraber çıktığı adaşı ve yoldaşı Hasan Gelir ile birlikte “Ver elini Ankara” der. Giyeceği forma artık, ilerleyen zamanlarda kendisinde alerji yaratacak olan sarı-laciverttir. Hasan Gelir’in de o zamanlar en az Hasan Şaş kadar yetenekli bir yıldız adayı olduğunu ancak “herkesin kendi kaderini yaşadığı” gerçeğiyle yüzleştiğini belirtelim.
Hasan Şaş; İbrahim Tatlıses ve hemşerisi Haluk Levent’in kasetlerini de yanına almayı unutmaz. Geceler boyu o şarkıları dinler. Yalnızdır. Ama ileride yalnızlığını sona erdirecek ve hayat arkadaşı olan Sibel Yalçın ile de Ankara’da tanışır. İkili 29 Haziran 2003’te Adana’da dünya evine girer.
Herkes ilk yapan Karl Heinz Feldkamp sansın, Hasan’ın Ali Osman Renklibay tarafından dönem dönem sağ bekte oynatıldığı Ankaragücü günleri üç yıl sürer. 18 yaşına kadar kar görmeyen Karataşlı çocuk, Ankara’da kartopu oynamayı öğrendi mi bilinmez ama ayak topunu çok ilerletmiştir. Artık rota daha da batıdır. Hemşerisi Fatih Terim’in çalıştırdığı Galatasaray.
O, 1998 yılının yaz mevsiminde artık Galatasaraylı Hasan Şaş’tır. 1997-1998 sezonunun diğer iki yıldızı Gaziantepsporlu Ayhan Akman, Beşiktaş’a; Bursasporlu Elvir Baliç ise Fenerbahçe’ye transfer olur. Dönemin Galatasaray’ı Hasan’ın hemşerisi Fatih Terim yönetiminde Türkiye’yi domine ediyordur. Gheorghe Hagi, onun bacanağı ve adaşı Popescu, Hakan Şükür, Arif Erdem, Hakan Ünsal, Ergün Penbe, Ümit Davala gibi futbolcuların arasında bulur kendini. Kadro, dışarıdan gelen başka birini kolayca arasına almayacak kadar birbirini tanıyan ve birbirine bağlı öğrencilerden kurulu bir sınıf gibidir. Ancak Hasan yeteneklidir. Adrian Ilie’nin gidişinin de kendisi için şans olabileceğini düşünür. İstanbul basınının karşısına ilk kez TSYD maçlarıyla çıkar. Kadıköy’de Fenerbahçe’ye karşı alına 4-1’lik galibiyetin mimarı olur. Hatta onun için Türk futbolunun yeni Lefter’i benzetmeleri bile yapılır. Ancak ne var ki 1998 senesi onun için bir kabus olur. Doping kullandığı gerekçesiyle 6 ay sahalardan men cezası alır. Halbuki Sakaryaspor ile oynanan Türkiye Kupası maçı öncesi kullandığı ilaç gribal enfeksiyon tedavisine yarayan A-ferin’dir. Sabırlıdır; sabretmeyi tüm sevdiklerinden uzakta, doğduğu topraklardan eksi 15 derece soğuk kışların yaşandığı gurbet elde öğrenmiştir ne de olsa. Çalışır. Bu çalışkanlık Tanrı’nın ona verdiği lütufla da birleşince tekrar Galatasaray forması giymeye başlar. Sarı-kırmızılı forma altında 4 lig şampiyonluğu, 1 UEFA Kupası ve 1 Süper Kupa kazanır. 2002 ve 2006’daki şampiyonluklarda saha ortasında ağlayan, yerinde duramayan adam; kısacası şampiyonlukların sembolüdür.
Fatih Terim döneminde başarılı olmasına ve özellikle UEFA Kupası’nın 2000 yılında ellerde kaldırıldığı yolda çok önemli işler yapmasına rağmen Hasan Şaş’ın en verimli sezonu 2001-02’dir. En iyi anlaştığı teknik direktör de Mircea Lucescu’dur. Rumen teknik adam ile arası çok iyidir. Lucescu ona saha içinde serbestlik tanır ve karşılığını da fazlasıyla alır. Ligde şampiyonluğun Fenerbahçe’ye kaçırıldığı ancak Avrupa’da fırtına gibi esilen 2000-01 sezonunda, Ali Sami Yen Stadı’nda 1-0 kazanılan Paris Saint Germain maçından sonra Mircea Lucescu bir itirafta bulunur: “Hiçbir zaman hiçbir futbolcumdan forma istemedim. Ancak bugün Hasan Şaş’tan formasını istedim. Tek kelimeyle muhteşemdi.” İkilinin arasındaki bu ilişkiyi, onu Galatasaray’a getiren Fatih Terim bile kıskanmıştır. Terim; yine 2000-2001’de sarı-kırmızılıların evinde 3-2 galibiyetiyle noktaladığı Glasgow Rangers karşılaşmasındaki bir gol sevincinde Lucescu’ya koşan Hasan’ı gece cep telefonundan aramıştır: “Ne o! Hocanı çok seviyorsun galiba?”
Tekrar 2002’ye dönelim. 2001-02 sezonu devam ederken Özhan Canaydın’ın başkan seçilmesiyle oluşan Galatasaray yönetimi, o sezon gelen şampiyonluğa rağmen Rumen hoca Mircea Lucescu ile yollarını ayırır. Bu kararın tebliğ edilmesinden sonra gözyaşlarını tutamayan ve 2002-2003’te hem şampiyonluğa hem de UEFA Kupası’nda çeyrek finale taşıyacağı Beşiktaş ile anlaşan Mircea Lucescu’nun yerine gelen kişi ise İtalya seferinden dönen Fatih Terim’dir. Bir zamanların “Ankaragücü’nden alınan genç yıldızı” artık büyümüştür. “İkinci Terim Dönemi”nde takım içinde daha tecrübelidir. Kısacası çömezlikten ağabeyliğe terfi etmiştir. Ama olgunlaşacağına ve mantığıyla hareket edeceğine, büyürken daha da duygusallaşan ve çocuklaşan birisidir Hasan Şaş. Bu dönemde Hasan’ın hakemlerle diyalogları artık daha Adanaca’dır. Haksız olduğu durumlarda bile hakemlerin üstüne yürür. Hakemler de ona acımaz. Kartları gösterirler. Hatta bazen yedek kulübesindeyken bile. Zaten Türkiye’ye veda etmesini düşündüren de İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçında hakem Hüseyin Göçek ile yaşadıkları değil midir?
2002’ye dönmüştük galiba. Ama o senenin yaz sonuna değil de başına dönelim. Şenol Güneş yönetimindeki Türk Milli Takımı, Dünya Kupası yolcusuydu. Destinasyon ise Güney Kore ve Japonya’ydı. Geride bırakılan sezonda hem de ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde tüm futbol severlerin dikkatini çeken Hasan Şaş, daha da büyük bir vitrine çıkıyordu. Aslında ay-yıldızlılarda Hasan Şaş’tan ziyade Yıldıray Baştürk, Hakan Şükür belki de Mustafa İzzet gibi isimlerin başrolü kapacağı tahmin ediliyordu. Ama “sahneye çıkan sanatçının” adı Hasan Gökhan Şaş’tı. Önce Brezilya maçında Yıldıray’ın asistini, topa sol ayağıyla gelişine vurarak değerlendirdi. Aslına bakılırsa gol sevinci pek de Aslan burcu bir Adanalı’ya ait değil gibiydi. Zaten o da mücadeleden sonra bu tuhaf durumun nedenini açıklamıştı. İşte asıl o açıklama samimi bir Adana ağzıyla yapılmıştı: “Niye sevinmediğimi soruyorlar. Valla bir şey anlamadım ki. Gol attığıma ben bile inanmadım.”
Dünya Kupası’nın geri kalanında sergilediği ve onun adını dünyada futbol üzerine kafa yoran herkesin bilmesini sağlayan performansa devam etmeden önce bir konuya değinelim. Hasan Şaş’ı, “Gol atamıyor. Böyle bir becerisi yok” diye eleştirenlere verilecek en güzel cevabın, onun Brezilya, Real Madrid ve Milan gibi dünya devlerinin ağlarını sarsmayı başaran tek Türk futbolcu olduğunu vurgulayalım.
Brezilya maçıyla başlayan Japonya ve Kore’deki Hasan Şaş esintisi artık rüzgara dönmüştür. Kosta Rika karşısında “aktif dinlenen” Şaş, Çin karşılaşmasında attığı gol, oynadığı futbol, sıfıra vurulmuş saçı ve meşhur kolyesiyle artık bir “dünya markası” olmuştur. Çoğu gazetelerde bu haliyle karikatürleri bile yer almış Türkiye’nin simgesi haline gelmiştir. Dünya Kupası’nın ardından özellikle İtalya’nın Inter takımından ciddi teklif almıştır. Inter’in neredeyse halı saha turnuvalarında gol kralı çocukları bile isteyen bir “takım” olması kimseyi aldatmasın. Çünkü İngiltere ve Almanya’dan da bazı takımlar Şaş’ı kadrosuna katmak için birbirleriyle yarışmaya başlamıştır. Artık özellikle Avrupa basınında objektifler ona çevrilmiştir. Ama o objektif olmayı bir türlü öğrenemeyen ve ünlü yazar Susana Tamaro’nun dediği gibi yüreğinin götürdüğü yere giden insandır. Herkesin peşinde koştuğu dönemde Galatasaray yönetiminin toplantı yaptığı odaya bir anda girer. Başkan Özhan Canaydın’ın elini öper ve boş mukaveleye imza atar. Transfer dedikoduları da son bulur. Zaten Fatih Terim, 2002’de Ritz Carlton Oteli’ndeki o güzel kravatını taktığı imza töreninde, “Hasan Şaş kalacak mı?” sorusuna, “Zaten o Adanalı. Bir yere gidemez” cevabını vererek, bir anlamda “Ne de olsa hemşerim. Zaten onu Galatasaray’a getiren de benim” demiştir. Şaş böylece Terim’e de veda borcunu ödemiştir.
Dünya Kupası’nın yıldızı, futbolseverlerin bir aylık bayramının ardından ligde beklenildiği gibi değildir. Fatih Terim ile girilen ve ikinci olarak tamamlanan 2002-03 sezonunda Hasan Şaş hakkında en çok akılda kalan iki şey vardır. Birincisi yine hakemlerle ilgilidir. Beşiktaş maçında net penaltılarını vermediğini düşündüğü Kuddusi Müftüoğlu’nun üzerine yürümesi. Ve 6-0 kaybedilen Fenerbahçe derbisinde korner atarken kafasına yediği yumurtaya sinirlenip, ağız dolusu küfürlerle topa vurmasıdır. 2003-04 de aynıdır. Zaten o sezon Galatasaray komple dökülmüş ve ligi altıncı sırada bitirmiştir.
2004-05’e bir önceki sezonun sonunda göreve gelen Gheorghe Hagi ile başlanır. Hagi, Hasan’ın eski takım arkadaşıdır. Bu dönemde Hasan Şaş saçını uzatmış hatta at kuyruğu yapmıştır. Ama o sezon da onun için kayıptır. 2005’te eski sağ bek Erik Gerets’in teknik adamlığa gelişi, sağ ayaklı sol kanat oyuncusunun çıkışını sağlar. O sezon 14 Mayıs 2006’da Fenerbahçe’nin Denizli’de takılmasıyla kazanılan şampiyonluğun sembollerindendir. Yeri gelmişken söyleyelim. Hasan Şaş’ın hayattaki en büyük isteği gerçekleşti o gün. Oğlu Yusuf Deniz, onu futbol oynarken izledi. 14 Mayıs 2006’da da Ali Sami Yen’in çimlerine bastı…
Galatasaray’ın üçüncü tamamladığı 2006-07’de de Hasan Şaş’tan beklenen iyi haberler gelmez. Nitekim bu sezon yaşananlar da herkesin malumu. Sağ bekti, ön liberoydu derken Kalli’nin dama taşı haline gelen Hasan Şaş, kendince “Ben artık piyon olmak istemiyorum” diyerek bizlere el sallamaya hazırlanıyor. Anlayacağınız saha içinde “dellenen” adam saha dışında uysal biri haline geldiği için şunu söyleyemiyor: “Kazanmak için her şeyi yapan, hakemle ve rakiple uğraşan Gattuso’ya, Filippo Inzaghi’ye, Eric Cantona’ya hatta kulübede oturamayıp benim Eser Hocam’ın saçını çeken Fabio Capello’ya hep övgü yağdırdınız. ‘İşte hırs bu’ dediniz. Bana neler dediniz peki? Aynayı yüzünüze tutmamı ister misiniz?”
Oğlunu televizyonda görünce bakamıyordun hem de hiç bakamıyordun Mediha Teyze. Sen de oğlun gibi heyecanlıydın; ne yaparsın işte. Gerçekleşirse bu ayrılık, oğlunu artık sadece uydudan izleyebilirsin zaten. Karataş’ta oğlunun adının verildiği bulvardaki o güzel evinizde uydu var; biliyorum. Ne olur “oğlunu gösterirken” sen açmamaya devam et o televizyonu. Oğlunun içindeki heyecanı el birliğiyle öldürdüler, bari sendekine el uzatmasınlar."


İsmail ANNIKIZIL
(FourFourTwo - Ocak 2008)