30 Ekim 2008 Perşembe

WALL-E

Son zamanlarda iyiden iyiye moda oldu; Darwin haklı mı, Adnan hoca savlarını ne derece savunabiliyor vesaire... Maymundan mı geldik, yoksa bir yerlerden bizi izleyen güç "Ol" dedi ve olduk mu? Herkesin inancı kendisine, ben bu noktada yorum yapmıyorum. Şunu söyleyebilirim ki maymundan gelip gelmediğimiz hususunda en ufak bir tahminim olmamakla birlikte, evrim diye bir şeyin olduğuna yürekten inanıyorum. Hemen çıkıp "Hop, hişt, çelişme kendinle" demeyin. Hele bir oturalım, soluklanalım, gülücükler saçalım. Sobanın üzerinden çizilmiş kestaneleri toplayalım, yanına bir de tavşan kanını konduralım.
Evrimden kastım teknolojiktir benim... Yoksa maymundan gelmişim, "Ol" denmiş olmuşum, açıkçası şu an için pek bir önemi yok. Ancak teknolojik açıdan bunun önemi büyük. İlk insanın yaşama şeklini bilemem, kabartmalar hakkında yazılanları okurum en fazla. Gece çıplak gökyüzüne onlarla birlikte bakmak isterdim, o ayrı. Bir Jetgiller vardı, bilmem hatırlar mısınız... Hatırlamayanı dövüyorlarmış zaten. Günlük yaşantıları jet hızında geçer, yemekleri envai çeşit hap olurdu bunların. Hasetimden çatlardım onları görünce. Bizim hayalimiz olan uzay çağını onlar yakalamışlardı. Çizgi kahraman olmaları bu gerçeği değiştirmiyordu.
Malum teknolojinin hızına yetişemiyoruz. Bugün sevinerek aldığımız bir ürün, ertesi gün itibariyle çöp kutusundaki yerini alıyor. Önüne geçmek ne mümkün! Tüketim toplumu değil miyiz, doymuyoruz. Doymadığımız gibi dünyamızın içine ediyor, başka bir gezegene taşınma ütopyası içinde eriyip gidiyoruz. İmkansızı olura çevirmekle uğraşana kadar kolay yolu seçip içinde bulunduğumuz gezegeni kurtarmaya çalışmıyoruz. Maksat giderken kendi pisliğimizi de götürmek.
Disney ve Pixar birlikte çalışmaya başladığından bu yana kaliteli ürünler veriyorlar. Hani her ikisi de büyüktü ama ikisinin ortak çalışması sonucu ortaya çıkabilecek enerji patlamasını siz bir düşünün. Atlas Deneyi'nde bile bu kadar yoğununu bulamazsınız bence. Cars, The Incredibles ve Ratatouille aklıma ilk gelenler. 2008 yılının ortalarına doğru görücüye çıkan WALL-E ise bambaşka. Animasyon filmlerin genelinde olduğu gibi eğlendirme amacı güdüyor, fakat bununla yetinmiyor. Şöyle diyeyim; bu animasyon mesaj kaygısı bile güdüyor. Bu yönüyle çığır açmayı başarmıştır. Sanırım konuya girersem biraz daha aydınlatıcı olacaktır.
İnsanoğlunun dünyanın nimetlerini tamamen tükettiği günlerdeyiz. Hani tek çarenin pılın pırtın sırta yük edilip, istikametin de çok uzak bir galaksi olarak belleneceği günler... Dünyada yaşamın sürdürülebilmesi için hiçbir şey kalmamıştır. Bir zamanların mavi gezegeninden ayrılırken geriye sadece pislik, çöp bırakılmıştır. Bir de WALL-E tabii ki... Geride kalan, çöpler dışında, tek varlıktır o. Bir robottur... İnsanoğlunun daima kolaya kaçtığının, kirli işlerini hep başkalarına temizletiyor oluşunun bariz kanıtıdır WALL-E. Dünya'yı terk edenler tarafından bırakılmış olmasının bir de sebebi vardır. Dünyayı boydan boya kaplamış olan çöpleri temizlemek. Bir çöp makinesinden farkı olmayan, günlük rutin işlerine devam eden WALL-E için gün gelir, hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Dünyaya gönderilen EVE adlı robot uzun yılların ardından dünyada yeniden yaşam belirtisi aramak için gelmiştir. Bulmuştur da... Giderken WALL-E'yi de peşi sıra sürükler. "Bir robot aşık olur mu" demeyeceksiniz. Bunun bir benzerini Robin Williams'ın başrolünü oynadığı Bicentennial Man'da görmüştük. "Aşk nelere kadir" diye boşuna dememişler. Filmin bundan sonrası ise WALL-E ile EVE arasındaki yoksul erkek-zengin kız hikâyesi çerçevesinde dönüyor. Fakat kesinlikle bir Türk filmi edasında değil. Olay farklı yerlere kayıyor ki mesaj kaygısı güden nokta burada başlıyor.
WALL-E'nin EVE ile birlikte insanların dünyayı terk eyledikten sonraki mekanına gidişi ile insanoğlunun kendi sonunu getirme konusunda ne denli kabiliyetli olduğunu görüyoruz. Teknolojide evrim konusunda son safhaya gelinmiş. Öyle ki insanların dünyasını insan ürünü makineler yönetir hale gelmiş. Hatta trajikomik bir şekilde yakın gelecekte içine düşeceğimiz hâl gözümüze gözümüze çekinmeden sokulmuş. Mesela her birimiz en az 100 kiloyuz. Nedenini tahmin edersiniz aslında, yürümeye bile tenezzülümüz kalmamış. Oturuyoruz bir makineye, oradan buraya, şuradan tekrar oraya... Afedersiniz tuvaleti bile o vaziyette ziyaret ediyoruz. Yiyip, içip, kıç büyütmek diyoruz biz buna arkadaş arasında. Üşengeçlik diz boyu...
Hülasa animasyonda yeni bir sayfa açmayı başarmış bir yapım WALL-E. Kısa süresi tek eksisi. Birçok sinema eleştirmeni tarafından gelmiş geçmiş en başarılı birkaç animasyon filmden biri olarak işaret ediliyor. Gidilip görülmesi gereken çok sayıda filmin olduğu şu günlerde, seçeneklerinizden biri olsun.

Türkçe Konuş!

Kapasitemi sorgulamayacağım. Ancak iyi niyetliyim her konuda olduğu gibi... Maksat Türkçe'yi kullanmak olduğunda taviz diye bir şey kabul edemem ben. Ne kadar doğru kullandığım tartışılır, ama dedim ya, iyi niyetliyim. Okulda, sokakta, aile arasında... Mekan farkı gözetmeksizin Türkçe'yi kullanma konusunda elimden gelenin en iyisini ortaya koymaya çalışırım. Bir ders anında, bir arkadaş muhabbetinde yanlış söylenmiş bir kelime, yapılmış bir imlâ hatası varsa ve ortamdaki herkes bu konuda danışma hakkını benden yana kullanıyorsa, eh kimse kusura bakmasın, bu konuda başarılı da sayılırım. Ancak yine de dediğim gibi, öncelik daima niyetin iyi olmasında. Sonrası zaten öyle ya da böyle gelir. Atatürk'ün sözüdür; "Tarihlerini bilmeyen milletler yok olmaya mahkumdur!" Peki dil bir tarih midir? Hasıdır bence! Ve kendi dilinin yok olmasına göz göre göre izin veren bir millete nasıl millet denebilir ki? Her fırsatta milliyetçiliğimizden, bu topraklara nasıl bağlı olduğumuzdan, Amerikan hegemonyasından dem vuruyoruz ya, aslında bunun farkında olmamıza rağmen toplumumuzun yozlaşması yolunda kolonlara ilk çekici biz vuruyoruz. Bile bile, işin işten geçmesine karşı olan duyarsızlığımızı inada bindirerek...
Ben sanmıyorum ki "Ewet" yerine "Evet"i kullanmak, "Janım"ın J'sini kaldırıp oraya bir C harfi kondurmak gençlerimiz için çok zor olsun! Sigara gibi düşünün... Özenti! Başka da bir şey değil kusuruma bakmayın. Yıllar yılı bir yabancı dilin pençesinde kıvrım kıvrım kıvranan bünyelerin kendi başarısızlıklarının bir sonucu olarak yaşadıkları eziklik halinin dışa vurumudur bu. Türkçe'ne sahip çık, doğru kullan. MSN Messenger'da iletine "Action'a ihtiyacı var" yazma mesela. Kendin ol! Dilimiz üzerindeki bu kirliliği daha fazla köpürtmeyelim!

Can Dündar'ın Türkçe'deki bu bile bile yozlaşma üzerine harika bir yazısı var. Bunu paylaşmanın sırasıdır sanki, belki geç bile kalmışımdır.

Kafadan Koptum Be Sibob

"Geçenlerde GfK Panel şirketi tarafından yapılan bir anket, gençlerin kendi aralarında özel bir dil yarattıklarını ortaya koydu. Araştırma için 11 kentte görüşülen 15 - 24 yaş arası 1000 genç, en çok şu kelimeleri kullanıyorlardı:
"Kanka... sazan... kafayı yemek... kopmak... keklemek... kıl olmak... abidik gubidik... aganigi naganigi..."
Korkarım çoğunuz anlamadınız.
İşte köşemiz, bu dil bariyerinin yaratabileceği nesiller arası kopukluk tehdidine karşı müteessir bir tedbir olarak, bu kelimelerin manalarını yayımlıyor:
Kanka: "Kan kardeş"in kasıltılmışı; yakın arkadaş, dost anlamında.
Sazan: Kolayca aldatılan, saf kimse.
Kafayı yemek: Dengesiz davranışlarda bulunmak.
Kopmak: Kendinden geçmek. ("Kafadan koptum" da denir).
Keklemek: Kandırmak, aldatmak.
Kıl olmak: Hoşlanmamak, gıcık olmak.
Abidik gubidik: Aşna fişne.
Aganigi naganigi: Kuş dilinde, sevişme.

* * *

Daha önceki kuşaklar arasında da dilde kopukluk yaşanmıştı, ama herhalde durum hiç sözlük gerektirecek kadar vahimleşmemişti.
Korkarım internet yaygınlaştıkça uçurum hepten derinleşecek.
Bir "chat" sitesine girip sohbete katılmayı deneyin de başınıza geleni görün:
Bakalım, "Slm" diye yazılan şeyin "selam" olduğunu, "nbr" yazıp "n'aber" diye sorulduğunu, "ii" harfleriyle "iyiyim" dendiğini, "u?"nun "Ya sen?" manasına geldiğini anlayabilecek misiniz? "Asl?" görürseniz, bilin ki, "age, sex, location" soruluyordur, yani "yaş, cinsiyet ve şehir"...
Ve veda faslında "bye" veya "muck"...

* * *

Bu tabloya bakıp hep birlikte "Türkçe elden gidiyor" diye feryat etmemiz mümkün; ama sorunun bunu aşan bir boyutu var.
Ben yukarıdaki çoğu kelimenin karşılığını Hulki Aktunç'un "Argo Sözlüğü"nden (YKY, 1998) aldım. Aktunç, sözlükte, "argo"yu şöyle tanımlıyor:
"Kendi sosyal çevreleriyle sınırlı yaşayan ve toplumun geri kalan kesimlerinden ayrılmak ve/ya korunmak isteyen, yaşama ortam ve biçimleri birbirine yakın kişilerce yaratılıp benimsenmiş sözcük ve deyimler bütünü".
Anlaşılan o ki, günümüzün gençleri argo - pop - sokak - internet - reklam bulamacından yarattıkları bu özel dil aracılığıyla toplumun geri kalanından ayrılmaya ve korunmaya çalışıyorlar. Bu tuhaf dili, birbirlerini tanımalarını sağlayan bir "parola", kaçıp saklanabilecekleri bir "sığınak", başkaları denetlemeden dertleşebilecekleri bir "şifre" olarak kullanıyorlar.
Koca bir isyandan arta kalan yegane "yeraltı örgütü" bu...

* * *

Ayıplamayla, yasaklamayla bu örgütle başa çıkamazsınız.
Yaş ortalaması 24 olan bir ülke 70'liklerce yönetiliyorsa bunun "dile düşme"sini engelleyemezsiniz.
Siz onları anlamamakta direndiniz, sınavlarda süründürdünüz, sevmeyi, sevişmeyi yasakladınız, iş, fırsat eşitliği, konuşma şansı, seçme, seçilme hakkı vermediniz, ülke yönetiminden kovdunuz; işte şimdi onlar da sizi dilden kovuyorlar.
Derinleşen uçurumu doldurmanın yolu, dillerini değil, hallerini "düzeltmek"ten geçiyor.
O zamana kadar, bu dili öğrenerek, uçurumun üstünden karşı kıyıya bir köprü döşemeyi deneyebilirsiniz.
Bu köşeyi okumak iyi bir başlangıçtı.
"Haydi kankalar devam!.. Film kopmadan, düzeltelim façayı... Bye... muck..."

Güzel ve Yakışıklı!

Tüm bu tatsız hengamenin arasında biraz olsun heyecan yaşamak güzel olur sanırım. Yepyeni bir anket sonucu ile huzurlarınızdayım. Herkesin güzellik anlayışı farklıdır. Klâsik zevkler ve renkler meselesi... Benim zevkime uygun adaylar arasından en güzel ve en yakışıklıyı belirlemenizi istemiştim bundan 2 hafta kadar önce. Bu süreye 4 günlük Blogger yasağını da eklersek yaklaşık 10 günlük bir oylama süresi açığa çıkıyor. Bu 10 gün içinde "En yakışıklı hangisi" ve "En güzel hangisi" sorularına yanıt aradık. Cevaplar beni son derece tatmin etti. Öyle sanıyorum ki bu konuda hepimiz hemfikiriz. "Ladies first" diyerek vermiş olduğunuz oylar sonucu belirlenen en güzel hanımefendiyi sizlere sunmaktan büyük kıvanç duyarım. Karşınızda oyların %37'sini toplayarak aynaya sormaya bile gerek bırakmayan, "Benim dünya güzelim" Bülent Ersoy! Resimdeki duruşa, zarafete de bir bakın. Dönüp dönüp tekrar bakın. Sonra da 17 numaralı kutuda ne kaybettiğinizi öğrenmek için buraya tıklayın. Evet, kendisi hepi topu 4 oy vererek burun kıvırdığınız hatun America Ferrera olur.




Şimdi de kameralarımızı rekabetin son ana kadar nefesleri kesen bir şekilde sürdüğü "En yakışıklı hangisi" mahallesine çeviriyoruz. "Muz Kralı Ajdar" mevcut oyların %46'sını tek başına alarak iktidar partisine çok net bir mesaj verdi: Yalnız değilsin! En yakın rakipleri Kaburgasız Marilyn ile Bay Pembe Buscemi sadece %15'erlik dilimlere sahip olabildiler. Haliyle genç kızların sevgilisi Ajdar Anık ile aşık atacak düzeye erişemediler. Çok kıskanıyorum bu adamı çook! Moralim bozuldu lan blog!

29 Ekim 2008 Çarşamba

Mustafa

İlkokul yıllarımı anımsıyorum... Çok sevdiğim ilkokul öğretmenim tarafımdan bana bahşedilmiş ve ayda bir yerine getirmem gereken bir vazifem vardı. Kim ne derse desin benim için daima kutsal, kendimi bir matah sanmama sebebiyet veren bir görevdi. Her ayın belli bir günü kendimden büyük bir VHS kasedi okula getirip götürmem gerekiyordu. Okulun yolları taştan, biz ayakta durmayı yeni öğrenmişiz...
Sarı Zeybek'ti kasedin içinde saklı filmin adı. Mustafa vardı içinde, Mustafa Kemal... O yüzdendi heyecanım, kendimi beğenmişliğim ve hatta matahlığım... Sanki Ata ve silah arkadaşları için cepheye silah taşıyordum. Sanki boşalan raflara sığdırılması gereken devrim kitaplarına önsöz yazıyordum. Nefes nefese sınıfa girdikten sonra bir asker selamı çakıp, emaneti öğretmene teslim ediyordum. Armağanım da her zaman alnıma kondurulmuş büyük bir öpücük oluyordu. Ben şımarıyordum...
Bir sınıfta toplanıyorduk. Bütün okulun tek bir salonda toplanması gibi bir olasılık söz konusu değildi. Ayda bir yaptığım engelli ev-okul maratonunun yegâne sebebiydi bu. Çocuk bünyemize inat bir şeyler kapma telaşı içinde ekrana odaklanıyorduk. Kırmızı Karınca Masalı'nda koyveriyorduk kendimizi. Bir de kadife sesli adam vardı. Adını sonraları öğrenecektim ama kendisiyle tanışmam aslında tam olarak Sarı Zeybek'e tekabül eder. Kendisinin üzerimde bıraktığı izler bugüne kadar silinmemiştir.
Araya epey zaman girmiş... Dönüp arkama baktığımda başlangıç noktasını göremiyorum. Ben sınıfları birer birer ardımda bırakırken, Sarı Zeybek'i bizle tanıştıran Can Dündar da meslek hayatında basamakları arşınlıyordu. Belgeselleri, kitapları arasında kaybolmaktan zevk alan bir bünyeye ilaç gibi gelecekti son projesi Mustafa... Sinema salonlarında atmaya bayılan kalbimi, bu kez salonda bırakmaya hazırlanmam kendisi tarafından dolaylı olarak söylenmişti sanki. Atatürk hakkında yazan, Ulu Önder üzerine belgeseller çeken adamın zirve noktası olacaktı "Mustafa". Bunu yayınlanan ilk tanıtım filminde, Can Dündar'ın "Atatürk'ün insan yönünü anlattık" başlıklı demeçlerinde gördük. Sokak afişleri ise tam göğsümün önüne çizdiğim dart tahtasını en orta yerinden vurdu; koca bir tarlaya sırtını vermiş bir Mustafa Kemal ve arka planda yer alan iki kelime: "Beni hatırlayınız!"
Bugün 29 Ekim... Tarihin önemini unutanlar için gelsin: Cumhuriyet Bayramı! Benim nazarımda bayramların en mühimi. Tam da bu noktada bandı yine çocukluğuma sarmam gerekecek. Çocukluğumda yaşadığım 29 Ekimleri düşünüyorum. Ödülüm her zaman elime dolanmış bir el, boşta kalana verilmiş bir balon ve ayaklara gösterilen stadyum istikâmetiydi. Hoplayanı, zıplayanı... Bana ne! Bugün ise en önemli bayramda hayatımın en anlamlı hediyesini kendi kendime verdim. Önceden alınmış bir bilet ile sinema salonuna kalbimi bırakmaya gittim. Sonraya bırakmadan, yani piç edilmesine imkân tanımadan...
Neden Mustafa Kemal değil, neden Atatürk değil de sadece Mustafa'nın yanıtını aramaktı gayem. Bir kere salona adımımı attığımda Can Dündar'ın beklenenin aksine çok daha farklı bir işe imzasını attığının farkındaydım. Ne tanıtım filmindeki gibi görselliği yüksek bir yapım, ne de lanse edildiği gibi bir "film" bekliyordum. Bu bakımdan bir hayalkırıklığı ile karşılaşmadım. Can Dündar'ın Ulu Önder'i kalıplardan sıyırma, halka indirgeme, Zübeyde Hanım'ın oğlu Mustafa'yı anlatma çabasını takdir etmekle birlikte filmde istediklerimi tam olarak bulduğumu söyleyemem. Bunun nedeni nedir? Zaman zaman Atatürk'ün savaşlardan, koşuşturmacalardan arınmış hâline tanıklık etmek güzeldi. Bunlar kaynaklarla ve daha önce hiç yayınlanmamış fotoğraflarla desteklenince verilmek isteneni ziyadesiyle vermiş. Özellikle Ata'nın kadınlarla olan ilişkisi daha önce bilinmeyen noktalara ışık tutuyor. Buna kuşku yok! Fakat Ata'yı halka indirgemeye çalışırken ve en nihayetinde bizden biri olduğunu göstermeye çalışırken, gerçekte olduğundan çok uzak bir tutum sergilenmiş. Mustafa Kemal'in karanlıktan korktuğu için mum ışığı olmadan uyuyamadığı üstü kapalı bir şekilde gericiliğe bağlanmış. Bunun yanı sıra filmin dörtte birlik bölümünde Mustafa Kemal'in yalnızlığı üzerinde durulmuş. Hatta öyle bir hava büründürülmüş ki sanki Cumhuriyet'in ilânından sonra Atatürk ömrünün geri kalan kısmını kimsesiz, yapayalnız tamamlamış. Bu tema beni çok rahatsız etti. Halbuki bunun böyle olmadığını Atatürk'ün çok yakınlarının demeçlerinden biliyoruz. Herhangi bir devlet kaynağına başvurmadan, sadece el yazmalarından ve aşk mektuplarından çıkarılan anlamlar ile yansıtılan bu yalnızlık teması, Ata'nın günde en az 1 büyük rakıyı devirmesi, dostlarına sırt çevirmiş olması ile desteklenmiş. Ayrı parantezleri dış basın tarafından "hasta" olarak nitelendirilmiş olması ve yurtdışından heykellerini yaptırmak üzere heykeltraşlar getirtmiş olmasına açabiliriz.
Çok eleştirmeyelim... Can Dündar "70 yılda Türkiye Ata'sı için dört başı mamur bir film yapamadı" demişti. Ben bunu yapmış olmasını umuyordum. Yoksa Can Dündar'ın iyi niyetinden en ufak bir şüphe dahi duymuyorum. Müzikler konusunda ise filmin aşmış olduğunu söyleyebilirim. Goran Bregoviç kendi üzerine düşeni tartışmasız bir ustalıkla yerine getirmiş.
Hep Ata'yı yanlış anladığımızdan, dolayısıyla yanlış anlatıyor oluşumuzdan dem vuruyoruz. Hatta içinde bulunduğumuz şu zor günlerde böylesine bir filmin deyim yerindeyse ilaç niteliği taşıyabileceğini umuyorduk. Atatürk "Beni hatırlayınız" demişti afişte yer aldığı gibi... Bunu kastetmiş olduğunu hiç ama hiç sanmıyorum!

Kutlu Olsun!

"Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle medeniyet yolunda tereddütsüz yürümeğe devam edecektir."

27 Ekim 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #49

  • YouTube ve Dailymotion gibi sitelerin ardından Blogger da kapanmış, pedofiliden mahkum Hüseyin Üzmez beraat yemiş, paragöz Turkcell Mustafa filminin sponsorluğundan "Bizim Turkcell olarak toplumun her kesiminden müşterimiz var. Böyle bir filme sponsor olarak müşterilerimizin bir kısmını karşımıza alma riskini üstlenemeyiz." diyerek vazgeçmiş, Adapazarı'nda yobazlar Kentpark'ta yürüyüş yapmış ve "Aşk parkı değil aile parkı istiyoruz" ile "Ahlaksız kişileri Kentpark'ta istemiyoruz" sloganlarını anırmış, Galatasaray Eskişehirspor'dan 4 tane yemiş, platoniğe bel bağlamışız, dahası dahası ve dahası... Hayatımda canımın hiç bu denli sıkıldığını hatırlamıyorum. Son yasakla birlikte bloga yazma isteğim de kalmadı. Bir süre daha devam edelim bakalım...

25 Ekim 2008 Cumartesi

Blogger is Banned in Turkey!

If you reached this blog with normal ways, and you don’t see any warning, then you are not from Turkey. You may be from anywhere on earth except Turkey. Because in Turkey, we cannot reach Blogger with normal ways. If we try it, we see the warning on the link below. For the ones who don’t know Turkish, I’ll try to explain it now. As I said shortly before, a warning is appeared on the mainpage when you try to reach Blogger in Turkey. This warning says “Access to this website has been suspended by court order”... As you know, even YouTube is out of reach in our country. Blogger just became the second curtain of this foolish drama. I began to ask myself “What kind of country I’m living in?” On the other hand, the funnier thing is that we don’t have any explanation about the situation. Perhaps we should call it “cover” instead of “explanation”. Now, I am afraid that Google is next in the queue of prohibition.

http://img110.imageshack.us/my.php?image=58271863lo0.jpg

21 Ekim 2008 Salı

Alsagskdealrgsj

Karikatür: Erdil YAŞAROĞLU

"Adres Madres Yok Kardeşim"

Hayır, bu fotoğrafı ben çekmediğim gibi herhangi bir photoshop harikası da değil. İnternetteki haber sitelerinden birinde yer alan "Güler misin ağlar mısın" ya da "Burası Türkiye" mottolu haberlerden biri. Varın hangisi olduğunu siz seçin. Efendim olayın aslı şöyle... Şanlıurfa'nın Siverek ilçesinde yaşayan Kafur Ordu'ya abonesi olduğu GSM şirketinden gelen faturadır bu. PTT görevlisi Kafur beyi tanıyormuş olacak ki fatura geri gönderilmemiş. Nasıl bir memlekette yaşıyoruz, ben anlayamıyorum ki!

20 Ekim 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #48

  • Şimdi efendim Amerika’nın Nebraska eyaletinde amcanın biri – ki bu amca eyalet senatörü oluyor – dünyadaki milyonlarca insanın dehşet içinde yaşadığını, yangınlar ve ölümlerin yaşamı mahvettiğini söyleyip, bunun sorumlusu olarak da Tanrı’yı göstermiş. Bununla kalsa iyi... Amcam Tanrı’yı dava etmiş. Olayın çok daha komik olan tarafı ise mahkemenin “Davalının ikâmetgâh adresinin bulunmadığı” gerekçesiyle davayı reddetmesi olmuş. Komik olaylar her zaman Türkiye’de yaşanmıyormuş, size bugün bunu kanıtladım. Çok haksızlık etmeyelim bence ülkemiz insanına, değil mi? Evet!
  • Magnum Infinity’in antep fıstıklısı çıkmış. Şöyle söyleyeyim, çok da iddialı olacak ama, piyasadaki en iyi antep fıstıklı çikolata olmakta kendisi. Fiyatına rağmen günde en az 2 tane aşırmadan duramıyorum.
  • Tahran'da geçtiğimiz hafta Guinness'e girebilmek için büyük efor sarfedildi. Daha doğru bir tabirle girememek için büyük bir uğraş verildi. Birtakım insanlar dünyanın en büyük sandviçini yapmakla uğraşırken, sandviçin bir diğer ucundaki insanlar ekmeği koparıp koparıp mideye gönderdiği için, bir süre sonra ortada sandviç kalmamış. Guinness yetkilileri de ölçüm yapamadıkları için geldikleri gibi dönmüşler. Ahaha, işte ben buna gülüyorum ya.
  • Şimdi Erdil diyo ki...
  • Bu Christina Aguilera isimli afet için "Var mısın Yok musun" da izledim ya, kendime bir şey diyemiyorum. Şarkılarına hastayım tabii...
  • “Yaşadığımız uykudan ölmekle uyanmaktayız. Gerçeğe vardığımız o an evren dediğimiz bu büyük düzeyden ayrılırken bir tek sözcük bile diyemediğimize, buranın bir düş olduğunu söyleyemeyeceğimize yanarım.”
    “Ayrılığın acı veren, acı verecek başka bir büyüklüğü var. Ki bunu saydıklarımın üstünde tutarım: Türkçe’den ayrılmak.”

    Huzur içinde ol büyük usta...
  • Yine, yeni, yeniden... Kevin Spacey'i göremedim yahu. Var mı ötesi... Gelir mi bu adam bir daha Türkiye'ye ya da ben Londra'ya gitsem bulabilir miyim onu? İsyanım var!
  • Mustafa'ya ilk tepkiler burada!
  • Selocanlar var ya, yazık onlara. Bence Türk televizyonlardındaki en adi reklamdır Selocanlar'ın yer aldığı reklamlar. Şöyle bir gerçek var ki 10 yaş ve üstü kesimin cep telefonlarından kansere yakalanma olasılığı yüzde 50 iken, 0-10 yaş arası kesimin cep telefonlarından kansere yakalanma olasığı yüzde 500. Ve Turkcell bu yaş dilimi arasında yer alan çocukları reklamlarında kullanıyor. Tamam, belki telefon ile temas kurmuyorlar ama zaten bakış açısı da bu değil, değil mi?
  • 2008'in şu ana kadar geçen sürecinde milletin vekilleri vakıf ve derneklere tam 50 bin YTL'lik bağış yapmış. Sakın ha hiçbirini masum sanmayın. Bağışların hepsi de devlete ödetilmiş. Maksat keriz olmamak, evet!
  • Süper memleketiz vesselam. Herkes ekonomik krizin bir ucundan tutmuşken, biz kesinlikle ama kesinlikle etkilenmiyoruz. Üstelik ekonomil yazarlarımız bile buna kendilerini inandırmaktalar. En birinci Türkiye efendim, başka birinci yok!
  • İzlanda satışa çıkarılmış mesela bu ekonomik kriz yüzünden. Peşin fiyatına taksit yaparlarsa talip olabiliriz örneğin. Etkilenmiyoruz ya biz hiçbir şeyden!
  • Tarhana çorbasını çok özledim ben! Böyle buz gibi havada, sıcacık! Impfh!
  • "Bana bir varmış de, bir varmış bir yokmuş deme, içime dokunuyor!"
  • Kadıköy'den Eminönü'ne doğru yol alan vapurdaydım dün. Boğaz'ı tam yarılamıştık ki vapur ahalisi bir anda hareketlendi, herkes burna yöneldi. "Hoop n'oluyor burada" dememe kalmadan deniz yüzeyinde bir batıp bir çıkan cisimleri seçti gözlerim. Evet, yunustu onlar. Hayran oldum, dönüşte de görmeyi umdum. Karanlıkta olsa bile görmek mümkün olmadı tabii. Çok mutlu oldum ama yahu, anlatamam.
  • MetÜst'ün geçen haftaki yazısı muhteşemdi. Başlığı "Başbakan'ın Sevdiği İltifatlar" olan yazıda neler yoktu ki? Misal... "Bir sen, bir ben, üç de bebek!", "Ohh harikasın Recep'im, durmak yok, yola devam!", "Ömür biter, kömür bitmez", Susam susam bıyıklarım, Baykal seni ayıklarım", Bi' dava da bana aç zalim, sana karşı boş değilim"
  • Kimse bana "Bu kadar çok uyuma bak. Bu yüzden ömrünün şu kadar yılı boşuna geçip gidiyor" muhabbeti yapmasın. Ben zaten bu dünyaya uyumak için gelmişim. Size ne be! Aaaaaa...
  • Şimdi biz salata yapıyoruz ya, içine de salatalık koyuyoruz ya, bence buraya kadar bir sorun yok. Çünkü salatalık işte, adı üstünde. Ancak biber, domates ve bilimum sebzeyi neden salataya katıyoruz? Madem bunu yapıyoruz, salatalığı salatalık olduğu halde neden arada bir salata yapımı dışında kullanıyoruz? Akıl sır erdiremiyorum gerçekten! Gerçekten!
  • Konuk Yazar'a katkıda bulunmak için can attığınızı biliyorum... Siz çaktırmamakta ısrar etseniz de...
  • Coca-Cola Zero'nun Quantum of Solace tasarımına hayran kaldığımı belirtmeliyim.
  • Çıktı... En sonunda çıktı... Ve ben ne kadar rahatladım bilemezsiniz. The Nightmare Before Christmas'ın DVD'si Tiglon tarafından piyasaya sürüldü. Üstelik öyle bir ikinci DVD'si var ki sormayın gitsin. İçinde bonus olarak hem Vincent hem de Frankenweenie'yi bulmak mümkün. Ne diyoruz, darısı artık Edward'ın başına...
  • "Ama ne yapmıyoruz, kendi aramızda konuşmuyoruz!" Gıcık oluyorum sana Gülse Birsel...
  • Rahatladım ve bittim!

18 Ekim 2008 Cumartesi

Antalya'ya Yıldız Yağdı

"Her zaman Türkiye'ye gelmek ve tanımak istedim. Nihayet Türkiye'deyim. 45 yıldır süren Altın Portakal Film Festivali'ni çok etkileyici buldum. Başka bir ülkeye gidip, başka bir kültürü tanımak çok güzel. Master Class etkinliğinde de sinema öğrencileriyle buluşacağım"
Bu sözler Hollywood'un ön önemli aktörlerinden Kevin Spacey'e ait. Antalya'dan ayrı kaldığıma hiç bu kadar üzüldüğümü hatırlamıyorum. Bunun sebebidir Kevin Spacey. 2 Oscarlı usta aktör 45.Antalya Altın Portakal Film Festivali ve 4.Uluslararası Avrasya Film Festivali'nin konuğu olarak Antalya'ya ayak bastı. Kilometreler ötede çaresiz kalmak en kötüsü. Kimbilir ne zaman Antalya'ya, ya da Türkiye'ye gelir? Kaçan balık çok büyük oluyor benim için...
Üstelik sadece Kevin Spacey ile yetinmiyor bu sene Antalya halkı. Antalya bahane aslında. Her geçen sene daha da modernleşen ve kalitesini artıran Altın Portakal, Avrupa'da söz sahibi bir festival olma yolunda hızla ilerliyor. Festivale her sene çok daha kaliteli yapımlar dahil oluyor. Ayrıca geçen seneden itibaren Antalya'ya akmaya başlayan dünya sinemasının hatrı sayılır isimleri, Altın Portakal markasının itibarına itibar katıyor.
Peki bu sene Kevin Spacey haricinde kimler var? Cehennem Silahı serisi, Av, Testere ve Körlük gibi başarılı yapımlarda yer alan Danny Glover; Piyanist ile Oscar kazanan, Köy, King Kong ve The Jacket gibi yapımlarla da başarısını sürdüren genç aktör Adrien Brody; bir döneme damgasını vurmuş, güzellik kraliçesi Bo Derek bu isimlerin sadece birkaçı. Festivalin onur konukları ayrıca Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel'in düzenlediği akşam yemeğinde, tarihi Kaleiçi'nde biraraya geldiler.
Ayrıca belirtmeden geçmek olmaz; festival bu gece Can Dündar'ın 29 Ekim'de vizyona girecek olan ve merakla beklenen filmi Mustafa'nın da ilk gösterimine sahne oldu. İstihbaratım sağlam, film bittiğinde tüm salon yapılan işi ve emekçilerini ayakta alkışlamış.

Adrien BRODY











Danny GLOVER











Bo DEREK

Dinlenmesi Gerekenler (38) - Erdi Bahar

video
Erdi bahar sardı yine neş'e cihanı a canım
Eğlenelim, raksedelim lale zamanı

Açtı bu dem naz ile gül gonca dehanı
Dinleyelim bülbülü gel lale zamanı

Faslı bahar seyrine çık sen bize gel de a canım
Gönlümüzü şad edelim bezmi emelde

Bağda bahar sinede yâr badeler elde
Eğlenelim, raksedelim lale zamanı

Mey içelim, raksedelim lale zamanı.

Sema & Taksim

Söz & Müzik: Münir Nurettin Selçuk

17 Ekim 2008 Cuma

Ten

Türkiye, Malezya olur mu? Olursa ne olur? Hatta bir sonraki aşama olarak İran'daki molla rejimi ile yüzyüze bulabilir miyiz kendimizi gelecekte? "İhtimaller, ihtimalleeer" diye sesleniyordu büyük şarkıcı Mustafa Sandal. Sesine kulak mı vermeliyiz? Belki! Hep konuşuruz memleketimizde, tartışırız kadının toplumdaki yerini. "Pardon, yerini derken?" Var mı ki? "Kadın ve erkek eşit olmalı mı"nın yanıtını bırakın bizi, yeryüzünde bulan bir Allah'ın kulu olduğunu sanmıyorum. Kim ne derse desin ilk insandan bu yana durum böyle; o devirleri resmeden karikatürleri bir hatırlayın derim. Tekerleğin, yangının icadını düşünün... Hep erkekler bulur, hep erkekler yapar... Ayrım bizden başlamıyor bir kere. Böyle gelmiş böyle gidecek, hatta daha beter olacak, korkuyorum valla...
Kadına şiddet, kadını hor görme, bir sonraki aşama olarak yok görme... İnadına yaşıyoruz, inadına. Nasıl ki holding sahibi çalışanlarını Dolar sembolü olarak görüyorsa, erkek de kadını cinsel bir obje olarak görmüyor mu? Sırf kendi arzularına ket vurma becerisinden yoksun diye hakimi olmayan dünya mahkemesinde daha ilk celsede itmiyor mu kadının altındaki sandalyeyi? Öyleyken böyle dünyada... Dünyanın gözardı edilen karanlık kesimlerinde durum nasıl acaba? "Az çok biliyoruz" muyuz? Türkiye'de halk Osmanlı sistemine dönmek için can atarken, 1979 İran'ında halkın büyük bir kısmı haline duacıydı. Geçmişini mumla aramak deyimi belki de en çok İran halkına yakışıyor. İstense de dönülemeyen geçmiş... Zorlamanın, aba altından gösterilen dar ağaçlarının gölgesi altında kadın olmak... Bulunduğun topraklardan kilometlerce ötede doğmuş olamamaya isyan etmek, belki de yaradılışına kahretmek. Dile getirilmesi gereken yığınla mesele, ancak dudakları birbirinden ayırmanın zorluğu. Biz mi çok biliyoruz, yaşayan mı? Büyük ihtimalle yaşatan...
Tahran'ın orta yerinde bir kadın... Toz toprağın buram buram bünyelere işlediği sokaklarda arabası ile seyretmekte olan bir kadın... Arabasına binenler ile birlikte yaşadığı 10 ilginç diyalog, her biri "İran'da kadın olmak" olgusuna ışık tutan... Sürücü kadının dinlediği 10 farklı hikâye, kadınların ilgi alanları, yapabildikleri ve yapamadıkları... Ve en nihayetinde sonu olmayan bir şeritte başlangıç noktasına geri dönmek...
İran sineması deyince akan suların durduğu yerdeyim yine... Abbas Kiyarüstemi belki de en manidar yapımı ile kucaklıyor beni, kaldırıp suyun orta yerine bırakıyor. Saçımın son teli su yüzeyince kaybolduktan sonra kendime gelemiyorum. Bir çaresizlik, bir hayret, bir isyan girdabının arasında yüzeye çıkmak için çırpınıyorum. Her defasında kulaçlarım yetersiz kalıyor. Bir el uzanıyor ve yeniden gün ışığı, fakat her zamankinden soluk. Yüreğim ellerimde atıyor. Kiyarüstemi yukarıya çektiği eliyle bir tokat atıyor sanki yüzüme. Etkisinden kurtulabilmek ne mümkün! Alıp öpüyorum o elleri. Başıma götürmeme izin vermiyor...
Ten, erkeklerden ziyade kadınların izlemesi gereken bir film. Her şeyin ukalalıkla, çok bilmişlikle dile getirildiği memlekette kıyıda köşede kalmaması, tozlu raflardan çıkarılıp temizlenmesi için beyinlere sürülesi bir yapım. Bir reality show tadında ilerleyen Ten'de İranlı bir kadının arabasına aldığı yolcular ile kurduğu diyaloglara tanıklık edip, beynimizde basit ama çarpıcı bir İran portresi çiziyoruz ve bu silmek istesek de mümkün olmuyor. Dürüstçe belirtmek istiyorum ki bu film şimdiye dek izlediğim en doğal film. Gerek senaryosu gerekse - ve özellikle - oyunculuklarıyla insanı hayret denizinde nefessiz bırakabiliyor. Özellikle her bir diyaloğun minümum 7 dakika ile maksimum 15 dakika sürdüğünü ve bunların hiç kesintiye uğramadan çekildiğini söylersem, ne demek istediğimi anlatmış olurum. İnsanda hayatın içine gizli kamera koyulmuş izlenimi yaratan film, ilk sahnesinden son sahnesine kadar bir arabanın içinde geçiyor ve aslında buradan burunlara ironi kokuları ulaşıyor. İranlı bir kadının hayatının aslında ne denli kısıtlı olduğu burada yüzümüze tokat gibi çarpıyor.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Türk Şiirinin Son Kalesi de Düştü

Hangi mahallede imam yok,
ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Ölüler namına, azade ve temiz,
meçhul denizlerde balık;
Müslüman değil miyim, haşa,
fakat istemiyorum, kalabalık.
Beyaz kefenler giydirmesinler,
sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
ki bütün azalarım hülyada.

Hiçbir dua yerine getiremez,
benim kainatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
çılgınca seviyorum sıcaklığımı...


Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı yitirmişiz... Orta okul yıllarıma gittim bugün. Edebiyat kitaplarımızın sayfalarını süslerdi şiirleriyle. Çalışmayı çok seven insanlardan oluşan kulenin en tepesinde bayrağı dalgalandıran isimdi kendisi. 94 yaşındaydı, ancak üretmekten hiç bıkmadı. Bunun aksi "Şiir, Allah'ın bana verdiği bir tebessümdür" diyen biri için mümkün olamazdı zaten. Öyle olacak ki o tebessüm hiçbir zaman yüzünden eksik olmadı. Hep söylüyoruz aslında... Tekrar tekrar söylemek sadece bizi yoruyor, sonrası hep aynı. Böyle bir kayıp Türkiye dışında yaşansa günlerce konuşulabilecekken, biz maalesef ki onu hapsettiğimiz okul sıralarının ötesine taşıyamayacağız. Bir arkadaşımı arıyorum, "Fazıl Hüsnü'yü kaybetmişiz" diyorum; "Yahu hayatta mıydı ki o?" diye yanıtlıyor. Sessizliği en derinde hissediyorum. O sessizlik aslında çok şey anlatıyor...

1. Geleneksel Kültür Sepeti Güzellik Yarışması

"1. Geleneksel de nasıl oluyormuş?" diye atlamayın hemen. Looney Tunes evreni gibidir benim blog, her şeyi yapmak/söylemek mümkün. Zaten oradaki "Geleneksel" tamamen lafın gelişi. Vurun işte siz de gelişine, daha fazla söyletmeyin beni!

Şöyle ki; uzun bir aranın ardından yepyeni anketler cevaplanmak üzere sizleri bekliyor. Üstelik bu kez tek seferde iki tane birden. Bir tanesinde "En yakışıklı erkek ünlü"yü, diğerinde ise "En güzel bayan ünlü"yü işaretleyeceksiniz, hepsi bu!

Ne kadar kolay değil mi?

Bir de şıkları görün siz!

13 Ekim 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #47

  • http://www.dayankocaadam.com/
  • Merak ettiğim ve ciddi anlamda kafa yorduğum bir şey var benim. Küçük ve kimi zaman fazla kurcalanmaması gereken hususlara kafa takmak gibi bir cinsliğim vardır benim. Hemen bir örnekle açıklayayım. Mesela... Neden “Vazgeçtin mi?” demeyiz de birleşik “vazgeçmek” fiilini ikiye ayırarak “Vaz mı geçtin?” deriz? Ben bunu hep merak ederim.
  • Bir de “İnme inmesi” durumu var tabii. Hani, nasıl oluyorsa artık, birileri arada bir çıkıp “Ay şurama inme indi” derler ya, hah işte o hesap. Yahu bu rahatsızlık şeysinin adı inme olmuş diye, adını takiben inmesi mi gerekiyor? İnanın bana “İnme geldi” demeyi başardığınız zaman dünya çok daha yaşanılabilir bir yer olacak.
  • Odanızın tavanındaki hayvani ampulü yakmak yerine küçük bir masa lambanız olsun mesela. Bilgisayarınızı da o ışıkta kullanın, dersinizi de o ışıkta yapın... Her şeyinizi de o ışıkta yaparsanız üçte vakte kadar bir kısmet görünecek size. Evet!
  • Üç Hürel’in solistlerinden Feridun Hürel okulda hocam oldu, iyi mi? Creative Promotional Campaigns dersi kapsamında yaratıcılığın sınırlarını zorlamış reklamları göreceğiz, hep birlikte öğreneceğiz. Hep birlikte diyorum, çünkü beğendiklerim arasından çekeceğim kura sonucu Creativity köşesi bu reklamlarla süslenecek. Bilmem anlatabildim mi?
  • Ben 3 yaşımdan beri Farid Farjad dinliyorum!
  • Hatta ben Pazartesi Notları’nı Word’e alırken (kaleme almaktan geliyor, evet ben buldum) Farid Farjad, Aziza Mustafa Zadeh, John Surnam dinliyorum. Bu denli resmi müziklere bu denli lakayıklık yakışmıyor zannımca.
  • Bensiz bir Altın Portakal daha... Ulan hem de Kevin Spacey gelecekken oldu mu bu iş?
  • Film Ekimi’nin perdesi aralandı. Altın Portakal’dan ırak olan Film Ekimi’nden ırak olmamalıymış.
  • İnsanların günahını alıyorum ben son günlerde. Geçen hafta yaptığım seyahatte müzik çalarımı bilgisayar çantamın ön gözüne koymuştum. Eve geldiğinizde her şeyi boşaltıyorsunuz tabii. Aradan birkaç gün geçti ve ben müzik çalarımı bulamıyordum. Birisinin çantamdan yürüttüğünü düşündüm ve ağzıma gelen bedduayı ettim. Bunlar arasında en sevdiğim beddualardan “İnşallah elinde patlar” ve “Hayrını göreme e mi” de vardı. Dün evin içinde bulduktan sonra kaybettiğimi düşündüğüm şeyi, “Ben nasıl bir adamım?” adlı güzide soruyu yönelttim kendime. Evet!
  • T-Box’ların içinden çıkan 1 Cent’lere uyuz oluyorum ben. Vereceksen 1 Yeni Kuruş ver. Nedir yani 1 Cent?
  • Yenilmez Armada geri döndü bu hafta. Esra Şencebe, Işıl Alben, Tuğba Palazoğlu ve Augustus’a canım feda.
  • Ne kadar da çabuk unuttuk Hakkari’yi değil mi? Bir yenisi olana kadarız, peş para etmeziz...
  • Türkiye’nin sigaraya günlük 45 milyon 205 bin YTL ödediğini biliyor muydunuz?
  • Doğalgaza zam kapıda. Ne kadar güzel değil mi kış önü? Artık halk da hükümetin bol kepçeden dağıtacağı kömürlerle ısınır. Vallahi şu hükümet de olmasa... Evet, olmasa!
  • Microsoft Office adamı salak yerine koymuyor mu, benim böyle anlarda sinir katsayım 172 ile çarpılıyor. Evet! Mesela ben yeni cümleme küçük harfle başlamak istiyorum, ama akıllı Office ne yapıyor, düzeltiveriyor küçük harfi. İşte böyle anlarda ağzına sıçasım geliyor Office’nin afedersiniz. Ağzımı da bozdum tam oldu!
  • Facebook’ta “Ogün Samast Fun Club” ve “Vatanını Seven Ogün Samast, Leyla Zana’yı da Vursun” gibi gruplar varmış. Akılo fikiro demiyor muyuz hep!
  • Çocukken elimizdeki uçan balonlar avuçlarımızdan kaçıp giderdi. O anlarda balonumuzun gökyüzünde yavaştan kayboluşuna hüzünlenirdik. Bir başka açıdan baktığımızda ise özgürlük ile ilk tanışmamızdı o anlar. Bir kuşu kafesinden alıp açık pencereden dışarıya salmak gibi...
  • Okan Bayülgen’i özlemişim, ne yalan söyleyeyim! Yeni programın adına takmış olsam da, iyiydi be!
  • Türbanlı hanımefendiler için çok pratik bir çözüm buldum. Madem ki en büyük dertleri saçları, efendim örtmek yerine kökünden kestiriversinler onları. Dazlaklık daha da yakışacaktır. Eminim!
  • Aklıma daha fazlası gelmiyor. Baş başş!

11 Ekim 2008 Cumartesi

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 51

"There was me, that is Alex, and my three droogs, that is Pete, Georgie, and Dim, and we sat in the Korova Milkbar trying to make up our rassoodocks what to do with the evening. The Korova milkbar sold milk-plus, milk plus vellocet or synthemesc or drencrom, which is what we were drinking. This would sharpen you up and make you ready for a bit of the old ultra-violence." (A Clockwork Orange - Malcolm McDowell)

Creativity (22)

7 Ekim 2008 Salı

Donnie Darko

28 days... 6 hours... 42 minutes... 12 seconds...
That... is when the world... will end.


Eğri oturup doğru konuşmak lâzım... Birçoğumuz inanmasak dahi paranormal konuları ve olayları dinlemek ve okumak daima ilginç ve bir o kadar da zevkli gelmiştir. Özellikle arkadaş ortamlarında, güneşin doğuşuna dek yapılan sıcacık muhabbetlerin vazgeçilmez konu başlıklarıdır UFO, zamanda yolculuk, kayıp kıtalar, yok olmuş uygarlıklar ve hatta maji... Herkesin kendine has teorisi gün ışığına çıkar, tartışma esnasından kelimeler ağızdan akan sularla eş zamanlı çıkar, en nihayetinde kimsenin elinde herhangi bir delil olmadığı için tüm savlar açıkçası bir sonraki tartışmaya kadar bir deri bir kemik vaziyette beyin raflarına kaldırılır.
7'nci Sanat olarak adlandırılan sinemaya şöyle üstünkörü bir bakış atalım. Derine inersek eğer günümüze kadar gelmiş olan filmlerin her birinin kendi içerisinde kategorize edilmiş olduğu gerçeğine rahatlıkla ulaşabiliriz. Evet, gayet basit konuşuyorum aslında ve kastettiğim tamamıyla yapımlara şekil veren dram, komedi, romantizm, korku, bilimkurgu, aksiyon, gerilim gibi alt, ama bir o kadar da önemli, başlıklar. Sinemayı kategorize edilmiş halde ele aldığımızda sinema eserlerini dans çeşitlerine benzetmemiz pek abes kaçmayacaktır, ki bu sık sık dile getirilen bir benzetmedir. Açıkçası hiç anlamam ama nasıl ki her dansın ritmi farklı, sahip olduğu kategoriye göre filmlerin akışı da bu benzetmeye doğru orantılıdır. Ağır tempolu bir aksiyon filmi çekemezsiniz, romantik komedi izlemek isteyen izleyicinin de tempoyla başını döndüremezsiniz. Her filmin ayak uyduracağı bir tempo illâ ki bulunur. Fakat istisnaların kaideyi bozmadığı bir durumla karşı karşıya kaldığımız anlar da olur. Hiç kuşkusuz bunların başını 2001 yılında kayda alınan ve deyim yerindeyse etkisini günümüzde dahi kaybetmeyen Donnie Darko çekmekte.
İzleyenlerin ya rezil ya da vezir ettiği, kesinlikle ortasını bulamadıkları, bir film Donnie Darko. 1975 doğumlu genç yönetmen Richard Kelly henüz orta okul yıllarında senaryosunu kaleme aldığı bir hikâyeye sahip aynı zamanda. Anlatmanın pek de mümkün olmadığı öyküden de kısaca bahsetmemek olmaz. Eh, anladığımız kadarıyla artık :)
Darko ailesi orta halli, tipik bir Amerikan ailesidir. Baba Eddie Darko ve anne Rose Darko'nun en büyük evlatları olan Elizabeth Darko kısa bir süre içinde Harvard'a çağrılmayı beklemektedir. En küçük evlat Samantha ise gelecekte önemli bir dansçı olmanın peşindedir. Eddie ve Rose'nin ortanca çocukları ise tam bir ümitsiz vak'a olan Donnie'dir. Donnie Darko'nun herkes ile sorunu vardır, en başta kendisiyle... Şizofreni tanısı sebebiyle tedavi görmektedir, ilaçlar almak zorundadır. İnadına asosyal kişiliğinin yanı sıra ne ailesiyle, ne öğretmenleriyle, ne de arkadaşları ile geçinebilmektedir. Akabinde olaylar gelişir tabii... Duyduğu bir dış sesi takip etmesi sonucu ölümden kurtulur, dış sesin insan boyutunda bir tavşan imgelemine ait olduğu gerçeğiyle yüzleşir ve en nihayetinde tavşandan dünyanın kaderine etki edecek itirafı duyar; dünya 28 gün, 6 saat, 42 dakika ve 12 saniye sonra yok olacaktır. Bu andan itibaren Donnie doğaüstü olaylar silsilesinin içinde bulur kendini. Bir yandan olayların ardında bulunan sır perdesini aralamaya uğraşırken, öte yandan zamanda yolculuk ve kader kavramının peşine düşer.
Yukarıda da belirttim, filmin yönetmeni çok genç bir isim; Richard Kelly. Henüz 26 yaşında kamera arkasına geçtiği Donnie Darko ile adından ziyadesiyle söz ettirmeyi başardı. Bu ayrıntının yanında filmin zengin casting'ini atlamak hata olur. Filmin anti-kahramanı Donnie Darko'ya hayat veren isim son dönemin parlayan aktörü Jake Gyleenhall. Bu filmde segilemiş olduğu şizofren ruh hâline ancak gerçek bir şizofrende rastlayabilirsiniz. Zaten Donnie Darko'daki başarısının ardından The Day After Tomorrow, Jarhead, Brokeback Mountain ve Zodiac gibi hatrı sayılır yapımlar boy gösterdi. Belirtmek gerekir ki Donnie Darko'da kendisine öz kardeşi Maggie Gyllenhall da eşlik ediyor. Hatta Maggie'yi filmde de Donnie'nin ablası Elizabeth rolünde izliyoruz. Güzel oyuncuyu da en son Christopher Nolan imzâlı The Dark Knight'da Rachel Dawes rolünde izlemiştik.
Bu iki önemli ismin yanı sıra filmde bir yan rolde yer alan, ancak görünmesiyle gözlerimizin pasını silen bir isim daha var; Drew Barrymore. Hemen belirtmek isterim ki kendisi benim Hollywood aşkımdır :)
Donnie Darko'da aşina olduğumuz bir diğer isim ise Mary McDonnell. Emektar aktristi genellikle Amerikan televizyonlarının prime time kuşağında izleme fırsatı bulsak da az olan sinema deneyimine 2 Oscar adaylığı sığdırmış olduğunu da pas geçmemek gerek.
Şimdi ise yavaş yavaş Donnie Darko üzerinden yapılan tartışmalara yönelelim. Kendimden başlayayım... Donnie Darko'yu ilk kez bundan 3 sene evvel izlemiştim. Ne yalan söyleyeyim, beklentilerim de yüksekti. Bir kere filmin ismi beni cezbetmişti. Bir süper kahramanın tozu dumana katışına tanıklık etme hayallerimi aslında filmin içindeki erken bir diyalog söndürmüştü:

- Donnie Darko? What the hell kind of name is that? It's like some sort of superhero or something.
+ What makes you think I'm not?


Yine de filmin vizyona girdiği dönem büyük sükse yağtığından, haftalarca tartışma konusu olduğundan bihaber değildir. Hatta hayalkırıklığımın büyük bir bölümünün sebebi de budur. Film pekçok eleştirmen tarafından "son zamanların en iyi kurgusu" olarak lanse edilince beklentiler haliyle artmıştı. Aslında öyleydi izlediğim kadarıyla. Yukarıda da belirttim; filmler dans türleri gibidir, ancak Donnie Darko'ya uygun bir dans türü yok. Zaman zaman tempo yükseliyor, zaman zaman geriyor, zaman zaman kendinizi Back to the Future'yi yeniden izliyormuş gibi hissedebiliyorsunuz. Sanki pekçok filmi tek bir yapımda buluşturmuşlar. Sadede gelmek gerekirse filmi ilk izleyişimin ardından ciddi anlamda lanet okuduğumu dün gibi hatırlıyorum. Öyle ki beklentilerimi en çok boşa çıkaran filmdi o günlerde. Filmi kıyasıya eleştiren diğer grubun içinde yer alıyor olmalıydım, çünkü onların iddia ettikleri gibi filmden hiçbir şey anlamamıştım. Fakat ilginçtir filmi izlediğim 2 saat boyunca tek bir an bile sıkılmamıştım. Aklımda çözülmeyi bekleyen onca meraklı soru işaretine tek bir cevap bulamamaktı demek ki canımı sıkan. Bu bakımdan Donnie Darko'nun Lost ile aynı çizgi üzerinde yürüdüğünü söylemek yanlış olmayacaktır kanımca. Filmi izledikten bir süre sonra sakin kafayla yazılıp çizilenlere göz attığımda benimle aynı kaderi paylaşan birçok izleyici olduğunu gördüm. Herkes olay döngüsünü kavrama konusunda sıkıntı yaşıyordu. Hoştur, filmi anladıklarını iddia edenler bile iki kelimeyi bir araya getirmekte zorluk yaşıyorlardı. Aradan epey bir süre geçtikten sonra bir akşam ansızın çıkageldi Donnie Darko'yu yeniden CD sürücüye yerleştirme isteği. Bu kadar antipatik yaklaştığım bir yapımı yeniden izlemek... Gerçekten ilginçti. İlk izlediğim günü hatırladım, izlerken sıkılmadığımı ancak sadece finaline kafayı taktığımı anımsadım. Bazı filmleri kavrayabilmek için birden kereden fazla seyredilmesi gerektiğini kendime hatırlattım ve yeninden yola koyuldum. Netice bir bulmaca Donnie Darko. Bunu izlerken ve bilhassa izledikten sonra hissedebiliyorsunuz. Zaten yap-boz'un eksik parçalarını tamamlayabilmeniz için filmin resmi internet sitesindeki labirentlerden alnınızın akıyla çıkmanız gerekiyor. Aslında filmin 2,5 dakika süren ve Gary Jules'in müthiş Mad World yorumuyla bir çırpıda akıp geçen final bölümü dikkatle takip edildiğinde filmin kilit noktaları açıkça ortaya çıkıyor. The Butterfly Effect ve Final Destination gibi filmlerin aksine kader kavramına son derece farklı bir boyut ile yaklaşan bir film Donnie Darko. Filmi ilk defa seyredecek olanların 2 saatin sonunda çenelerini küfürle yoracakları kuvvetle muhtemeldir. Ancak ben ikinci Donnie Darko deneyimimin ardından, kafamda hâlâ eksik parçalar kalmış olsa da, fikrimden 180 derece dönüp rahatlıkla söyleyebiliyorum ki evet, Donnie Darko iyi bir film. Hem de gayet iyi bir film.

Ömer Hayyam'dan (7)

  • Hep bir çember, dolanıp durduğumuz!
    Ne önümüz belli, ne sonumuz.
    Kim varsa bilen, çıksın söylesin:
    Nereden geldik, nereye gidiyoruz?
  • Tepemizde dönüp duran gökler
    Büyücünün fanusu gibidirler:
    Güneş bu fânus içinde lâmba,
    Biz de gelip geçen görüntüler.
  • Yüzümde pırıl pırıl sevinç gördüğün gün,
    Nice konakları yıkılmıştır gönlümün.
    Dalgıçsan dal gözlerimin denizine, bak:
    Dibinde mahzun bir deniz kızı görürsün.
  • Seni kuru sofraların softası seni!
    Seni cehennemde kömür olası seni!
    Sen mi Hak'tan rahmet dileyeceksin bana?
    Hakka akıl öğretmek senin haddine mi?
  • Şarap içip güzel sevmek mi daha iyi,
    İki yüzlü softaları dinlemek mi?
    Sarhoşla âşık cehenneme gidecekse,
    Kimselerin göreceği yoktur cenneti.
  • En büyük söz Kuran bile
    Arada okunur besmeleyle.
    Kadehteyse öyle bir âyet var ki
    Okur insan her zaman her yerde.
  • Bir damla şarap Tus saraylarına bedel,
    Keykubad'ın, Keykavus'un tahtından güzel
    Sabaha karşı âşıkların iniltisi
    İki yüzlü softanın ezanından güzel.
  • Yerin dibinden yıldızlara dek
    Ermediğimiz sır kalmadı pek,
    Her düğümü çözmüş insanoğlu;
    Ecel düğümünü var mı çözecek?
  • Bu evren her gece ne gömlekler diker!
    Kimini gelen, kimini giden giyer.
    Her gün nice sevinçler dolar dünyaya,
    Nice dertler toprağa karışır gider.
  • Şarap benlik kaygusu bırakmaz sende
    Çözülmedik bir düğüm kalmaz beyninde
    İblis bir kadeh şarap içmiş olaydı,
    Secdeye yatardı Adem'in önünde.
  • Şarabı götürüp döksen bir dağa
    Dağ sarhoş olur başlar oynamaya.
    Ben ne diye tövbe edecekmişim
    İçimi tertemiz eden şaraba?

6 Ekim 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #46

  • Şimdi bazen, ama bazen, ben gece olup başımı yastığa koyuyorum, sonra, aradan zaman geçiyor ve ben uyanıyorum. Bir bakıyorum ki hava hâlâ karanlık. “Eh” diyorum, “güneş yüzünü göstermemiş”... Halbuki öyle mi? Değil! Güneş çoktan uykuya bile dalmış. Beni bekleyecek hâli yok tabii. Demem o ki sevgili okur, bazen insan mıyım değil miyim, ciddi anlamda şüpheye düşüyorum.
  • Altın Portakal yine kapıya dayandı. Biz yine festival havasına uzaktan burun uzatanlardan olacağız gibi. Gibi gibi...
  • Elimde olmayan nedenlerden dolayı bu deniz sezonunu 6 Ekim itibariyle noktalamış bulunuyorum. Bu mevsimde daha bir temiz, daha bir güzel oluyor aslında canım benim.
  • Bazen rüya içinde aslında o an rüya görmekte olduğumuzun farkına varıyoruz ya, işte o anın akabinde uyandığımızda yüzümüzde beliren sinsi gülümsemeyi ben çok manidar buluyorum. Ne dedim ki şimdi ben?
  • Türk televizyonlarındaki en , ama en, gereksiz televizyon kanalı hangisi? Bence Flash TV... Ben hayatımda bu kadar boş, hiçbir amaca hizmet etmeyen bir televizyon kanalı görmedim. Evet!
  • Kekeme bir bayana rastladınız mı? Hayır rastlamadınız. Çünkü yok öyle bir şey!
  • Çikolataya “çikilota” diyen insanları çok gördüm bu bayramda ve takdir ediyorum ben onları. Gerçekten. Hepsi böyle bir saf, böyle bir temiz ki anlatamam. Ve hepsi, evet hepsi, Evet’e “Eet”, Çok’a “Chok” diyen tiplerden çok daha güzel insanlar.
  • MP3 adında bir müzik grubu var. Solistlerinden biri de “Keloğlan” Rüştü Asyalı’nın kızı Yıldız Asyalı. Diyeceğim bu değil tabii. Çağrışım yapması için söyledim. Esas konuya gelelim... Bir yıllardır aşina olduğumuz bir spor giyim firması var; MP. Bu adamlar sırf isimler benziyor diye TV reklamlarında MP3 grubunu oynatmışlar. Bir de şarkıları var ki “Kabul et bizdensin” diye. Sizden olacağım varsa da olmuyorum artık. “Iyy”lar götürsün sizi. Bu memlekette yaratıcılığın ucundan olsun ısırmış adam yok mudur yahu?
  • Forward e-postaların sayısı eskiye göre düşüş yaşıyor ya ben buna çok seviniyorum.
  • “Niyetli misin?” sorusuna “Hayır, art niyetliyim” cevabı 11 ay daha verilmeyeceği için Ramazan’ın sona ermiş olmasına çok seviniyorum.
  • “Madonna’ya ayıp olacak ama çok detone oldu kendisi”... Bu lafı Deniz Seki söylemiş. Evet! Alkışlıyoruz kendisini.
  • Okuyun bunu bence.

4 Ekim 2008 Cumartesi

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 50

"There are people who think that children are made in a day. But it takes a long time, a very long time. That's why it's so awful to see your child's blood on the ground. A stream that flows for a minute yet costs us years. When I found my son, he was lying in the middle of the street. I soaked my hands in his blood and I licked them. Because it was mine. Animals lick their young, don't they? I'm not disgusted by my son. You don't know what it's like. In a monstrance of glass and topaz. I would put the earth soaked by his blood." (Todo sobre mi madre - Marisa Paredes)

Golemata Voda

Sırdaşlık... Kökleri derinlere salınmış dostluklar... Komünizm ve din... İkinci Dünya Savaşı... Temalar! Bir filmin üzerine kurulması bakımından temalar önemlidir. Saydıklarım sanıyorum ki beyazperdede en sık rastlanılanları. Üstüne koyuyor yönetmenler, yapımcılar. Durmadan! Usanmadan! Hâlâ... Merak ediyorum, sinemaseverler üzerinde bir anket yapılsa İkinci Dünya Savaşı temalı yeni filmler görmek isterler mi? Cevabı tahmin etmek güç değil sanırım.
Senaryosunu daha önce okumuştum, ilginç gelmişti. Alışverişte eski defterler açılır bazen. Bulunamayan bir ande göze çarpar ve tüm plânlar altüst olur. O yüzden demiş olmalı büyük Laz düşünürü İsmail Türüt "Plân yapmayın, plân" diye... Benimkisi de o hesap. Golemata Voda gözüme ilişince doğru yerde ve doğru zamanda olup olmadığımı sorgulamadan aldım.
Makedon sinemasına karşı Before The Rain ile birlikte bir ilgi duymuştum, ama o kadar. Fazlasını hiçbir zaman bulamadım. Makedonya'nın 2004 yılı Oscar aday adayı olan bu film de zincirin son halkası oldu, en zayıflarından... İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde ailelerinden yoksun bırakılan çocukların komünist askerlerce yakalanıp zorla yerleştirildikleri yetimhanede yolları kesişen Lem ve Isak'ın hikâyeleri üzerine kurulu bir film Yağmuru Beklerken. Aslında belirtmek gerekir ki film başından sonuna dek "flashback" olarak ilerlemekte. Şöyle ki; Lem Likodinoski ülkenin en önemli politikacılarından biridir. Rahatsızlanması üzerine hastaneye getirildiğinde Azrail'e kafa tutmak yerine geçmişine inmeyi seçer. Geçmişine yapmış olduğu zihinsel yolculuğu boyunca kendi iç hesaplaşmalarını, doğrularını/yanlışlarını ve en nihayetinde pişmanlıklarını yeniden yaşama olanağı bulur. 12 yaşındayken Stalin fedailerinin yetimhanesinde bulur kendisini. Öğretilen hiçbir şey gerçek değildir. İçinde bulunduğu ortamın aslında bir beyin yıkama kampında farkı yoktur. Kendisinin ve akranlarının sürünün başını çeken koyunu takip ettikleri ortamda, tam da uçurumun kenarına gelmişken, ortaya çıkıveren Isak Keyten isimli garip çocuk hâl ve hareketleriyle Lem'i etkilemeyi başarır. Isak'ın durmaksızın olayları sorgulayan tavrı, hayata küsmüş olan Lem'i yere çakılmadan yukarı çekmeye başlar. İkili arasında can bulan dostluk onları öğreticilerinin bile kendileriyle çeliştikleri bir noktaya dek sürükler.
Golemata Voda Makedon yönetmen Ivo Trajkov'un muhtemelen yıldızının parlamasını sağlayan filmi. Yıldız dediysek de sinema evreninde Çoban Yıldızı kadar parlak olabilecek kapasiteye sahip değil. Bir parlayıp bir sönenlerden... Anlatımın çok yalın oluşu ve jenerik/müzik bütünleşmesi kanımca filmin en çok ön plâna çıkan noktaları. Bunun yanı sıra kalburüstü senaryoya bir de kötü oyunculukların eklenmesi filmi izlemeyi biraz işkence kılıyor. Elbet tabii 10-12 yaşındaki çocuklardan üstün bir performans beklemek abesle iştigâl olsa gerek, ancak "Biz yine de ne çocuk performansları gördük" demeden alamıyorum kendimi.
Kıssadan hisse vurmak gerekirse izlememenin kayıp olmayacağı bir film Yağmuru Beklerken. Yine de tüm dertlerini yağmur ile silebileceklerine inanların izlediklerine kesinlikle pişman olmayacakları bir yapım.