9 Haziran 2010 Çarşamba

Son Perde

"That's it!" gibi bir kalıpları var İngilizlerin. Tam da lahzaya uyuyor aslında. "Hepsi bu" işte, ya da "Buraya kadar..." Siz "Yolun sonu" diyebilirsiniz ama ben "Son perde" demeyi tercih ediyorum işte. 3 senedir nefes alıp veriyor bu blog ve yoruldu artık. Zor nefes alıp veriyor, bunu hissediyorum. Reçeteye göre daha fazla yormaması gerek kendisini. Hayatıma pek çok açıdan fark katmış bir yerdi Kültür Sepeti. Önemli insanlar tanıyıp, ciddi hususlarda bilgiye en kolay yoldan ulaştım. Hepsinden fazla, içimi boşalttım.
Şimdi gidiyor Kültür Sepeti... Lakin ardında varisini bırakıyor: Kültür Sepeti 2. Burada rastladığınız ne varsa - ve tabii ki daha fazlası - orada olacak artık. Ve nihayetinde ilk sayı burada son buluyor. Katkılarından ötürü bu blogda bir şekilde yer almış herkese müteşekkirim.




Takip etmekten bıkmadıysanız eğer yeni adresimize davetlisiniz. Orada kırmızı halı da varmış hem. Biri kulağıma öyle söyledi.

http://kultursepeti2.blogspot.com

Görüşmek üzere. Özletmeyin kendinizi...

7 Haziran 2010 Pazartesi

Pazartesi Notları #103

  • Bu blogla ne yapacağız bilemiyorum. Ciddi anlamda bir tasarım değişikliğine ve yeni bir bloga gereksinim duyuyorum. Fakat, kabul edelim ki - evet, siz de edin - bu hususta pek işinin ehli bir adam değilim. Küçük de olsa bir yenilik sanki beni de yenileyecek... İçim kararıyor artık şu blogu görünce.
  • Pazartesi Notları'nın amacı tespitti, değil mi? Zaten tespit yapmıyor muyuz burada... İyi öyleyse, tam gaz devam...
  • Size de oluyor mu bilmiyorum ama herhangi bir dizide ya da filmde rol gereği ölen bir karaktere öylesine kilitleniyorum ki konudan birkaç saniyeliğine uzaklaşıyorum. Neden şu ki; ölen karakterin göz kapaklarında ya da karnında en ufak bir hayat belirtisi arıyorum. Hep hayal kırıklığı tabi...
  • Şimdi ben gidersem, herkes bana mı benzeyecek?
  • Abdullah beyin de Twitter hesabıı varmış. Hem de en "Verified Account"undan... Google sansürüne bile değiniyor orada. Çok da duyarlı bir şahıs kendisi...
  • Dünya Kupası yaklaşıyor ve ben Messi'yi tutuyorum. Evet, tek başına Messi'yi destekleyeceğim.
  • 1000ali Yıldırım "Bu ülkeyi Google mi yönetecek?" diyerek SANSÜRÜ HAKLI ÇIKARMAYA çalışmış. Şimdi bakmak lazım tabii bu ülke son 10 yılda nereden nereye gelmiş, Google son 10 senede kendini ne denli geliştirmiş...
  • Haziranın 7'si de bitiyor bugün ve Antalya yağmurun esiri. Meteorolojiye göre bu durum cumartesiye kadar da devam edecekmiş. Yaz hâlâ ve ısrarla bekleniyor Antalya'da... Normali klimaların yanması bu mevsimde.
  • Erzurum'un cağ kebabı, kadayıf dolması ve insanı güzeldi ama özlemedim ben yine de...
  • “The measure of a man is what he does with power.” demiş Plato. God of War oynarken ne demek istediğini anlıyorsunuz eflatun rengi filozofun.
  • Bu maddeye erişim blog sahibinin hür iradesi gereği engellenmiştir!
  • 3 Haziran'da Nazım'ı andık bir kez daha. Fazıl Say imzalı Nazım Hikmet Oratoryosu'nda tarifi mümkün olmayan bir gece yaşadım. 47 yıldır hasret bu topraklarda bir çınara, 47 yıldır tükenmedi hasretimiz hâlâ...
  • Adam haklı beyler...
  • Benim de bu dünyadan gidişim bir güzelden ötürü...
  • İsrail'i ırkçı ilân edenler bu ülkedeki yıllardır bitmek bilmeyen Yahudi düşmanlığına ne diyecekler?
  • Ömer Dinçer, Zonguldak'ta maden ocağında hayatını kaybedenler için "Güzel öldüler" gibi talihsiz bir açıklama yapmak zorunda kalmış. Ah, siz de güzelce aramızdan ayrılsanız.
  • Daha görüşeceğiz sizinle...

28 Mayıs 2010 Cuma

M. Night Shyamalan

Çocukluk sanrılarından kurtulmanın yolunu iç dünyasına yaptığı yolculuklarda bulmayı başaran, Batı’nın havasını solumuş Doğu’nun romantik oryantalizmine olan aidiyetine de her daim sahip çıkmış bir isim M. Night Shyamalan. Eserlerinde yarattığı sıra dışı karakterler ve kurguladığı doğaüstü olaylar ile sembolik bir tanrısallığa bürünen Hint asıllı yönetmenin dünü ve bugünü üzerinden yola çıkıp, günümüz endüstriyel sinema sisteminde edindiği yere varan bir çözümleme yapacağız.

***

Küçük bir çocuğun hayal dünyası kadar geniş ne olabilir ki? Belki iki küçük çocuğun hayal dünyası… Büyüklerimizin oldukça basit bir yöntemle tüme vardığı gibi “Ne kadar çok ekmek, o kadar çok köfte…” Sınır tanımaz bir hayal gücünüz varsa eğer bunu besleyen şeylerin ne olduğunun bilinmesi önemlidir belki de. Söz konusu çocukluğumuz olduğu müddetçe empati yapmak kadar kolayı yoktur. En nihayetinde kendimizin yerine yine kendimizi koyuyoruz. Çocukluğumuzu besleyen en yaratıcı olgular her daim bilinmeyen, dolayısıyla merak uyandıranlar değil miydi? Ebeveynlerimize yorulmadan sorduğumuz tüm cevapsız “Neden?”lerimize kendimiz yanıt aramaya kalkmadık mı? Yatağa her girdiğimizde kendi masallarımızın kahramanı olmamızın sebebini başka yerde aramaya gerek yok. Ne de olsa cevabını biliyoruz artık.
“Küçüklüğümde aile büyüklerinin anlattığı masallarla büyüdüm ben. Küçücük bir çocukken bile tarifi mümkün olmayan bir haz aldığımı hatırlıyorum. Her çocuk da böyledir sanırım. Evde de çarşaflar yardımıyla hayalet kılığına girip, ev ahalisini korkutmaya bayılırdım. Sanırım gizem ve bilinmeyen şeyleri açıklama merakı tüm yaşıtlarım gibi benim de ilgimi çekiyordu. Böyle öyküleri nasıl aktarabileceğimi düşündüm durdum.” diyor bu yazının kahramanı M. Night Shyamalan. Yönetmen bugüne değin çektiği filmlerde korku temasını şimdiye kadar yapılmış olanlardan bir hayli farklı kullanıyor. Yapımlarında izleyiciye korkunun çevremizdeki etkenlere bağlı olmaktan ziyade tamamen kişinin kendisiyle alakalı olduğunu aktarmaya çalışıp, her şeyin aslında bireyde bittiğinin mesajını veriyor.

Kamerayla Tanışma

Manoj Night Shyamalan, 6 Ağustos 1970’de Hindistan’ın Pondicherry kentinde doktor bir anne babanın ilk çocukları olarak dünyaya geldi. Doğduğu toprakları tanımaya fırsat bulamadan ailesiyle Philadelphia’da varlıklı ailelerin konuşlandığı bir banliyöye taşındı. Doğduğu topraklar ile hasret gidermesi ancak yıllar sonra mesleği gereği olacaktı. Philadelphia’da büyüyen Shyamalan okul dışında arta kalan zamanlarını sinema hakkında okuyarak geçiriyordu. Ondaki bu hevesi gören anne ve babası sekizinci yaş gününde ona ilk kamerasını hediye ederler ve genç bir beynin kendisi için çizeceği yola belki de ilk yönü gösterirler. Küçük Shyamalan bu kamera ile yaklaşık 10 sene boyunca 50’ye yakın kısa film çekecektir. Sinema tutkusunun peşinden gitmeyi kafasına koymuştur bir kere. Katolik okulunu tamamladıktan hemen sonra bu konudaki ilk ciddi kararını verip New York Üniversitesi’ne bağlı Tisch Sanat Okulu’na kaydını yaptırır. Başarılı bir eğitim dönemi geçirmesinin ardından, mezuniyetinden hemen sonra ilk uzun metraj çalışması için kollarını sıvar. Bir geriye dönüşün tam zamanıdır artık. Bir başka deyişle geçmişe dönüşün…
1992 yılında New York Üniversitesi’nden mezun olmasının akabinde bir süredir çalışmalarını yaptığı Praying with Anger için kamera karşısına geçer. Filmde öğrenci değişim programıyla doğduğu topraklara, Hindistan’a, geri dönen Amerikalı bir öğrencinin hikâyesine davet ediliriz. Genç bir bireyin kendi kültürüne, doğduğu topraklara, bir başka deyişle aslında kendisine karşı yaşadığı yabancılığı ya da “öteki”liği gözler önüne seren filmi, Shyamalan’ın ailesine karşı bir saygı duruşu olarak görebiliriz. Yazar, yönetmen, yapımcı ve oyuncu olarak filmde boy gösteren M. Night Shyamalan dikkatle bakıldığında bir nevi kendi portresini yansıtmaktadır. Yapım Temmuz 1993’de Los Angeles Amerikan Sinema Enstitüsü tarafından ‘en iyi ilk yönetmenlik denemesi’ ödülüne layık görülür.
1998 yılına gelindiğinde genç yönetmen özel hayatından biraz daha bağımsız çalışmaya karar verir ve daha önce eğitim gördüğü Katolik okulunda yeni filmi Wide Awake’nin çekimlerine başlar. Aynı yıl vizyona giren film, büyükbabasının ölümünden sonra tüm inancını yitiren ve tanrının varlığını sorgulamaya başlayan 10 yaşındaki bir çocuğun öyküsünü konu alıyordu. Mütevazı bir kadroyla çekilen film beklenenin üzerinde bir başarı elde ederek ABD’de yılın en fazla izlenen yapımlarından biri olunca, M. Night Shyamalan artık çocukluk hayallerinin peşinden giderek çıtayı yükseltme zamanının geldiğine inanmaya başlamıştı.


Yeni Hitchcock mu?

Sinema dünyasına şöyle bir göz attığımızda belli bir yer edinmiş yönetmenlerin kendi izleyici kitlelerini oluşturmayı başardıklarını görürüz. Bunun en büyük nedeni hiç kuşkusuz yönetmenlerin kendilerine has yöntemleri ve anlatım tarzlarının oluşudur. Shyamalan’ın yönetmenlik bilincinin oturması ve kendine has bir tarz yakalamasında da tabii ki birkaç yönetmenin payı oldukça büyük. Sekizinci yaş gününde armağan edilen kamera ile yaklaşık 10 sene boyunca yaptığı çekimlerde kendisine ilham veren iki yönetmen vardı. Bunlardan ilki kullandığı teknikle pek çok izleyiciyi kendisine hayran bırakan Steven Spielberg’di. Öyle ki genç yönetmen adayının odasının duvarlarını o yıllarda Jaws ve Indiana Jones serisinin posterleri süslemekteydi. Öte yandan ruh dünyasını en çok etkileyen yönetmen ise gerilim sinemasında çığır açan Alfred Hitchcock’du. Hitchcock gerilim sinemasını klişelerden arındırmış, hikâyelerinde kalıplaşmış kuralların dışına çıkmayı başarmış, her yeni filminde kullandığı sürprizlerle izleyiciyi filmde tutmayı başarmıştır. Shyamalan’ın eserlerine baktığımızda filmlerinde kendisine küçük bir rol verdiğini, sabit kamera kullanımının üst düzeyde olduğunu ve en önemlisi filmlerinin finallerini seyirciyi ters köşeye yatıracak şekilde kurguladığını görüyoruz. Tüm bunların Hitchcock hayranlığının bir getirisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Shyamalan’ı yeni nesil Hitchcock olarak ifade etmek yine de pek doğru sayılmaz. Adının her daim Hitchcock’un yanında anılmasının sebebi örnek aldığı yönetmenlerden bir tanesi olması ve kendi eserlerinde Hitchcock sinemasından kesitler aktarması olabilir. Fakat yine de Shyamalan bir kopya olmayı kendine has anlatım tarzıyla reddediyor. Hitchcock sinemasında tedirginliği film boyunca üst seviyede tutmak esas iken Shyamalan’ın bu konuda hocasından ters düştüğünü görüyoruz. Çok daha fazla ayrıntı gösterip, izleyiciyi detaya boğmak ve bu sayede dikkatleri başka yere çekilmiş seyirciyi hazırlıksız yakalayıp ters köşeye yatırmak Shyamalan’ın en öne çıkan özelliğidir. Tüm bunların yanında yönetmenin kamera kullanımı da kendine has gerilim anlatımında büyük öneme sahiptir. Kameranın, özellikle diyaloglarda, konuşana değil de kilit noktaya odaklanması buna en güzel örnektir.

“Merhaba, Ben Night”


Wide Awake ile birlikte Amerikan sinemasında adından söz ettirmeyi başaran Shyamalan için artık hedef büyütmenin ve çocukluk sanrılarını beyaz perdeye aktarmanın zamanı gelmişti. 1999 yılında ilk büyük projesi olan The Sixth Sense (Altıncı His) için kamera arkasına geçen yönetmen kalıcı bir iz bırakmanın planlarını yapıyordu. Bu yapımda en beğendiği aktörlerden biri olan Bruce Willis ile çalışma fırsatı buldu. Aynı yıl vizyona giren film için ayrılan bütçe yaklaşık olarak 50 milyon $’dı. Çok fazla reklamı yapılmayan film, izleyenlerinin kulaktan kulağa yaydığı övgüler ile kendisine bir anda Box-Office’nin ikinci sırasında yer bulur. Aynı yıl George Lucas’ın kült eseri Star Wars’ın devam filmi ile dönmesi Altıncı His’in ilk sıraya yerleşmesinin önünü tıkar. Film elde ettiği 672 milyon $’lık hasılat ile gişede çok büyük bir başarı elde edip, Oscar’a 6 dalda aday gösterilince, yönetmen Shyamalan adını Hollywood’a ezberletir. Filmin senaryosu ve özellikle yıllarca unutulmayacak finali kendisinden beklentileri bir hayli arttırmıştır üstelik. Altıncı His’ten bir sene sonra çekeceği Unbreakable’de (Ölümsüz) Bruce Willis’e Samual L. Jackson eşlik edecekti.
Henüz 28 yaşında olan bir yönetmenin gişede bu denli başarı gösterdiği pek görülmemiştir. Üstelik Altıncı His’in başarısı sadece gişede kalmamış, film sinema eleştirmenlerinden de tam not almıştı. 2000 yılında 75 milyon $’lık bir bütçe ile çekilen Unbreakable, Altıncı His’in de referansıyla sinema salonlarını doldurmuş ve Shyamalan ikinci büyük işinde gişeden 250 milyon $’a yakın bir gelir elde etmişti. Çizgi roman temalarının bolca kullanıldığı filmde, iyi-kötü kavramlarına bambaşka bir anlayış getiren Shyamalan bu filmini şu ana kadar çektikleri arasında en iyisi olarak niteler.

Beklentilerin Kurbanı

Bir sinema izleyicisinin bir filmden beklentisi nedir? Sanırım önce bunun cevabını vermek gerekir. Koltuğuna yayılan bir sinemaseverin hiçbir zaman filmin yarısında filmden gerekli hazzı aldığı gerekçesiyle kalkıp gittiğini göremezsiniz. Çünkü izleyici sürekli bekleme halindedir. Beklenen ise finaldir elbette. Koskoca filmin son 10-15 dakikasını görmektir amaç. Daha öncesi buna hazırlıktır, hepsi bu.
Shyamalan’ın Hollywood’un en çok kazanan yönetmenleri listesinde olduğu bir gerçek. Fakat bu bile Shyamalan’ın en çok tartışılanlar listesinin tepesini zorladığı gerçeğini değiştirmiyor. Shyamalan’ın eserlerine şöyle bir baktığımızda onun en büyük şanssızlığının ilk büyük filmi ile beklentileri oldukça yükseltmesiydi. Yönetmenin kendine has bir hikâye anlatımı olduğu, bunun da eserlerine masalsı bir sürükleyicilik kattığı bir gerçek. Filmlerinin senaryosunu da kendisi yazdığı için bütünleşme konusunda da bir sorun yaşamıyor. Shyamalan filmlerinde seyircisine sürprizler yapmaktan, onları ters köşeye yatırmaktan hoşlanan bir yönetmen. Fakat bu kimi izleyici için problem yaratabiliyor. Baştan sona merak uyandırmak, sonu daha önceden belli olmayan sahneler ile merak unsurunu sürekli yüksek tutmak onun ustalıkla yaptığı bir iş. Yine de modern sinema izleyicisi bir film sona erdikten sonra film hakkında getireceği yorumları her daim filmin finaline dayandırır. Final iyiyse başyapıt, tatmin etmiyorsa tu kaka. Bunun en büyük örneklerini yönetmenin sırasıyla çektiği Signs (İşaretler), The Village (Köy), Lady in the Water (Sudaki Kız) ve The Happening’de (Mistik Olay) görüyoruz. Her bir filmi ayrı olarak ele aldığımızda senaryo bakımından denenmemiş olanın yapıldığını söyleyebiliriz. Öyküler izleyiciyi öylesine içine çekiyor ve bu Shyamalan’ın takdire şayan atmosfer yaratımıyla öylesine harmanlanıyor ki izleyici kendisini bir anda koltuğuna mıhlanmış bulabiliyor. Modern sinema izleyicisi sinemanın klişelerine öylesine kendini kaptırmış ki en nihayetinde yaşayacağı sürpriz finali yadırgayabiliyor.
Shyamalan filmlerinin en büyük handikaplarından biri de sonlarının daha önceden kulağınıza fısıldanabilme ihtimali. İzlenmeden sonu öğrenilen filmler hiçbir zaman aynı etkiyi yapamıyor. Yine de Shyamalan tüm eleştirilere rağmen bir sonraki eseri heyecanla beklenen bir yönetmen. Ne üretirse üretsin sürekli tüketilen biri. Yoksa her filminin gişede bütçesini katladığı gerçeğini neye dayandırabiliriz ki? Budur zaten Hollywood gibi bir kurtlar sofrasında şarktan çıkıp gelen bir yönetmenin masanın en iyi köşelerinden birini kapmasının sebebi. O gerilim sinemasına kattığı yeni boyutla izleyene kaderciliğin izlerini sunuyor. Yakalayabilen beri gelsin.

Favori 5’li

The Sixth Sense (1999): Küçük bir çocuğun ölü insanlar görmesi ve bunun sonucu olarak bir terapiste ihtiyaç duymasını konu alan bu psikolojik gerilim, rutin ilerleyen klişe bir gerilim filmi olmaktan son birkaç dakikasıyla sıyrılıp kült olmayı başarır.
The Village (2004): Toplumdan soyutlanmış köy… Köyün çevresinde yerleşmiş yabancılar… Ve köyün orta yerinde bir sınır… Köy halkı ve yabancılar arasındaki anlaşmaya göre sınır geçilmediği müddetçe herkes rahat olacaktır. Korkunun içimizde olduğu gerçeği kapalı toplumlar üzerinden seyirciye aktarılıyor.
Unbreakable (2000): Yönetmenin “En iyi işim” dediği bu film, 131 yolcunun öldüğü bir tren kazasından tek çizik bile almadan kurtulan bir adamın öyküsünü çizgi romansal bir anlatımla sunuyor.
Signs (2002): Mel Gibson’un başrolünde dikkat çektiği film eşini kaybettikten sonra inancını yitiren eski bir rahibin çevresinde geçiyor. Uzaylı temasının spritüel bir biçimde ele alındığı yapım klasik uzaylı filmlerinden başarıyla sıyrılmayı başarmıştır.
Lady in the Water (2006): Bir uykudan önce masalı. Fakat bir çocuğun eline şeker tutuşturur gibi değil… Bir apartmanın havuzunda aniden beliren genç bir kızın insanlığa bir mesajı vardır, onun bu mesajı iletmesine engel olmak isteyenler de… Mutlu son için zaman daralmaktadır.

(Bu yazı RoadLife dergisinin Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır.)

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Pazartesi Notları #102

"Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı...
Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmeyi öğrettiler...
Gözlerimizi açtığımızda ise bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı..."
  • Az sonra okuyacaklarınız 12 Aralık 2009 ve 16 Mayıs 2010 tarihleri arasında sıklıkla tuttuğum günlükten alıntılardır. 5 ay boyunca benliğime egemen olan ruh halini ve onun geçirdiği dönüşümü aktarması bakımından kaydadeğerdir. Sansürsüzdür...
  • Askerlik beklenenden de garip başladı. Bazı şeyler insanın beklentilerini aşabiliyormuş. Belki içinde bulunduğum alayla ilgilidir, bilmek zor, fakat kulaktan dolma bilgilerle yola çıkan insan daima yolda kalmaya mahkummuş. Bir şey veya bir yer hakkında bilgi edinmek istiyorsa insan onu yaşamalıymış mutlak. Yoksa ilk günümde önümde Lig TV bulup, sabahın 8'ine kadar uyumuş olmamı nasıl açıklayabilirdim ki?
  • Askere Aralık ayında gitmekle iyi etmişim aslında. Banyo sıkıntısının alabildiğine yaşandığı bir ortamda yaz mevsimini geçirmek daha güç olurdu sanki. Haliyle banyosuz bir gün geçirmenin ne denli sinir bozucu olduğunu öğreniyorsunuz. Aslında sinir bozucu pek çok öğreniyorsunuz. Acemilik döneminde gün boyunca eğitimde bulununca günün yorgunluğunu sıcak suyla atmak istiyor Erzurum soğuğunu da yiyen insan. Neyse ki acemilikten artan 4 ayı askerlik şubesinde tamamladım. Başta banyo sorunu olmak üzere birçok problem de buhar olup uçtu.
  • Kamuflajlar yeşil... Bere yeşil... Boyunluk, eldiven yeşil... Şapka yeşil... İç çamaşırları yeşil... Uzun bir süre yeşil renk giymeyeceğim sanırım.
  • Askerliğin bünyede ve zihinde bıraktığı en büyük etkilerden biri de hiç şüphesiz ki cinsiyet üzerineydi. Özellikle çarşı izinlerinin olmadığı ilk 1 aylık acemilik dönemi boyunca dış dünya ile olan ilişkileriniz tümüyle son bulunca "Ulan dünya erkeklerden ibaret herhalde" diye düşünmeden edemiyorsunuz. Çok dert edilecek bir şey değil tabii ki, kulaklarınızı çevrenizde dönen muhabbetlere tıkadığınız sürece...
  • İlk günlerin psikolojisi isteseniz de istemeseniz de farklı oluyor. Bir kere alıştığınız her şeyden uzak olmak ve bunu değiştirebilme yetisinden yoksun olma bilincini tarif edebilecek bir lisan yok. Yok yani böyle bir dünya! Kapıdan içeriye adımınızı attıktan sonra uzunca bir süre geri dönüşünün olmayacağını biliyor ve sıkılıyorsunuz. Karşınızda duran koca nizamiye bir doğum günü paketinden farksız, açılmayı bekliyor sanki. Yeni olduğunuz için garip gözlerin size doğru yönelmiş olduğunu görüyorsunuz, ya da öyle hissediyorsunuz. Sivil eşyalarınıza veda edip, yığınla askeri eşyayı kucağınıza alıyorsunuz. Aslında olan bitene hâlâ bir anlam veremiyorsunuz. Kamuflajları üzerinize çekip, ayna karşısına geçip, karşınızdakini tanıyamıyorsunuz: "Herhalde 1 hafta kadar giyip çıkaracağım." Daha sonra böyle bir dünyanın da olamayacağını eliniz mahkum anlıyorsunuz. Bir zaman sonra geldiğiniz noktaya hiç beklemediğiniz şekilde alışmış buluyorsunuz kendinizi. Fakat yine de biliyorsunuz dış dünya diye bir şeyin var olduğunu ve orada hayatın akmaya devam ettiğini... İnsanlar sokaklarda, işte, okulda, evde... Bir tebessüm kalıyor geriye...
  • Erzurum'a giderken en büyük korkum meşhur soğuğuydu hiç kuşkusuz... Ilıca'ya ulaştığımda henüz Aralık ayında olmamıza rağmen beni neyin beklediğini hissetme fırsatım oldu. Basbayağı burun kıllarınız dahi donuyordu işte... Neyse ki geçen zamanla birlikte bu konuda şansın yüzüme güldüğünü düşünmeye başladım. 28 Ocak gecesi görülen -32 dereceyi görmezden gelirsek yaz gibi bir kış geçirdik diyebilirim. Kar deseniz yağdığı gibi eriyordu... Erzurum halkı "Antalya'nın sıcağını buraya getirmişsin" diyerek selamladı beni.
  • Askerliğin bünyeye getirdiği çöküntü sadece moral üzerine değildi tabii ki. Daha ilk haftayı doldurmadan bedenimin zayıflığını hissetme fırsatım oldu. Halsizlik ve yüksek ateş öksürükle de harmanlanınca eğitimden uzak, istirahat halinde birkaç gün geçirmek durumunda kaldım.
  • Okumak cahilliği alır, eşeklik baki kalır... Bir bildikleri varmış ki böyle söylemişler. Ne de güzel söylemişler. 331'inci Kısa Dönem olarak, özellikle acemilik boyunca, çevremdeki askerler büyük ölçüde üniversite mezunuydu. Hâl böyle olunca bir şeyler paylaşabileceğiniz, bir konu üzerinde saatlerce tartışabileceğiniz donanımlı insanlarla birarada oluyorsunuz. Fakat arada çürük yumurtulara da rastlayabiliyorsunuz. Televizyonda iki bacak görünce "Tövbe estağfurullah, tövbe tövbe" çeken insancıklara rastlıyorsunuz mesela. Bulunduğunuz yer de "Peygamber Ocağı" olunca garipseyen çok olmuyor bunları. Bir başka husus da yemek duaları sırasında vuku buluyordu. Herkesin bildiği üzere "Tanrımıza Hamdolsun, Milletimiz Varolsun" demeden yemeğe girişene, girişiyorlar. Sorun bu değil... Sorun, birkaç çatlak sesin "Tanrı" kelimesi yerine "Allah" tabirini kullanması. Kendimi tutamayıp "Tanrı kelimesi sizi neden bu kadar rahatsız ediyor?" diye sorunca aldığım cevap "Eder tabii, etmeli de... Tanrı dediğin şey bir heykel parçası da olabilir. Biz ona inanmıyoruz ki. Tövbe!" oluyor. "İyi ya işte" diyorum, "buradaki herkes sizin gibi düşünmüyor olabilir. Ben Müslüman dahi olmayabilirim. Tanrı genel bir kavram. Seninkini de kapsar, Budist'inkini de..." Anlamamakta ısrarcılar tabii. Odunla mı vurayım kafalarına. Şiddete karşıyız.
  • 28 Aralık'ta, askerlikteki 17'nci günümde, heyecanlı bir güne uyandı koğuş. Nedeni 25 metre atışlarına götürülecek olmamızdı. İçimi tarifi mümkün olmayan bir tedirgin kaplamıştı. Boş silaha bir nebze tahammül edebiliyordum ama içi mermi dolu tüfekleri kavramak düşüncesi suratımı yerdeki kardan farksız kılıyordu. Diğer askerlerin yüzündeki mutluluğa şaşırıyordum. Tek tedirgin ben olduğum için gariplik bende olmalı diye düşündüm. İlk grubun içinde değildim. Bu işimi daha da zorlaştırdı. Tüfeklerden yükselen inanılmaz ses kalp atışlarımı iki katına çıkardı. Sıra bana gelip de mevzi aldığımda elim tetiğe gitmedi. Başımızda bulunan eğitim çavuşu emir komutayı elinde bulunduran yüzbaşıya "Komutanım arkadaş atmak istemiyor" dedi. Yüzbaşı bana dönüp, "Korkuyor musun lan" diye ekledi. Cevabım "Evet" oldu. "Yat yere, atışını yap" diye son noktayı koydu. Hedefe nişan dahi almadan 3 mermiyi gönderdim bir yerlere... O geçmek bilmeyen 1 dakika bittikten sonra ise silahı icat eden zat-ı muhtereme güzelce bir sövdüm.
  • 29 Aralık 2009'da kuzenimin ikizleri Nehir ve Alp dünyaya geldiğinde ben onlardan bir hayli uzaktım. Nisan başında ise bir diğer kuzenimin kızı Ekin bu tatsız hayata merhaba dedi. Gelir gelmez ilk işlerimden biri bu küçük afacanları görmek oldu. Yirim!
  • Yeni yıla girişim de bir garipti, biraz hüzünlüydü. Normal şartlar altında yeni yıl için çok özel atraksiyonlara girmeyen ben söylüyorum bunları. İşin komik bir yanı da vardı... Alayda yılbaşı dolayısıyla yatma saati 01:00'a çekildi ve askerlere kuruyemiş, muz, gofret ve portakal dağıtıldı. Gülenleri görüyorum sanki! Gülersiniz tabii. Ben olsam ben de gülerdim. Bendim zaten, ve güldüm de. Ama gülmekle kalmadım. Portakalla mı geçirecektik yeni yılı. Bazı hinliklere imza attık tabii ki o bende kalsın. Tören adım, adi adım ve uygun adım şeytan üçgeninin yarattığı yorgunluk yüzünden ağırlaşan gözkapaklarım, koğuşun parmaklıklarının ardında görülen Palandöken'in zirvesini ışıldatan havaii fişekleri görüp, hüzünlü bir şekilde kapandılar...
  • İleride anlatacağım ve anlatırken güleceğim tek bir askerlik anım var sanırım. Unutmamak için buraya kayıt düşmek en iyisi... Askerlikteki ilk 10 günümüzü doldurmamışız. Adımız üzerimizde: Acemi! Ne rütbe biliyoruz, ne başka bir şey... Akşam içtimasının ardından yemekhaneye girmişiz ve bir masa kapmışız 4 arkadaş. Askerliğini yapmış olanlar bilir, askerlikte bir "şafak alma" muhabbeti vardır. Üst devre askerlerden biri gelip kulağınıza parmakları ile vurur. Budur! Ve evet, saçmaoğlu saçma! Ama yine de sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmış bu insanları sırf bunun için hor göremezsiniz. Neyse biz muhabbete devam edelim. Bir masada yemeğe yumulmaya hazırlanırken arkadan gelen bir üstteğmen arkadaşın kulağına bahsini ettiğim hareketi yapar. Yapanın rütbeli olduğunun farkında bile olmayan arkadaş sert bir tavırla ekler: "Yalnız bu başka birine yapma. Benim gibi karşılamayabilir." Dumurlardan dumur beğenin artık. Elimde çorba dolu kaşıkla öylece kalakaldım. Arkadaşa bakıyoruz, o da bakışlarımızı "Ne var?" dercesine karşılıyor. Üstteğmen iyi adamdı. Gülerek eğildi ve omzundaki yıldızları işaret etti. Yıldızları gören arkadaşın rengi sofradaki domatesin renginden farksızdı. O an eminim "Yer yarılsın ve içine gireyim" diye dua ediyordu. Sonrası mı? "Vallahi komutanım şöyle, komutanım inanın ki böyle..." Komutan inandı tabii.
  • 2 Ocak sabahı yataktan dışarı çıkamadım bir süre. Hayır, hasta falan değildim. Koğuşa giren bir fareydi buna sebep olan. O fare yüzünden geç kaldım içtimaya.
  • 6 Ocak'ta yapılan ilk yemin töreni provası için otobüslerle Ilıca'dan Erzurum'a gittik. 26 günlük sivil yaşam özlemi pencere kenarından da olsa son bulmuştu.
  • "128 gün kaldı. Çok var daha" yazmışım not defterime. 8 gün olmuş biteli!
  • 8 Ocak'taki yemin töreninden sonrası oldukça dramatikti. Bunun çeşitli sebepleri var ama sanırım ilk kez o gün gözlerim doldu. O akşam bizi bıraktıkları Kabul Toplama Merkezi'ndeki koşullara katlanmak zorunda olan kim olsa bu duyguyu yaşardı.
  • Horasan'da çocukluğumu gördüm. Hiç değilse benim yaşadığım çocukluğun hâlâ yaşanmaya devam ettiğini gördüm. Çocukların uğraşları arasında bilgisayar oyunları yok orada. Sokaklarda misket yuvarlayan, gelip sizinle muhabbet edip bir şeyler kapmak isteyen yürekler var o toprakta. Küçüklüğümde taşlardan kale yapardık, futbol oynamak için... Horasan'da ağaçların arasına ipler geriyor çocuklar, voleybol oynamak için.
  • Askerlik şubesi kapısında tuttuğum nöbetlerde sürekli şarkı söyledim. 2 saati başka bir şekilde geçirmek zor aksi takdirde. Bu konuda kendimi çok geliştirdim. En kısa zamanda bu yeteneğimden ekmek paramı çıkarmayı düşünüyorum. Albüm hazırlıklarına başlıyorum. Mp3 indirmeyin ama satın alın albümümü. Emeğe saygı. +rep!
  • Bazen rahatsızlık geçiriyorsunuz ve hastaneye sevk edilmeniz gerekiyor. Ağız alışkanlığından dolayı Devlet Hastanesindeki doktora bile "Komutanım" dediğimi biliyorum. Eve geldikten sonra yemeğe çağıran anneme bile "Emredersiniz" diye seslendim istemdışı. Anne emretsin canım, bir şey çıkmaz.
  • "Well, I'm back!"

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Doğan Güneş...

...ile birlikte...

Bugün pazar.
bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün

Bu kadar benden uzak,
bu kadar mavi,
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

3 Nisan 2010 Cumartesi

Durum Raporu #3

Askerdeyken insan ister istemez zorunlu görevini tamamladıktan sonra yapacaklarının bir çetelesini tutuyor. Özgürlük kıymete biniyor ya, en ufak edimin önemi had safhaya ulaşıyor. Dönüşümle birlikte sıraya koyduğum şeylerin başını Galatasaray'ın şampiyonluk kutlamalarına katılma fikri çekiyordu. Öyle ya 16 Mayıs terhis günü olduğu kadar Süper Lig'in bitiş günü anlamına da geliyordu. Bu plan yalan oldu gibi... Galatasaray ben kadar istemiyormuş, elden ne gelir...

Buna mukabil ikinci sırayı Lost'un final sezonuna vermiştim. Öyle ya, nasıl takip ettiğimi çevremdekiler bilir. Geçtiğimiz mayısta askerde olacağımı öngörmüştüm ve 1 senelik bir ara verdiğimin bilincindeydim. Yine de hazırlıklarımı tamamlamıştım. Evde olan kardeşime sipariş verilmişti, bölümler itinayla her perşembe sabahı arşivleniyordu. Beni bekliyorlardı... Hâlâ da devam ediyor bu durum. Geçtiğimiz perşembe 10'uncu bölüm hazırdı mesela. Dizinin gidişatı hakkında herhangi bir bilgiden özenle kaçınmayı da başardım. Bugüne kadar... Facebook üzerinden gelen bir mesaj ile birlikte üniversiteden ev arkadaşımın densizliğinin kurbanı oldum. Adamda Karşıyaka kanı var bir kere, ne desen boş. Şu ölmüş de, bu ölmüş, bıdı bıdı. Ağzının payını verdim vermesine de hevesim kaçmadı desem yalan olur. Şimdi önceliğim başka...

Geçtiğimiz sonbaharın başında bekliyordum aslında God of War 3'ü. Askere gitmeden alıp bitirmek istiyordum. Çıkış tarihi ertelendi, ertelendi, ertelendi... Sonra askerdeyken bir gün NTVSpor'u takip ederken o malum reklamı gördüm. İçim gitti, dizimi dövdüm. 17 Mart'da dünyayla aynı anda Türkiye'deymiş... Asar mısınız, keser misiniz? Halihazırda bekliyoruz ya, bekleyeceğim efendim, bunu da bekleyeceğiz. Döner dönmez ilk işim olacak sanırım God of War 3'ü satın alıp, PS3 başında nirvanaya ulaşmak, mitolojiyi baştan yazmak... Emrinde olacağım Kratos'umun...

Emre Aydın'ı bekledik aylarca, ona da laflarım var aslında. Albümü ısrarla çıkarmadı... O da "Hele Anıl bir askere" gitsin diyenler kervanına katıldı.

Bir şey değil de gündemden, internetteki yeniliklerden, daha fazlasından bihaber yaşar oldum. Günlerim defter yazmak, Excel'de tablo çizmek, çerçeve çakmak, nöbete girmek ve benzer hareketlerle geçiyor. Akşam olunca da uyku kollarına alıyor zaten. Ama bir yandan da güzel aslında. Tayyip Erdoğan'ın yüzünü görmüyorum mesela, adını duymuyorum. Amcanın birinin dediğine göre pek çok ülkede 1915 olayları kabul görmüş. Küfür sallıyordu amca, o da olmasa onu bile bilemeyeceğim. Gündem diye bir şey yok bende.

"Bitmez" diye diye başladık, gün itibariyle 42'ye düştük.

Bitecek sanırım!

20 Şubat 2010 Cumartesi

Durum Raporu #2

Böyle bir yer Horasan. Yapacak, gezecek, görecek pek fazla seçeneği olmuyor burada insanın. Yine de böyle düşününce karşılaştığınız ilk tepki "Sen oraya askerlik yapmaya gittin; gezmeye, görmeye, keyif yapmaya değil." oluyor. İyi, tamam da çarşı izni denen şeyi laf olsun diye mi sunuyorlar asker adama?
Burdur'un bir tek caddesi vardır. Adı da Mecburiyet Caddesi'dir. Burdur halkının zorunluluğu o tek caddenin adına ne de güzel yansımış diye düşünmeden edemiyor insan. Horasan bir il değil en azından. Yoksa Burdur ile aynı kaderi paylaşıyorlar. Şehirlerarası bir yolun orta yerinde gelip geçen otobüsleri, kamyon şoförlerini ve nicelerini karşılamak ve hatta onları buyur etmek için kurulmuş sanki burası. Zira bu coğrafyanın insanların9ın tabiatında bu var: Yabancıyı konuk etmek. O tek dörtyolun şarkını, garbını, kuzeyini, güneyini adımlayınca Horasan yazıyor ayaklarınız bembeyaz zeminin üzerine. Doğu'nun insanlarının bambaşka olduğunu sadece duymakla yetinmiştim şimdiye dek. Askerlik bahane olmasaydı günün birinde ülkenin bu yalnız kısmına çeker gelir miydim merak edip de, ihtimal veremiyorum. Fakat, şimdi, şu anda hiçbir mutsuzluğum olmadığı gibi inadına da mutlu ve umutluyum aslında. Bu ülke insanlarının aslında ne kadar birbirinden farklı ve birbirine yabancı olduğuna kendi gözlerimle tanık oluyorum her gün. Batı kadar Doğu'nun da önemli olduğunu hissediyorum çünkü. Tüm imkansızlıklara, beklenen hizmetlerin bir türlü gelmeyişine karşın insanların yurt sevgisini, iyimserliklerini gözlerinden okuyorum her gün. Askerlik Şubesi'ne topları kaçan ilkokul çocuklarıyla muhabbet ediyorum. Onlar da çocuk nihayetinde. Ama bir farklılıkları da var. Bunu muhabetlerinde görüyorsunuz. "Nesi var?" demeyin, anlatamam! "Bize denizi anlat" diyorlar mesela. Söz versen havada kalır.
Havalar ise bir garip. Televizyonda yurdun batısını gördükçe bulunduğum şehir konusunda ciddi şüphelere düşüyorum. Gelirken en büyük korkumdu Erzurum soğuğu. İnsanlar şanslı olduğumu söylüyorlar, "Bu sene burada kış yok, kışı Antalya ve İstanbul yaşıyor bu sene" diyorlar. Yalan da değil. Bir defa gece nöbetinde -32 dereceye maruz kaldım ama hepsi bu. İnsanın iliklerini donduracak bir soğuk olmadan geçirdik koca kışı. Kar derseniz, karşıdaki dağların zirvesinde dahi görebilmek için dikkat kesilmeniz gerektiğini söylerim. Şubatın bile bitmek üzere olduğu şu günlerde yakıcı bir güneşin olduğunu ve kazakları dahi çıkardığımı belirtsem inanın hiç mübalağa etmiş olmam. Bu konuda da şans yanımda...
Askerliğimi sorarsanız... Selamı var! Cidden. Ben bile zar zor görüyorum kendisini. Nöbetler de olmasa unutacağım içinde bulunduğum ortamı. Sabahtan akşama kadar bilgisayar başındayım. Excel, Word ve bilimum program üzerinde çalışıp duruyorum. Hafta ne zaman başlıyor ne zaman bitiyor anlamıyorum bile. Belgegeçer ve tıpkıçekim makineleri arasında mekik dokuyorum. Mekik demişken... 35 standart mekiğin belini bükebiliyorum da barfikste 3'ü ancak buluyorum. Geçen sene kırılan köprücük kemiğim bu yüzden çok küfür ediyor bana. Anlayacağınız yapabileceğim en rahat askerliği yapıyorum. Çavuş olunca ayak işlerinden de uzak oluyorsunuz. Arta kalan zamanları da kitap okuyarak geçiriyorum. The Lord of the Rings'in üzerinden altıncı kez geçmek iyi olurdu burada. Çünkü biraz Mordor'u da andırmıyor değil buralar. Atmosferse atmosfer!
"Şafak" diye bir şey de var burada. "Baba yatar, şafak atar" diyorlar. Mutlu oluyorlar böyle zamanlarda. Bizimki de 84 işte. Notlar birikiyor. Elbette onların da günü gelecek.
Ha bir de, kendi Olric'imi yarattım burada. Toprak, güneş ve biz bahtiyarız. İkimiz bir tutunan olmaya çalışıyoruz. Değil mi Olric?

Olric?

17 Ocak 2010 Pazar

Durum Raporu

Rapor falan değil aslında. Neyin raporu olabilir ki zaten? "Esas duruşta süper duruyorum", "Atışlarda berbatım" ya da "Soğuklarla başım dertte" demeyeceğim. Şu olabilir belki: "Zaman geçmiyor laaaaan!"



Evet, biraz sükunet, biraz huzur olsa süper olacak. Başka da bir şey istemiyorum. İstiyorum aslında ama ona gün itibariyle daha 118 gün var. Gelir muhakkak, ama gelene kadar neler getirir neler götürür tahmin etmek güç.



Bundan tam 37 gün önce Erzurum Ilıca'da bulunan Oto Ulaştırma Alayı'na teslim olmuştum. Acemilik deniyormuş bu 1 aylık sürece... Son derece acemi gibi davrandım zaten, aynı şekilde de devam ediyorum. Anladım ki asker olmaktan çok asker gibi görünmek daha önemli kendinizden bir şeyler kaybetmek istemiyorsanız.



8 Ocak'ta Palandöken'deki tugayda yapılan yemin törenini müteakiben kalan günlerimi geçireceğim ikamet de belli oldu: Horasan Askerlik Şubesi... Hayrına memurluk yapıyorum burada. 118 gün kalmışken bir ses vereyim dedim. Ayrıntıları ajandamda biriktiriyorum. Dünya dolusu notla döneceğim diye umut ediyorum 16 Mayıs günü. 17 Mayıs'ta da şimdiye kadarki en uzun Pazartesi Notu gelebilir. Ağzınız mı sulandı?

Zaman zaman, zaman zaman... Hımmm, o zaman...

10 Aralık 2009 Perşembe

Yine Yol Göründü Gurbete

2,5 sene önce yola çıktığımda büyük bir hevesle doluydu yüreğim. Yapılacak, yazılacak, dışavurulacak çok şey vardı. Yapabildiğim kadar yaptım. Zaman zaman başlangıçta hedeflediğimden ayrı yollara saptım. İyi kötü idare etti bu blog. Son zamanlarda o eski üretkenliğimi de kaybettim sanırım. Ayda 70'e yakın yazı girerken, şimdi ayda 10'u bulsam öpüp başıma koyuyorum. "Bıkmak" demeyelim de, "soğumak" olsun bu duygunun karşılığı. Uzun bir mola gerekiyordu, fırsat kendi kendini yarattı. Çok kişiyi tanımama vesile olan bu blogdan ve tabii ki o "çok kişi"den uzak bir 5 ay bekliyor beni, ve tabii ki bu blogu. "Bir zorunlunun yaşam rehberi" gerçekleşmeyi bekliyor. 18 Mayıs 2010'a kadar uzuuun ama kısa bir ara vermek durumundayım. "Sayılı gün çabuk geçer" diyorlar. Kaşındım ve test etmeye gidiyorum işte. Ara sıra vereceğim çınlamaları çorbadan sayarsak, 5 ay 5 gün sonra görüşmek dileğimle...
Herkese sevgiler...

9 Aralık 2009 Çarşamba

Dinlenmesi Gerekenler (51) - Nefesimi

video
Geldim, mutsuzluğumla
Yürek susuzluğumla
Koynuna al demiyom
Eşikte koyma beni
Koynuna yatır demem
Yeter, bağışla beni

Aç ellerin gireyim
Sana ömrüm vereyim
Kuruyan dudaklarına
nefesimi süreyim
Kuruyan dudaklarıma
nefesini süreyim

Dağlara küs olur mu
Bahara yas olur mu
İki can bir bedenken
ayrı yatmak olur mu?
İki yürek bir canken
ayrı düşmek olur mu?

Biliyorum, suçluyum
Kentin kirli suyuyum
Sevmesini bilmiyorsam
geçmişin sonucuyum

Aç kapıyı gireyim
Sana ömrüm vereyim
Kuruyan dudaklarına
nefesimi süreyim
Kuruyan dudaklarıma
nefesini süreyim

Emrah ALTINOK

7 Aralık 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #101

  • Yorucu, uzun ve macera dolu bir haftaydı. İştirak edilmesi gereken bir sınav vardı. İçinde bulunduğumuz ayın ilk üç gününe tekabül ediyordu bu sınav. Sınavın İstanbul ayağına katılan arkadaşlarımdan aldığım bilgiler biraz can sıkan cinstendi. Öyle ki sınava ilk gün katılacak olan bir dostum sabah 07.00'da girdiği sınav merkezinden ancak 16.30'da çıkabilmişti. Bu fena değildi aslında. Sınava İstanbul Küçükyalı'da katılan bir diğer dostum ise sabahın 04.00'ında dayandığı sınav merkezinin kapısından ancak akşam 20.00'da ayrılabilmişti. İşini son güne bırakan bendeniz ise küçük bir endişe yaşıyordu. Endişelerim beyhudeymiş... 07.30'da girdiğim nizamiyeden çıktığımda saat 13.30'du. Pöfff! Bunları neden anlatıyorum ki? Bir şey anladığınızı da sanmıyorum zaten.
  • O değil de sınav merkezinde ortaokul arkadaşıma bile rastladım. Dünya küçük, Türkiye daha küçük.
  • Söz konusu sınavın içeriğini çok merak ediyordum. Kapalı kutuydu benim için. Sonuçta gördüm ki sorular bilgi ölçmekten ziyade zeka ölçmeye yarıyordu. IQ'um kaç çıktı acaba? Çok merak ettim.
  • Bunu neden yaptıklarını da merak ediyordum başlangıçta. En nihayetinde sınava katılan herkes üniversite mezunuydu ve ben araya kaynayan birkaç çürük yumurta olabileceğine ihtimal vermiyordum. Yanıldım tabii, her zamanki gibi... Şimdi şöyle oluyor... Bir üst düzey yetkili sınav merkezinde koyun gibi duran birkaç yüz kişiye "Aranızda Doğu Anadolu ya da Güneydoğu Anadolu'da halihazırda askerlik görevini sürdüren kardeşi olan var mı?" sorusunu yöneltince sadece tek bir parmak havaya kalktı. Kendisine kardeşinin askerliğini hangi kentte yaptığı sorulunca alınan cevap "Kıbrıs" oldu. Aynı soru ve cevap yinelenince hata payı da sıfıra indi haliyle. Her şey bununla da bitmedi. Yakasındaki numaranın tek rakam mı çift rakam mı olduğunu dahi bilmeyen yığınla adam vardı. Kahpe felek bana yaptı kelek!
  • Sınavın süresi mi? Yetkili ne zaman "Kalemleri bırakın" dediyse o zamandı. Yanlış hatırlamıyorum!
  • Bir süredir TRT ekranlarında yer alan bir belgesel var. Belgeselin adı "Sudaki Umut". Dikkatinizi çekti mi bilemiyorum, belgesel Ilısu Barajı'nı yapacak firmanın sponsorluğunda yayınlanıyor ve sürekli barajların bölgeye refah, huzur ve güzellik kattığından bahsediliyor. Sular altında bırakılacak tarihin üzerine tül perde çekiliyor. Uyumasana Türkiye!
  • Son olarak evrim tartışmalarına katılan Zeki Alasya, "Madem ki evrim var o halde neden günümüzde maymunlar insana dönüşmüyor" gibi übersonik bir cümle kurmuş ve sanatçı olmanın zaman zaman pek bir şey ifade etmeyeceğini gözler önüne sermiş.
  • Bu sondu... En azından uzunca bir süreliğine... Pazartesi Notları #101 kocaman bir son nokta anlamına gelmiyor. Yoruldu belki, mantığa yer yok. Zira mayıs ayına kadar mantığın bittiği yerde olacak.
  • 5 ay sonra 102'inci bölümde görüşmek dileğiyle...

6 Aralık 2009 Pazar

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 71

"We might just make it. Did that thought ever cross your brain? Well regardless I would rather take my chance out there on the ocean, that to stay here and die on this shithole island spending the rest of my life talking to a god damn VOLLEYBALL."
(Cast Away - Tom Hanks)

Creativity (31)

30 Kasım 2009 Pazartesi

Gemiler Başka Diyarlara...

Karpuz kabuğundan gemiler yaparak Türkiye'nin "Nuovo Cinema Paradiso"sunun altına imza atan adam artık yok. Sinemanın varoş yanını resmeden, aldığı ödülün ardından "Bu ödülü hiçbirinizin yaşamadığı yoksulluğu yaşayan eşime armağan ediyorum" diyebilecek kadar güzel insanın ardından fazla söz söylemeye hakkım yok. Karpuz kabuğundan yapılma gemiler onu bekliyordu, dümeni kaptı, beraber sonsuzluğa yelken açıyorlar bugün.

Pazartesi Notları #100

  • İlkini dün gibi hatırlarken 100 olmuşuz, haberimiz yok.
  • Dünyada spam yayan ülkeler sıralamasında % 8 ile ikinci sırayı almışız. Zirveyi zorluyoruz. Bu maddeyi listenizdeki arkadaşlarınıza iletirseniz 3 gün içinde iyi şeyler oluyormuş.
  • Arda Turan da gidecekse gitsin artık. İkinci bir Hasan Şaş vakası görmek istemiyorum. O yöne doğru gidiyor çünkü.
  • Briçe merak saldım son zamanlar. İlerletmeye fırsat yok maalesef.
  • Bayramda kapı zilini çalıp da şeker isteyenler çocuk olurdu eskiden. Bayram süresince gördüklerimin birçoğunun sakalı vardı yahu.
  • Cep telefonu kullanırken çekilmiş fotoğrafını Facebook'a yükleyen arkadaşlarıma laflar hazırladım.
  • El Classico'nun adı Barca Classico olarak değişse ya artık.
  • Binlerce hayvanı kesip de adını bayram koymak ne garip şey değil mi?
  • Biz askerden dönene kadar Lost bitecek, HIMYM bitecek, Supernatural bitecek, Heroes bitecek... Bitecek Allah, bitecek!
  • Mustafa Pektemek Fırını.
  • TRT süper yahu. Geçtiğimiz hafta içinde "Darwin'i bitiren balığı" ekranlara taşıyıp, evrim teorisini yerle yeksan ettiler. Merak edenler şöyle buyursun. Evrim yok demişsin ama basbayağı Samanyolu TV'ye evrilmişsin be TRT.
  • Geçen haftadan ne mi öğrendik? RTÜK Başkanı olabilmek için ağzınızın ayarının olmaması yetiyormuş mesela. Belki de samimi olmaktır bunun adı, bilemedim şimdi.
  • Bu arada... Akademi, Michael Moore'nin Kapitalizm'ini Oscar'a aday göstermedi. Normal şartlarda şaşırmak gerek ama biz şaşırmıyoruz tabii.
  • Karadenizliler müthiş insanlar. Karla kaplı yollarının açılması için mahsur kaldıkları yalanını uydurabilecek başka bir halk yok.
  • Hey gidinin Cine5'i... Lig maçlarından ve vizyon filmlerinden sonra gelinen nokta Diyetteyiz olmuş. Hey gidinin Cine5'i, hey!
  • Askeriyeden 30 lira 91 kuruş tutuşturdular elime "yol parası" adı altında. Bu neye mi yaradı? İlk kez 1 Kuruş gördüm yahu, bundan güzel bir duygu mu var?
  • 5 saat sonra da resmen asker sayılmaya başlıyorum. Ne yapacağım ben yahu!

23 Kasım 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #99

  • Son 100 yılda 61 gazetecisini öldüren ülke hangisidir? Çalışmadığınız yerden mi geldi yoksa?
  • Sıcak süt mü, soğuk süt mü? Yoksa hiçbirisi mi?
  • Lost'un son sezonu 2 Şubat 2010 tarihinde başlayacakmış. İşin daha sevindirici tarafı 2 saatlik bir açılış bekliyor Lost izleyicilerini... Tabii ben o sıralar ekranlardan ve Lost'dan epey uzakta olacağım. Olsun. Bölümleri birikmiş halde izlemek çok daha güzel olacak. Kendimi avutuyorum sanırım.
  • Son günlerde İsmail YK'nın Facebook şarkısı dilimden düşmüyor. Nasıl musallat oldu bilemiyorum, bilemedikçe hasta oluyorum. Bir de adam Facebook'u çöp çatanlık sitesi gibi anlatmış eserinde. Garip vallahi.
  • Cumhuriyet Halk Partisi için "Nasıl Muhalefet Yapılır" isimli bir kurs açılsa, başta O.Öymen olmak üzere partili vekillerin tümü katılsa nasıl olur?
  • Sudan'da 6 çocuk idama mahkum edilmiş. Dünya ne güzel yer, güzel yer dünya!
  • Çocukluğunuzda izlediğiniz, izlerken bayıldığınız (hayranlıktan), hafızanızın yıllara yenik düşmesi sonucu ismini unuttuğunuz filmler mutlaka vardır. Varsa öyle, bir hatırlatsanız güzel olur. Tadı ayrıdır o filmlerin be.
  • District 9'ın 38 bin kişi tarafından izlenildiği ülkemde Kolpaçino iki haftada 350 bin rakamını buluyorsa denilecek çok şey var demektir.
  • Disko Kralı'nda Aylin Aslım-Yeşim Salkım düellosu müthişti. Okan Bayülgen-Yeşim Salkım kapışması ise anbıliyvıbıldı.
  • Geçtiğimiz günlerde Ahmet Özal babasının ölümü ile ilgili şüphelere yanıt vermek için bir haber kanalındaydı. Daha sonra muhabbet farklı bir yöne kaydı. Sunucu Ahmet Özal'a babasının bir ermiş olup olmadığını sordu. Bunun dayanak noktası ise Turgut Özal'ın cenazesi ile ilgili bir hikâye... Ahmet Özal canlı yayında anlatmak istemedi bu olayı tabii. Ben ise, işim gücüm yok, gece gece merak edip internette küçük bir araştırma yaptım. Uzun uzadıya anlatacak değilim olayı. Merak eden buradan öğrenebilir. Benim kafama takılan nokta ise başka. Hikâyede Çanakkale Savaşı'nda kalma kahramanlar var anlaşılan! Bir sakallı amca gölgeler içinden çıkıp geliyor ve rahmetlinin mezar taşını yapıyor. Daha sonra aslında olmadığı anlaşılan bu esrarengiz amcalar neden hep sakallı oluyor? Olayın ne denli gizemli olduğunu aktarmak için olabilir sanırım.
  • Fransız bilim adamları insan derisi üretmişler. Doktor Frankenstein'in canavarının yaratımına bir adım daha yaklaştık!
  • Oku ey halkım, unutma bunları!

16 Kasım 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #98

  • Bu hafta geç kaldım ama pazartesi bitmeden yetiştim. Mühim olan da bu sanki.
  • Bu geç kalmanın nedeni de bugün bilgisayarı kucağıma pek fazla alamamış olmaktır.
  • Kanaltürk açık şu anda. Dün oynanan Galatasaray - Fenerbahçe maçını provoke eden biri bayan iki zat ile canlı bağlantı yapılıyor. Fenerbahçe seyircisinin alınmaması gereken maça girmiş olmalarını geçtim de bir bayanın rakip tribüne dönüp orta parmağını göstermesi ne kadar doğrudur? Yapılan olayların en ufak bir bölümünü dahi kabul etmiyorum o ayrı, fakat kimse kendisini sütten çıkmış ak kaşık gibi de göstermeye çalışmasın. Çubukluysanız çubukluluğunuzu bilin!
  • 2012'yi de bugün izledim. Sinemanın sanatsal yönüne atıfta bulunan bir çalışma bekleyen varsa baştan izlemesin zaten. Roland abimiz her zaman yaptığını yapmış ve göze hitap etmiş. Onun sinemaya bakış açısını da tartışmak anlamsız. Amacına ulaşan gayet de güzel bir yapım olmuş. Fakat filmi ikinci sıradan izlemiş olmanın boynuma yaptığı etki canımı sıkmakta.
  • İzlediğim salondaki kopya dublajdı. Dublajı güzel nadir filmlerden biri olduğunu da henüz izlememiş olanlara not düşelim.
  • Askerliğe de pek bir şey kalmadı yahu. 1-2-3 Aralık'da yedek subaylık sınavı için İzmir'de olacağım. Ayın 10'unda sınav sonuçları ve dolayısıyla askerliğimi yapacağım yer belli olacak. 12 Aralık'tan itibaren de Allah bana kolaylık versin.
  • Carrefour'un yeni reklamında yaşlı teyzemiz ürünler için "Dinimize uygun" gibi bir not düşüyor. Bu notu düşecek noktaya da geldik ya...
  • Vodafone'nin kendi reklamını tiye alması da müthiş. Hakkı Devrim'in sahne aldığı reklamın Şafak Sezer tarafından taklit edilmesi olayınadn bahsediyorum tabii ki.
  • Daha Enke'nin acısı tazeyken De Nigris'in ölüm haberi son darbeyi indirdi futbol dünyasına. Doktorların ani ölüm riski bulunduğunu ısrarla belirtmesine karşın futbol sevdası hayatının önüne geçti. 31 yaşındaydı...
  • Üst kat komşularımızın suratlarını betona gömsem kaç yıldan başlar?

15 Kasım 2009 Pazar

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 70

- "Living here day by day, you think it's the center of the world. You believe nothing will ever change. Then you leave: a year, two years. When you come back, everything's changed. The thread's broken. What you came to find isn't there. What was yours is gone. You have to go away for a long time... many years... before you can come back and find your people. The land where you were born. But now, no. It's not possible. Right now you're blinder than I am." (Philippe Noiret)
+ "Who said that? Gary Cooper? James Stewart? Henry Fonda? Eh?" (Marco Leonardi)
- "No, Toto. Nobody said it. This time it's all me. Life isn't like in the movies. Life... is much harder." (Philippe Noiret)

(Nuovo Cinema Paradiso)

Hasankeyf'i Bilir misin?

video

14 Kasım 2009 Cumartesi

Tim Burton

Gençliği ve Vincent Price

İzleyeni kaç yaşında olursa olsun masal dünyasının o büyülü kapılarından içeriye çekmeyi başaran ve bunu yaparken adeta zamanı birkaç saatliğine durduran filmlerin mimarı Tim Burton’un çocukluğu da yetişkinliğinde olduğundan farklı değildi. 25 Ağustos 1958 yılında California’nın Burbank kentinde sonraları masalsı bir havaya bürüyeceği dünyaya “merhaba” dediğinde belki de doğduğu kentin bir zaman sonra hayallerini gerçekleştirmesine olanak tanıyacağından haberi yoktu. Burton’un Burbank gibi Warner Brothers, NBC ve Disney gibi dev sinema şirketlerinin stüdyolarına ev sahipliği yapan bir kentin evladı oluşu tesadüf müdür bilinmez fakat sırf bu özelliğinden dolayı Burbank’ı Hollywood’un kalbi olarak niteleyenlerin sayısı da küçümsenecek düzeyde değildir. Birkaç yıl sonra, henüz lise çağındayken, Burton’un kapısı bu üç büyük devden biri tarafından ısrarla çalındığında ne kadar şanslı olduğunu anlayacaktır.
Akranları ve arkadaşları her gün ekran başında vakitlerini çizgi film izleyerek öldürürken, kıvırcık saçlı küçük Burton ise bir çocuğun yapması beklenenden çok daha farklı şeyler yapıyordu. Edgar Allan Poe ve H.P. Lovecraft okuyup, hava kararana dek korku ve gerilim filmleri izliyordu. En çok hayranlık duyduğu isim ise korku filmlerinin unutulmaz aktörü Vincent Price idi. O vakitler daha sonra Price ile çalışma fırsatı bulacağından bihaberdi tabii. Tüm bunların dışında sokağa çıkıp oyun oynamak yerine odasına çekilip, çalışma masasında çizimler yapmayı daha makul gördü her zaman. Öyle ki henüz dokuzuncu sınıfta iken çalışmaları ilgi görmeye ve ödüllendirilmeye başladı. Okyanusta mücadele etmek istiyorsanız, amatör de olsanız bir yerden denize açılmayı göze almalısınız. Burton’un da yaptığı tam olarak buydu işte. Yerel bir çöp toplama şirketi başlatmış olduğu kampanya için yarışma düzenledi ve katılımcılardan çizimlerini göndermelerini istedi. Elbette ki Burton’un çizimi ipi göğüsledi ve şirket bu çizime bir yıl boyunca çöp kamyonlarında yer verdi. Tim Burton artık adını duyurmaya başlamıştı.
Disney Yılları

Lise hayatını da noktalayan Burton’un sonraki durağı California Sanat Okulu oldu. Bu okuldan mezun olan isimlerin pek çoğu dev sinema şirketlerinde çalışma fırsatı yakalamıştı ve Burton gibi hayal gücü sınır tanımayan birinin bunu başaramaması için de hiçbir neden yoktu. California Sanat Okulu’nda animasyon eğitimi aldı ve bu sayede Walt Disney stüdyolarında animatör olarak çalışma fırsatı elde etti. 1981 yapımı The Fox and the Hound (Tilki ve Köpek) ile Disney bünyesinde ilk kez bir filmin kamera arkasında aktif görev aldı. Bunu 1985 yapımı The Black Cauldron (Kara Kazan) izledi. Disney çalışmalarından memnundu ve Burton ilk kısa film denemesi olan Vincent için izni koparmıştı. 1982 yılında stop-motion animasyon olarak çektiği filmde Vincent Price’ye özenen ve onun gibi olmak isteyen, Edgar Allan Poe eserlerini hayal dünyasında canlandıran yedi yaşındaki Vincent Malloy karakterine hayat verir. Vincent, Burton’un mekan yaratma konusunda ne denli başarılı bir yönetmen olduğunu ortaya çıkarması bakımından da son derece önemlidir. Son derece gotik bir atmosfere sahip olan bu 5 dakikalık kısa film aynı zamanda Burton’un çocukluk kahramanı olan Vincent Price ile ilk kez ortak bir projede yer alması açısından da ayrı bir öneme sahiptir. Usta aktör her ne kadar bu animasyon filmde bedenen görünmese de filmin seslendirmesini yapmış ve filmin elde ettiği başarıda büyük pay sahibi olduğu gibi Tim Burton’un önünün açılmasında da gizli kahraman hüviyetine bürünmüştür.
Vincent’in yakalamış olduğu başarının ardından hiç hız kesmeden diğer projelerini hayata geçirmek için çalışmalara başladı ve bir diğer kısa filmi olan Frankenweenie’de The Shining’den aşina olduğumuz Shelley Duvall, Daniel Stern ve Sofia Coppola gibi önemli oyuncularla birlikte çalıştı. 1984 yılında çekimi tamamlanan bu yarım saatlik filmde Burton, bir Frankenstein portresi çizer. Köpeği ölen küçük bir çocuğun onu yeniden hayata döndürmek için verdiği mücadele filmin temasını oluşturur. Özellikle köpeğin diriltilmesi için çocuk odasının aldığı düzen Burton’un önünde düğme ilikletecek cinstendir. Tüm bunların yanında Frankenweenie, Burton ile Disney arasında soğuk rüzgârlar esmesine de sebep olur. Zaten hiçbir zaman hiçbir iş planlandığı kadar iyi olmamaktadır. Bunu Tim Burton kendisi söylüyor… Her ne kadar Frankenweenie pek çok festivalde beğeni toplamış olsa da Disney filmin çok fazla korku öğesi barındırdığını ve bunun da çocukların izlemesi için uygun olmadığını düşünüyordu. Bu sebeple Frankenweenie şirket tarafından rafa kaldırıldı ve film vizyona giremedi. Bu durum en nihayetinde Burton ve Disney’in yollarının ayrılmasına neden oldu. Burton yıllar sonra Disney bünyesindeki çalışmalarına “Her şeyi düşünüp çizmeme izin veriliyordu, fakat hiçbirisi kullanılmıyordu” yorumunu getirerek esprili bir yaklaşımda bulunacaktı.
Sinemanın Yeni Dehası

Tim Burton, Frankenweenie konusunda küçük bir hayal kırıklığı yaşamıştı ama bu durum onun önünde yıkılması gereken büyük bir duvar da yaratmamıştı. Frankenweenie’den oldukça kısa bir süre sonra, 1985’de, oyuncu Paul Reubens kafasındaki film projesinde yönetmen olarak çalışması için Tim Burton’un kapısını çalar. Reubens, Frankenweenie’yi izleme fırsatı bulmuş ve filmin atmosferinden bir hayli etkilenmiştir. Çekmek istediği Pee-Wee’s Big Adventure (Pee-Wee’nin Büyük Serüveni) adlı filmi yönetebilecek en doğru kişi olarak da Burton’u görür. Warner Brothers’ın yapımcılığını üstlendiği filmin yönetmenlik koltuğuna geçmeyi severek kabul eden Burton için bu iş bulunmaz bir fırsattır. Bedenen büyük ama ruhen çocuk Pee Wee Herman adlı bir karakterin, hayatının yegâne anlamı olan bisikletinin çalınmasının ardından gelişen olayları aktaran film, beklentilerin oldukça üzerinde bir başarı elde etmiş, gişede maliyetinin neredeyse beş kat fazlasını kazanmış ve bir anda dikkatleri yönetmenin üzerine çekmişti. Bu, Tim Burton’un ilk uzun metraj film denemesinde başarılı olduğu anlamına geliyordu ve haliyle bir anda popülaritesi de tavan yapıyordu. Artık yeni, çok daha iyi ve özellikle kendi filmlerini çekmenin de zamanı gelmişti.
Pee-Wee’s Big Adventure’den sonra araya üç yıl koyan Tim Burton, iyi başlayan kariyerinde bir basamak daha yukarıya çıkabilmek için çalışmalarını sürdürüyordu. Sıradaki projesi ülkemizde Beter Böcek adı ile yayınlanan Beetle Juice idi. Beetle Juice yönetmenin tarzının oturması hususunda da büyük öneme sahiptir. Yeni evli bir çiftin trafik kazasında hayatlarını kaybetmelerinin ardından ölüler dünyasına alışmakta zorlanmaları ve hayattayken sahip oldukları evden yeni sahiplerini kovma çabası içine girmelerini konu alan film, Burton’un mekân yaratma konusunda her geçen gün daha iyiye gittiğinin ve oyuncu seçimlerinin oluşmaya başladığının da göstergesiydi. Öyle ki Michael Keaton ile çalışmaya başlaması bu filme tekabül eder. 1988 senesinde vizyona giren film 80 milyon Dolar’ın üzerinde hâsılat elde ettiği gibi en iyi makyaj kategorisinde de Oscar kazanır. Burton için çıta artık çok daha yüksek bir yere konulmuştu ama hikâye anlatmadaki bu yeteneği sayesinde ortada korkmasını gerektirecek bir şey yoktu. İlk büyük işi Oscar kazanmıştı ve bu iyiye işaretti.
Yarasa Adamı Sinemaya Aktarmak

Bir çocuğun hayal dünyasının büyüklüğü elbette ki okudukları ve gördükleri ile doğru orantılıdır. Bu bağlamda Burton’un çizgi romanlara ve peri masallarına paralel bir çocukluk evresi geçirdiğini bilmekte fayda var. Filmlerinde izleyeni masalların kollarına bırakan bir adamın çocukluğunda çizgi kahramanların peşinden sürüklenmediğini iddia etmek pek inandırıcı durmaz. Çocukluğunda Burton’un favori süper kahramanı Batman’di. Gotik mekânlar ve karanlık atmosferler yaratmayı seven bir adamı Gotham’dan farklı bir yerde düşlemek mümkün değil zaten.
1980’li yılların sonuna doğru Warner Brothers film şirketi sinemaya uyarlanacak ilk Batman filmi için kolları sıvamıştı. Bu filmin yönetmenlik koltuğu için düşündükleri isim ise bu yazının kahramanı Tim Burton’du. Burton, Batman rolü için Beetle Juice’de beraber çalıştığı Michael Keaton’u uygun gördü. Filmin yetişkinleri de sinemaya çekebilmesi için izlenen yol ise farklıydı. The Joker rolüne verilen isim usta aktör Jack Nicholson olunca, ilk Batman filmi için taşlar oyun alanına dizilmiş oldu. Gişede yılın (1989) en büyük başarısına imza atan film, ABD’de 250 milyon Dolar ve dünya genelinde yaklaşık 400 milyon Dolarlık bir başarıyla Burton’un adını zirveye yazdırdı. Her ne kadar Christopher Nolan’ın 2005 ve 2008 yıllarında yeniden beyaz perdeye uyarladığı filmler, 20 senelik teknolojinin getirdiği avantajla birlikte, pek çoklarına göre en iyi Batman filmleri olarak nitelense de, Kara Şövalye’nin hayranları tarafından Tim Burton’un Batman’i çizgi romana daha yakın görülür. Hiç şüphesiz bu kanıya varmalarındaki en büyük neden Burton’un Gotham şehrinin suç dolu karanlık hüviyetini en ince ayrıntısına kadar aktarması ve asıl adamın duygusallıktan sıyrılıp, gerçek acımasız karakterine bürünmesi olmuştur.

Düş Kırıklıkları ve Kral Tacı

Burton’un kariyeri hep tozpembe devam etmedi elbette. Çok şey beklediği, fakat sonunda eleştiri oklarına hedef olduğu yapımları da oldu. Bunların başında Batman’in devam filmi olan Batman Returns (Batman Dönüyor) geliyordu. Bu filmde izleyiciye çok daha karanlık bir film sunan yönetmenin belki de en büyük hatası ana karakteri olduğundan çok daha abartılı göstermesi oldu.
Yine 2001 yılında vizyona giren ve 60’lı yılların kült eseri Maymunlar Cehennemi’nin yeniden uyarlaması olan Planet of the Apes kimilerine göre Burton’un en kötü işi olarak kabul edilir. Baştan sonra hız kesmeden ilerleyen filmdeki mantık hataları ve özellikle değiştirilmiş finali eleştirilerin odak noktası olmuştur.
Tüm bunların yanında Burton’un kariyerine baktığımızda artılarının eksilerini neredeyse yok etmiş olduğunu görüyoruz. Beyninde bir araya gelen ve daha sonra kamerasına yön veren öyküler daha şimdiden sinema tarihinin modern klasikleri arasına girmeyi fazlasıyla hak etti. Şimdi bu filmlere yakın plan bakmanın tam zamanı…

En İyi 5 Filmi
Edward Scissorhands (1990): Burton’un en duygusal eseri olarak addedilen film, ayrıca yönetmenin oyuncu Johnny Depp ile birlikte çalıştığı ilk eser olması bakımından da önemlidir. Mucidinin zamansız ölümünün ardından tamamlanamadan ortada kalmış mahcup, hüzünlü, tertemiz bir karakterin öyküsünü anlatan film karla başlar, karla devam eder ve tepenin başında konuşlanmış yalnız köşkten kasabaya lapa lapa yağan keder dolu karla birlikte sona erer makas elli Edward’ın hikâyesi.
The Nightmare Before Christmas (1993): Burton’un yoğun işleri dolayısıyla yönetmen koltuğuna oturamadığı fakat yapımcı olarak destek verdiği film stop-motion teknolojisi ile çekilmiş bir animasyondu. Burton’un yapmaktan en çok zevk aldığı işin stop-motion olduğunu ve bu işin de saniyede 25 kare yakalayabilmek gibi zor bir süreçten geçtiğini de bilmekte fayda var. Film, Cadılar Bayramı Kasabası’nın kralı Jack Skellington’un kasabaya bir farklılık getirmek düşüncesiyle Noel hazırlığına girişmesini konu alır.
Batman (1989): Batman süper kahramanlar içinde belki de acıların çocuğu olmayan tek karakterdir. Aileden zengindir bir kere… Ebeveynlerinin trajik ölümlerinin akabinde yaşadığı şehrin karanlık sokaklarına adalet getirmeyi kutsal dava olarak görmektedir. Mazgallarından inadına duman çıkan, yarasasız sokağın bulunmadığı, güneşin neredeyse hiç doğmadığı bir kenttir Gotham City. Bu filmin ‘en iyi Batman filmi’ olarak nitelenmesinin altında Burton’un sınır tanımayan düş gücü, karakter irdelemeleri ve usta işi mekân yaratımı yatmaktadır.
Big Fish (2003): Burton’un masallar anlattığını zaten söyledik. Sadece çocuklarına anlatmıyor o, çocukluğunun saf ruhunu ısrarla içinde taşımayı beceren her bünyeye haykırıyor “Bir varmış bir yokmuş”larını… Big Fish ise belki de bu masalların gerçeğe en yakın olanı. Babalarımızın yatağımızın başucunda kendi öykülerini anlattığı günlerden kalma bir masal bu. Gerçek olduğuna inanılmayan fakat ümidin asla kesilmemesi gereken türden bir masal… Ölüm döşeğindeki babasının çocukken kendisine anlattığı masalların birer düzmece olduğuna inanan William Bloom’un en nihayetinde babasının geçmişine inmeye karar verişinin ve attığı her adımda adrenalininin ve şaşkınlığının biraz daha artışının öyküsü Big Fish.
Beetle Juice (1988): Müzikler, senaryo, oyuncular ve yönetmen harika bir kare as oluşturarak Beetle Juice’yi başlı başına bir film yapıyor. Yeni evlenen Maitland çifti geçirdikleri bir trafik kazası sonucu hayatlarını kaybedince ölüler dünyasına alışmakta zorluk çekerler. Üstelik hayattayken büyük bir özenle aldıkları evlerini de kaybetmişlerdir. Evlerinin yeni sakinleri artık Deetz ailesidir. Bu duruma epey içerleyen Adam ve Barbara Maitland çifti çareyi Deetz’leri korkutarak evden kaçırmakta bulur. Fakat bu bir işe yaramadığı gibi Deetz’lerin bu ‘hortlak’ öyküsünden para kazanmalarını dahi sağlar. Maitland’ların tek bir seçeneği kalmıştır; işi halletmesi için efsanevi yaratık Beetle Juice’yi çağırmak.
Burton’un Favorileri

Şimdiye kadar yarattığı en ciddi eserde bile öyküsel bir atmosfer yaratan Tim Burton için filmlerinde müziğin önemi son derece büyük. Filmlerinin en can alıcı sahnelerinde devreye giren o müthiş müzikler tamamlayıcı bir görev üstlendiği gibi filmlerin vurucu bir özelliğe sahip olmasına da katkıda bulunuyor. Film müzikleri konusunda Burton’un yoldaşı bugüne kadar sürekli Danny Elfman oldu. Pee-Wee’s Big Adventure ile birlikte çalışmaya başlayan ikili daha sonra Beetle Juice, Batman, Edward Scissorhands, The Nightmare Before Christmas, Sleepy Hollow, Big Fish, Charlie and the Chocolate Factory ve Corpse Bride başta olmak üzere neredeyse Burton’un hiçbir filminde ayrı yollara sapmadılar.
Birçok yönetmende olduğu gibi Burton’un da vazgeçemediği oyuncular var. Bunların en başında aynı zamanda yakın dostu da olan Johnny Depp geliyor. Depp bugüne kadar Burton’un 6 filminde aktif rol aldı. 2010 yılında vizyona girecek olan Alice In Wonderland ile bu sayıyı bir basamak daha yukarıya çıkaracak.
Depp’in yanı sıra yönetmenin şu anki eşi Helena Bonham Carter, Christina Ricci, Winona Ryder, Michael Keaton ve Danny De Vito da Burton’un vazgeçilmezleri arasında yer alıyor. Aslına bakılırsa herkes tarafından anlaşılmakta güçlük çeken böylesine bir yönetmenin sürekli aynı fakat kendisini anlayabilen oyuncular ile birlikte çalışması son derece makul görünüyor.
Hayat verdiği karakterlerin sıra dışı olmasının yanında hiçbir zaman masumiyetlerinden ve hümanist özelliklerinden mahrum olmayışları ile bambaşka bir yönetmen portresi çiziyor Tim Burton. Korkulanın iyi olandan aslında çok daha fazla insancıl olduğunu, her şeyin, bu dünyanın bile, en nihayetinde büyük bir masal olduğunu aktarması bakımından Hollywood’un en iyi yönetmenlerinden biri olarak anılmayı fazlasıyla hak ediyor. Belli aralıklarla ruh dünyamızı ele geçiren bir isim o… Anlattığı masallar ile farkında olmadan yakalanıp, buyur ediliyoruz iç dünyasının kapılarından içeriye… Şimdiye kadar hiç şikâyetçi olmadık bundan.

(Bu yazı RoadLife dergisinin Eylül 2009 sayısında yayınlanmıştır.)