sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2010 Cuma

M. Night Shyamalan

Çocukluk sanrılarından kurtulmanın yolunu iç dünyasına yaptığı yolculuklarda bulmayı başaran, Batı’nın havasını solumuş Doğu’nun romantik oryantalizmine olan aidiyetine de her daim sahip çıkmış bir isim M. Night Shyamalan. Eserlerinde yarattığı sıra dışı karakterler ve kurguladığı doğaüstü olaylar ile sembolik bir tanrısallığa bürünen Hint asıllı yönetmenin dünü ve bugünü üzerinden yola çıkıp, günümüz endüstriyel sinema sisteminde edindiği yere varan bir çözümleme yapacağız.

***

Küçük bir çocuğun hayal dünyası kadar geniş ne olabilir ki? Belki iki küçük çocuğun hayal dünyası… Büyüklerimizin oldukça basit bir yöntemle tüme vardığı gibi “Ne kadar çok ekmek, o kadar çok köfte…” Sınır tanımaz bir hayal gücünüz varsa eğer bunu besleyen şeylerin ne olduğunun bilinmesi önemlidir belki de. Söz konusu çocukluğumuz olduğu müddetçe empati yapmak kadar kolayı yoktur. En nihayetinde kendimizin yerine yine kendimizi koyuyoruz. Çocukluğumuzu besleyen en yaratıcı olgular her daim bilinmeyen, dolayısıyla merak uyandıranlar değil miydi? Ebeveynlerimize yorulmadan sorduğumuz tüm cevapsız “Neden?”lerimize kendimiz yanıt aramaya kalkmadık mı? Yatağa her girdiğimizde kendi masallarımızın kahramanı olmamızın sebebini başka yerde aramaya gerek yok. Ne de olsa cevabını biliyoruz artık.
“Küçüklüğümde aile büyüklerinin anlattığı masallarla büyüdüm ben. Küçücük bir çocukken bile tarifi mümkün olmayan bir haz aldığımı hatırlıyorum. Her çocuk da böyledir sanırım. Evde de çarşaflar yardımıyla hayalet kılığına girip, ev ahalisini korkutmaya bayılırdım. Sanırım gizem ve bilinmeyen şeyleri açıklama merakı tüm yaşıtlarım gibi benim de ilgimi çekiyordu. Böyle öyküleri nasıl aktarabileceğimi düşündüm durdum.” diyor bu yazının kahramanı M. Night Shyamalan. Yönetmen bugüne değin çektiği filmlerde korku temasını şimdiye kadar yapılmış olanlardan bir hayli farklı kullanıyor. Yapımlarında izleyiciye korkunun çevremizdeki etkenlere bağlı olmaktan ziyade tamamen kişinin kendisiyle alakalı olduğunu aktarmaya çalışıp, her şeyin aslında bireyde bittiğinin mesajını veriyor.

Kamerayla Tanışma

Manoj Night Shyamalan, 6 Ağustos 1970’de Hindistan’ın Pondicherry kentinde doktor bir anne babanın ilk çocukları olarak dünyaya geldi. Doğduğu toprakları tanımaya fırsat bulamadan ailesiyle Philadelphia’da varlıklı ailelerin konuşlandığı bir banliyöye taşındı. Doğduğu topraklar ile hasret gidermesi ancak yıllar sonra mesleği gereği olacaktı. Philadelphia’da büyüyen Shyamalan okul dışında arta kalan zamanlarını sinema hakkında okuyarak geçiriyordu. Ondaki bu hevesi gören anne ve babası sekizinci yaş gününde ona ilk kamerasını hediye ederler ve genç bir beynin kendisi için çizeceği yola belki de ilk yönü gösterirler. Küçük Shyamalan bu kamera ile yaklaşık 10 sene boyunca 50’ye yakın kısa film çekecektir. Sinema tutkusunun peşinden gitmeyi kafasına koymuştur bir kere. Katolik okulunu tamamladıktan hemen sonra bu konudaki ilk ciddi kararını verip New York Üniversitesi’ne bağlı Tisch Sanat Okulu’na kaydını yaptırır. Başarılı bir eğitim dönemi geçirmesinin ardından, mezuniyetinden hemen sonra ilk uzun metraj çalışması için kollarını sıvar. Bir geriye dönüşün tam zamanıdır artık. Bir başka deyişle geçmişe dönüşün…
1992 yılında New York Üniversitesi’nden mezun olmasının akabinde bir süredir çalışmalarını yaptığı Praying with Anger için kamera karşısına geçer. Filmde öğrenci değişim programıyla doğduğu topraklara, Hindistan’a, geri dönen Amerikalı bir öğrencinin hikâyesine davet ediliriz. Genç bir bireyin kendi kültürüne, doğduğu topraklara, bir başka deyişle aslında kendisine karşı yaşadığı yabancılığı ya da “öteki”liği gözler önüne seren filmi, Shyamalan’ın ailesine karşı bir saygı duruşu olarak görebiliriz. Yazar, yönetmen, yapımcı ve oyuncu olarak filmde boy gösteren M. Night Shyamalan dikkatle bakıldığında bir nevi kendi portresini yansıtmaktadır. Yapım Temmuz 1993’de Los Angeles Amerikan Sinema Enstitüsü tarafından ‘en iyi ilk yönetmenlik denemesi’ ödülüne layık görülür.
1998 yılına gelindiğinde genç yönetmen özel hayatından biraz daha bağımsız çalışmaya karar verir ve daha önce eğitim gördüğü Katolik okulunda yeni filmi Wide Awake’nin çekimlerine başlar. Aynı yıl vizyona giren film, büyükbabasının ölümünden sonra tüm inancını yitiren ve tanrının varlığını sorgulamaya başlayan 10 yaşındaki bir çocuğun öyküsünü konu alıyordu. Mütevazı bir kadroyla çekilen film beklenenin üzerinde bir başarı elde ederek ABD’de yılın en fazla izlenen yapımlarından biri olunca, M. Night Shyamalan artık çocukluk hayallerinin peşinden giderek çıtayı yükseltme zamanının geldiğine inanmaya başlamıştı.


Yeni Hitchcock mu?

Sinema dünyasına şöyle bir göz attığımızda belli bir yer edinmiş yönetmenlerin kendi izleyici kitlelerini oluşturmayı başardıklarını görürüz. Bunun en büyük nedeni hiç kuşkusuz yönetmenlerin kendilerine has yöntemleri ve anlatım tarzlarının oluşudur. Shyamalan’ın yönetmenlik bilincinin oturması ve kendine has bir tarz yakalamasında da tabii ki birkaç yönetmenin payı oldukça büyük. Sekizinci yaş gününde armağan edilen kamera ile yaklaşık 10 sene boyunca yaptığı çekimlerde kendisine ilham veren iki yönetmen vardı. Bunlardan ilki kullandığı teknikle pek çok izleyiciyi kendisine hayran bırakan Steven Spielberg’di. Öyle ki genç yönetmen adayının odasının duvarlarını o yıllarda Jaws ve Indiana Jones serisinin posterleri süslemekteydi. Öte yandan ruh dünyasını en çok etkileyen yönetmen ise gerilim sinemasında çığır açan Alfred Hitchcock’du. Hitchcock gerilim sinemasını klişelerden arındırmış, hikâyelerinde kalıplaşmış kuralların dışına çıkmayı başarmış, her yeni filminde kullandığı sürprizlerle izleyiciyi filmde tutmayı başarmıştır. Shyamalan’ın eserlerine baktığımızda filmlerinde kendisine küçük bir rol verdiğini, sabit kamera kullanımının üst düzeyde olduğunu ve en önemlisi filmlerinin finallerini seyirciyi ters köşeye yatıracak şekilde kurguladığını görüyoruz. Tüm bunların Hitchcock hayranlığının bir getirisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Shyamalan’ı yeni nesil Hitchcock olarak ifade etmek yine de pek doğru sayılmaz. Adının her daim Hitchcock’un yanında anılmasının sebebi örnek aldığı yönetmenlerden bir tanesi olması ve kendi eserlerinde Hitchcock sinemasından kesitler aktarması olabilir. Fakat yine de Shyamalan bir kopya olmayı kendine has anlatım tarzıyla reddediyor. Hitchcock sinemasında tedirginliği film boyunca üst seviyede tutmak esas iken Shyamalan’ın bu konuda hocasından ters düştüğünü görüyoruz. Çok daha fazla ayrıntı gösterip, izleyiciyi detaya boğmak ve bu sayede dikkatleri başka yere çekilmiş seyirciyi hazırlıksız yakalayıp ters köşeye yatırmak Shyamalan’ın en öne çıkan özelliğidir. Tüm bunların yanında yönetmenin kamera kullanımı da kendine has gerilim anlatımında büyük öneme sahiptir. Kameranın, özellikle diyaloglarda, konuşana değil de kilit noktaya odaklanması buna en güzel örnektir.

“Merhaba, Ben Night”


Wide Awake ile birlikte Amerikan sinemasında adından söz ettirmeyi başaran Shyamalan için artık hedef büyütmenin ve çocukluk sanrılarını beyaz perdeye aktarmanın zamanı gelmişti. 1999 yılında ilk büyük projesi olan The Sixth Sense (Altıncı His) için kamera arkasına geçen yönetmen kalıcı bir iz bırakmanın planlarını yapıyordu. Bu yapımda en beğendiği aktörlerden biri olan Bruce Willis ile çalışma fırsatı buldu. Aynı yıl vizyona giren film için ayrılan bütçe yaklaşık olarak 50 milyon $’dı. Çok fazla reklamı yapılmayan film, izleyenlerinin kulaktan kulağa yaydığı övgüler ile kendisine bir anda Box-Office’nin ikinci sırasında yer bulur. Aynı yıl George Lucas’ın kült eseri Star Wars’ın devam filmi ile dönmesi Altıncı His’in ilk sıraya yerleşmesinin önünü tıkar. Film elde ettiği 672 milyon $’lık hasılat ile gişede çok büyük bir başarı elde edip, Oscar’a 6 dalda aday gösterilince, yönetmen Shyamalan adını Hollywood’a ezberletir. Filmin senaryosu ve özellikle yıllarca unutulmayacak finali kendisinden beklentileri bir hayli arttırmıştır üstelik. Altıncı His’ten bir sene sonra çekeceği Unbreakable’de (Ölümsüz) Bruce Willis’e Samual L. Jackson eşlik edecekti.
Henüz 28 yaşında olan bir yönetmenin gişede bu denli başarı gösterdiği pek görülmemiştir. Üstelik Altıncı His’in başarısı sadece gişede kalmamış, film sinema eleştirmenlerinden de tam not almıştı. 2000 yılında 75 milyon $’lık bir bütçe ile çekilen Unbreakable, Altıncı His’in de referansıyla sinema salonlarını doldurmuş ve Shyamalan ikinci büyük işinde gişeden 250 milyon $’a yakın bir gelir elde etmişti. Çizgi roman temalarının bolca kullanıldığı filmde, iyi-kötü kavramlarına bambaşka bir anlayış getiren Shyamalan bu filmini şu ana kadar çektikleri arasında en iyisi olarak niteler.

Beklentilerin Kurbanı

Bir sinema izleyicisinin bir filmden beklentisi nedir? Sanırım önce bunun cevabını vermek gerekir. Koltuğuna yayılan bir sinemaseverin hiçbir zaman filmin yarısında filmden gerekli hazzı aldığı gerekçesiyle kalkıp gittiğini göremezsiniz. Çünkü izleyici sürekli bekleme halindedir. Beklenen ise finaldir elbette. Koskoca filmin son 10-15 dakikasını görmektir amaç. Daha öncesi buna hazırlıktır, hepsi bu.
Shyamalan’ın Hollywood’un en çok kazanan yönetmenleri listesinde olduğu bir gerçek. Fakat bu bile Shyamalan’ın en çok tartışılanlar listesinin tepesini zorladığı gerçeğini değiştirmiyor. Shyamalan’ın eserlerine şöyle bir baktığımızda onun en büyük şanssızlığının ilk büyük filmi ile beklentileri oldukça yükseltmesiydi. Yönetmenin kendine has bir hikâye anlatımı olduğu, bunun da eserlerine masalsı bir sürükleyicilik kattığı bir gerçek. Filmlerinin senaryosunu da kendisi yazdığı için bütünleşme konusunda da bir sorun yaşamıyor. Shyamalan filmlerinde seyircisine sürprizler yapmaktan, onları ters köşeye yatırmaktan hoşlanan bir yönetmen. Fakat bu kimi izleyici için problem yaratabiliyor. Baştan sona merak uyandırmak, sonu daha önceden belli olmayan sahneler ile merak unsurunu sürekli yüksek tutmak onun ustalıkla yaptığı bir iş. Yine de modern sinema izleyicisi bir film sona erdikten sonra film hakkında getireceği yorumları her daim filmin finaline dayandırır. Final iyiyse başyapıt, tatmin etmiyorsa tu kaka. Bunun en büyük örneklerini yönetmenin sırasıyla çektiği Signs (İşaretler), The Village (Köy), Lady in the Water (Sudaki Kız) ve The Happening’de (Mistik Olay) görüyoruz. Her bir filmi ayrı olarak ele aldığımızda senaryo bakımından denenmemiş olanın yapıldığını söyleyebiliriz. Öyküler izleyiciyi öylesine içine çekiyor ve bu Shyamalan’ın takdire şayan atmosfer yaratımıyla öylesine harmanlanıyor ki izleyici kendisini bir anda koltuğuna mıhlanmış bulabiliyor. Modern sinema izleyicisi sinemanın klişelerine öylesine kendini kaptırmış ki en nihayetinde yaşayacağı sürpriz finali yadırgayabiliyor.
Shyamalan filmlerinin en büyük handikaplarından biri de sonlarının daha önceden kulağınıza fısıldanabilme ihtimali. İzlenmeden sonu öğrenilen filmler hiçbir zaman aynı etkiyi yapamıyor. Yine de Shyamalan tüm eleştirilere rağmen bir sonraki eseri heyecanla beklenen bir yönetmen. Ne üretirse üretsin sürekli tüketilen biri. Yoksa her filminin gişede bütçesini katladığı gerçeğini neye dayandırabiliriz ki? Budur zaten Hollywood gibi bir kurtlar sofrasında şarktan çıkıp gelen bir yönetmenin masanın en iyi köşelerinden birini kapmasının sebebi. O gerilim sinemasına kattığı yeni boyutla izleyene kaderciliğin izlerini sunuyor. Yakalayabilen beri gelsin.

Favori 5’li

The Sixth Sense (1999): Küçük bir çocuğun ölü insanlar görmesi ve bunun sonucu olarak bir terapiste ihtiyaç duymasını konu alan bu psikolojik gerilim, rutin ilerleyen klişe bir gerilim filmi olmaktan son birkaç dakikasıyla sıyrılıp kült olmayı başarır.
The Village (2004): Toplumdan soyutlanmış köy… Köyün çevresinde yerleşmiş yabancılar… Ve köyün orta yerinde bir sınır… Köy halkı ve yabancılar arasındaki anlaşmaya göre sınır geçilmediği müddetçe herkes rahat olacaktır. Korkunun içimizde olduğu gerçeği kapalı toplumlar üzerinden seyirciye aktarılıyor.
Unbreakable (2000): Yönetmenin “En iyi işim” dediği bu film, 131 yolcunun öldüğü bir tren kazasından tek çizik bile almadan kurtulan bir adamın öyküsünü çizgi romansal bir anlatımla sunuyor.
Signs (2002): Mel Gibson’un başrolünde dikkat çektiği film eşini kaybettikten sonra inancını yitiren eski bir rahibin çevresinde geçiyor. Uzaylı temasının spritüel bir biçimde ele alındığı yapım klasik uzaylı filmlerinden başarıyla sıyrılmayı başarmıştır.
Lady in the Water (2006): Bir uykudan önce masalı. Fakat bir çocuğun eline şeker tutuşturur gibi değil… Bir apartmanın havuzunda aniden beliren genç bir kızın insanlığa bir mesajı vardır, onun bu mesajı iletmesine engel olmak isteyenler de… Mutlu son için zaman daralmaktadır.

(Bu yazı RoadLife dergisinin Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır.)

30 Kasım 2009 Pazartesi

Gemiler Başka Diyarlara...

Karpuz kabuğundan gemiler yaparak Türkiye'nin "Nuovo Cinema Paradiso"sunun altına imza atan adam artık yok. Sinemanın varoş yanını resmeden, aldığı ödülün ardından "Bu ödülü hiçbirinizin yaşamadığı yoksulluğu yaşayan eşime armağan ediyorum" diyebilecek kadar güzel insanın ardından fazla söz söylemeye hakkım yok. Karpuz kabuğundan yapılma gemiler onu bekliyordu, dümeni kaptı, beraber sonsuzluğa yelken açıyorlar bugün.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Tim Burton

Gençliği ve Vincent Price

İzleyeni kaç yaşında olursa olsun masal dünyasının o büyülü kapılarından içeriye çekmeyi başaran ve bunu yaparken adeta zamanı birkaç saatliğine durduran filmlerin mimarı Tim Burton’un çocukluğu da yetişkinliğinde olduğundan farklı değildi. 25 Ağustos 1958 yılında California’nın Burbank kentinde sonraları masalsı bir havaya bürüyeceği dünyaya “merhaba” dediğinde belki de doğduğu kentin bir zaman sonra hayallerini gerçekleştirmesine olanak tanıyacağından haberi yoktu. Burton’un Burbank gibi Warner Brothers, NBC ve Disney gibi dev sinema şirketlerinin stüdyolarına ev sahipliği yapan bir kentin evladı oluşu tesadüf müdür bilinmez fakat sırf bu özelliğinden dolayı Burbank’ı Hollywood’un kalbi olarak niteleyenlerin sayısı da küçümsenecek düzeyde değildir. Birkaç yıl sonra, henüz lise çağındayken, Burton’un kapısı bu üç büyük devden biri tarafından ısrarla çalındığında ne kadar şanslı olduğunu anlayacaktır.
Akranları ve arkadaşları her gün ekran başında vakitlerini çizgi film izleyerek öldürürken, kıvırcık saçlı küçük Burton ise bir çocuğun yapması beklenenden çok daha farklı şeyler yapıyordu. Edgar Allan Poe ve H.P. Lovecraft okuyup, hava kararana dek korku ve gerilim filmleri izliyordu. En çok hayranlık duyduğu isim ise korku filmlerinin unutulmaz aktörü Vincent Price idi. O vakitler daha sonra Price ile çalışma fırsatı bulacağından bihaberdi tabii. Tüm bunların dışında sokağa çıkıp oyun oynamak yerine odasına çekilip, çalışma masasında çizimler yapmayı daha makul gördü her zaman. Öyle ki henüz dokuzuncu sınıfta iken çalışmaları ilgi görmeye ve ödüllendirilmeye başladı. Okyanusta mücadele etmek istiyorsanız, amatör de olsanız bir yerden denize açılmayı göze almalısınız. Burton’un da yaptığı tam olarak buydu işte. Yerel bir çöp toplama şirketi başlatmış olduğu kampanya için yarışma düzenledi ve katılımcılardan çizimlerini göndermelerini istedi. Elbette ki Burton’un çizimi ipi göğüsledi ve şirket bu çizime bir yıl boyunca çöp kamyonlarında yer verdi. Tim Burton artık adını duyurmaya başlamıştı.
Disney Yılları

Lise hayatını da noktalayan Burton’un sonraki durağı California Sanat Okulu oldu. Bu okuldan mezun olan isimlerin pek çoğu dev sinema şirketlerinde çalışma fırsatı yakalamıştı ve Burton gibi hayal gücü sınır tanımayan birinin bunu başaramaması için de hiçbir neden yoktu. California Sanat Okulu’nda animasyon eğitimi aldı ve bu sayede Walt Disney stüdyolarında animatör olarak çalışma fırsatı elde etti. 1981 yapımı The Fox and the Hound (Tilki ve Köpek) ile Disney bünyesinde ilk kez bir filmin kamera arkasında aktif görev aldı. Bunu 1985 yapımı The Black Cauldron (Kara Kazan) izledi. Disney çalışmalarından memnundu ve Burton ilk kısa film denemesi olan Vincent için izni koparmıştı. 1982 yılında stop-motion animasyon olarak çektiği filmde Vincent Price’ye özenen ve onun gibi olmak isteyen, Edgar Allan Poe eserlerini hayal dünyasında canlandıran yedi yaşındaki Vincent Malloy karakterine hayat verir. Vincent, Burton’un mekan yaratma konusunda ne denli başarılı bir yönetmen olduğunu ortaya çıkarması bakımından da son derece önemlidir. Son derece gotik bir atmosfere sahip olan bu 5 dakikalık kısa film aynı zamanda Burton’un çocukluk kahramanı olan Vincent Price ile ilk kez ortak bir projede yer alması açısından da ayrı bir öneme sahiptir. Usta aktör her ne kadar bu animasyon filmde bedenen görünmese de filmin seslendirmesini yapmış ve filmin elde ettiği başarıda büyük pay sahibi olduğu gibi Tim Burton’un önünün açılmasında da gizli kahraman hüviyetine bürünmüştür.
Vincent’in yakalamış olduğu başarının ardından hiç hız kesmeden diğer projelerini hayata geçirmek için çalışmalara başladı ve bir diğer kısa filmi olan Frankenweenie’de The Shining’den aşina olduğumuz Shelley Duvall, Daniel Stern ve Sofia Coppola gibi önemli oyuncularla birlikte çalıştı. 1984 yılında çekimi tamamlanan bu yarım saatlik filmde Burton, bir Frankenstein portresi çizer. Köpeği ölen küçük bir çocuğun onu yeniden hayata döndürmek için verdiği mücadele filmin temasını oluşturur. Özellikle köpeğin diriltilmesi için çocuk odasının aldığı düzen Burton’un önünde düğme ilikletecek cinstendir. Tüm bunların yanında Frankenweenie, Burton ile Disney arasında soğuk rüzgârlar esmesine de sebep olur. Zaten hiçbir zaman hiçbir iş planlandığı kadar iyi olmamaktadır. Bunu Tim Burton kendisi söylüyor… Her ne kadar Frankenweenie pek çok festivalde beğeni toplamış olsa da Disney filmin çok fazla korku öğesi barındırdığını ve bunun da çocukların izlemesi için uygun olmadığını düşünüyordu. Bu sebeple Frankenweenie şirket tarafından rafa kaldırıldı ve film vizyona giremedi. Bu durum en nihayetinde Burton ve Disney’in yollarının ayrılmasına neden oldu. Burton yıllar sonra Disney bünyesindeki çalışmalarına “Her şeyi düşünüp çizmeme izin veriliyordu, fakat hiçbirisi kullanılmıyordu” yorumunu getirerek esprili bir yaklaşımda bulunacaktı.
Sinemanın Yeni Dehası

Tim Burton, Frankenweenie konusunda küçük bir hayal kırıklığı yaşamıştı ama bu durum onun önünde yıkılması gereken büyük bir duvar da yaratmamıştı. Frankenweenie’den oldukça kısa bir süre sonra, 1985’de, oyuncu Paul Reubens kafasındaki film projesinde yönetmen olarak çalışması için Tim Burton’un kapısını çalar. Reubens, Frankenweenie’yi izleme fırsatı bulmuş ve filmin atmosferinden bir hayli etkilenmiştir. Çekmek istediği Pee-Wee’s Big Adventure (Pee-Wee’nin Büyük Serüveni) adlı filmi yönetebilecek en doğru kişi olarak da Burton’u görür. Warner Brothers’ın yapımcılığını üstlendiği filmin yönetmenlik koltuğuna geçmeyi severek kabul eden Burton için bu iş bulunmaz bir fırsattır. Bedenen büyük ama ruhen çocuk Pee Wee Herman adlı bir karakterin, hayatının yegâne anlamı olan bisikletinin çalınmasının ardından gelişen olayları aktaran film, beklentilerin oldukça üzerinde bir başarı elde etmiş, gişede maliyetinin neredeyse beş kat fazlasını kazanmış ve bir anda dikkatleri yönetmenin üzerine çekmişti. Bu, Tim Burton’un ilk uzun metraj film denemesinde başarılı olduğu anlamına geliyordu ve haliyle bir anda popülaritesi de tavan yapıyordu. Artık yeni, çok daha iyi ve özellikle kendi filmlerini çekmenin de zamanı gelmişti.
Pee-Wee’s Big Adventure’den sonra araya üç yıl koyan Tim Burton, iyi başlayan kariyerinde bir basamak daha yukarıya çıkabilmek için çalışmalarını sürdürüyordu. Sıradaki projesi ülkemizde Beter Böcek adı ile yayınlanan Beetle Juice idi. Beetle Juice yönetmenin tarzının oturması hususunda da büyük öneme sahiptir. Yeni evli bir çiftin trafik kazasında hayatlarını kaybetmelerinin ardından ölüler dünyasına alışmakta zorlanmaları ve hayattayken sahip oldukları evden yeni sahiplerini kovma çabası içine girmelerini konu alan film, Burton’un mekân yaratma konusunda her geçen gün daha iyiye gittiğinin ve oyuncu seçimlerinin oluşmaya başladığının da göstergesiydi. Öyle ki Michael Keaton ile çalışmaya başlaması bu filme tekabül eder. 1988 senesinde vizyona giren film 80 milyon Dolar’ın üzerinde hâsılat elde ettiği gibi en iyi makyaj kategorisinde de Oscar kazanır. Burton için çıta artık çok daha yüksek bir yere konulmuştu ama hikâye anlatmadaki bu yeteneği sayesinde ortada korkmasını gerektirecek bir şey yoktu. İlk büyük işi Oscar kazanmıştı ve bu iyiye işaretti.
Yarasa Adamı Sinemaya Aktarmak

Bir çocuğun hayal dünyasının büyüklüğü elbette ki okudukları ve gördükleri ile doğru orantılıdır. Bu bağlamda Burton’un çizgi romanlara ve peri masallarına paralel bir çocukluk evresi geçirdiğini bilmekte fayda var. Filmlerinde izleyeni masalların kollarına bırakan bir adamın çocukluğunda çizgi kahramanların peşinden sürüklenmediğini iddia etmek pek inandırıcı durmaz. Çocukluğunda Burton’un favori süper kahramanı Batman’di. Gotik mekânlar ve karanlık atmosferler yaratmayı seven bir adamı Gotham’dan farklı bir yerde düşlemek mümkün değil zaten.
1980’li yılların sonuna doğru Warner Brothers film şirketi sinemaya uyarlanacak ilk Batman filmi için kolları sıvamıştı. Bu filmin yönetmenlik koltuğu için düşündükleri isim ise bu yazının kahramanı Tim Burton’du. Burton, Batman rolü için Beetle Juice’de beraber çalıştığı Michael Keaton’u uygun gördü. Filmin yetişkinleri de sinemaya çekebilmesi için izlenen yol ise farklıydı. The Joker rolüne verilen isim usta aktör Jack Nicholson olunca, ilk Batman filmi için taşlar oyun alanına dizilmiş oldu. Gişede yılın (1989) en büyük başarısına imza atan film, ABD’de 250 milyon Dolar ve dünya genelinde yaklaşık 400 milyon Dolarlık bir başarıyla Burton’un adını zirveye yazdırdı. Her ne kadar Christopher Nolan’ın 2005 ve 2008 yıllarında yeniden beyaz perdeye uyarladığı filmler, 20 senelik teknolojinin getirdiği avantajla birlikte, pek çoklarına göre en iyi Batman filmleri olarak nitelense de, Kara Şövalye’nin hayranları tarafından Tim Burton’un Batman’i çizgi romana daha yakın görülür. Hiç şüphesiz bu kanıya varmalarındaki en büyük neden Burton’un Gotham şehrinin suç dolu karanlık hüviyetini en ince ayrıntısına kadar aktarması ve asıl adamın duygusallıktan sıyrılıp, gerçek acımasız karakterine bürünmesi olmuştur.

Düş Kırıklıkları ve Kral Tacı

Burton’un kariyeri hep tozpembe devam etmedi elbette. Çok şey beklediği, fakat sonunda eleştiri oklarına hedef olduğu yapımları da oldu. Bunların başında Batman’in devam filmi olan Batman Returns (Batman Dönüyor) geliyordu. Bu filmde izleyiciye çok daha karanlık bir film sunan yönetmenin belki de en büyük hatası ana karakteri olduğundan çok daha abartılı göstermesi oldu.
Yine 2001 yılında vizyona giren ve 60’lı yılların kült eseri Maymunlar Cehennemi’nin yeniden uyarlaması olan Planet of the Apes kimilerine göre Burton’un en kötü işi olarak kabul edilir. Baştan sonra hız kesmeden ilerleyen filmdeki mantık hataları ve özellikle değiştirilmiş finali eleştirilerin odak noktası olmuştur.
Tüm bunların yanında Burton’un kariyerine baktığımızda artılarının eksilerini neredeyse yok etmiş olduğunu görüyoruz. Beyninde bir araya gelen ve daha sonra kamerasına yön veren öyküler daha şimdiden sinema tarihinin modern klasikleri arasına girmeyi fazlasıyla hak etti. Şimdi bu filmlere yakın plan bakmanın tam zamanı…

En İyi 5 Filmi
Edward Scissorhands (1990): Burton’un en duygusal eseri olarak addedilen film, ayrıca yönetmenin oyuncu Johnny Depp ile birlikte çalıştığı ilk eser olması bakımından da önemlidir. Mucidinin zamansız ölümünün ardından tamamlanamadan ortada kalmış mahcup, hüzünlü, tertemiz bir karakterin öyküsünü anlatan film karla başlar, karla devam eder ve tepenin başında konuşlanmış yalnız köşkten kasabaya lapa lapa yağan keder dolu karla birlikte sona erer makas elli Edward’ın hikâyesi.
The Nightmare Before Christmas (1993): Burton’un yoğun işleri dolayısıyla yönetmen koltuğuna oturamadığı fakat yapımcı olarak destek verdiği film stop-motion teknolojisi ile çekilmiş bir animasyondu. Burton’un yapmaktan en çok zevk aldığı işin stop-motion olduğunu ve bu işin de saniyede 25 kare yakalayabilmek gibi zor bir süreçten geçtiğini de bilmekte fayda var. Film, Cadılar Bayramı Kasabası’nın kralı Jack Skellington’un kasabaya bir farklılık getirmek düşüncesiyle Noel hazırlığına girişmesini konu alır.
Batman (1989): Batman süper kahramanlar içinde belki de acıların çocuğu olmayan tek karakterdir. Aileden zengindir bir kere… Ebeveynlerinin trajik ölümlerinin akabinde yaşadığı şehrin karanlık sokaklarına adalet getirmeyi kutsal dava olarak görmektedir. Mazgallarından inadına duman çıkan, yarasasız sokağın bulunmadığı, güneşin neredeyse hiç doğmadığı bir kenttir Gotham City. Bu filmin ‘en iyi Batman filmi’ olarak nitelenmesinin altında Burton’un sınır tanımayan düş gücü, karakter irdelemeleri ve usta işi mekân yaratımı yatmaktadır.
Big Fish (2003): Burton’un masallar anlattığını zaten söyledik. Sadece çocuklarına anlatmıyor o, çocukluğunun saf ruhunu ısrarla içinde taşımayı beceren her bünyeye haykırıyor “Bir varmış bir yokmuş”larını… Big Fish ise belki de bu masalların gerçeğe en yakın olanı. Babalarımızın yatağımızın başucunda kendi öykülerini anlattığı günlerden kalma bir masal bu. Gerçek olduğuna inanılmayan fakat ümidin asla kesilmemesi gereken türden bir masal… Ölüm döşeğindeki babasının çocukken kendisine anlattığı masalların birer düzmece olduğuna inanan William Bloom’un en nihayetinde babasının geçmişine inmeye karar verişinin ve attığı her adımda adrenalininin ve şaşkınlığının biraz daha artışının öyküsü Big Fish.
Beetle Juice (1988): Müzikler, senaryo, oyuncular ve yönetmen harika bir kare as oluşturarak Beetle Juice’yi başlı başına bir film yapıyor. Yeni evlenen Maitland çifti geçirdikleri bir trafik kazası sonucu hayatlarını kaybedince ölüler dünyasına alışmakta zorluk çekerler. Üstelik hayattayken büyük bir özenle aldıkları evlerini de kaybetmişlerdir. Evlerinin yeni sakinleri artık Deetz ailesidir. Bu duruma epey içerleyen Adam ve Barbara Maitland çifti çareyi Deetz’leri korkutarak evden kaçırmakta bulur. Fakat bu bir işe yaramadığı gibi Deetz’lerin bu ‘hortlak’ öyküsünden para kazanmalarını dahi sağlar. Maitland’ların tek bir seçeneği kalmıştır; işi halletmesi için efsanevi yaratık Beetle Juice’yi çağırmak.
Burton’un Favorileri

Şimdiye kadar yarattığı en ciddi eserde bile öyküsel bir atmosfer yaratan Tim Burton için filmlerinde müziğin önemi son derece büyük. Filmlerinin en can alıcı sahnelerinde devreye giren o müthiş müzikler tamamlayıcı bir görev üstlendiği gibi filmlerin vurucu bir özelliğe sahip olmasına da katkıda bulunuyor. Film müzikleri konusunda Burton’un yoldaşı bugüne kadar sürekli Danny Elfman oldu. Pee-Wee’s Big Adventure ile birlikte çalışmaya başlayan ikili daha sonra Beetle Juice, Batman, Edward Scissorhands, The Nightmare Before Christmas, Sleepy Hollow, Big Fish, Charlie and the Chocolate Factory ve Corpse Bride başta olmak üzere neredeyse Burton’un hiçbir filminde ayrı yollara sapmadılar.
Birçok yönetmende olduğu gibi Burton’un da vazgeçemediği oyuncular var. Bunların en başında aynı zamanda yakın dostu da olan Johnny Depp geliyor. Depp bugüne kadar Burton’un 6 filminde aktif rol aldı. 2010 yılında vizyona girecek olan Alice In Wonderland ile bu sayıyı bir basamak daha yukarıya çıkaracak.
Depp’in yanı sıra yönetmenin şu anki eşi Helena Bonham Carter, Christina Ricci, Winona Ryder, Michael Keaton ve Danny De Vito da Burton’un vazgeçilmezleri arasında yer alıyor. Aslına bakılırsa herkes tarafından anlaşılmakta güçlük çeken böylesine bir yönetmenin sürekli aynı fakat kendisini anlayabilen oyuncular ile birlikte çalışması son derece makul görünüyor.
Hayat verdiği karakterlerin sıra dışı olmasının yanında hiçbir zaman masumiyetlerinden ve hümanist özelliklerinden mahrum olmayışları ile bambaşka bir yönetmen portresi çiziyor Tim Burton. Korkulanın iyi olandan aslında çok daha fazla insancıl olduğunu, her şeyin, bu dünyanın bile, en nihayetinde büyük bir masal olduğunu aktarması bakımından Hollywood’un en iyi yönetmenlerinden biri olarak anılmayı fazlasıyla hak ediyor. Belli aralıklarla ruh dünyamızı ele geçiren bir isim o… Anlattığı masallar ile farkında olmadan yakalanıp, buyur ediliyoruz iç dünyasının kapılarından içeriye… Şimdiye kadar hiç şikâyetçi olmadık bundan.

(Bu yazı RoadLife dergisinin Eylül 2009 sayısında yayınlanmıştır.)

12 Kasım 2009 Perşembe

Up

Pek çok hayal var fakat kaçı gerçekleşiyor ki! Soru ya da sorun bu olmalı aslında. Son günlerde televizyonlarda sıkça yayınlanan bir reklam var. Güzel bir emeklilik hayali kuran çifte soruluyor "Hayalinizin gerçek olması için ne yaptınız?" diye. Akabinde bulutlar dağılıyor ve gerçek dünyaya dönüş. Elbette ki hayaller olmadan yaşamak namümkün. Miskinliğin de getirisiyle harekete geçme ihtimalimizi sürekli erteleriz. An gelir ayna karşısında gördüğümüz şahsı tanıyamayız. Her şeyin bittiğini düşünürüz. O vakitten itibaren kurulmuş olan hayaller de artık bir hayaldir. Belki de bu yüzden "Yaş 70 iş bitmiş" lafına yıllardır surat asarım. Bir futbol maçı gibi düşünelim. Maç 90 dakikadır neticede. Son düdük çalana kadar golü atma şansınız vardır. Niye hayatta da bu olmasın ki? Niye son saniye basketi atamayalım ki?
Carl Friedricksen'in en büyük ve kuvvetle muhtemel ki tek hayali gökyüzüdür. Gökyüzü derken... Basbayağı gökyüzü işte. Ona erişmek... Uzanmak ama bir türlü tutamamak. Her uzanışta biraz daha havalanmak ve sonuç; uçmak! Çocukluğunu sinema salonlarında uçmak eyleminin bol bol yerine getirildiği filmleri izleyerek, hayalini sayfaları arasında barındıran dergilerin içinde kaybolarak geçirir. Ve bir gün Ellie ile tanışır. O Ellie, bir süre sonra Ellie Friedricksen olacaktır. Ortak hayalleri olan bireylerin birbirleriyle anlaşamaması mümkün mü? Olabilir tabii, neden olmasın ki? Bu hikâyede değil ama. Çocukluk, dostluk, gençlik, evlilik, aynı evi ısıtan iki yürek, ortak hayaller, evi bir arada tutan iki kolon ve kolonlardan biri yıkıldığında ayakta kalan diğeri üzerine bir öykü Yukarı Bak.
Carl Friedricksen eşi Ellie ölünce giderek betonlaşan kentin orta yerinde masumca duran müstakil evinde kalan günlerini beklemektedir. Bir gün tozlu raflar arasında bulduğu bir defter oturduğu koltuğu fırlatıp atmasına neden olacaktır. Defter Ellie'den kalmıştır. Üzerinde de kocaman harflerle "Stuff I'm Going to Do" yazmaktadır. Fakat ardı ardına çevrilen tüm sayfalar gösterir ki Ellie hayallerini de beraberinde götürmüştür. Carl Friedricksen tahmini mümkün olmayacak kadar helyumla dolu balonu evinin bacasından salar ve en büyük hayallerini gerçek kılar: O artık gökyüzünün hakimi olma yolundadır.
Şayet Yukarı Bak damarlarında kan dolaşan aktör/aktristler ile çekilen bir film olsaydı rahatlıkla burun kıvırabileceğimiz bir yapım olabilirdi. Fakat film bir animasyon olunca ve arkasına Disney ile Pixar gibi iki devi alınca size yayılıp izlemek ve keyfine varmak kalıyor. Animasyonlar ile istediğinizi yapabilirsiniz sinema dünyasında. Gerektiğinde çocukların ihtiyacı olanı verip onları eğlendirebilirken, kimi zaman yetişkinleri yüreklerinden yakalayabilirsiniz. Üstelik ne yaparsanız yapın kimse sizi yadırgamaz, "Bu da olur mu canım?" diye sormaz. Pastel renklerin büyüsü bunu emreder çünkü. Issız Adam'da yakalayamayacağınız duyguyu Up'da rahatlıkla elde edebilirsiniz mesela. Fakat yine önyargılarınızın süzgecinden geçmelisiniz. Neticede animasyon film. Pardon, "çizgi film" demeliydim sanırım.
Animasyon filmler duyguyu daha mı güzel anlatıyor bilemiyorum ama her daim beni görece daha fazla duygulandırdıkları kesin. Nedenini bilemiyorum. Gülmeyi ve üzüntüyü harmanlayabiliyor olmaları duygularımı köpürtüyor olabilir pek tabii, yine bilemedim. Ziyanı da yok... O defterin başlığı "Stuff I've Done" olarak değişiyor ya nihayetinde, cidden ziyanı yok.

16 Ekim 2009 Cuma

City Lights

Kendi karnını bile zor doyuran bir adam, döndüğü ilk köşebaşında çiçek satmakta olan genç ve güzel kızı görünce nutku tutulur. Hâline bakmayı aklına dahi getirmeyen adam cebini yoklar ve çıkan son kuruşu çiçekçi kızın eline tutuşturur. O an farkına varır ki çiçekçi kız kördür. Şapkası sallanır, pantolonunun askılarından biri kopar... Paytak paytak yoluna devam eder etmesine de aklı kızda kalmıştır bir kere. Bir şekilde kıza yardım etmeyi de kafasına koymayı ihmal etmemiştir bu arada. Yol alırken bir adama takılır gözü. Zil zurna sarhoştur adam ve intihar etmek üzeredir. Bizimki kurtarır onu... Hayatın güzel olduğunu anlatmaya çalışır. Anlatır da... İntihar etmekten vazgeçen sarhoş bizim çulsuzu evine davet eder. Ev değil saray yavrusudur aslında. İki kafadar sabaha kadar eğlenirler. Sabah olur fakat bir sorun vardır. Bir önceki gecenin sarhoşu ayılmıştır ve kendini kurtaranı tanımıyordur. Uşaklarına evden defetmeleri üzerine emir verir.
Tanıdık bir öykü değil mi? Neden bize yabancı gelmiyor acaba? Çünkü bizler bu öyküye 1983 yılında Kartal Tibet'in çektiği ve Kemal Sunal'ın başrol oynadığı En Büyük Şaban'dan aşinayız. Fakat hikâyenin orijinali sinema tarihinin en komik adamı Charles Chaplin'e ait. Bu noktada üzülerek belirtmek gerekir ki En Büyük Şaban, Chaplin'in 1931 yılında çektiği City Lights'in birebir yeniden çevrimidir. Öyle ki iki film esprilerine varana dek aynıdır. Sanırım bu noktada Şaban-Şarlo çağrışımına da kulak vermek gerek.
Little Tramp (Küçük Serseri), Charles Chaplin'in alameti farikası olarak kabul görür. Chaplin'in çocukluğunun Viktorya İngilteresi'ndeki yoksul mahallelerde geçtiği bilinir. Bu karakterin de o dönemin tipik insanının bir yansıması olarak görülmesi yanlış olmayacaktır.
Filmin bir diğer özelliği ise sesli sinemaya geçilmesinden 4 sene sonra sessiz olarak çevrilmesidir. Özellikle sinemada ses kullanımının hayata geçmesiyle birlikte sessiz filmlere olan rağbet görece azalsa da, o dönem sessiz çekilen Şehir Işıkları'nın büyük bir başarı elde etmesi Chaplin zekâsının bir ürünüdür. Kara mizahtan bir anda drama atlayan bu film aynı zamanda slapstick komedinin son örneklerinden biridir.
Eğer ki En Büyük Şaban'ı Şehir Işıkları'ndan önce izlemişseniz, bu filmden almanız gereken hazzı almanız doğal olarak biraz güç olacaktır. Filmin sessiz olmasına karşın vuruculuğundan bir şey kaybetmeyen finalini de es geçmemek gerek. Gözleri açılan çiçekçi kızın, kim olduğunu bilmediği halde, sırf haline acıdığı için Chaplin'e para vermesi göz dolduracak cinstendir. Kemal Sunal'ın yeniden çevrimini izlemiş olmakla yetinmeyin. Bir de üstadın ellerinden çıkmış, özgün versiyona göz atın. Bu da geç kalmış bir saygı duruşu olsun.

4 Eylül 2009 Cuma

What's Eating Gilbert Grape

Elinizdeki tabaktan üzüm salkımını kaldırdığınızda dikkatli bakarsanız araya birkaç büzülmüş, kurumuş tanenin karıştığını görürsünüz. Bir şeylere inat eder gibi bir halleri vardır onların. Kopmak istemedikleri için o hâle gelmeyi göze almış olabilirler pek tabii, zira siz zaten koparmazsınız o taneleri.
Başındaki hangi dertle uğraşsın zavallı Gilbert Grape? Koltuğundan kalkamayacak kadar kilolu bir anne, baş belası bir kız kardeş, gizli kapaklı görüştüğü kadının kocası, karavanla yaşadığı kasabaya uğrayan güzel Becky ve hepsinden önemlisi 18 yaşına girmeye hazırlanan zihinsel özürlü kardeşi Arnie... 225 kiloluk annesi nasıl tıkılmış kalmışsa koltuğuna, Gilbert de bundan farksız bir şekilde yaşadığı kasaba ve dertleri arasında bir yerlere sıkışmış kalmıştır. Fakat kardeşi Arnie'nin gözünde farklı bir yeri vardır. Ona göre Gilbert bu gezegendeki en muhteşem varlıktır.
Kendisi hakkında isteyecek hiçbir şeyi olmayan bir adamın hikâyesini anlatıyor What's Eating Gilbert Grape. Bunu zaten filmde Gilbert kendisi ifade ediyor. Yeni bir ev istiyor mesela ailesi için, kardeşine yeni bir beyin ve annesi için düzenli bir egzersiz programı... Başkalarının yaşamına istemeden adapte olmak zorunda olan, fakat her daim kendisine yabancı kalmış bir adam o.
Güzel senaryosu, naifliği ve sıcaklığının yanında üstün performansları ile de akıllara kazınan bu filmin yönetmen koltuğunda 3 Oscar adaylığı bulunan İsveçli yönetmen Lasse Hallström bulunuyor. Daha öncesinde, 1985'de, My Life as a Dog ile dikkatleri üzerine çeken yönetmen What's Eating Gilbert Grape ile Hollywood'a sağlam bir adım atarak girdi.
Filmin oyuncuları arasında en çok dikkat çeken isim hiç şüphesiz Johnny Depp. Kendisi tahmin edilebileceği üzere ailenin tüm yükünü omuzlarına alan Gilbert karakterine can veriyor. Bu adamın oyunculuğunu anlatmaya gerek yok. Zaten Hollywood denince benim aklıma gelen iki isimden biri budur. Öyle sanıyorum ki Gilbert Grape rolü için de Depp'den başka bir isim düşünülemezdi. Karakterin yıpranmışlığını yüzüne işlemiş bu adam. Yine de Depp'in oyunculuğu şöyle dursun, bu filmde ortaya koyduğu performans ile Depp'i bile unutturan bir oyuncu var. Kendisi Leonardo DiCaprio olur.
Leonardo DiCaprio denince insanlar biraz temkinli yaklaşıyorlar. Brad Pitt'de veya Angelina Jolie'de olduğu gibi. Bunun sebebi hiç kuşkusuz bu isimlerin yaradılışlarından gelen güzellikleri. Öyle bir kanı oluşmuş ki sanırsınız güzel yüzlü insanlar başarılarını kara kaşlarına kara gözlerine borçlu. Yok böyle bir şey! En azından DiCaprio bu filmde bunu kafalara kazıyor. Zihinsel özürlü bir genci öylesine güzel resmediyor ki kendisi hakkında bugüne dile getirilen tüm eleştirileri boşa çıkarıyor. Öyle ki kendisi pek bilinmeyen biri olsaydı, Arnie Grape karakterini gördükten sonra DiCaprio'nun gerçekten zihinsel özürlü olduğuna kalıbınızı basabilirdiniz. Öyle ki yıllar sonra dahi filmin adını duyduğunuzda kafanızda beliren ilk imge Arnie Grape'ninki oluyor. Akademi bu performans karşısında seyirci kalmamış, DiCaprio'yu henüz 18 yaşındayken en iyi yardımcı erkek oyuncu kategorisinde Oscar'a aday göstermişti.
Doğumundan itibaren bir kafere hapsolmuş kuşu düşünün. Gün gelip de kafesin kapağı açıldığında nasıl uçamayacaksa, Gilbert de tüm dertlerine rağmen terk edemez Endora'yı. İlk defa aşık olmuştur, gelip geçici olduğunu bile bile. Çünkü Becky oraya ait değildir. Karavanın dönme vakti gelmiştir. Gilbert'den beklenen "Gitme" demesidir. Ama o içi içine yese de istediğini vermez Becky'e. Gilbert'i yiyen budur belki de. Çünkü biliyordur dış dünyada daha güzel şeyler bekliyordur onu, Gilbert'in ise ona verebileceği tek bir şey yoktur. Arnie'nin kalan zamanını iyi geçirmesini sağlamak, kız kardeşine tahammül edebilmek, annesinin kilo sorununu dert etmek üçgeni arasında kapanıp kalmıştır o. Çok geç olmadan bir aileye sahip olduğunu da anlayacaktır. Hem de iyi bir aileye...

1 Eylül 2009 Salı

Son 15 Yılın En İyileri...

Ekim 1994'den bu yana piyasada bulunan, Türkiye'nin en uzun soluklu sinema dergisi olan Sinema Dergisi 15'inci yaşını kutluyor. Geride bırakılan 15 senede sayısız film çekildi pek tabii. Sinema Dergisi ise okurlarına soruyor: Son 15 yılın en iyi 15 filmi hangisiydi?
Siz de kendi "en iyi 15"inizi belirtip derginin Ekim sayısında açıklanacak listeye katkıda bulunmak isterseniz ankete buradan ulaşabilirsiniz.

21 Ağustos 2009 Cuma

12 Angry Men

Life is in their hands - Death is on their minds!

"We hate some persons because we do not know them; and we will not know them because we hate them." Böyle diyor İngiliz yazar Charles Caleb Colton önyargılar üzerine. Özetle insanları tanımaya çabalamadığımızdan ve bunun da önyargıya neden olduğundan dem vuruyor. Einstein'e kulak kabarttığımızda, konsept olarak o da farklı bir şey söylemiyor. Ona göre ise önyargıların parçalanması atomun parçalanmasından çok daha zordur.
Bu noktada önyargının ortaya çıktığı yerde adalet kavramının olduğunu iddia edebilir miyiz? Sokakta gördüğümüz bir dilenciyi önyargılarımız yüzünden yargılayabilir miyiz? Aynı pencereden baktığımızda kendimiz önyargı süzgecinden bir bütün olarak, eksiksiz, geçebilir miyiz? Bir hakimin mahkeme salonuna girerken üzerindeki cüppesini giymeden evvel üzerindeki ceketi çıkarması yetmez elbette ki. Ondan beklenen o salona girmeden evvel önyargılarını dışarıda bırakmasıdır. Adalet terazisinin kefeleri işte o vakit birbirlerine söz geçiremez ve dengede durur.
Ne vakit baştan sona tek bir mekanda geçen bir film bulsam kaçırmam, izlerim. Bu tip filmler beni oldukça cezbeder. Ve çok büyük bir istisna olmadığı müddetçe de hayalkırıklığına uğramam. Bir kere yaşanan mekan kıtlığının karşısında sağlam bir senaryo mutlaka bulunur. Futbolda dar alanda kısa paslaşma yapmak ne kadar zorsa, tek bir mekanda oyunculuk yapmak da o denli zor olacağından harika performanslar da bu tip filmlerde bulunur. Senaryo ile bütünlük sağlayan keskin diyaloglar da cabasıdır ayrıca. Bu tarz filmler arasında The Man from Earth, Unknown, Reservoir Dogs, Rear Window ve Phone Booth aklıma ilk gelenler. Fakat hiçbirisinin 1957 yapımı 12 Angry Men kadar çarpıcı olmadığını hiç çekinmeden iddia edebilirim. Bu film bambaşka...
12 Angry Men, babasını öldürmek suçundan yargılanan 18 yaşındaki bir gencin hayatının küçük bir odadan çıkacak karara bağlanışına odaklanır. Bir odada toplanan 12 jüri üyesi, gencin idam cezasına çarptırılıp çarptırılmayacağını belirleyeceklerdir. Odaya giren jüri üyeleri yanlarında yaşanmışlıklarını ve daha da önemlisi buna bağlı olarak önyargılarını getirmişlerdir. Karar elbette ki oybirliği ile alınacaktır. Jüri başkanı oylamayı başlatır. 11 jüri kararını idamdan yana vermişken, 8 numaralı jürinin karşı çıkması ile işler karışır. Bundan sonrası kalan üyelerin 8 numaralı jüriyi ikna etme çabaları ve söz konusu jürinin kararında diretmesi ile uzun bir tartışmaya kayar.
1 numaralı jüri üyesi aynı zamanda jüri başkanı olduğundan herkese eşit mesafede yaklaşmaya meyillidir. Bir lisenin futbol takımında antrenörlük yapmaktadır.
2 numaralı jüri üyesi banka memurudur. Çekingen ve ürkek tavırları ile sürü psikolojisine belki de en fazla ayak uyduracak olandır.
3 numaralı jüri üyesi ise bir kurye servisinin sahibidir. 8 numaralı jüri ile birlikte en hararetli tartışmaları bu üye yapacaktır. Sanığın yaşlarında bir oğlu vardır ve onun kavgalıdır. Uzun zamandır görüşmemektedir.
4 numaralı üye mantığını her şeyin ötesine yerleştiren biridir. Borsacıdır.
5 numaralı üye bir hayli düşüncelidir. Geçmişi ile bitmeyen bir hesaplaşması vardır. Sanık gibi kenar mahallelerde yetişmiş fakat kendini beladan uzak tutmayı başarmıştır.
6 numaralı üye boyacılık yapmaktadır. Adaletsizliğe tahammülü olmayışı şöyle dursun, yaşça büyüklerine karşı da bir hayli saygılıdır.
7 numaralı jüri üyesi ise gruptaki en enteresan üyelerden biridir. Beyzbol fanatiğidir. Sürekli kazananın yanında yer almaktadır. Kararını "infaz" yönünde kullanmasının bunda payı olmadığını iddia edemeyiz. Pazarlamacıdır.
8 numaralı jüri üyesi ise sıradışılığı ile dikkati çekendir. Mimarlık yapmaktadır. Adalet dağıtmanın ciddi bir iş olduğu konusunda kendisini ikna etmiştir.
9 numaralı üye ise grubun en yaşlısı olmakla birlikte aynı zamanda en makulüdür.
10'uncu üye patrondur. Güçsüzü ezmeyi aslında en iyi o bilir. Ana dili İngilizce ile biraz sorunu vardır.
11 numaralı üye Amerikan Rüyası önünde el pençe divan durmuş vaziyettedir.
12 numaralı ve son üye de aklı daima başka yerlerde olan, kararın bir an evvel alınması yönünde ısrar eden biri.
Filmin yönetmeni Sidney Lumet, Akademi'nin Hitchcock ile birlikte belki de en fazla haksızlık ettiği isimlerden birisidir benim gözümde. Lumet ilki 12 Angry Men ile olmak üzere Dog Day Afternoon, Network, Prince of the City ve The Verdict ile olmak üzere toplam 5 defa Oscar'a aday gösterilmiş, fakat biriyle dahi ödüle sahip olamamıştır. 2005 yılındaki törende eline tutuşturulan onur ödülü ise züğürt tesellisi olmaktan öteye geçememiştir. 1957 yılında kamera arkasına geçtiği 12 Angry Men'de oldukça kısıtlı bir bütçe ile harikalar yaratmıştır Lumet. Öyle ki bugün bile bakınca bir başyapıtın nasıl ete kemiğe büründürülmesi gerektiğini görüyoruz. Sanık koltuğundaki çocuğu neredeyse hiç göstermeden, dava hakkındaki tüm bilgileri 12 jürinin tartışması boyunca aktaran bir zekanın önünde hazır ola geçmek gerekir. Adaletin önyargılardan temizlenerek dağıtılması gerektiğini anlatırken yine de izleyiciyi bir tarafı tutmaya yönlendirmemek de önemli bir husus. Zaten baktığımızda verilmek istenilenin sanığın suçsuzluğunun ispatı değil, adil yargılama olduğunu da kapıyoruz. Kilit nokta da budur.
Yönetmenin elindeki sınırlı tekniklerle satır aralarına sıkıştırdıkları da kayda değer. Özellikle sıcak bir yaz gününü bir an önce noktalamak isteyen bünyelerin ruh haline göre zamanla havanın değişmesi oldukça ince bir ayrıntı.
Filmin 12 oyuncusu arasındaki en ağır top Hollywood'un efsane ismi Henry Fonda. ABD'de yapılan bir ankette tüm zamanların en iyi 10 sinema yıldızından biri olarak kayıtlara geçen Fonda, On Golden Pond filmindeki rolüyle de en iyi erkek oyuncu dalında Oscar'ın sahibi olmuştu. John Steinbeck'in aynı adlı eserinden uyarlanan The Grapes of the Wrath'daki performansı ile de dikkat çekmişti. Fonda'yı 12 Angry Men'de muhalif 8 numaralı üye olarak izliyoruz.
Filmdeki performansı ile dikkat çeken isimlerden bir diğeri ise Lee J. Cobb. Özellikle Fonda ile girdiği polemikler filmin en can alıcı diyaloglarını oluşturmakta. 2 defa Oscar'a aday gösterilen Cobb'u Jason Segel'e aşırı derecede benzettiğimi de eklemeden geçemeyeceğim. Öyle ki aralarında bir kan bağı aramadığımı söylesem yalan söylemiş olurum.
Yapımını üzerinden 52 sene geçen filmdeki jüri üyelerine hayat veren aktörlerden gün itibariyle yalnızca biri hayatta. O da 5 numaralı jüriyi canlandıran Jack Klugman.
Siyah beyaz filmlere burun kıvıran çok bu zamanda. Hele bir de çıkıp siyah beyaz bir filmin baştan sona tek bir mekanda geçtiğini ve derin diyaloglarla örülü olduğunu söylesem, Esra Erol izlemeyi buna tercih edebilir günümüz gençliği. Fakat burada bile önyargımız ön plana çıkıyor işte. Ve ilacımız tam da bu film. Doğru veya yanlış, kararın ne olduğundan çok adil yargılama üzerine bir film 12 Angry Men. Amerikan yargı sistemine bir övgü değil, yergi aynı zamanda... Sonu itibariyle tahmin edilebilir bir çizgide seyretse de amacın zaten bu olmadığı kendi belli ediyor. Neticede izleyici 90 dakikanın sonunda kendi kararını kendi veriyor: Çocuk suçlu mu, değil mi? Yoksa önyargılarımızda mı bütün suç?

10 Ağustos 2009 Pazartesi

La Stanza del Figlio

Koskoca şehirde herkes kendi hayatını yaşarken, ne bileyim, gülüp eğlenirken illa ki uzaklara boş boş bakıp, mantık arayan birileri bulunur. Garip bir hüzün vardır üzerlerinde... Çaresizlik bir de... Çaresizlik demişken, var mıdır acaba bu dünyada insanı karanlıkta çırılçıplak ve bir başına bırakan başka bir duygu? Bir şeyleri değiştirmek istersiniz. Mesela zamanla oynamak, kim bilir? Yelkovanı parmakla geriye itmek küçük bir oyundan ibaret olmasa keşke! Geçmişe bakıldığında çoğu kez görülen pişmanlıktır. Bu pişmanlıkların getirisidir çaresizlikler. Zamanı ertelemek ile üzerimize çöken ölüm sessizliği arasında ne gibi bir bağdır?
Küçük bir İtalyan kabasına götürüyor bizi La Stanza del Figlio. Dört kişilik bir çekirdek aile... Psikoterapist bir baba, duygusal bir anne, basketbolun peşinden koşturan bir kız ve sualtında farklı bir dünya bulan oğul Andrea. Baba Giovanni mesleğinde pek iddialı olmasa da hastaları için vazgeçilmezdir. Tüm gününü hastalarına ayırdığı için ailesine ancak pazar günlerini birlikte olabilmektedir. Yine bir pazar günü ailecek yapılan mutlu bir kahvaltının ardından oğlu Andrea ile koşuya çıkmak ister. Andrea arkadaşları ile dalışa gidecek olmasına rağmen babasının bu isteğini kırmaz. Fakat çalan bir telefon Giovanni'nin hastalarından biriyle acilen görüşmesi gerektiğini işaret eder. Baba ve oğul koşuyu bir hafta sonra ertelerler. Giovanni hastasının yanına, Andrea ise arkadaşlarıyla dalışa gider. Geriye dönmeyecektir...
Ödüllü İtalyan yönetmen ve oyuncu Nanni Moretti'nin 2001 yılında yazıp, yönetip, üstüne oyunculuğuyla da katkıda bulunduğu bir film Oğul Odası. Film İtalya'da ve Avrupa'da o kadar başarılı bulundu ki nihayetinde aynı yıl Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye'yi kucakladı. Moretti, Oğul Odası'nda duygu sömürüsüne başvurmadan hayatın içinden, kaçınılmaz sona atıfta bulunan bir drama imza atıyor. Oğlunu kaybeden bir babanın yaşadığı iç hesaplaşmalar, oğlunun sonuna farkında olmadan zemin hazırlayan hastası ile yüzleştiği sahnelerde çok daha belirginleşiyor. İnsanların iyi hissetmesi için tavsiyelerde bulunan adam en sonunda kendine bile söz geçiremeyecek bir hale geliyor. Zaman artık eskisi gibi akmaz onun için... Bu yüzden teypte çalan müziği istediğimiz gibi ileri ya da geri sarmaya benzemiyor hayat.
Cannes'de elde ettiği büyük başarıya rağmen bir başyapıt değil La Stanza del Figlio. Yine de filmin süresinin uzun tutulmaması, verilmek istenilenin kısa zamanda verilmesi ve tabii ki beklenmedik finali ile izleyeni çekmeyi biliyor. Zamanı ertelememenin gerekliliği üzerine, ateşin gerçekten düştüğü yeri yakıyor oluşunu derin bir ölüm sessizliği ile aktarıyor Oğul Odası.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

The Lovely Bones

Daha önce The Lovely Bones'in Peter Jackson tarafından beyaz perdeye aktarılacağını söylemiştim. Aradan neredeyse 2 sene geçti ve filmin fragmanı görücüye çıktı. Kitabın havasına yaraşır bir film olacağa benziyor. İmzayı atan Peter Jackson olunca şaşırmıyoruz tabii. Yeni Zelanda'da çekimleri tamamlanan filmin yapımcılığını WingNut Films üstleniyor. Bir aksilik çıkmadığı takdirde yeni yılın ilk ayında sinema salonlarındaki yerini alacak. Bu arada... Peter Jackson da gün be gün gençleşmekte.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

The Gold Rush

Amerikan Film Enstitüsü’nün tüm zamanların en iyi 100 filmi arasında gösterdiği, açlık, Amerikan Rüyası ve sevgi temalarının itinayla harmanlandığı Altına Hücum, Charles Chaplin’in en başarılı işi olarak tanımlanmakta. Hiç kuşku yok ki bunda 1925 yapımı filmin tek başına sinema tarihinin birkaç unutulmaz sahnesine birden sahip olmasının payı son derece büyük.
Tüm olumsuzlukları iyi tarafından yakalamaya çalışan Şarlo karakteri aynı zamanda izleyiciye özenle çizilmiş bir hümanizm portresi sunuyor.
Chaplin’i filmde bir altın arayıcısı olarak görüyoruz. Zengin olma hayaliyle dağ taş dinlemeden Alaska’nın altın madenlerine doğru yol alan Şarlo, hava şartlarının da kötüye gitmesiyle birlikte soluğu yıkılmaya yüz tutmuş bir kulübede alır, fakat yalnız değildir. Tipinin şiddetini artırmasıyla beraber kulübede mahsur kalan Şarlo filmin ve sinema tarihinin belki de en unutulmaz sahnesine burada imza atar. Açlıktan gözleri moraran kahramanımız ayakkabısını pişirir ve afiyetle midesine indirmeye başlar. Yoksulluktan ziyade çaresizliğin bir getirisi olarak ifa ettiği bu hareket açlık kavramını hicvettiği kadar izleyeni düşündürür de.
Charles Chaplin’in hakkında “Bu filmle hatırlanmak istiyorum” yorumunu getirdiği yapım aynı zamanda Chaplin’in komünizm propagandası yapmakla suçlanıp, ABD’ye girişinin yasaklanmasına sebep olur. İşin sanatsal yanına baktığımızda ise bundan neredeyse 85 sene önce çekilmiş olmasına rağmen, bugün bile vermek istediği duyguyu ve komedi öğelerini başarıyla aktarabilen bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu söylemek yanlış olmaz. Sırf bu yönüyle bile aldığı tüm övgüleri sonuna dek hak eden Charles Chaplin’in önünde düğme iliklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok.
Aşağıda kanımca sinema tarihinin en iyi performanslarından birinin, Chaplin'in meşhur ayakkabı yeme sahnesinin videosu var. Ayakkabının meyankökünden yapılmış ve sahnenin tam 63 defa tekrarlanmış oluşu da ek bilgi olsun. Bu adam günümüzde yaşasa neler yapardı kim bilir?
01:59'a dikkat!

Bombón: El Perro

İnsanoğlu bir umudun peşinden sürüklenip gitmeyi sever. Sonucunu pek çok zaman düşünmez ama elden başka çare gelmeyeceği için bulduğunu sandığı piyango biletinin bir köşesine tutunup, talih onu nereye sürüklüyorsa oraya doğru sürüklenir. Hangimiz hayatın anlamını bir şeye yüklemiyoruz ki? Umuda, hayal kırıklıklarına, aileye; paraya, mala, mülke ve bazen bir köpeğe…
Carlos Sorin’in Arjantin Hikâyeleri’nin devamı olarak nitelediği ve 2004 yılında çektiği Bombón: El Perro, Patagonya, çöl, rüzgâr, rüzgârın savurduğu hayatlar, işsizlik ve köpekler üzerine kurulmuş hayatın içinden bir öykü.
Coco Villegas tamirci olarak çalıştığı akaryakıt istasyonunun kapısına zincir vurmasıyla birlikte artık işsizdir. Güney Amerika’nın değerli ağaçlarının dallarından yaptığı bıçak saplarını satarak geçimini sürdürmeye karar verir, fakat fiyatları çok yüksek tuttuğu için bu işte başarılı olamaz. Tüm bunların yanında 20 yıldır yüzünü görmediği bir eşe, vurdumduymaz bir evlada ve sürekli tekleyen bir otomobile sahiptir. Kendisini Patagonya’nın uçsuz bucaksız yollarına vurduğu günlerden birinde güzelliği ve zekası sessizliğinde buluşmuş bir dostla tanışır. Coco, adı Bombon olan bu dört ayaklı arkadaşıyla iyi bir ikili olacaklarına adı gibi emindir.

12 Haziran 2009 Cuma

Historias Mînimas

Mutlu olmayı kim istemez? Bu da soru mu canım? İstemeyen elbette ki yoktur ama önemli olan ona nasıl ulaşılacağıdır. Mutluluk amacımız ise bu uğurdaki aracımız ne olmalıdır? "Aileler Yarışıyor" adında bir yarışma vardı, hatırlarsınız. Programın sunucusu yönelteceği her sorudan önce şöyle bir kelam ederdi: "100 kişiye sorduk, 5 popüler cevap arıyoruz..." Şimdi ben sokağa çıksam, 100 kişiye kendilerini neyin mutlu edebileceğini sorsam, büyük ihtimalle 95'inin bulutların üzerinde gezdiğini göreceğim, "Peki" deyip sırtımı döneceğim. Hayat artık oldu işte, nasıl bu hale geldik bilemiyorum ama en sıradan insanın bile gökdelenin en üst katını hedeflediğini biliyorum mutluluk için. Bir Neşeli Günler vardı insanların küçük şeylerle mutlu olduğu, bir de Gülen Gözler... Hoş, her ikisi de filmdi. İnsanlar artık tutunacakları dal olarak gözlerinin önündeki şeyleri bellemiyorlar. Öyle ya, her sabah şakıyarak bize bir şeyler anlatmaya çalışan kuşun aslında ne kadar büyük bir mutluluk kaynağı olduğunu anlayabilmemiz için açık unuttuğumuz kafes kapağından çıkıp, pencereden süzülmesi gerekmektedir.
Öykümüz Patagonya'da geçiyor. Kaybettiği köpeğinin peşinden 300 kilometrelik bir yola tek başına adım atan 80 yaşındaki Don Justo'nun, bir yarışma programından tam otomatik mikser kazanan fakat evinde elektriği dahi olmayan Flores'in ve etkilemek istediği kadının çocuğuna doğum günü pastası yaptıran ancak ayrıntılar denizinde çırpınan seyyar satıcı Roberto'nun yolu Patagonya'nın çorak arazilerinde kesişiyor. Yüzlerine tebessüm kondurabilmek için bir köpeğin, bir pastanın ve bir mikserin yeterli olabileceği insanlar sırtında taşıyor bu öyküyü.
Ülkemizde Arjantin Hikâyeleri adıyla yayınlanmış filmin yönetmeni Bombon: El perro'dan aşina olduğumuz bir isim; Carlos Sorin. El perro'da olduğu gibi Patagonya'da geçen bir hikâye Historias mînimas da. Film 2002 yılında San Sebastian Film Festivali'nden üç ödül ile dönmeyi başardı. Her ne kadar yönetmen Sorin iddiasız bir film çektiğini belirtse de birçok film festivalinde jüri kendisinin çok mütevazı olmalı.
Filmin oyuncularının neredeyse tamamı amatör oyuncular. Bunun farkına filmi izlerken bile varabiliyorsunuz. Öyle ki bazı sahnelerdeki oyunculuklar gerçekten izleyeni rahatsız edecek kadar kötü. Fakat filmi taşıyan karakterlerin performansları ise dudak uçuklatacan cinsten. Belli bir oyunculuk geçmişi olan tek isim Roberto rolündeki Javier Lombardo. 80'lik Don Justo'yu oynayan Antonio Benedicti'yi ise dedem olarak kabul etmek istiyorum. O kadar sevimli bir adam ki bu... Yolumuzu Arjantin'e düşürmek farz oldu.
Arjantin Hikâyeleri 87 dakika süren bir yapım. Hayatları yokuş aşağı yuvarlanmakta olan fakat doğru yerde frenlemeyi bilen üç insanın öyküsü... Yola adımınızı attığınızda önünüzdeki dağlar, tepeler, ovalar, ağaçlar sizindir; yalnız değilsinizdir yani. Ve üç yıl önce sizi terk eden köpeğiniz yeniden mutlu olabilmek için bir şanstır belki de önünüzdeki... Evet, küçük şeyler önemlidir ve en popüler cevap da budur.

10 Haziran 2009 Çarşamba

North by Northwest

Bundan birkaç sene evvel, Arizona Dream'i ilk kez izleme fırsatı bulduğum gün en çok güldüğüm sahnede bu filme işaret ediliyordu. Filmin bir sahnesinde Vincent Gallo harika bir taklit sunuyordu. İzleyenler hemen hatırlayacaktır, festivalde yetenek yarışması vardır ve Gallo'nun canlandırdığı Paul Leger karakteri platforma atladığı gibi North by Northwest filminden Cary Grant'in düz ovada uçaktan kaçış sahnesini canlandıracağını belirtir. O an Arizona Dream'de bir nevi kayış kopar, araya Alfred Hitchcock'un eserinden görüntüler girer ve Gallo'nun performansı izleyeni koparır. O zamana kadar, açıkça söyleyeyim, Hitchcock sinemasına karşı bir merakım olmamıştı. Söz konusu sahnenin ardından North by Northwest'i izlemem gerektiğini düşündüm. Pek fazla da vakit kaybetmedim doğrusu. Eğer ki mevzubahis sahne hicvedildiği kadar efsane ise buna ilham kaynağı olan eseri izlemek için daha fazla beklenmemeliydi.
Alfred Hitchcock ile tanışmama vesile olmasından ötürü benim için önemlidir North by Northwest. Hitchcock bu film için İkinci Dünya Savaşı'nda yaşanan bir olaydan ilham almış. Öyle ki isimler bile en ufak müdahale yapılmadan bırakılmış. Savaş günlerinde İngilizler George Kaplan adında hayali bir ajan yaratmışlar ve bu sayede günlerce Almanlar'ı meşgul etmişlerdir. North by Northwest'te ise George Kaplan'ı modern savaşlara adapte edilmiş halde görüyoruz. Cary Grant'in canlandırdığı Roger Thornhill bir reklam ajansında müdür olarak çalışmaktadır ve son derece rutin bir hayat sürmektedir. Bir gün iş toplantısı için gitmiş olduğu otelden bir grup gangster tarafından kaçırılır. Kendisini kaçıran ekibin başında bulunan kişi Philip Vandamm adında bir çetebaşıdır. Vandamm, Thornhill'in George Kaplan adında bir CIA ajanı olduğunu ve kendisini takip ettiğini sanmaktadır. İşin garibi Thornhill'in hiçbir şeyden haberi yoktur. Kendisinin Kaplan olmadığını anlatmaya çalışsa da nafiledir, Vandamm adamlarına Thornhill'i öldürmeleri için emir vermiştir bile. Fakat Thornhill firar etmeyi başarır, kaçarken işlemediği bir cinayetten ötürü baş zanlı konuma düşer. Thornhill bir yandan kanundan diğer yandan Vandamm'ın adamlarından kaçarken aynı zamanda gerçek George Kaplan'ı bulup kendini aklama niyetindedir. Elbette ki olayların ardında yatan asıl neden bambaşkadır.
The Man Who Knew Too Much, The Lady Vanishes, Shadow of a Doubt, Strangers on a Train, Rear Window, Vertigo, Psycho, The Birds ve Topaz gibi pek çok efsane yapıma imza atmış, "kariyerinin en komik işi" olarak nitelediği North by Northwest ile dahi takdirleri toplamayı başarmış, fakat 5 defa aday gösterildiği Oscar'ı bir kez olsun kaldıramamış bir usta Alfred Hitchcock, gerilim filmleri denince akla ilk gelen isim belki de... Yönetmen North by Northwest'te de değişmez oyuncularından Cary Grant'ın yanında "sarışın olarak" Eva Marie Saint'e yer vermiş. Saint 8 Oscar birden toplayan Elia Kazan yönetimindeki On the Waterfront ile genç yaşında Oscar heykelciğini de kucaklamıştır.
Filmde kötü adam rolü de James Mason'a düşmüştür.

6 Haziran 2009 Cumartesi

Looking For Eric

Ken Loach imzalı Looking for Eric birkaç hafta önce Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarıştı. Türkiye'de ne zaman gösterime girer - ya da girer mi - bilinmez ama sadece fragmanıyla bile insanın içini ısıtıyor. Havalarda ısındı zaten :(

26 Nisan 2009 Pazar

Public Enemies (Fragman)

Michael Mann'ın yönetmenliğini yaptığı film temmuz ayında gösterime girecek. Johnny Depp, Christian Bale ve Marion Cotillard başrollerde...

Flatliners

İnsanoğlunun en büyük arayışı hiç kuşkusuz yaşamdır. Yaşamın kaynağına ulaşmak için çıkılan tüm yollar şu ana dek çıkmaz sokaklarda tıkandı kaldı. Belki o kaynağı bulabilsek, en büyük gizem olan ölümün ardındaki sır perdesini de bir şekilde aralayabileceğiz. Adını duyunca bile tüylerimiz ürperiyor ama öncesini bilemediğimiz gibi sonrasını da bilemiyoruz elbette. Her sonun bir başlangıç olduğuna dair inancımızı koruyoruz fakat tek bir konuda istisnai davranıveriyoruz işte. Kendimize konduramıyoruz ölümü. Korkulan akciğerlerin bir daha dolup boşalmayacak oluşuna değil, bilinmezliğe aslında. Son nefesten sonrası hakkında en ufak bir ipucumuz olsa, belki de durup selam çakacağız yaşamımızın son düzlüğünde. Tarih boyunca filozoflar bir yandan, din adamları öte yandan ahkam kestiler bu konu üzerinde, fakat hiçbir mukabata varamadıkları gibi mantıklı bir tahmin de yürütemediler. Demem o ki, ne felsefe ne de din mantıklı bir açıklama yapabildi. Kesinliği tartışmaya dahi açılmayan tek alana, bilime, söz hakkı vermek neden kimsenin aklına gelmemiştir ki? Belki de pek çok soruda olduğu gibi, ölüm ve sonrası için de başvurulacak kaynak bilim olmalıdır, kim bilir!
Nelson, Rachel, David, Joe ve Randy birer tıp öğrencisidirler, fakat onları meslektaşlarından ayıran bir özellikleri vardır. Kimsenin aklına gelmeyen, aklına gelenlerin ise cesaret sınırını aşamadıkları bir şeyin peşindedir onlar: Ölüm! Meslekleri gereği ölümle burun buruna gelen pek çok hastadan dinledikleri karşısında bir hayli etkilenen beş arkadaş, her gece bir süreliğine birbirlerini öldürmeye karar verirler. Gözden ırak köşelerde, hastane ekipmanlarının da yardımıyla birbirlerinin kalplerini bir süreliğine durdurup, öte dünya hakkında bilgi sahibi olmaya çalışırlar. Ortaya hayatlarını koyduklarının farkında olmalarına karşın, bu işin büyüsüne kapılmışlardır bir kere. Başlangıçta her şey yolunda giderken, bir süre sonra öte tarafın tadını alıp yeniden geri dönenlerde birtakım gariplikler gözlenmeye başlar. Ne de olsa bu tip filmlerin olmazsa olmazıdır, ters giden şeyler yoluna konmalıdır.
The Lost Boys, Batman Forever, A Time to Kill, Batman & Robin ve Phone Booth gibi birçok kült filme imzasını atan Joel Schumacher'in 1990 yılında çekmiş olduğu ve ülkemizde Çizgi Ötesi adıyla gösterime giren Flatliners'da ölüm ve sonrasının peşine düşen bir grup gencin hikâyesine tanık oluyoruz. Her gece kalplerini birkaç dakikalığına durduran ve tıbbi yöntemlerle hayata geri dönen tıp öğrencilerinin geçmişte işledikleri günahlarıyla olan hesaplaşmaları filmin temasını oluşturuyor.
Kasta şöyle bir göz gezdirdiğimizde birçok ünlü oyuncuyu görüyoruz. Öyle ki bu isimlerin gizli saklı rol aldıkları birkaç filmlerinden biridir Flatliners. Bir kere, her yönetmenin olduğu gibi Schumacher'in de değişmez bir oyuncusu var. Bu isim Kiefer Sutherland. Türk izleyicisi kendisini en çok 24'teki Jack Bauer rolünden tanıyor. Jack Bauer rolüyle sadist kişiliğine alıştımız Sutherland, bu filmde son derece sosyopat bir karaktere bürünmekte. Çekimler sırasında henüz 23 yaşında olduğunun da altını çizelim.
Sutherland'ın dışında en çok dikkat çeken isim Julia Roberts. Daha çok romantik komedilerde görmeye alışık olduğumuz oyuncunun bir bilimkurgu filminde adeta yitip gittiğini görüyoruz.
Görünce saygı duyduğumuz bir diğer isim ise Kevin Bacon, nam-ı diğer Hollow Man. Pek çok filmde boy gösteren Bacon, benim aklıma nedense hep Sleepers ile geliyor. Çocuk yaşta Cine 5'te izleme fırsatı bulduğum bu filmin etkisinden uzun süre çıkamadığımı hatırlıyorum. Apollo 13'ü de es geçmemek lazım elbette ki...
Flatliners bir başyapıt değil elbette, fakat baştan sona bir sonraki sahneyi merak içinde izleten bir film. Özellikle kaliteli oyuncuların boy göstermesi ve işlediği ilginç senaryo ile izlenmeyi sonuna kadar hak eden bir yapım.

21 Nisan 2009 Salı

En İyi Sonlar

Bir süredir aklımda vardı ve işte şimdi hayata geçiyor. En beğendiğim film sonlarından bir demet sunmak istiyorum an itibarı ile. Çok uzun bir liste vardı elimde. Eledim eledim eledim... En sonunda aşağıdaki 20 filmlik listede karar kıldım. Belli bir liste çıkarmak ne denli doğrudur, bunu tartışabiliriz elbette, ancak şimdilik tadını çıkarmak en güzeli sanırım. Öncelikle belirteyim ki herhangi bir otoriteye danışmadığım gibi kimse bana tavsiyede de bulunmadı. En beğendiğim, beni yüreğimden yakalayan, nutkumun tutulmasına sebebiyet veren 20 finali sondan başa doğru sıralayacağım birazdan. Son kez söylüyorum... Bu listede otorite benim!

Önemli not: Bundan sonrasını okumadan önce bir daha düşünün. Bu yazı buradan itibaren filmlerin içeriği ve sonları hakkında önemli ölçüde bilgi verir.

20) Se7en
Çok çok uzun zaman önce izleme fırsatı bulduğum bir filmdi Se7en. Açıkça da belirteyim; o vakitler izlediğimle kaldım bu filmi. Evde rafta durur kendisi, buna rağmen bir türlü yeniden izleme fırsatı bulamadım. Morgan Freeman, Brad Pitt ve Kevin Spacey'in damgalarını vurduğu, kurbanlarını Yedi Ölümcül Günah'a göre seçen bir seri katilin peşinde koşturan biri emekli diğeri aktif iki polisin öyküsüydü Se7en. Her yönüyle "film noir" kokan film, finalinde sırf izleyicilerin ağızlarını açık bırakması sebebiyle bile kült sayılabilir.





19) The Usual Suspects
Kim bilir, söz konusu Olağan Şüpheliler olduğunda benim sadece Keyser Soze demem yeter birilerine. Muhteşem bir kurgu, ne denilebilir ki başka? Se7en'de olduğu gibi yine bir Kevin Spacey harikası. Spacey'e "en iyi yardımcı erkek oyuncu" dalında Oscar'ı getiren filmde, 27 kişinin hayatını kaybettiği bir patlamadan dolayı New York Polis Departmanı'nda gözaltına alınan beş şüphelinin öyküsüne tanık oluruz. Hiçbiri suçlu olmadığı halde nezarettedir. Şüpheliler bunun hesabını polisten sormak için küçük bir intikam planı yaparlar, derken olaylar gelişir.
Filmin sonundaki düğümü başında çözebilmek için sadece Türkçe bilmek yeterli sanırım. Olağan Şüpheliler'i izlemiş olanlar ne demek istediğimi anında anlamış olmalılar.


18) Hababam Sınıfı Uyanıyor
"Bana bak çarıklı sensin! Nasıl gönderirsiniz bu pislikleri o tertemiz insanlara? Onların kaleme, silgiye, deftere ihtiyacı var. Onlara yardım edeceğinize, onlarla dalga geçiyor, küçük görüyorsunuz. Hiçbir işe yaramayan, asalak gibi yaşayan sizlerden nefret ediyorum. Eğer anlayacağınızı bilsem yüzünüze tükürmek isterdim ama siz ondan da anlamazsınız ki..."
En beğendiğim Hababam Sınıfı filmidir Hababam Sınıfı Uyanıyor. Geçtiğimiz günlerde IMDb'nin TOP 250 listesinde kendisine 250'nci sırada yer bulmuştu, listeye girmesiyle çıkması bir oldu ama ne fark eder ki? Mazlum Ahmet'in filmin sonlarına doğru arkadaşlarına koyduğu posta, sonrasında arkadaşlarının el birliğiyle inşa ettikleri okul. Çok güzel be, çoook!


17) A Beautiful Mind
4 Oscarlı bir film A Beautiful Mind. Yıllar boyu matematikten hiç haz etmedim, edemedim. Bugün sorsanız çarpım tablosundan gayrısını bilmem. Çarpım tablosunu da anında söyleyemem. Evet, o denli embesilim. John Nash'in 100'de 1'i kadar bile olamadım.
Akıl Oyunları şizofreniye karşı bir övgü sanki. Yarısına kadar Lynch filmleri havasında ilerleyen, yarıdan sonra havasını bulan bir Ron Howard filmi. 2002 yılında "en iyi film" Oscar'ını kucaklayan yapımın finalinden o denli etkilenmiştim ki film biter bitmez ilk iş olarak John Nash hakkında saatler süren bir araştırma yapmak zorunda kalmıştım. Zorlukların aslında hiçbir şey demek olduğunu şaşırtıcı biçimde yansıtan bir film.



16) Schindler's List
İkinci Dünya Savaşı'nı kolu alan yapımlardan sadece biri Schindler'in Listesi. Ancak öyle yabana atılacak cinsten değil, belki de bu temayı konu alan filmler içerisinde en iyilerden bir tanesi.
Gerçek bir olaydan yola çıkan filmin finalinde izleyiciyi damarlarından yakalayan sahne Oscar Schindler'in daha fazla Yahudi'yi kurtaramayışına yaptığı isyandır.







15) Forrest Gump
Noksanlıkların kimsenin hayata bir adım geride başlamasına sebep olmadığını kanıtıdır Forrest'in hikâyesi. 1994 senesinde Oscar törenlerinde Esaretin Bedeli'ne ödül göstermeyen yapımdır Forrest Gump.
Zihinsel engelli Forrest'in milyonlarca insanın yaşadığından daha güzel bir hayatı nasıl sürdürdüğünü gözler önüne seren film, en iyi film, en iyi erkek oyuncu ve en iyi yönetmen dallarında Oscar heykelciğini kucakladı.
Filmin finalinde Forrest'in Jenny'nin mezarında mektubunu okuduğu sahne hiç kuşkusuz filmin en can alıcı sahnesidir.




14) Les Choristes
1949'da bir gün, Clement Mathieu adındaki bir müzik öğretmeni son derece katı kurallarla yönetilen bir okulda çalışmaya başlar. Okulun öğrencileri son derece haşarı ve söz dinlemez tiplerdir. Karıştıkları her olayın sonrasında okul yönetimince ağır cezalara çarptırılırlar. Mathieu ile birlikte müziğin gelişiyle okulda pek çok şey değişecektir.
Adam olmaz denilenler adam olurken, her zaman kuralları değiştirenlerin sonu kaybetmek olur. Kaybedilirken de aslında kazanılacağının neşeli ve bir o kadar hüzünlü öyküsüdür Les Choristes. Finalinde çocukların kovulan öğretmenleri için yaptıkları kağıttan uçaklar uzun süre geçse de gözlerinizin önünde uçuşmaya devam ederler.


13) The Lion King
Sinemada izlediğim ilk animasyon filmdi Aslan Kral. Aradan 15 sene geçmiş ama sorsanız hâlâ izlemiş olduğum en iyi animasyon olduğunu iddia edebilirim. Uzun zaman da böyle devam edecek gibi görünüyor.
Güzel günlerdi o zamanlar. İstisnasız her hafta sonu babam kardeşim ve beni elimizden tuttuğu gibi sinemaya götürürdü. En büyük tutkularımdan biri olan sinemaya olan aşkımın tohumlarını babamın ektiğini söylemeliyim. O salonların büyüsüne bir defa kaptırdığınızda minik yüreğinizi, bir daha kopmanız gibi bir durum söz konusu olamıyordu.
Yağmurlu gecede Simba'nın babası Mufasa'nın intikamını amcası Scar'dan aldığı gece dün gibi aklımda. Büyüksün Walt Disney, büyüksün baba!


12) Züğürt Ağa
Tam bir köyden indim şehre trajikomedisi Züğürt Ağa. Bu toprakların mahsulü ve bu toprakları en güzel anlatan eserlerden biri. Kadının meta olarak görülmesine, feodal düzene, kapitalizme ve evdeki hesabın asla çarşıya uymayışına dair bir başyapıt Züğürt Ağa.
Şehre gelişinin ardından gün be gün köydeki saltanatını kaybeden ağanın, yarım ağızla "domatis, hayde domatiis" diye haykırması ve finalinde çiğ köfte satıcılığına kadar düşmesi izleyeni güldürdüğü ölçüde düşündürür de.





11) The Shawshank Redemption
IMDb'yi bir kriter olarak alıyorsanız eğer, Esaretin Bedeli sinema tarihinin en iyi filmidir. En iyi film kavramı görecelidir, hatta karar verilmesi dahi zordur. Onu geçelim de, Esaretin Bedeli sahiden çok sağlam filmdir.
Andy Dufresne'nin işlemediği bir suçtan ötürü ömür boyu demir parmaklıklar ardına mahkum edilmesinin öyküsünü anlatır bu film. Tim Robbins ve Morgan Freeman gibi iki üstadı bir araya getiren filmin finalinde hapisten kaçan Andy ile yıllar sonra beraat eden Red'in Pacific sahillerindeki buluşması göz pınarlarını kurutacak cinstendir. Sinema tarihinin en soluk kesici finallerinden birini barındırır The Shawshank Redemption.




10) Solino
Erkek kardeşler arasındaki bağlar gün gelir kopar ve kardeşler bir anda birbirlerinin en azılı düşmanı oluverirler. Zengin olma umuduyla İtalya'dan Almanya'ya uzanan bir yolculuk... Açıldıktan kısa süre sonra herkesin favorisi konumuna gelen bir Pizza restoranı... Aynı kıza aşık olan iki kardeş... Anneler, babalar ve kardeşler üzerine yazılan bu sıcak hikâyenin dümenindeki isim Fatih Akın olunca, çok da şaşırmamak gerek hani. Ne de olsa bu adam güzel finaller konusunda bir hayli kıdemli. Yaşamın Kıyısında'yı hatırlatmak isterim. Başka hangi filmin sonunda oturup kastın bitmesini izlediniz ki? Belki Léon The Professional... Peki başka?
Finali ile hiçbir şeyin aileden önemli olamayacağını aktaran bir Akdeniz hikâyesi. Belki de Fatih Akın'ın bu işte bu denli başarılı olmasının sebebi İtalyan ve Türk milletinin yaşam tarzlarının birbirine son derece benziyor oluşudur.


9) The Truman Show
Rutin hayata karşı bir başkaldırıydı Truman'ınki. Her günün birbirinin aynısı olması yüzünden yeni bir arayıştı başka bir deyişle.
Sürpriz finali ile izleyen herkesi hayretler içerisinde bırakan bir film The Truman Show. Ayrıntılarında çok şey barındıran bir Biri Bizi Gözetliyor taşlaması. Özgürlüğe açılan kapının anlamına anlam katan bir yapıt. Hâlâ izlemeyen varsa, kendilerini kınıyorum buradan.






8) Edward Scissorhands
Issız bir tepede konuşlanmış, kimselerin gidemediği, kendine has bir gizem barındıran malikanelerin konu alındığı yapıtları ben çok severim. Hepsinden haz almam, bulduğum zaman kaçırmam. Tim Burton'un Makas Eller'inde karşımıza çıkan ise bunun modern zamanlara uyarlanmış hâli. Toplumun kendi içinden olmayanları nasıl dışladığının masalsı öyküsüdür bu. Ha, bir de karın nasıl yağdığının...
Şahsen ne zaman karın yağışına tanıklık etsem, pencereden dışarı bakan gözlerim yakınlarda bir tepe arar, tepenin başında da küçük bir malikane. Fonda ise Ice Dance çalar, tüylerim ürperir. Hüzün abidesi Edward'ım benim!




7) The Others
İspanyol gerilim filmleri ustası Alejandro Amenabar'ın en bilinen ve belki de en başarılı işidir Diğerleri. Gün ışığına çıkamayan iki çocuğu ile birlikte yeni bir eve taşınan Grace, kocasının İkinci Dünya Savaşı'ndan dönmesini dört gözle beklemektedir. Taşındıkları yeni evdeki hizmetçileri lanetli olduğu gerekçesiyle evi terk ederler. Bir süre sonra eve üç yeni hizmetçi alınır ve garip olaylar bundan sonra başlar. Filmin etkisinden uzun süre kurtulunamayacak finalinde Amenabar her zaman yaptığını yapar ve izleyiciyi ters köşeye yatırır. Herkes evdeki garip olayların kaynağını başka yerde ararken, Amenabar aslında bunun filmin başından beri gözümüzün önünde olduğunu tokat gibi yüzümüze çarpar.



6) Big Fish
Tanrı belki de babaları masal anlatmaları için yaratmıştır. Sırf bu meziyetleri ile bile çok işe yarar babalar :) Onlardan biri Big Fish'de... Babanız size masal anlatır, siz o masallarda babanızı görürsünüz. Hayalgücü o denli geniştir ki artık siz de kendinizi inandırmaya başlarsınız anlatılanların gerçek olamayacağına. Bu küçük yüreğinizin görüp görebileceği en yüce düş kırıklığıdır.
Baba-oğul ilişkilerine Tim Burton tarzı bir yaklaşım Big Fish. Erken bir kanıya varmadan önce karşılıksız inanmak gerektiği filmin finalinde apaçık vurgulanır. Gün gelir babanız gider, ancak anıları, size anlattıkları, bıraktıkları asla sizi terk etmez.




5) Mar Adentro
Hiç şüphe yok ki insanın en doğal, en kutsal hakkıdır yaşamak. Öyle midir gerçekten? Kimisi için bunun sözlükteki karşılığı ölümdür. Üstelik sırf kendileri böyle istedikleri için. Ötenazi gibi bir gerçek var hayatta. Uygulanır uygulanmaz, izin verilir ya da verilmez, orası ayrı. Allah muhafaza, ölmeyi arzularsınız tüm kalbinizle. Yaşarken tatmışsınızdır ölümü. Boynunuzdan aşağısını hissedememek, kafanızı çevirip 2 metre ötenizdeki pencereden dünyaya bakamamak hissini ancak yaşayan bilir, Allah yaşatmasın.
İçimdeki Deniz'de Javier Bardem'in insanüstü performansıydı bizi yıkan, yerle yeksan eden. Yine bir Amenabar filmindeyiz üstelik. Geçirdiği bir kazanın ardından yatağa mahkum olan, boynundan aşağısını kullanamayan Ramon Sampedro'nun ötenazi mücadelesinin içine çekiliriz soluksuz. Bazen yasal yollar işe yaramaz ve aile mahkemesi verir en yüce kararı.
Finalde amcasını ölüme götüren kamyonetin ardından dakikalarca koşan yeğen için mendiller hazır tutulmalıdır.

4) The Sixth Sense
En büyük talihsizliğimdir bu film. Neden mi? Filmin sonunda Bruce Willis'in canlandırdığı Dr. Malcolm Crowe karakterinin aslında ölü olduğunu filmi izlemeden önce birileri kulağıma fısıldamıştı da o yüzden.
Yakın bir zamanda Avatar: The Last Airbender'i beyaz perdeye uyarlayacak olan M. Night Shyamalan'ın en iyi eseridir Altıncı His.







3) Paris, Texas
Karısı tarafından terk edildikten sonra kendisini yollara atan, geçmişini ardında bırakan, kendine bile yabancılaşan bir karakterin, Travis Henderson'un öyküsüdür bu. Harika bir yol hikâyesi sunar bize yönetmen Wim Wenders. Paris, Texas hayatın kendisinden bir kesit, her köşe başında yaşanması mümkün olan bir öyküdür.
Yıllar sonra bulduğu oğlu ile yollara düşen, karısının izinde takip eden Travis'i canlandıran Harry Dean Stanton'un filmin finaline damgasını vurduğunu görürüz. Filmin bayan yıldızı Nastassja Kinski ile Stanton'un 9 dakikaya varan ve kesintisiz çekilen finalinde geçmiş ile yapılan hesaplaşmalar izleyenin nutkunu tutturacak cinstendir.



2) Oldboy
Sinema tarihinde böyle bir intikam şekli var mıdır acaba? Gerçek hayatta iki düşman birbirine yapmaz yahu! Aşk, entrika, intikam her şey var bu filmde ama final gerçek anlamda şok edici, mide bulandırıcı, kan dondurucu. İnsan düşmanını yıllar sonra kızı ile tanıştırıp evlendirir mi, ilişkiye sokar mı yahu?








1) La Vita é Bella
Muhteşem bir film tek kelimeyle. Yıllarca TRT ekranlarında gösterildi, hiçbirinde kaçırmadım.
1930'lu yılların sonunda, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman kuvvetleri İtalya'ya girdiğinde Guido, eşi ve küçük oğlu ile birlikte Toplama Kampları'na gönderilir. Guido oğlunu savaşın acımasızlığından uzak tutmak için kendince bir oyuna başlar. Büyük bir yarışmanın içinde olduklarından ve en fazla puanı topladıkları takdirde kocaman bir tank kazanacaklarından bahseder oğluna. Filmin sonunda Guido'nun ölüme giderken bile bunu oğluna yansıtmama çabası burun direklerini sızlatır.
"En iyi yabancı film" dalında Oscar kazanan film, ayrıca Guido rolüyle usta oyuncu Roberto Benigni'ye de "en iyi erkek oyuncu" dalında aynı ödülü kazandırmıştır.