10 Aralık 2009 Perşembe

Yine Yol Göründü Gurbete

2,5 sene önce yola çıktığımda büyük bir hevesle doluydu yüreğim. Yapılacak, yazılacak, dışavurulacak çok şey vardı. Yapabildiğim kadar yaptım. Zaman zaman başlangıçta hedeflediğimden ayrı yollara saptım. İyi kötü idare etti bu blog. Son zamanlarda o eski üretkenliğimi de kaybettim sanırım. Ayda 70'e yakın yazı girerken, şimdi ayda 10'u bulsam öpüp başıma koyuyorum. "Bıkmak" demeyelim de, "soğumak" olsun bu duygunun karşılığı. Uzun bir mola gerekiyordu, fırsat kendi kendini yarattı. Çok kişiyi tanımama vesile olan bu blogdan ve tabii ki o "çok kişi"den uzak bir 5 ay bekliyor beni, ve tabii ki bu blogu. "Bir zorunlunun yaşam rehberi" gerçekleşmeyi bekliyor. 18 Mayıs 2010'a kadar uzuuun ama kısa bir ara vermek durumundayım. "Sayılı gün çabuk geçer" diyorlar. Kaşındım ve test etmeye gidiyorum işte. Ara sıra vereceğim çınlamaları çorbadan sayarsak, 5 ay 5 gün sonra görüşmek dileğimle...
Herkese sevgiler...

9 Aralık 2009 Çarşamba

Dinlenmesi Gerekenler (51) - Nefesimi


Geldim, mutsuzluğumla
Yürek susuzluğumla
Koynuna al demiyom
Eşikte koyma beni
Koynuna yatır demem
Yeter, bağışla beni

Aç ellerin gireyim
Sana ömrüm vereyim
Kuruyan dudaklarına
nefesimi süreyim
Kuruyan dudaklarıma
nefesini süreyim

Dağlara küs olur mu
Bahara yas olur mu
İki can bir bedenken
ayrı yatmak olur mu?
İki yürek bir canken
ayrı düşmek olur mu?

Biliyorum, suçluyum
Kentin kirli suyuyum
Sevmesini bilmiyorsam
geçmişin sonucuyum

Aç kapıyı gireyim
Sana ömrüm vereyim
Kuruyan dudaklarına
nefesimi süreyim
Kuruyan dudaklarıma
nefesini süreyim

Emrah ALTINOK

7 Aralık 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #101

  • Yorucu, uzun ve macera dolu bir haftaydı. İştirak edilmesi gereken bir sınav vardı. İçinde bulunduğumuz ayın ilk üç gününe tekabül ediyordu bu sınav. Sınavın İstanbul ayağına katılan arkadaşlarımdan aldığım bilgiler biraz can sıkan cinstendi. Öyle ki sınava ilk gün katılacak olan bir dostum sabah 07.00'da girdiği sınav merkezinden ancak 16.30'da çıkabilmişti. Bu fena değildi aslında. Sınava İstanbul Küçükyalı'da katılan bir diğer dostum ise sabahın 04.00'ında dayandığı sınav merkezinin kapısından ancak akşam 20.00'da ayrılabilmişti. İşini son güne bırakan bendeniz ise küçük bir endişe yaşıyordu. Endişelerim beyhudeymiş... 07.30'da girdiğim nizamiyeden çıktığımda saat 13.30'du. Pöfff! Bunları neden anlatıyorum ki? Bir şey anladığınızı da sanmıyorum zaten.
  • O değil de sınav merkezinde ortaokul arkadaşıma bile rastladım. Dünya küçük, Türkiye daha küçük.
  • Söz konusu sınavın içeriğini çok merak ediyordum. Kapalı kutuydu benim için. Sonuçta gördüm ki sorular bilgi ölçmekten ziyade zeka ölçmeye yarıyordu. IQ'um kaç çıktı acaba? Çok merak ettim.
  • Bunu neden yaptıklarını da merak ediyordum başlangıçta. En nihayetinde sınava katılan herkes üniversite mezunuydu ve ben araya kaynayan birkaç çürük yumurta olabileceğine ihtimal vermiyordum. Yanıldım tabii, her zamanki gibi... Şimdi şöyle oluyor... Bir üst düzey yetkili sınav merkezinde koyun gibi duran birkaç yüz kişiye "Aranızda Doğu Anadolu ya da Güneydoğu Anadolu'da halihazırda askerlik görevini sürdüren kardeşi olan var mı?" sorusunu yöneltince sadece tek bir parmak havaya kalktı. Kendisine kardeşinin askerliğini hangi kentte yaptığı sorulunca alınan cevap "Kıbrıs" oldu. Aynı soru ve cevap yinelenince hata payı da sıfıra indi haliyle. Her şey bununla da bitmedi. Yakasındaki numaranın tek rakam mı çift rakam mı olduğunu dahi bilmeyen yığınla adam vardı. Kahpe felek bana yaptı kelek!
  • Sınavın süresi mi? Yetkili ne zaman "Kalemleri bırakın" dediyse o zamandı. Yanlış hatırlamıyorum!
  • Bir süredir TRT ekranlarında yer alan bir belgesel var. Belgeselin adı "Sudaki Umut". Dikkatinizi çekti mi bilemiyorum, belgesel Ilısu Barajı'nı yapacak firmanın sponsorluğunda yayınlanıyor ve sürekli barajların bölgeye refah, huzur ve güzellik kattığından bahsediliyor. Sular altında bırakılacak tarihin üzerine tül perde çekiliyor. Uyumasana Türkiye!
  • Son olarak evrim tartışmalarına katılan Zeki Alasya, "Madem ki evrim var o halde neden günümüzde maymunlar insana dönüşmüyor" gibi übersonik bir cümle kurmuş ve sanatçı olmanın zaman zaman pek bir şey ifade etmeyeceğini gözler önüne sermiş.
  • Bu sondu... En azından uzunca bir süreliğine... Pazartesi Notları #101 kocaman bir son nokta anlamına gelmiyor. Yoruldu belki, mantığa yer yok. Zira mayıs ayına kadar mantığın bittiği yerde olacak.
  • 5 ay sonra 102'inci bölümde görüşmek dileğiyle...

6 Aralık 2009 Pazar

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 71

"We might just make it. Did that thought ever cross your brain? Well regardless I would rather take my chance out there on the ocean, that to stay here and die on this shithole island spending the rest of my life talking to a god damn VOLLEYBALL."
(Cast Away - Tom Hanks)

Creativity (31)

30 Kasım 2009 Pazartesi

Gemiler Başka Diyarlara...

Karpuz kabuğundan gemiler yaparak Türkiye'nin "Nuovo Cinema Paradiso"sunun altına imza atan adam artık yok. Sinemanın varoş yanını resmeden, aldığı ödülün ardından "Bu ödülü hiçbirinizin yaşamadığı yoksulluğu yaşayan eşime armağan ediyorum" diyebilecek kadar güzel insanın ardından fazla söz söylemeye hakkım yok. Karpuz kabuğundan yapılma gemiler onu bekliyordu, dümeni kaptı, beraber sonsuzluğa yelken açıyorlar bugün.

Pazartesi Notları #100

  • İlkini dün gibi hatırlarken 100 olmuşuz, haberimiz yok.
  • Dünyada spam yayan ülkeler sıralamasında % 8 ile ikinci sırayı almışız. Zirveyi zorluyoruz. Bu maddeyi listenizdeki arkadaşlarınıza iletirseniz 3 gün içinde iyi şeyler oluyormuş.
  • Arda Turan da gidecekse gitsin artık. İkinci bir Hasan Şaş vakası görmek istemiyorum. O yöne doğru gidiyor çünkü.
  • Briçe merak saldım son zamanlar. İlerletmeye fırsat yok maalesef.
  • Bayramda kapı zilini çalıp da şeker isteyenler çocuk olurdu eskiden. Bayram süresince gördüklerimin birçoğunun sakalı vardı yahu.
  • Cep telefonu kullanırken çekilmiş fotoğrafını Facebook'a yükleyen arkadaşlarıma laflar hazırladım.
  • El Classico'nun adı Barca Classico olarak değişse ya artık.
  • Binlerce hayvanı kesip de adını bayram koymak ne garip şey değil mi?
  • Biz askerden dönene kadar Lost bitecek, HIMYM bitecek, Supernatural bitecek, Heroes bitecek... Bitecek Allah, bitecek!
  • Mustafa Pektemek Fırını.
  • TRT süper yahu. Geçtiğimiz hafta içinde "Darwin'i bitiren balığı" ekranlara taşıyıp, evrim teorisini yerle yeksan ettiler. Merak edenler şöyle buyursun. Evrim yok demişsin ama basbayağı Samanyolu TV'ye evrilmişsin be TRT.
  • Geçen haftadan ne mi öğrendik? RTÜK Başkanı olabilmek için ağzınızın ayarının olmaması yetiyormuş mesela. Belki de samimi olmaktır bunun adı, bilemedim şimdi.
  • Bu arada... Akademi, Michael Moore'nin Kapitalizm'ini Oscar'a aday göstermedi. Normal şartlarda şaşırmak gerek ama biz şaşırmıyoruz tabii.
  • Karadenizliler müthiş insanlar. Karla kaplı yollarının açılması için mahsur kaldıkları yalanını uydurabilecek başka bir halk yok.
  • Hey gidinin Cine5'i... Lig maçlarından ve vizyon filmlerinden sonra gelinen nokta Diyetteyiz olmuş. Hey gidinin Cine5'i, hey!
  • Askeriyeden 30 lira 91 kuruş tutuşturdular elime "yol parası" adı altında. Bu neye mi yaradı? İlk kez 1 Kuruş gördüm yahu, bundan güzel bir duygu mu var?
  • 5 saat sonra da resmen asker sayılmaya başlıyorum. Ne yapacağım ben yahu!

23 Kasım 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #99

  • Son 100 yılda 61 gazetecisini öldüren ülke hangisidir? Çalışmadığınız yerden mi geldi yoksa?
  • Sıcak süt mü, soğuk süt mü? Yoksa hiçbirisi mi?
  • Lost'un son sezonu 2 Şubat 2010 tarihinde başlayacakmış. İşin daha sevindirici tarafı 2 saatlik bir açılış bekliyor Lost izleyicilerini... Tabii ben o sıralar ekranlardan ve Lost'dan epey uzakta olacağım. Olsun. Bölümleri birikmiş halde izlemek çok daha güzel olacak. Kendimi avutuyorum sanırım.
  • Son günlerde İsmail YK'nın Facebook şarkısı dilimden düşmüyor. Nasıl musallat oldu bilemiyorum, bilemedikçe hasta oluyorum. Bir de adam Facebook'u çöp çatanlık sitesi gibi anlatmış eserinde. Garip vallahi.
  • Cumhuriyet Halk Partisi için "Nasıl Muhalefet Yapılır" isimli bir kurs açılsa, başta O.Öymen olmak üzere partili vekillerin tümü katılsa nasıl olur?
  • Sudan'da 6 çocuk idama mahkum edilmiş. Dünya ne güzel yer, güzel yer dünya!
  • Çocukluğunuzda izlediğiniz, izlerken bayıldığınız (hayranlıktan), hafızanızın yıllara yenik düşmesi sonucu ismini unuttuğunuz filmler mutlaka vardır. Varsa öyle, bir hatırlatsanız güzel olur. Tadı ayrıdır o filmlerin be.
  • District 9'ın 38 bin kişi tarafından izlenildiği ülkemde Kolpaçino iki haftada 350 bin rakamını buluyorsa denilecek çok şey var demektir.
  • Disko Kralı'nda Aylin Aslım-Yeşim Salkım düellosu müthişti. Okan Bayülgen-Yeşim Salkım kapışması ise anbıliyvıbıldı.
  • Geçtiğimiz günlerde Ahmet Özal babasının ölümü ile ilgili şüphelere yanıt vermek için bir haber kanalındaydı. Daha sonra muhabbet farklı bir yöne kaydı. Sunucu Ahmet Özal'a babasının bir ermiş olup olmadığını sordu. Bunun dayanak noktası ise Turgut Özal'ın cenazesi ile ilgili bir hikâye... Ahmet Özal canlı yayında anlatmak istemedi bu olayı tabii. Ben ise, işim gücüm yok, gece gece merak edip internette küçük bir araştırma yaptım. Uzun uzadıya anlatacak değilim olayı. Merak eden buradan öğrenebilir. Benim kafama takılan nokta ise başka. Hikâyede Çanakkale Savaşı'nda kalma kahramanlar var anlaşılan! Bir sakallı amca gölgeler içinden çıkıp geliyor ve rahmetlinin mezar taşını yapıyor. Daha sonra aslında olmadığı anlaşılan bu esrarengiz amcalar neden hep sakallı oluyor? Olayın ne denli gizemli olduğunu aktarmak için olabilir sanırım.
  • Fransız bilim adamları insan derisi üretmişler. Doktor Frankenstein'in canavarının yaratımına bir adım daha yaklaştık!
  • Oku ey halkım, unutma bunları!

16 Kasım 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #98

  • Bu hafta geç kaldım ama pazartesi bitmeden yetiştim. Mühim olan da bu sanki.
  • Bu geç kalmanın nedeni de bugün bilgisayarı kucağıma pek fazla alamamış olmaktır.
  • Kanaltürk açık şu anda. Dün oynanan Galatasaray - Fenerbahçe maçını provoke eden biri bayan iki zat ile canlı bağlantı yapılıyor. Fenerbahçe seyircisinin alınmaması gereken maça girmiş olmalarını geçtim de bir bayanın rakip tribüne dönüp orta parmağını göstermesi ne kadar doğrudur? Yapılan olayların en ufak bir bölümünü dahi kabul etmiyorum o ayrı, fakat kimse kendisini sütten çıkmış ak kaşık gibi de göstermeye çalışmasın. Çubukluysanız çubukluluğunuzu bilin!
  • 2012'yi de bugün izledim. Sinemanın sanatsal yönüne atıfta bulunan bir çalışma bekleyen varsa baştan izlemesin zaten. Roland abimiz her zaman yaptığını yapmış ve göze hitap etmiş. Onun sinemaya bakış açısını da tartışmak anlamsız. Amacına ulaşan gayet de güzel bir yapım olmuş. Fakat filmi ikinci sıradan izlemiş olmanın boynuma yaptığı etki canımı sıkmakta.
  • İzlediğim salondaki kopya dublajdı. Dublajı güzel nadir filmlerden biri olduğunu da henüz izlememiş olanlara not düşelim.
  • Askerliğe de pek bir şey kalmadı yahu. 1-2-3 Aralık'da yedek subaylık sınavı için İzmir'de olacağım. Ayın 10'unda sınav sonuçları ve dolayısıyla askerliğimi yapacağım yer belli olacak. 12 Aralık'tan itibaren de Allah bana kolaylık versin.
  • Carrefour'un yeni reklamında yaşlı teyzemiz ürünler için "Dinimize uygun" gibi bir not düşüyor. Bu notu düşecek noktaya da geldik ya...
  • Vodafone'nin kendi reklamını tiye alması da müthiş. Hakkı Devrim'in sahne aldığı reklamın Şafak Sezer tarafından taklit edilmesi olayınadn bahsediyorum tabii ki.
  • Daha Enke'nin acısı tazeyken De Nigris'in ölüm haberi son darbeyi indirdi futbol dünyasına. Doktorların ani ölüm riski bulunduğunu ısrarla belirtmesine karşın futbol sevdası hayatının önüne geçti. 31 yaşındaydı...
  • Üst kat komşularımızın suratlarını betona gömsem kaç yıldan başlar?

15 Kasım 2009 Pazar

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 70

- "Living here day by day, you think it's the center of the world. You believe nothing will ever change. Then you leave: a year, two years. When you come back, everything's changed. The thread's broken. What you came to find isn't there. What was yours is gone. You have to go away for a long time... many years... before you can come back and find your people. The land where you were born. But now, no. It's not possible. Right now you're blinder than I am." (Philippe Noiret)
+ "Who said that? Gary Cooper? James Stewart? Henry Fonda? Eh?" (Marco Leonardi)
- "No, Toto. Nobody said it. This time it's all me. Life isn't like in the movies. Life... is much harder." (Philippe Noiret)

(Nuovo Cinema Paradiso)

Hasankeyf'i Bilir misin?

14 Kasım 2009 Cumartesi

Tim Burton

Gençliği ve Vincent Price

İzleyeni kaç yaşında olursa olsun masal dünyasının o büyülü kapılarından içeriye çekmeyi başaran ve bunu yaparken adeta zamanı birkaç saatliğine durduran filmlerin mimarı Tim Burton’un çocukluğu da yetişkinliğinde olduğundan farklı değildi. 25 Ağustos 1958 yılında California’nın Burbank kentinde sonraları masalsı bir havaya bürüyeceği dünyaya “merhaba” dediğinde belki de doğduğu kentin bir zaman sonra hayallerini gerçekleştirmesine olanak tanıyacağından haberi yoktu. Burton’un Burbank gibi Warner Brothers, NBC ve Disney gibi dev sinema şirketlerinin stüdyolarına ev sahipliği yapan bir kentin evladı oluşu tesadüf müdür bilinmez fakat sırf bu özelliğinden dolayı Burbank’ı Hollywood’un kalbi olarak niteleyenlerin sayısı da küçümsenecek düzeyde değildir. Birkaç yıl sonra, henüz lise çağındayken, Burton’un kapısı bu üç büyük devden biri tarafından ısrarla çalındığında ne kadar şanslı olduğunu anlayacaktır.
Akranları ve arkadaşları her gün ekran başında vakitlerini çizgi film izleyerek öldürürken, kıvırcık saçlı küçük Burton ise bir çocuğun yapması beklenenden çok daha farklı şeyler yapıyordu. Edgar Allan Poe ve H.P. Lovecraft okuyup, hava kararana dek korku ve gerilim filmleri izliyordu. En çok hayranlık duyduğu isim ise korku filmlerinin unutulmaz aktörü Vincent Price idi. O vakitler daha sonra Price ile çalışma fırsatı bulacağından bihaberdi tabii. Tüm bunların dışında sokağa çıkıp oyun oynamak yerine odasına çekilip, çalışma masasında çizimler yapmayı daha makul gördü her zaman. Öyle ki henüz dokuzuncu sınıfta iken çalışmaları ilgi görmeye ve ödüllendirilmeye başladı. Okyanusta mücadele etmek istiyorsanız, amatör de olsanız bir yerden denize açılmayı göze almalısınız. Burton’un da yaptığı tam olarak buydu işte. Yerel bir çöp toplama şirketi başlatmış olduğu kampanya için yarışma düzenledi ve katılımcılardan çizimlerini göndermelerini istedi. Elbette ki Burton’un çizimi ipi göğüsledi ve şirket bu çizime bir yıl boyunca çöp kamyonlarında yer verdi. Tim Burton artık adını duyurmaya başlamıştı.
Disney Yılları

Lise hayatını da noktalayan Burton’un sonraki durağı California Sanat Okulu oldu. Bu okuldan mezun olan isimlerin pek çoğu dev sinema şirketlerinde çalışma fırsatı yakalamıştı ve Burton gibi hayal gücü sınır tanımayan birinin bunu başaramaması için de hiçbir neden yoktu. California Sanat Okulu’nda animasyon eğitimi aldı ve bu sayede Walt Disney stüdyolarında animatör olarak çalışma fırsatı elde etti. 1981 yapımı The Fox and the Hound (Tilki ve Köpek) ile Disney bünyesinde ilk kez bir filmin kamera arkasında aktif görev aldı. Bunu 1985 yapımı The Black Cauldron (Kara Kazan) izledi. Disney çalışmalarından memnundu ve Burton ilk kısa film denemesi olan Vincent için izni koparmıştı. 1982 yılında stop-motion animasyon olarak çektiği filmde Vincent Price’ye özenen ve onun gibi olmak isteyen, Edgar Allan Poe eserlerini hayal dünyasında canlandıran yedi yaşındaki Vincent Malloy karakterine hayat verir. Vincent, Burton’un mekan yaratma konusunda ne denli başarılı bir yönetmen olduğunu ortaya çıkarması bakımından da son derece önemlidir. Son derece gotik bir atmosfere sahip olan bu 5 dakikalık kısa film aynı zamanda Burton’un çocukluk kahramanı olan Vincent Price ile ilk kez ortak bir projede yer alması açısından da ayrı bir öneme sahiptir. Usta aktör her ne kadar bu animasyon filmde bedenen görünmese de filmin seslendirmesini yapmış ve filmin elde ettiği başarıda büyük pay sahibi olduğu gibi Tim Burton’un önünün açılmasında da gizli kahraman hüviyetine bürünmüştür.
Vincent’in yakalamış olduğu başarının ardından hiç hız kesmeden diğer projelerini hayata geçirmek için çalışmalara başladı ve bir diğer kısa filmi olan Frankenweenie’de The Shining’den aşina olduğumuz Shelley Duvall, Daniel Stern ve Sofia Coppola gibi önemli oyuncularla birlikte çalıştı. 1984 yılında çekimi tamamlanan bu yarım saatlik filmde Burton, bir Frankenstein portresi çizer. Köpeği ölen küçük bir çocuğun onu yeniden hayata döndürmek için verdiği mücadele filmin temasını oluşturur. Özellikle köpeğin diriltilmesi için çocuk odasının aldığı düzen Burton’un önünde düğme ilikletecek cinstendir. Tüm bunların yanında Frankenweenie, Burton ile Disney arasında soğuk rüzgârlar esmesine de sebep olur. Zaten hiçbir zaman hiçbir iş planlandığı kadar iyi olmamaktadır. Bunu Tim Burton kendisi söylüyor… Her ne kadar Frankenweenie pek çok festivalde beğeni toplamış olsa da Disney filmin çok fazla korku öğesi barındırdığını ve bunun da çocukların izlemesi için uygun olmadığını düşünüyordu. Bu sebeple Frankenweenie şirket tarafından rafa kaldırıldı ve film vizyona giremedi. Bu durum en nihayetinde Burton ve Disney’in yollarının ayrılmasına neden oldu. Burton yıllar sonra Disney bünyesindeki çalışmalarına “Her şeyi düşünüp çizmeme izin veriliyordu, fakat hiçbirisi kullanılmıyordu” yorumunu getirerek esprili bir yaklaşımda bulunacaktı.
Sinemanın Yeni Dehası

Tim Burton, Frankenweenie konusunda küçük bir hayal kırıklığı yaşamıştı ama bu durum onun önünde yıkılması gereken büyük bir duvar da yaratmamıştı. Frankenweenie’den oldukça kısa bir süre sonra, 1985’de, oyuncu Paul Reubens kafasındaki film projesinde yönetmen olarak çalışması için Tim Burton’un kapısını çalar. Reubens, Frankenweenie’yi izleme fırsatı bulmuş ve filmin atmosferinden bir hayli etkilenmiştir. Çekmek istediği Pee-Wee’s Big Adventure (Pee-Wee’nin Büyük Serüveni) adlı filmi yönetebilecek en doğru kişi olarak da Burton’u görür. Warner Brothers’ın yapımcılığını üstlendiği filmin yönetmenlik koltuğuna geçmeyi severek kabul eden Burton için bu iş bulunmaz bir fırsattır. Bedenen büyük ama ruhen çocuk Pee Wee Herman adlı bir karakterin, hayatının yegâne anlamı olan bisikletinin çalınmasının ardından gelişen olayları aktaran film, beklentilerin oldukça üzerinde bir başarı elde etmiş, gişede maliyetinin neredeyse beş kat fazlasını kazanmış ve bir anda dikkatleri yönetmenin üzerine çekmişti. Bu, Tim Burton’un ilk uzun metraj film denemesinde başarılı olduğu anlamına geliyordu ve haliyle bir anda popülaritesi de tavan yapıyordu. Artık yeni, çok daha iyi ve özellikle kendi filmlerini çekmenin de zamanı gelmişti.
Pee-Wee’s Big Adventure’den sonra araya üç yıl koyan Tim Burton, iyi başlayan kariyerinde bir basamak daha yukarıya çıkabilmek için çalışmalarını sürdürüyordu. Sıradaki projesi ülkemizde Beter Böcek adı ile yayınlanan Beetle Juice idi. Beetle Juice yönetmenin tarzının oturması hususunda da büyük öneme sahiptir. Yeni evli bir çiftin trafik kazasında hayatlarını kaybetmelerinin ardından ölüler dünyasına alışmakta zorlanmaları ve hayattayken sahip oldukları evden yeni sahiplerini kovma çabası içine girmelerini konu alan film, Burton’un mekân yaratma konusunda her geçen gün daha iyiye gittiğinin ve oyuncu seçimlerinin oluşmaya başladığının da göstergesiydi. Öyle ki Michael Keaton ile çalışmaya başlaması bu filme tekabül eder. 1988 senesinde vizyona giren film 80 milyon Dolar’ın üzerinde hâsılat elde ettiği gibi en iyi makyaj kategorisinde de Oscar kazanır. Burton için çıta artık çok daha yüksek bir yere konulmuştu ama hikâye anlatmadaki bu yeteneği sayesinde ortada korkmasını gerektirecek bir şey yoktu. İlk büyük işi Oscar kazanmıştı ve bu iyiye işaretti.
Yarasa Adamı Sinemaya Aktarmak

Bir çocuğun hayal dünyasının büyüklüğü elbette ki okudukları ve gördükleri ile doğru orantılıdır. Bu bağlamda Burton’un çizgi romanlara ve peri masallarına paralel bir çocukluk evresi geçirdiğini bilmekte fayda var. Filmlerinde izleyeni masalların kollarına bırakan bir adamın çocukluğunda çizgi kahramanların peşinden sürüklenmediğini iddia etmek pek inandırıcı durmaz. Çocukluğunda Burton’un favori süper kahramanı Batman’di. Gotik mekânlar ve karanlık atmosferler yaratmayı seven bir adamı Gotham’dan farklı bir yerde düşlemek mümkün değil zaten.
1980’li yılların sonuna doğru Warner Brothers film şirketi sinemaya uyarlanacak ilk Batman filmi için kolları sıvamıştı. Bu filmin yönetmenlik koltuğu için düşündükleri isim ise bu yazının kahramanı Tim Burton’du. Burton, Batman rolü için Beetle Juice’de beraber çalıştığı Michael Keaton’u uygun gördü. Filmin yetişkinleri de sinemaya çekebilmesi için izlenen yol ise farklıydı. The Joker rolüne verilen isim usta aktör Jack Nicholson olunca, ilk Batman filmi için taşlar oyun alanına dizilmiş oldu. Gişede yılın (1989) en büyük başarısına imza atan film, ABD’de 250 milyon Dolar ve dünya genelinde yaklaşık 400 milyon Dolarlık bir başarıyla Burton’un adını zirveye yazdırdı. Her ne kadar Christopher Nolan’ın 2005 ve 2008 yıllarında yeniden beyaz perdeye uyarladığı filmler, 20 senelik teknolojinin getirdiği avantajla birlikte, pek çoklarına göre en iyi Batman filmleri olarak nitelense de, Kara Şövalye’nin hayranları tarafından Tim Burton’un Batman’i çizgi romana daha yakın görülür. Hiç şüphesiz bu kanıya varmalarındaki en büyük neden Burton’un Gotham şehrinin suç dolu karanlık hüviyetini en ince ayrıntısına kadar aktarması ve asıl adamın duygusallıktan sıyrılıp, gerçek acımasız karakterine bürünmesi olmuştur.

Düş Kırıklıkları ve Kral Tacı

Burton’un kariyeri hep tozpembe devam etmedi elbette. Çok şey beklediği, fakat sonunda eleştiri oklarına hedef olduğu yapımları da oldu. Bunların başında Batman’in devam filmi olan Batman Returns (Batman Dönüyor) geliyordu. Bu filmde izleyiciye çok daha karanlık bir film sunan yönetmenin belki de en büyük hatası ana karakteri olduğundan çok daha abartılı göstermesi oldu.
Yine 2001 yılında vizyona giren ve 60’lı yılların kült eseri Maymunlar Cehennemi’nin yeniden uyarlaması olan Planet of the Apes kimilerine göre Burton’un en kötü işi olarak kabul edilir. Baştan sonra hız kesmeden ilerleyen filmdeki mantık hataları ve özellikle değiştirilmiş finali eleştirilerin odak noktası olmuştur.
Tüm bunların yanında Burton’un kariyerine baktığımızda artılarının eksilerini neredeyse yok etmiş olduğunu görüyoruz. Beyninde bir araya gelen ve daha sonra kamerasına yön veren öyküler daha şimdiden sinema tarihinin modern klasikleri arasına girmeyi fazlasıyla hak etti. Şimdi bu filmlere yakın plan bakmanın tam zamanı…

En İyi 5 Filmi
Edward Scissorhands (1990): Burton’un en duygusal eseri olarak addedilen film, ayrıca yönetmenin oyuncu Johnny Depp ile birlikte çalıştığı ilk eser olması bakımından da önemlidir. Mucidinin zamansız ölümünün ardından tamamlanamadan ortada kalmış mahcup, hüzünlü, tertemiz bir karakterin öyküsünü anlatan film karla başlar, karla devam eder ve tepenin başında konuşlanmış yalnız köşkten kasabaya lapa lapa yağan keder dolu karla birlikte sona erer makas elli Edward’ın hikâyesi.
The Nightmare Before Christmas (1993): Burton’un yoğun işleri dolayısıyla yönetmen koltuğuna oturamadığı fakat yapımcı olarak destek verdiği film stop-motion teknolojisi ile çekilmiş bir animasyondu. Burton’un yapmaktan en çok zevk aldığı işin stop-motion olduğunu ve bu işin de saniyede 25 kare yakalayabilmek gibi zor bir süreçten geçtiğini de bilmekte fayda var. Film, Cadılar Bayramı Kasabası’nın kralı Jack Skellington’un kasabaya bir farklılık getirmek düşüncesiyle Noel hazırlığına girişmesini konu alır.
Batman (1989): Batman süper kahramanlar içinde belki de acıların çocuğu olmayan tek karakterdir. Aileden zengindir bir kere… Ebeveynlerinin trajik ölümlerinin akabinde yaşadığı şehrin karanlık sokaklarına adalet getirmeyi kutsal dava olarak görmektedir. Mazgallarından inadına duman çıkan, yarasasız sokağın bulunmadığı, güneşin neredeyse hiç doğmadığı bir kenttir Gotham City. Bu filmin ‘en iyi Batman filmi’ olarak nitelenmesinin altında Burton’un sınır tanımayan düş gücü, karakter irdelemeleri ve usta işi mekân yaratımı yatmaktadır.
Big Fish (2003): Burton’un masallar anlattığını zaten söyledik. Sadece çocuklarına anlatmıyor o, çocukluğunun saf ruhunu ısrarla içinde taşımayı beceren her bünyeye haykırıyor “Bir varmış bir yokmuş”larını… Big Fish ise belki de bu masalların gerçeğe en yakın olanı. Babalarımızın yatağımızın başucunda kendi öykülerini anlattığı günlerden kalma bir masal bu. Gerçek olduğuna inanılmayan fakat ümidin asla kesilmemesi gereken türden bir masal… Ölüm döşeğindeki babasının çocukken kendisine anlattığı masalların birer düzmece olduğuna inanan William Bloom’un en nihayetinde babasının geçmişine inmeye karar verişinin ve attığı her adımda adrenalininin ve şaşkınlığının biraz daha artışının öyküsü Big Fish.
Beetle Juice (1988): Müzikler, senaryo, oyuncular ve yönetmen harika bir kare as oluşturarak Beetle Juice’yi başlı başına bir film yapıyor. Yeni evlenen Maitland çifti geçirdikleri bir trafik kazası sonucu hayatlarını kaybedince ölüler dünyasına alışmakta zorluk çekerler. Üstelik hayattayken büyük bir özenle aldıkları evlerini de kaybetmişlerdir. Evlerinin yeni sakinleri artık Deetz ailesidir. Bu duruma epey içerleyen Adam ve Barbara Maitland çifti çareyi Deetz’leri korkutarak evden kaçırmakta bulur. Fakat bu bir işe yaramadığı gibi Deetz’lerin bu ‘hortlak’ öyküsünden para kazanmalarını dahi sağlar. Maitland’ların tek bir seçeneği kalmıştır; işi halletmesi için efsanevi yaratık Beetle Juice’yi çağırmak.
Burton’un Favorileri

Şimdiye kadar yarattığı en ciddi eserde bile öyküsel bir atmosfer yaratan Tim Burton için filmlerinde müziğin önemi son derece büyük. Filmlerinin en can alıcı sahnelerinde devreye giren o müthiş müzikler tamamlayıcı bir görev üstlendiği gibi filmlerin vurucu bir özelliğe sahip olmasına da katkıda bulunuyor. Film müzikleri konusunda Burton’un yoldaşı bugüne kadar sürekli Danny Elfman oldu. Pee-Wee’s Big Adventure ile birlikte çalışmaya başlayan ikili daha sonra Beetle Juice, Batman, Edward Scissorhands, The Nightmare Before Christmas, Sleepy Hollow, Big Fish, Charlie and the Chocolate Factory ve Corpse Bride başta olmak üzere neredeyse Burton’un hiçbir filminde ayrı yollara sapmadılar.
Birçok yönetmende olduğu gibi Burton’un da vazgeçemediği oyuncular var. Bunların en başında aynı zamanda yakın dostu da olan Johnny Depp geliyor. Depp bugüne kadar Burton’un 6 filminde aktif rol aldı. 2010 yılında vizyona girecek olan Alice In Wonderland ile bu sayıyı bir basamak daha yukarıya çıkaracak.
Depp’in yanı sıra yönetmenin şu anki eşi Helena Bonham Carter, Christina Ricci, Winona Ryder, Michael Keaton ve Danny De Vito da Burton’un vazgeçilmezleri arasında yer alıyor. Aslına bakılırsa herkes tarafından anlaşılmakta güçlük çeken böylesine bir yönetmenin sürekli aynı fakat kendisini anlayabilen oyuncular ile birlikte çalışması son derece makul görünüyor.
Hayat verdiği karakterlerin sıra dışı olmasının yanında hiçbir zaman masumiyetlerinden ve hümanist özelliklerinden mahrum olmayışları ile bambaşka bir yönetmen portresi çiziyor Tim Burton. Korkulanın iyi olandan aslında çok daha fazla insancıl olduğunu, her şeyin, bu dünyanın bile, en nihayetinde büyük bir masal olduğunu aktarması bakımından Hollywood’un en iyi yönetmenlerinden biri olarak anılmayı fazlasıyla hak ediyor. Belli aralıklarla ruh dünyamızı ele geçiren bir isim o… Anlattığı masallar ile farkında olmadan yakalanıp, buyur ediliyoruz iç dünyasının kapılarından içeriye… Şimdiye kadar hiç şikâyetçi olmadık bundan.

(Bu yazı RoadLife dergisinin Eylül 2009 sayısında yayınlanmıştır.)

12 Kasım 2009 Perşembe

Up

Pek çok hayal var fakat kaçı gerçekleşiyor ki! Soru ya da sorun bu olmalı aslında. Son günlerde televizyonlarda sıkça yayınlanan bir reklam var. Güzel bir emeklilik hayali kuran çifte soruluyor "Hayalinizin gerçek olması için ne yaptınız?" diye. Akabinde bulutlar dağılıyor ve gerçek dünyaya dönüş. Elbette ki hayaller olmadan yaşamak namümkün. Miskinliğin de getirisiyle harekete geçme ihtimalimizi sürekli erteleriz. An gelir ayna karşısında gördüğümüz şahsı tanıyamayız. Her şeyin bittiğini düşünürüz. O vakitten itibaren kurulmuş olan hayaller de artık bir hayaldir. Belki de bu yüzden "Yaş 70 iş bitmiş" lafına yıllardır surat asarım. Bir futbol maçı gibi düşünelim. Maç 90 dakikadır neticede. Son düdük çalana kadar golü atma şansınız vardır. Niye hayatta da bu olmasın ki? Niye son saniye basketi atamayalım ki?
Carl Friedricksen'in en büyük ve kuvvetle muhtemel ki tek hayali gökyüzüdür. Gökyüzü derken... Basbayağı gökyüzü işte. Ona erişmek... Uzanmak ama bir türlü tutamamak. Her uzanışta biraz daha havalanmak ve sonuç; uçmak! Çocukluğunu sinema salonlarında uçmak eyleminin bol bol yerine getirildiği filmleri izleyerek, hayalini sayfaları arasında barındıran dergilerin içinde kaybolarak geçirir. Ve bir gün Ellie ile tanışır. O Ellie, bir süre sonra Ellie Friedricksen olacaktır. Ortak hayalleri olan bireylerin birbirleriyle anlaşamaması mümkün mü? Olabilir tabii, neden olmasın ki? Bu hikâyede değil ama. Çocukluk, dostluk, gençlik, evlilik, aynı evi ısıtan iki yürek, ortak hayaller, evi bir arada tutan iki kolon ve kolonlardan biri yıkıldığında ayakta kalan diğeri üzerine bir öykü Yukarı Bak.
Carl Friedricksen eşi Ellie ölünce giderek betonlaşan kentin orta yerinde masumca duran müstakil evinde kalan günlerini beklemektedir. Bir gün tozlu raflar arasında bulduğu bir defter oturduğu koltuğu fırlatıp atmasına neden olacaktır. Defter Ellie'den kalmıştır. Üzerinde de kocaman harflerle "Stuff I'm Going to Do" yazmaktadır. Fakat ardı ardına çevrilen tüm sayfalar gösterir ki Ellie hayallerini de beraberinde götürmüştür. Carl Friedricksen tahmini mümkün olmayacak kadar helyumla dolu balonu evinin bacasından salar ve en büyük hayallerini gerçek kılar: O artık gökyüzünün hakimi olma yolundadır.
Şayet Yukarı Bak damarlarında kan dolaşan aktör/aktristler ile çekilen bir film olsaydı rahatlıkla burun kıvırabileceğimiz bir yapım olabilirdi. Fakat film bir animasyon olunca ve arkasına Disney ile Pixar gibi iki devi alınca size yayılıp izlemek ve keyfine varmak kalıyor. Animasyonlar ile istediğinizi yapabilirsiniz sinema dünyasında. Gerektiğinde çocukların ihtiyacı olanı verip onları eğlendirebilirken, kimi zaman yetişkinleri yüreklerinden yakalayabilirsiniz. Üstelik ne yaparsanız yapın kimse sizi yadırgamaz, "Bu da olur mu canım?" diye sormaz. Pastel renklerin büyüsü bunu emreder çünkü. Issız Adam'da yakalayamayacağınız duyguyu Up'da rahatlıkla elde edebilirsiniz mesela. Fakat yine önyargılarınızın süzgecinden geçmelisiniz. Neticede animasyon film. Pardon, "çizgi film" demeliydim sanırım.
Animasyon filmler duyguyu daha mı güzel anlatıyor bilemiyorum ama her daim beni görece daha fazla duygulandırdıkları kesin. Nedenini bilemiyorum. Gülmeyi ve üzüntüyü harmanlayabiliyor olmaları duygularımı köpürtüyor olabilir pek tabii, yine bilemedim. Ziyanı da yok... O defterin başlığı "Stuff I've Done" olarak değişiyor ya nihayetinde, cidden ziyanı yok.

10 Kasım 2009 Salı

10 Kasım...

...kimine göre açılım, kimine göre anma günü!

Çok yaşa Atam, çok yaşa!

9 Kasım 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #97

  • Deli Dana, Kuş Gribi, Domuz Gribi... Can alacak diğer "hayvansal" hastalık ne olacak acaba? Bahisler açıldı. Zebra 1,10'luk oran ile mutlak favori.
  • Ahmedinejad'ın yeni ziyaretinde kapanan yol olmadı sanırım İstanbul'da.
  • Adalet Bakanlığınca hazırlanan yeni yasa tasarısına göre herhangi bir suçtan ötürü mağdur olan kimseye 26 bin TL'ye kadar tazminat ödenecekmiş. Yok mu beni mağdur edecek biri?
  • Teknosa doğum günümü kutladı bugün. E-posta göndermişler öyle kuru kuru. Koskoca Teknosa doğum günü armağanı olarak Play Station 3 gönderemiyorsa ne yapayım ben öyle kutlamayı, değil mi ama!
  • Ben özledim galiba Desmond Brotha'yı...
  • Tuvalete girsem, amuda kalkıp şarkı söylesem ve tüm bunları da kayda alıp internete versem ben de çıkar mıyım ki Beyaz Show'a? Beyaz Show oldu BeyazTube...
  • İzmir havalimanından Gaziemir'e en kolay nasıl gidilir? Yedek Subaylık Sınavı orada olacakmış da o yüzden şeettiydim. Bir bilen yardımcı olsa iyi olacak. Son katılım tarihi: 1 Aralık'dan önce herhangi bir gün.
  • Meğer ne kadar yalnız ve güzel bir ülkeymişiz. NBC'den sonra Manga da aynı cümleyi kurdu MTV Video Müzik Ödülleri'nde.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Bir Zahmet!

Cem Yılmaz'ın Bir Tat Bir Doku'su bir dönem ne kadar meşhurdu, hatırlarsınız. Bir Tat Bir Doku'nun bir bölümünde Cem Yılmaz TRT ile ilgili bir anısını aktarır. Mizah dünyasına adım attığı ilk yıllarda TRT'de yayınlanan bir programa davet edildiğinden, düzgün bir Türkçe'ye sahip olan TRT spikerinin karşısında utançtan nasıl yerlere düştüklerini söylüyordu... Sözün özüne dönmek lazım. Demem o ki TRT bir zamanlar saygın bir kurumdu. Artık ne denli öyle, tartışılır.
Türkiye insana biçilen değerin üç kuruş olduğu, her gün türlü zorbalıkların yaşandığı bir ülke maalesef. Ülkenin en saygın kurumlarından biri olması beklenen TRT ise bu gerçeğe çanak tutmakta. Yol kesenlerin, otopark mafyalarının cirit attığı ülkemizde herhangi bir sokaktan geçerken bir anda önünüzde biten it kopuk tayfasını bir hayal edin. Ellerinde bir sopa, ayakta kumaş pantolon, gömleğin üstten üç düğmesi açık... Üstelik sayıca da fazlalar. "Höt!" diyorlar, sus pus kalıyorsunuz. Kafanıza sopa indireceklerine adınız kadar emin olduğunuz için ne derlerse yapıyorsunuz. En nihayetinde izin verirlerse de toz oluyorsunuz dört nala. Her gün olan şeyler bunlar. Kötü olanı övme, bundan eğlence çıkarma gibi hasta ruhlu bir alışkanlığımız var bizim. Yoksa Recep İvedik neden hâlâ bir halk kahramanı yaftası taşısın ki üzerinde? Az sonra izleyeceğiniz görüntülerde de çakma, aslında belki de daha gerçek, bir Recep İvedik vakası izleyeceksiniz. Kendine has bir tarza sahip olan genç bir vatandaşımız sırf farklı oluşunun bir getirisi olarak yolunu kesen iki maganda tarafından aşağılanıyor, özünü inkar etmekle itham ediliyor. Yeri geliyor çocuğa "Rockçı mısın lan sen? Özüne dön türkü dinle." deniliyor. Üstelik durumun vahameti tüm bunlarla sınırlı kalmıyor. Yol kesenler kurbanın cebindeki paralara ve nüfus cüzdanına da el koyuyor. Biraz eğlenip, keyif yaptıktan sonra da ceplerinden çıkardıkları 5000 TL'yi gencin ellerine tutuşturup kendi deyimleriyle arazi oluyorlar, hiçbir açıklama yapmadan... Evet, bu gizli kamera yardımıyla yürütülen bir yarışma programı. Bundan eğlence çıkarmaya çalışan, bir gencin gururunu 5000 TL'ye satın alan, farklı olmayı özünü inkar etmek olarak yansıtan kurum ise TRT.
Hayırlı işler efendim...

Pazartesi Notları #96

  • Bu blog çok boşlandı, evet, farkındayım. Can sıkıntısı, belirsizlik, sinir ve hatta stres... Bir geçiş dönemi olarak nitelenebilir belki. Bir yandan da gelecek aya kadar elimden geldiği kadar yazmak istiyorum ama fayda etmiyor. Yakın bir zamanda vereceğim zorunlu ara blogun şahlanması bakımından işe yarayabilir belki. Yine de kısa bir zaman aralığından bahsetmiyoruz tabii. Aylar var önüm(üz)de...
  • Televizyon kanallarından yer alan HD TV reklamlarına anlam veremiyorum ben. Şimdi, sıçrayan damlalar, kopan çimenler falan gösteriyorsunuz, iyi hoş da televizyonu HD destekli olmayan bir vatandaş reklamı yapılan televizyonun anlatmak istediğini nasıl anlayacak ki? Televizyonu HD destekli olan vatandaşın da zaten işine yaramaz bu reklam. Yanlışsam söyleyin yani.
  • Ercan Saatçi'nin sanatçılığı neydi ki spor yazarlığından ve hatta spor müdürlüğünden ne olsun? İçgüveysinden hallice...
  • Bugün çok garip bir şey oldu. Sabah saatlerinde Twitter'im verdiği uyarı şöyleydi: "Şahin K is now following you!" Şokun etkisinden kurtulmak ve işimi şansa bırakmamak için kendisini bloklamıştım ki Twitter'im bu kez başka bir takip edilme haberiyle uyardı beni. Bu defa durum daha vahimdi: "Allah (c.c.) is now following you!" Sıçtık desenize!
  • Nefes Vatan Sağolsun'un bir günlüğüne de olsa IMDb Top 250'ye girmesini sağlayan insanımıza çok fena laflar hazırladım.
  • Yaşadığı teknik aksaklıklar dolayısıyla lig maçlarının tüm platformlarda yayınlanmasına sebep olan ve bu rağmen türlü saçmalıklarla maç zevkinin içine etmeyen Digiturk'e de teşekkür edelim.
  • Digiturk demişken... Çok garip ödeme sistemleri var bu adamların. Siz aylık 50 lira ödeyebiliyorken, sizinle aynı pakete üye olan bir başkası aylığını 35 liraya getirebiliyor. Bu durumun üstesinden gelmenin yolunu da buldum ben. Arıyorsunuz Digiturk'u ve "Ben memnun değilim, kapattırmak istiyorum bu dijital platformu" diyorsunuz. Bunu güzel sesli operatörün "Neden efendim? Size indirim yapalım, bla bla"ları takip ediyor. Cüzi bir fiyat indirimini cebinize atıyorsunuz bu sayede.
  • "If there's something strange in your neighborhood, who you're gonna call?"
  • Bir süredir TRT ekranlarında dönmekte olan mide bulandırıcı bir yarışma programı var. Yarışmaya katılabilmek için "yoldan geçen bir vatandaş" olmanız gerekiyor. Yarıştığınız süre boyunca maalesef bir yarışmanın orta yerinde olduğunuzu ve gizli kameraya alındığınızı bilemiyorsunuz. Yapmanız istenilen şeyleri yerine getirirseniz 10 dakika gibi süre içinde 5000 TL'ye kadar kazanabiliyorsunuz. Bu yarışmanın başkarakteri Recep İvedik ruhlu, itici mi itici biri... Öyle ki sırf üç kuruş para için insanların onuruyla dakikalarca oynayabiliyor. Tüm bu ekran faciası ise Türkiye'nin en saygın kurumlarından biri olması beklenen TRT'nin çatısı altında yer alıyor. Söz konusu yarışmanın geçtiğimiz hafta yayınlanan bölümlerinden birinde insanın sinirini bozacak bir sahne ekranlara geldi. Anlatmakla olmayacak sanırım. Gün içinde bu bölümü sinirlenmeniz için olmasa bile en azından düşünmeniz için bloga koymaya çalışacağım.
  • Saygılar...

26 Ekim 2009 Pazartesi

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 68

- What do you want? (Kevin Bacon)
- What I've always wanted... To watch you die. (Ron Eldard)

(Sleepers)

Pazartesi Notları #95

  • Pek bir şey yok bu hafta. İlla ki benden bir şeyler okumak isteyen varsa diğer bloga uğramasını rica edeceğim. Zira bugünkü hissiyatımı zaten kustum orada.
  • Haftaya görüşmek üzere.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #94

  • Samimi olalım şimdi...Tam dairenizden çıkıyorsunuz ki alt katlardan yukarıya doğru çıkmakta olan ayakların sesi kulağınıza çalınıyor. Böyle bir durumda gelenlerle karşılaşmamak için gerisin geri dairenize döndüğünüz oldu mu hiç?
  • Antalya'da üst geçitlerin yürüyen merdivenli ve asansörlü olduğunu daha önce belirtmiştim sanırım. Çocukların oyuncağı oldu bunlar... Kimisi inen tarafı çıkmak için, kimisi de çıkan tarafı inmek için kullanıyor. Son cümlenin abidikliğini geçtim de siz denediniz mi hiç bunu? Denediyseniz sona ulaşabildiniz mi? Ulaşabildiyseniz başınız göğe erdi mi?
  • Abidiklikten bahsetmişken... Bir Abidin vardı, sahi ne oldu ona?
  • Milka Triolade'yi denediniz mi bilmiyorum ama çikolatanın nirvanası olduğu konusunda sizi temin ederim.
  • Nestle Bisküvili de epey hoş esasında.
  • Hay bu çikolata sevdama...
  • Çikolataya "çikilota" diyen bir arkadaşa da sahibim ben.
  • Çukulata diyeni duymuştum ama çikilota da ne ola ki?
  • 10 senedir forma alıyorum, rahatlıkla iddia edebilirim ki içlerinde en kalitesizi mor forma. Forma güzel o ayrı. Fakat hafif bir zorlama ile yırtılıp gidecek diye korkuyorum. Hem bu sezonki forma baskıları da çok gubidik. İlk yıkamada söküldü gitti güzelim "Kewell 19" baskısı. Üzerindeki arma olmasa atlet niyetine bile giyilmez.
  • İlkokuldan liseye kadar sürekli erken kalkmak zorunda kaldım. Hayır, inadına uykuyu seven bir yapım var. Yaradılışım böyle, ben ne yapabilirim. Neyse... Üniversitede işler biraz değişti. Biraz ama... Gün genellikle sabah 9'da başlardı. Birkaç gün öğleden sonra başlar, ara sıra da hiç olmazdı. Böyle günlerde uykudan başım ağrıyana kadar yataktan çıkmadığım günleri bilirim. Madem lafını açtık devam edelim öyleyse... Bundan birkaç sene evvel, bir cumartesi gecesi, başımı yastığa koydum. Geceleri genellikle böyle yapılır çünkü. Bir ara kalktım... Oda kapkaranlık... Başımı yastığa geri koydum... Bir süre sonra telefonum çalmaya başladı. Annem arıyordu... "Yuh" dedim, "gece gece neden arıyor?" Dedim "Hayırdır?" Annem gayet sakin "Hiiiiç, aramam için bir neden mi olması gerek?" "Hayır da anne bu saatte neden arıyorsun?" O an öğrendim ki saat 18:00'ı geçeli pek olmamış. Bu olayı da geçelim... Malum birkaç aya kadar asker oluyorum falan filan... En azından gidene kadar uyuyabildiğim kadar uyumak istiyorum ben. Her sabah üzerimden yorganı hışımla çekip atan bir annem var benim. O da haklıdır belki.
  • İzlemeyeceğim Nefes'i.
  • Evet, gereğinden fazla üç nokta kullandığımın farkındayım.
  • Nobel Barış Ödülü'nü alan Obama hakkında ne düşünüyorsunuz ki?
  • Altın Portakal'ın filmleri iyiydi de çevresi kötüydü? O nasıl bir ödül töreniydi öyle! Türkiye'nin en prestiji film festivali olduğunu iddia ediyorsun fakat rezalet ötesi bir geceyle festivale son noktayı koyuyorsun. Sanatçısını döven bir ülkenin yapacağı festivalden ne olur ki!
  • Hayat mı? Bir şekilde devam ediyor işte...

16 Ekim 2009 Cuma

City Lights

Kendi karnını bile zor doyuran bir adam, döndüğü ilk köşebaşında çiçek satmakta olan genç ve güzel kızı görünce nutku tutulur. Hâline bakmayı aklına dahi getirmeyen adam cebini yoklar ve çıkan son kuruşu çiçekçi kızın eline tutuşturur. O an farkına varır ki çiçekçi kız kördür. Şapkası sallanır, pantolonunun askılarından biri kopar... Paytak paytak yoluna devam eder etmesine de aklı kızda kalmıştır bir kere. Bir şekilde kıza yardım etmeyi de kafasına koymayı ihmal etmemiştir bu arada. Yol alırken bir adama takılır gözü. Zil zurna sarhoştur adam ve intihar etmek üzeredir. Bizimki kurtarır onu... Hayatın güzel olduğunu anlatmaya çalışır. Anlatır da... İntihar etmekten vazgeçen sarhoş bizim çulsuzu evine davet eder. Ev değil saray yavrusudur aslında. İki kafadar sabaha kadar eğlenirler. Sabah olur fakat bir sorun vardır. Bir önceki gecenin sarhoşu ayılmıştır ve kendini kurtaranı tanımıyordur. Uşaklarına evden defetmeleri üzerine emir verir.
Tanıdık bir öykü değil mi? Neden bize yabancı gelmiyor acaba? Çünkü bizler bu öyküye 1983 yılında Kartal Tibet'in çektiği ve Kemal Sunal'ın başrol oynadığı En Büyük Şaban'dan aşinayız. Fakat hikâyenin orijinali sinema tarihinin en komik adamı Charles Chaplin'e ait. Bu noktada üzülerek belirtmek gerekir ki En Büyük Şaban, Chaplin'in 1931 yılında çektiği City Lights'in birebir yeniden çevrimidir. Öyle ki iki film esprilerine varana dek aynıdır. Sanırım bu noktada Şaban-Şarlo çağrışımına da kulak vermek gerek.
Little Tramp (Küçük Serseri), Charles Chaplin'in alameti farikası olarak kabul görür. Chaplin'in çocukluğunun Viktorya İngilteresi'ndeki yoksul mahallelerde geçtiği bilinir. Bu karakterin de o dönemin tipik insanının bir yansıması olarak görülmesi yanlış olmayacaktır.
Filmin bir diğer özelliği ise sesli sinemaya geçilmesinden 4 sene sonra sessiz olarak çevrilmesidir. Özellikle sinemada ses kullanımının hayata geçmesiyle birlikte sessiz filmlere olan rağbet görece azalsa da, o dönem sessiz çekilen Şehir Işıkları'nın büyük bir başarı elde etmesi Chaplin zekâsının bir ürünüdür. Kara mizahtan bir anda drama atlayan bu film aynı zamanda slapstick komedinin son örneklerinden biridir.
Eğer ki En Büyük Şaban'ı Şehir Işıkları'ndan önce izlemişseniz, bu filmden almanız gereken hazzı almanız doğal olarak biraz güç olacaktır. Filmin sessiz olmasına karşın vuruculuğundan bir şey kaybetmeyen finalini de es geçmemek gerek. Gözleri açılan çiçekçi kızın, kim olduğunu bilmediği halde, sırf haline acıdığı için Chaplin'e para vermesi göz dolduracak cinstendir. Kemal Sunal'ın yeniden çevrimini izlemiş olmakla yetinmeyin. Bir de üstadın ellerinden çıkmış, özgün versiyona göz atın. Bu da geç kalmış bir saygı duruşu olsun.

13 Ekim 2009 Salı

90'lı Yıllar #14

"Şakası bile kötü"dür pek çokları için. Bu da öyle bir şey işte. An itibariyle çok konuşmak boş konuşmaktır nazarımda. Klipteki hanımefendi tam da tahmin ettiğiniz kişi.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #93

  • Esmer bir çocuktu... Hafif de uzun boylu. "Uzun boylunun hafifi de nasıl oluyormuş, uzunsa uzundur" diyebilirdi insanlar onun hakkında. Fakat bu bile yalan nihayetinde. Rivaldo İrfan diye çağrılırdı. Top ayağına yakışırdı. Tip olarak ne kadar benziyorsa Brezilyalı futbolcuya, futbol tarzı da o kadar benziyordu işte. Lise futbol takımının yıldızıydı. Şimdiye dek kaç kişi için "Pırlanta gibi adamdır" demişimdir acaba? Hatırlayamadım şimdi. Belki şu an ilktir. Araya zaman girer... Yollar ayrılır... Bir zamanlar arkadaşınız olan insanla kağıt üzerinde hâlâ arkadaşsınızdır belki ama... Ama o kadar işte... Aradan 5 yıl geçer... Asvalta kırılan yumurtayı bile pişirebilecek bir sıcak vardır ve denize giderken karşılaşılır eski dostla. Ayak üstü bir muhabbet ve sonrası "Görüşmek üzere..." Görüşülmüyor işte. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini okumak adetim değildir ama o gün sayfaları çevirirken bir fotoğrafa çarptı gözüm. Kalakaldım. Bir tır... Altında üzeri gazetelerle örtülmüş bir beden... İkiye ayrılmış... Üç hafta olmuştu görüşmeyeli...
    Görüşmek üzere arkadaşım...

5 Ekim 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #92

  • Küçüklüğüme ait kayda alınmış video görüntülerim vardı. Artık yok. Kayboldu gitti zaman içinde. Ne de güzel muhafaza etmişim değil mi? Ağlarım da ağlarım buna ağlarım.
  • İleride çocuğum olursa, ki olmayacak ama madem ihtimaller üzerinde konuşuyoruz, evet olursa onu 18'inci yaş gününde verilebilecek en güzel armağanı buldum bile. Bebekliğinde ve çocukluğunun belli dönemlerinde kayda alınmış görüntülerini bir cd'nin içinde ona sunmak. Belki o zaman kadar cd teknolojisine bugün Commodore 64'e bakıldığı gibi bakılır, bilemiyorum. "Belki" mi? Döverler adamı.
  • "Ney değil zurna" demek bitsin yahu. Biraz da "Ney" olsun işte. Bıktım yahu zurnadan.
  • Zurna demişken... Eskiden Mirc vardı. Tanımadığımız adamlarla chat yapardık işte. Ne buluyorduk şu an anlamıyorum ama oradaki kanallardan birinin adı da Zurna'ydı. Çok gereksiz bir bilgi, evet.
  • Alın size gıcık kaptığım, evet gıcık kaptığım, bir diğer şey. Anlatmaktan, uyarmaktan dilimde tüy bitti. "Ankaragüçlüler" denmesin... Bunu bir de koca koca spikerler söylüyor yahu. Ankaragücülüler demek bu kadar mı zor? Yoksa kulağa mı ters geliyor. Bir türlü çözemedim.
  • Teknobilet'in ekim sayısında M. Night Shyamalan dosyasıyla sizlerleyim. Sizler kim misiniz? İnanın ben de bilmiyorum.
  • Lost'un final sezonu başladığında ben askerde olacağım. Bir yandan güzel olacak. Döndüğümde koca bir final sezonunu arka arkaya yutma şansım olacak. Bir yandan da kötü olacak. O zaman kadar ben diziyi unutmuşum olurum. 6 sezonun birden üstünden geçmem gerekebilir. Biraz balık hafızası var bende sanırım.
  • Facebook'a her girdiğimde açılış sayfasında "Ne düşünüyorsun?" diye sorulmuyor mu, çıldırıyorum. Geçen gün yazdım "Sana ne benim ne düşündüğümden" diye... İyi yapmış mıyım?
  • Ankaragücü mağlubiyetinden sonra Facebook iletisine "1905 yılında başladı bu macera, seninleyiz Galatasaray'ım bunu unutma" yazan arkadaş en asil duygunun insanı bence.
  • Galatasaray'ın da çok şeyindeydi afedersiniz...
  • Düşündüm de birkaç saattir, gerçekten, Ankaragücüme gidiyor böyle yaşamak...

3 Ekim 2009 Cumartesi

Özgürlükler Ülkesi!

Facebook'un popüler oyunu Farmville de erişimi engellenen sitelerden biri oldu. Gerekçe ise kullanıcıların Online Üretici Sertifikası'na sahip olmamalarıymış. Sanırım bunun bir sonraki aşaması mimarlıktan mezun olmayanlar için Lego'nun yasaklanması ya da ehliyeti olmayanların ellerinden oyuncak arabaların alınması olacak.

2 Ekim 2009 Cuma

Dinlenmesi Gerekenler (49) - You Love Me


Under the mother eyes of the Mexican sky
she was happy and it shows in the sun
and it was fate laid in stone
sacred heart, sacred ground
her two children and we moved as one

And you said you loved me
you said you loved me

Now there’s something missing
when you’re kissing me
It’s subtle yet it’s gone
and then I’m suspicious
and then it gets vicious
and then it’s a hole right through the heart

And you said you loved me
I thought you loved me

Now there is an ocean of time
between your life and mine
You look happy and you’re married again
and oh my lord how you’ve grown
to find me still alone
I am humble
I’m still trying to forget

When you said you loved me
I thought you loved me

DeVotchKa

28 Eylül 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #91

  • Diziler yavaştan başladı. Supernatural zaten harikaydı, tam gaz devam ediyor son sezonunda. Geçtiğimiz sezon sonunda Heroes'i izlemeyi bıraktığımı söylüyordum kendi kendime. Sıkılganlık hallerimden sonra yeni sezonun ilk bölümünü izlemeye karar verdim. İyi ki de izlemişim diyorum şimdi. Güzel bölümle açtı dördüncü sezonunu Heroes. Hiç kuşkusuz bundaki en büyük pay Prison Break'ın T-Bag'i Robert Knepper'in transfer edilmesi olmuş. Sanırım bu sayede kendisini izletmeye devam edecek bu dizi.
  • Geçtiğimiz hafta Tekirdağ'da servis minibüsünden 4 TL çalan bir çocuk tutuklanarak hapse atıldı. Bu ülkede milyon liraları hibe edenler kahraman tabii, güç çocuklara yetiyor.
  • Altın Portakal da yaklaşıyor... Yeni Büyükşehir Belediye Başkanı ile festivalin çehresi de olumlu anlamda değişti. Bir kere festival artık halkla iç içe. Bir festivali festival yapan da bu değil midir? Festival boyunca kentin dört bir yanında açık hava gösterim alanları kurulacağı açıklandı. Sinema öğrencilere verilen eğitim de son sürat devam ediyor.
    Festivalin yarışma bölümüne gelirsek; Bornova Bornova, İki Dil Bir Davul, Kara Köpekler Havlarken, Kıskanmak ve Uzak İhtimal'i merakla beklediğimi söyleyebilirim. Ayrıca Michael Moore'nin yeni belgesel filmi Capitalism: A Love Story de ilk kez bu festivalde izleyiciyle buluşacak ki onu da kaçırmayacağız elbette. 46. Altın Portakal Film Festivali için ayrıntılı bilgi illa ki festivalin resmi internet sitesinde.
  • Facebook'daki Farmville çılgınlığı da nedir öyle? Ünlü haber kanalları internet sitelerinde oyunun tüyolarını bile vermeye başladı. Yok artık!
  • Ha, ben oynamıyor muyum? Oynuyorum! Ama bir sorun neden oynuyorum!
  • Güneşi Gördüm'ün adı "Oscar'ı Gördüm" olarak değişir mi sizce?
  • Taksim Gezi Parkı'nda çok güzel bir festival başladı: Beyoğlu Sahaf Festivali. 11 Ekim'e dek sürecek olan festivalde sahaflar buluşacak. Aranan pek çok şeyi bulmak mümkün. Ayaklar boş durmasın. Tabanvaya kuvvet!
  • Barbie ve He-Man beyazperdeye geliyorlar. He-Man neyse de, Barbie'yi kim izleyecek yahu? Durun bi' dakika ya... Hem "He-Man neyse de..." ne demek oluyor?

27 Eylül 2009 Pazar

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 67

Remember those posters that said, "Today is the first day of the rest of your life"? Well, that's true of every day but one - the day you die. (American Beauty - Kevin Spacey)

24 Eylül 2009 Perşembe

Bir Zorunlunun Yaşam Rehberi

Bugün okulların ilk günü...

Çocukluğum çok uzak bugün. Aslında bir o kadar da yakın. İnsan doğuştan yükümlü bu dünyada... Pek çok şeye hem de... Birtakım insanların tarih boyunca aldığı kararlar ve kurdukları düzen sebebiyle bazı zorunluluklara sahip oluyorsunuz. Anne karnındayken bana sorulsaydı, mağara insanı olmayı kendime yakıştırabilirdim sanırım. Hatta paralel evrende mutlaka öyle olmalıyım. Buna inancım sonsuz. Hoş, buna rağmen, madem ki biraz distopik konuşuyoruz, belki de bir tercih hakkım olsa hiç olmamayı dilerdim. Neme lazım! Birinin ölüm günü sizin doğum gününüz oluyor. Bir taraf kederden ağlarken, diğer taraf mutluluktan da ağlasa mutlaka ortak bir paydada buluşuluyor. Dünyanın neden yapıldığı konusunda biyoloji kitapları palavra sıkıyor. Basbayağı hammaddesi gözyaşı bu gezegenin.

Kendimi bilmeye başlamam kaç yaşıma tekabül eder, bilemem. Ancak okul yollarını aşındırmadan önce içimi kıpır kıpır eden bir hevese sahip olduğumu söyleyebilirim. Okula gitmek rüştünü ispat etmek demekti benim çevremde. Adam olmak demekti bir nebze... Okula gitmeyene kız vermezlerdi. Okula gitmeyenin karnı aç olurdu. Okula gitmeyen sokakta yatardı. Okula gitmeyen şöyleydi ve biraz da böyleydi. Abilere ve amcalara pipinizi göstermemekte diretirseniz ayıplanmazdınız belki ama okula gitmeyeceğinizi dile getirdiğinizde bir enik gibi ensenizden kavrardı birileri. Bu gazla başladım anaokuluna. Anaokulu dedikleri şeyin çorbadan olduğunu kavrayışım biraz zaman alacak olsa da, adında bulunan okul kelimesinin bir albenisi vardı sanki. Beslenme çantamdan çıkan örümceği gördükten sonra firar ettim, o ayrı.

Bugün okulların ilk günü...

El mahkumdu ilk zil çaldığında. Sonra da öyleydi... Dedim ya, zorunluluk. "Okumayıp da ne yapacaktın be deli?" diyeni de anlarım. Fakat zaten sorunum okumamak değildi ki benim. Yaşıtları ebeveynlerine oyuncak sipariş verirken, sürekli kitap isteyen de benden başkası değildi sonuçta. Bu sığlığımla dile getirmekten kıvanç duyuyorum ki Erkin Koray'ı karşımda görsem, öpmek için ellerine kapanırım. Okumak ayrı şey ne de olsa! Yine de ilkokul macerama dönersek, bir altın çocuk olmadığımı rahatlıkla itiraf edebilirim. Bir ilkokul öğrencisinin notları ne kadar ortalama olabilirse o kadar ortalamaydı benimkilerde. Bu beş senelik dönemde altın madalyayı boynuma geçirdiğim iki dal vardı. Bunlardan birincisi okuma yarışları, diğeri ise kız arkadaşlarla olan ilişkilerim. İlişki derken... Gayet masumane...

Bugün okulların ilk günü...

Parlak bir öğrenci değildim. Bunu zaten söyledim. Artık ortaokuldayım. Matematiğim yıldızlı 1'di, fakat sorana büyüyünce bilgisayar mühendisi olacağım yalanını söylemeden edemedim. Aslına bakılırsa zevk de alıyordum. Birileri beni alaya alıyordu, karşılığı aynı şekilde verilmeliydi. En iyi notumu beden eğitiminden alıyordum. Bunda da okulun futbol takımında yer alıyor oluşumun etkisi vardı. Yoksa öğretmen basketbol topunu elime attığında tutmasını bilemeyip parmağını sakatlayan bir adamın beden eğitiminden bile kırık not alması abes sayılmazdı. Nedense şefkatliydi bedenciler (Bkz; bedenci), resimciler, müzikciler...

Evet, bugün okulların ilk günü...

Ergenlik sancılarıyla birlikte geldi lise dönemi... Kumaş pantolonlar, bembeyaz ütülü gömlekler, kravat... Herkes istediğini giyip gelse, olmuyormuş... "Zorundasın arkadaşım! Statü farkı yaratamazsın."... Peki ağabey! İyi güzel de bu okul ne zaman bitecek be ağabey?

Öğretmenler ders anlatırken sıra altlarında hatmettiğim kitapların da yardımıyla üniversiteye şutladım kendimi. Kuzenlerimden birinin lafıdır, hiç unutamam. Şöyle demişti: "Bak Anıl, şimdi çalış. Üniversiteye gidince zaten çalışmana bile gerek kalmayacak. Rahat edeceksin." Bok yemiş, afedersiniz. Tavuk muydum ben? Elbette biliyordum öyle olmayacağını ama hafiften umut da etmemiş değildim. Ne de güzel demiş modern ozan Karaca; "Umut garibin ekmeği, umar ha umar umar..." Hayatımda ailemden ilk defa kopmuşum. İstanbul bir masaldı benim için, her gece uykudan önce kendime anlattığım. Masalların da gerçek olabileceğine o vakit inandım. 5 sene vardı önümde. Bitmek bilmeyecek 5 sene... Bir yanından tutarsanız muhteşemdi. Özgürlük, nihayet. O gün pazardı işte... Beni ilk kez güneşe çıkardıkları pazardı hem de...

Bugün okullar açıldı. Bilmem kaç milyon öğrenci daha eğitim görmeye başladı. Helalleri hoş olsun. Fakat hiçbiri koyun olmasın... Hayatımdaki ilk zorunluluktu bir okul bitirmek. Tam 17 sene okudum... Ne için? Bu an için. Büyüklerime sorsanız, "O artık adam" derler hiç kuşkusuz. Okula gitmemenin nasıl bir şey olduğunu merak ederdim hep. Bugün görünce mavi önlüklüleri, beyaz gömleklileri ve tabii ki kravatlıları, gözlerim doldu. Artık okul yoktu. Şimdi düşünüyorum da, gerçekten çok mu kötüydü? Bilemiyorum. Bir başkaldırışın getirisiydi belki. Hayatta hiçbir zaman zorlanmaya gelemeyen bir bünyenin intikam arzusuydu...

Şimdi önümde tek bir zorunluluk kaldı... Bu ülkede erkek olarak dünyaya gelenleri bağlayan bir yükümlülük bu. Ben üniversitenin de sona ermesiyle artık özgürlüğüme kavuştuğumu düşünürken, hayattaki son zorunluluğum çıktı karşıma. Aralık ayında asker oluyorum. Vicdanımın sesini dinleme gibi bir ihtimalim de yok bu ülkede. Yani anlayacağınız, aralık ayından itibaren disiplinin ne olduğu öğretilip, adam edileceğim. Tekrar... Zorla... Dedim ya, hayattaki son yükümlülüğüm artık bu... Ondan sonrası iyilik sağlık...

Bugün zorunlulukların ilk günü...

22 Eylül 2009 Salı

Ömer Hayyam'dan (9)

  • Benden Muhammet Mustafa'ya saygı ve selam:
    Deyin ki, hoş görürse, bir şey soracak Hayyam:
    Neden Yüce Efendimizin buyruklarında
    Ekşi ayran helâl da güzelim şarap haram?
  • Benden Hayyam'a selam söyleyin demiş peygamber;
    Sözlerimi yanlış anlamışsa çiğlik eder:
    Ben şarabı herkese haram etmiş değilim ki
    Hamlara haramdır, doğru, ama olgunlar içer.
  • Dünya, yıldıramazsın beni ne yapsan;
    Ölümden de korkmam, er geç ölür insan.
    Ölmemek elimizde değil ki bizim:
    İyi yaşamamak beni tek korkutan.
  • Bilge, yüce varlığın seyrine dalar;
    Gafil ise onda dostluk düşmanlık arar.
    Deniz, deniz olduğu için dalgalanır,
    Çöpe sor, hep onun içindir dalgalar.
  • Şarabın adı kötüye çıkmış, kendi hoş,
    Hele bir güzelle içersen daha bir hoş;
    Harammış şarap, olsun, bana göre hava hoş:
    Hem, bana sorarsan, haram olan her şey hoş.
  • Yeryüzünü gül bahçesine çevirmekten
    Daha güzeldir bir insanı sevindirmen.
    Bin kulu azat edenden daha büyüktür
    Bir hür insanı iyilikle kul edebilen.
  • Ah, Tanrı dünyayı yeniden yarataydı,
    Yaratırken de beni yanında tutaydı;
    Derdim: Ya benim adımı sil defterinden,
    Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.
  • Ben şarap içiyorum, doğrudur;
    Aklı olan da beni haklı bulur:
    İçeceğimi biliyordu Tanrı,
    İçmezsem Tanrı yanılmış olur.
  • Bir yürek ki yanmaz, yürek denir mi ona?
    Sevmek haram, yüreğinde ateş olmayana.
    Bir gününü sevgisiz geçirdinse, yazık:
    En boş geçen günün o gündür, inan bana.
  • Seccadeye tapanlar eşek değil de nedirler?
    Küfelerle riya çamuru yüklenirler gezerler.
    İşin kötüsü, din perdesi arkasında bunlar,
    Müslüman geçinirken gâvurdan beterler.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #90

  • Aylar evvel hazırlık aşamasındaki bir projeden söz etmiştim. Linkte 80 numaralı Pazartesi Notları bulunuyor. İlk maddeye dikkatinizi vererek okuduktan sonra sizi tekrar buraya, ikinci maddeye, bekliyorum.
  • Hah, okudunuz mu? Şimdi efendim şöyle ki; Teknobilet adlı bir dergimiz var artık. Birçok şehirlerarası otobüs firmasında yolboyunca yolculara eşlik edecek bir dergi bu. Bu dergi artık çıktı, evet. İşin bizi ilgilendiren tarafı ise derginin sinema bölümünü benim hazırlıyor olmam. Olur da elinize geçerse 108, 109, 110 ve 111'inci sayfalarda yer alan bir Tim Burton dosyası bulacaksınız. Afiyet olsun.
  • Geç ama güç değil.
  • Kanal 1'de her akşam 20:00'da yayınlanan bir yarışma programı var. Adı da Kelime Oyunu. Kendisini diğer bilgi yarışmalarından farklı kılan bir tarzı var bu yarışmanın. Ali İhsan Varol yarışmanın sunucusu. Özellikle dolaylı yoldan yöneltilen sorular bir harika. Yarışma güzel, sunucusu ondan güzel... İzlemek lazım vakit buldukça.
  • Yunanistan'da geride bıraktığımız pazar günü ulusal bir gazete promosyon olarak Can Dündar'ın Mustafa filmini vermiş okuyucularına. Adamlar aşmış bazı şeyleri. Darısı başımıza.
  • Twitter'de Kaan Sezyum'u takip etmeye başladıktan birkaç saat sonra Sezyum'dan özel bir mesaj aldım. Herhangi bir oynama yapmadan aktarıyorum özelimi: "Çok iyi bir iş yaparak Twitter'a girdiniz bula bula beni buldunuz, tebrikler."
  • Ülkemizde Justin Timberlake'nin son klibi RTÜK tarafından yasaklandı. Vatana millete hayırlı olsun yeni sansürümüz.
  • Bir yarışma programı ile ekrana atlayan Beren Saat bu denli güzel olmasaydı bu kadar kalıcı olabilir miydi? Kadın oyunculuk katili resmen!
  • Haydi bakalım.

9 Eylül 2009 Çarşamba

İstanbullu'nun Tedbirsizliği ve Sonuçları

Resim Forzabeşiktaş.com'dan... Son baktığımızda skor böyleydi, şimdi ise fark biraz daha açıldı maalesef. Yenilen taraf sürekli halk oldukça...
İki gündür yağmur yağıyor İstanbul'a. Bir hayli şiddetli yağıyor yağmur. Ve yağmur haber oluyor Türkiye'de. Neden? Çünkü can alıyor. Çünkü bu ülkede hayatta kalmanın ne kadar zor olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Yaşanan bu vahim tablo sonrasında gözlerin ilk çevrileceği isim olan Büyükşehir Belediye Başkanı "Yaşananlar İstanbullu'nun tedbirsiziğinin sonucudur" deyip, bizleri yanıltmıyor. 15 senedir aynı zihniyet yönetiyor İstanbul'u. Daha öncekiler neyse, şimdiki de o. Her şeyi kaderciliğe bağlamakta üstümüze yok. Yahu bu ülkede başı kapalı bayanların özne gösterildiği ve 17 Ağustos depremine gönderme yapan "7,4 Yetmedi mi?" gibi manşetler atan gazeteler var. Sıradaki haberin "Ramazan'da oruç tutmadılar, sonları böyle oldu"ya varmayacağını kim iddia edebilir ki?
Ormanlık alanlar tahrip ediliyor bu ülkede. Sırf monopollerin cepleri biraz daha dolsun, sökülmekte olan cepler iyiden iyiye delinsin diye... Gerçekten doğa intikam mı alıyor dersiniz? Alıyorsa golü yiyen her zamanki gibi neden yine çaresiz halk oluyor?
Kaç senedir beklenen büyük İstanbul depremi için bas bas bağırmıyor mu profesörler? Bırakın olası depremdeki hasarı minimuma indirmeyi, yağmura bend olmayı başarabilecek bir çalışma dahi yapılmadı. Hesap soran? Hak getire!
Gelişmiş veya bazı şeyleri aşmış olarak nitelediğimiz ülkelere bakınca ancak kasırgaların televizyon ve radyo kanallarına haber olduğunu görüyoruz. Bu ülkede yaz mavsiminin sona ermemesi için dua eden milyonlarca insan var. Kış felaketten başka bir şey getirmiyor çünkü onlar için. Oy toplayıp başlara taç olan "koca koca" adamlar ağacın meyvesini mideye indirirken, vatandaşa dalı kalıyor selde tutunup boğulmamak için. Üstyapıya yığınla yatırım yapın siz. Ne de olsa buzdağının üstünü görüyor halk, öyle değil mi?
İstanbul'a yağmur yağıyor... İnsanlar yağmur yüzünden can veriyor. Birileri çıkıp halkı hedef gösteriyor. Kente bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken, evleri su basan İstanbullu üçüncü köprüyü ne yapsın ki?

8 Eylül 2009 Salı

Tik Tak

Ne kadar aradıysam
suyunda bulamadım tak'ları
zaman denilen kuyunun
Yüzümde bu yüzden
yalnızca tik'lerini taşırım
çocukluğumun

Yarısını tuttum
çocuk doktoru
olmamı isteyen anneme
hasta yatağında verdiğim sözün
Doktor olamadım ama
çocuk kaldım

İki çocuk
rahatlıkla oturduğumuz
kapının eşiğine
kendi başıma zor sığıyorum bugün
Büyüdükçe insan
yalnız mı kalıyor ne?

7 Eylül 2009 Pazartesi

90'lı Yıllar #13

Özgün bir imajları yoktu ancak iyi müzik yapıyorlardı, orası net. Tipleriyle The Beatles'i andıran Kim Bunlar'ın ortaya çıkış öyküleri de fıkra gibi aslında. Hilmi Topaloğlu lobide kendisiyle görüşmek için bekleyen gençlere doğru "Kim bunlar!" diye bağırınca, grup üyeleri bu hitabetten çok hoşlanırlar ve gruba bu ismi vermek konusunda ortak bir paydada buluşurlar. Müzik tarihimizin belki de bu en sıradışı grubu da böylece doğuverir. Yalnız bir sorunları vardır. Topaloğlu ilk fırsatta gençlerin kendi müziklerini yapmasına izin vermez. Plak şirketinin belirlediği birkaç türkü vardır. Kim Bunlar ilk albümlerinde bu türküleri seslendirecek, beğenilmeleri halinde ikinci albümde diledikleri gibi at koşturabileceklerdir. Başta Topaloğlu olmak üzere Türk müzik camiasını şaşırtmadıklarını kim iddia edebilir ki? Kurtlar sofrasında ayakta kaldıkları kısa dönem içerisinde gayet güzel işler çıkardılar. Sonra grup dağıldı ya da dağılmak zorunda kaldı. Flört ismiyle yeniden sahne alsalar da aynı etkiyi yapamadılar.
Aşağıdaki klipte grubun Ata Barı performansı bulunuyor. Gayet yerinde bir cover. İlk dinlediğim zamanları hatırlıyorum da gereksiz gaza gelmişliğim vardır. Sanki ulusal marş anasını satayım.

Pazartesi Notları #89

  • Laf İngilizce'den açıldığında (Başka bir dil de olabilir pek tabii) "Gramerim çok iyi ama kelime eksiğim var" demek bitsin yahu. Israr ediyorum. "Bilmiyorum" deyin kısaca.
  • Supernatural'ın beşinci, Dexter'in de dördüncü sezonu için geri sayım başladı ya, ben buna seviniyorum.
  • Heroes artık olmasa da olur. Kendisi benim için Yaprak Dökümü ile birdir bundan gayrı.
  • Televizyon kanallarının reçetesiz satılan ilaçların reklamlarını yayınlayabilmeleri gündemde şu sıralar. Şeker mi satıyorsunuz arkadaş? Ne reklamı? "Bir gün bir gün bir çocuk eve de gelmiş kimse yok..." hesabı mı?
  • Michael Jackson'un filmi gelir yakında dememiş miydik? Dedik demesine ancak bu kadar da erken beklemiyordum, ne yalan söyleyeyim. Cumhuriyet Bayramı'nda Türkiye'de de vizyonda...
  • En çok kazanan yazarlar listesinde zirveyi Elif Şafak almış. Of başıma ağrı girdi!
  • Eurovision'da Ciguli'yi düşünebiliyor musunuz? Ahahaha, ne de güzel olur yahu! Bir ayak sabit, diğeri ona paralel sallanıyor... Turkey, 12 points...
  • Arda Kardeş'in geldiği hâli merak edenler... Buraya!
  • Adıyaman Üniversitesi 24 Eylül'de başlatacağı Adıyaman-Nemrut Uluslararası Film Günleri kapsamında sinemasız kentin halkını sinema ile buluşturacakmış. Düşünenlerin yüreğine sağlık! Üniversitelerin daha çok kültürel aktiviteye öncü olması dileğiyle...
  • http://twitter.com/ultranil07

4 Eylül 2009 Cuma

What's Eating Gilbert Grape

Elinizdeki tabaktan üzüm salkımını kaldırdığınızda dikkatli bakarsanız araya birkaç büzülmüş, kurumuş tanenin karıştığını görürsünüz. Bir şeylere inat eder gibi bir halleri vardır onların. Kopmak istemedikleri için o hâle gelmeyi göze almış olabilirler pek tabii, zira siz zaten koparmazsınız o taneleri.
Başındaki hangi dertle uğraşsın zavallı Gilbert Grape? Koltuğundan kalkamayacak kadar kilolu bir anne, baş belası bir kız kardeş, gizli kapaklı görüştüğü kadının kocası, karavanla yaşadığı kasabaya uğrayan güzel Becky ve hepsinden önemlisi 18 yaşına girmeye hazırlanan zihinsel özürlü kardeşi Arnie... 225 kiloluk annesi nasıl tıkılmış kalmışsa koltuğuna, Gilbert de bundan farksız bir şekilde yaşadığı kasaba ve dertleri arasında bir yerlere sıkışmış kalmıştır. Fakat kardeşi Arnie'nin gözünde farklı bir yeri vardır. Ona göre Gilbert bu gezegendeki en muhteşem varlıktır.
Kendisi hakkında isteyecek hiçbir şeyi olmayan bir adamın hikâyesini anlatıyor What's Eating Gilbert Grape. Bunu zaten filmde Gilbert kendisi ifade ediyor. Yeni bir ev istiyor mesela ailesi için, kardeşine yeni bir beyin ve annesi için düzenli bir egzersiz programı... Başkalarının yaşamına istemeden adapte olmak zorunda olan, fakat her daim kendisine yabancı kalmış bir adam o.
Güzel senaryosu, naifliği ve sıcaklığının yanında üstün performansları ile de akıllara kazınan bu filmin yönetmen koltuğunda 3 Oscar adaylığı bulunan İsveçli yönetmen Lasse Hallström bulunuyor. Daha öncesinde, 1985'de, My Life as a Dog ile dikkatleri üzerine çeken yönetmen What's Eating Gilbert Grape ile Hollywood'a sağlam bir adım atarak girdi.
Filmin oyuncuları arasında en çok dikkat çeken isim hiç şüphesiz Johnny Depp. Kendisi tahmin edilebileceği üzere ailenin tüm yükünü omuzlarına alan Gilbert karakterine can veriyor. Bu adamın oyunculuğunu anlatmaya gerek yok. Zaten Hollywood denince benim aklıma gelen iki isimden biri budur. Öyle sanıyorum ki Gilbert Grape rolü için de Depp'den başka bir isim düşünülemezdi. Karakterin yıpranmışlığını yüzüne işlemiş bu adam. Yine de Depp'in oyunculuğu şöyle dursun, bu filmde ortaya koyduğu performans ile Depp'i bile unutturan bir oyuncu var. Kendisi Leonardo DiCaprio olur.
Leonardo DiCaprio denince insanlar biraz temkinli yaklaşıyorlar. Brad Pitt'de veya Angelina Jolie'de olduğu gibi. Bunun sebebi hiç kuşkusuz bu isimlerin yaradılışlarından gelen güzellikleri. Öyle bir kanı oluşmuş ki sanırsınız güzel yüzlü insanlar başarılarını kara kaşlarına kara gözlerine borçlu. Yok böyle bir şey! En azından DiCaprio bu filmde bunu kafalara kazıyor. Zihinsel özürlü bir genci öylesine güzel resmediyor ki kendisi hakkında bugüne dile getirilen tüm eleştirileri boşa çıkarıyor. Öyle ki kendisi pek bilinmeyen biri olsaydı, Arnie Grape karakterini gördükten sonra DiCaprio'nun gerçekten zihinsel özürlü olduğuna kalıbınızı basabilirdiniz. Öyle ki yıllar sonra dahi filmin adını duyduğunuzda kafanızda beliren ilk imge Arnie Grape'ninki oluyor. Akademi bu performans karşısında seyirci kalmamış, DiCaprio'yu henüz 18 yaşındayken en iyi yardımcı erkek oyuncu kategorisinde Oscar'a aday göstermişti.
Doğumundan itibaren bir kafere hapsolmuş kuşu düşünün. Gün gelip de kafesin kapağı açıldığında nasıl uçamayacaksa, Gilbert de tüm dertlerine rağmen terk edemez Endora'yı. İlk defa aşık olmuştur, gelip geçici olduğunu bile bile. Çünkü Becky oraya ait değildir. Karavanın dönme vakti gelmiştir. Gilbert'den beklenen "Gitme" demesidir. Ama o içi içine yese de istediğini vermez Becky'e. Gilbert'i yiyen budur belki de. Çünkü biliyordur dış dünyada daha güzel şeyler bekliyordur onu, Gilbert'in ise ona verebileceği tek bir şey yoktur. Arnie'nin kalan zamanını iyi geçirmesini sağlamak, kız kardeşine tahammül edebilmek, annesinin kilo sorununu dert etmek üçgeni arasında kapanıp kalmıştır o. Çok geç olmadan bir aileye sahip olduğunu da anlayacaktır. Hem de iyi bir aileye...

1 Eylül 2009 Salı

Son 15 Yılın En İyileri...

Ekim 1994'den bu yana piyasada bulunan, Türkiye'nin en uzun soluklu sinema dergisi olan Sinema Dergisi 15'inci yaşını kutluyor. Geride bırakılan 15 senede sayısız film çekildi pek tabii. Sinema Dergisi ise okurlarına soruyor: Son 15 yılın en iyi 15 filmi hangisiydi?
Siz de kendi "en iyi 15"inizi belirtip derginin Ekim sayısında açıklanacak listeye katkıda bulunmak isterseniz ankete buradan ulaşabilirsiniz.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #88

  • Bu sene de 30 Ağustos'u görebildik. Şükürler olsun!
  • Inglorious Basterds'i beklediğimden de iyi buldum. Bence bu film Tarantino'nun zirve noktasıdır. Nazarımda Pulp Fiction'dan bile iyi bir yere oturmuştur. Kurmaca bir İkinci Dünya Savaşı ancak bu kadar güzel yapılabilirdi. Kısa bir süre sonra filmi ele alırız umarım blogda.
  • Christopher Nolan üçüncü Batman filmi için kolları sıvamış, Cat Woman rolü için de Megan Fox'u düşünüyormuş desem... Şimdi ise sıkı durun... Üçüncü filmde The Joker'i oynaması beklenen isim ise Johnny Depp.
  • Peki ya Karabulut cinayetinde maktulün babasının hakkını helal etmek için 3 milyon Euro istemesi...
  • 90+4'de rakibinin - 10 kişi oynamasına rağmen - Fenerbahçe olduğunu unutup 7 oyuncuyla hücuma çıkan Manisaspor'u da ayrıca tebrik ediyorum. Bambaşkaymışsınız.
  • Penguen'in yedinci yaş özel eki gayet güzeldi. Çizerlerin çocukluk resimlerine bakınca en güzelinin Selçuk Erdem, en çirkininin de pek tabii ki Kaan Sezyum olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
  • Geride bıraktığımız bir yıl içinde Türkiye'de tam 35 sinema salonunun kapandığını biliyor muydunuz? İndirin anasını satayım internetten...
  • Gaziantep ekonomisini bir günde canlandıran Yıldırım Demirören'e ne demeli?
  • Brad Pitt de 50'ye merdiven dayadı. Çok belli oluyor ama değil mi?

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Pazartesi Notları #87

  • NTV Tarih'in son sayısında vermiş olduğu mektup ne kadar güzel öyle.
  • Kıvrılmış perdelere tahammül edemiyorum nedense. Nedir bu hastalığın adı? Bilen beri gelsin.
  • Süper Mario'nun melodisi dolanıyor şu sıra aklımda.
  • Evrimle devam edelim... Malum son günlerde Habertürk sayesinde yine hortladı... Adnan Oktar çökertti sanırım bunu. "Hz. Musa asasını yere attığında asanın yılana dönüşmesi yaradılışın ispatıdır." dedi adam yahu! Bu adam hazır akıl hastanesine yatmışken ne diye çıkardılar ki?
  • Nam-ı diğer Harun Yahya bu sözleri Habertürk'deki Sansürsüz programında söyledi. Programın sunucusu Yiğit Bulut o kadar tarafsız bir program yönetiyor ki 3 programın ikisine Adnan Oktar'ı ve ayak takımını çıkarıp, karşıt görüşten kimseye yer vermiyor. İki hafta önce yayınlanan programda ise sadece evrimi savunanlara yer verildi. Artık nasıl bir tartışma platformu kuruluyorsa, anlamak mümkün olmuyor. Gözler bir Celal Şengör'ü aradı ama nafile. Yiğit Bulut bu kadar ağır bir topun altında kalmayı göze alabilir miydi? Asla! Yiğit Bulut "Evrim varsa o halde neden tahtadan kedi olmuyor?" sorusunu yönelttiğinde bendeki kayış yavaştan kopmak üzereydi. O an anladım ki, neden olmasın? Tahtadan Yiğit Bulut olabiliyorsa, neden kedi olmasın?
  • Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki ezeli rekabet malûmunuz... İki tarafın da birbirine attığı taşları izlemesi/dinlemesi çok zevk veriyor insana ama dozu kaçmayacak tabii. Facebook'daki dingilin teki bütün bir Kurtuluş Savaşı'nı Fenerbahçe'ye mâl edip, Galatasaraylılar'ı işgal kuvvetlerine destek vermekle itham edince, fanatizmin bu kadarına da bir dur demek gerektiğini anladım. Biraz daha zorlasalar "Kurtuluş Savaşı'nı biz yaptık" diyecekler. Tabii söz konusu tarih olunca hiç araştırmak yok. Araştırarak tarih mi okunurmuş canım? Sokaktaki adam anlatıyor ya! Rakibine taş atmak için 6-0'ı kullan. Bundan büyük koz mu var elinde? Ya da ne bileyim, yetmiyorsa Galatasaray'ın Fenerbahçe'yi 10 senedir Şükrü Saraçoğlu'nda yenemiyor oluşundan bahset, tıka lafı ağızlarına. Peki ama vatan için şehit düşenlerin üzerinden edebiyat yapıp, tüm bir savaşı kendine mâl etmek nedir? Bunu yapabilmek için mankafa olmak gerekir, tarih budalası olmak gerekir. Fanatizmin bu kadarına da ayıp doğrusu. "Ulan sizin de başkanınız Atatürk'e suikastten idam edilmiş" diye karşı atağa kalkan Galatasaraylılar da var. Lafım o dingil Fenerbahçeliler'e olduğu kadar bu dingil Galatasaraylılar'a da. Mantık çerçevesinin dışına çıkmayan Fenerbahçeliler'i tenzih ediyorum.
  • mp3 çalarımın kulaklığı neden sürekli kendi kendine düğüm olup beni hasta etmek zorunda ki?
  • 3G'nin en kötü yanı ne biliyor musunuz? Yalan söyleyebilme gibi bir ihtimali ortadan kaldırması. Düşünsenize, arkadaşınız arıyor ve "Evde misin?" diye soruyor. Biliyorsunuz ki olumlu yanıt verdiğiniz takdirde çekip gelecek ve sizin de misafir kabul edecek haliniz yok. Evde olmadığını belirttiğiniz zaman ise "Aç ulan 3G'ni, kontrol edeceğim" gibi bir ünlem gelirse ne olacak? Bu arada, "3G'yi açmak" gibi deyimi literatüre kazandırdığım için kendimle ayrı bir gurur duyuyorum.
  • Türkiye'de internete de bir türban geçirme sevdasıdır gidiyor. Hangi siteye girsem kapalı ulan! Bu kadar demokratsınız, bir de "İnternet Açılımı" yapıverin bari. Açılıp saçılalım yahu, yaz başka türlü geçmiyor.
  • Hem bak internette kızlar teklif ediyormuş!

22 Ağustos 2009 Cumartesi

3'üncü Sene

2 sene önce bugün bu yazıyla hayata geçirmiştim blogu. Geçen sene dalga konusu olan pastadan sonra misafire bulduğunu vermeye azmettim :) Neyse, geçelim...

Ne yapmışım bu iki sene içinde? Neler gelmiş başımıza? Neler yaşamışım? Neler paylaşmışım? Birçoğunu ve hatta hemen hemen hepsini aktarmaya çalıştım bu blog ortamında. Filmlerin nabzını tuttum, elin getirdiğince... Kanımca "büyük" olduğuna inandığım filmlerden de kısa diyaloglar sunarak anımsamaya yardımcı oldum. Köşede bucakta duyup da kulağıma çalınan parçaların blogu okuyanlarca da dinlenmesi gerektiğine inandım. Anketler yardımıyla takipçilerimin meraklarına ortak oldum. 90'lı yılların unutulmazlarına doğru yolculuk yapıp çocukluğuma döndüm. Her pazartesi toplumdan ve kendimden verdim. Öyle de bir anlatım yapıyorum ki şu an neredeyse birazdan ağlayacağım. Nedir yani kendinden vermek? Değil mi ama!

Hep yolunda gitmedi bazı şeyler. Gün geldiği sansür bile yedim. Bu konuda şikayeti bulunan yegâne blog kullanıcısı değilim. Ama yine de işin boyutunu daha ciddi bir noktaya getiren şey de bu değil mi? "İnternet üzerinde her gün bir websitesinin kapatıldığı şu günlerde..." diyelim ve gerisini siz getirin işte...

En çok üzücü olanı ise geçtiğimiz ocak ayında yaşandı belki de. Sol köprücük kemiğimi kırınca bir süre yazılara da ara vermek zorunda kaldım. Bu "yazısızlık" hâli o dönem içinde belki de en çok canımı sıkandı.

Farklı bir şeyler yapmaktı başlangıçtaki amacım. Gün geçtikçe anladım ki herkes kadar sıradandım. Sadece kendi cümlelerimle fark yaratabilirdim, yine de bu bir şeyi değiştirmeyecekti tümevarımlar aynı olduğu müddetçe. Ben zevk alıyorum burada yazmaktan. Daha ne kadar sürdürürüm bilemiyorum. Ara ara açıp aylar önce yazdığım yazıları okumak bile haz veriyor bana. Alınganlık olmasın tabii ama bu blogu daha çok kendime söz geçirmek için hazırladığıma artık daha fazla inanıyorum. İnandığım sürece de devam edeceğim galiba. 2 yıl boyunca yanımda olanlara teşekkürler...