22 Ağustos 2007 Çarşamba

Vozvrashcheniye (The Return)


Blogdaki ilk yazımı çok sevdiğim bir film üzerine yazmak istedim. Aslında bu yazıyı geçtiğimiz nisan ayında kaleme almıştım. Sevgili Mario Levi dersi için bir film eleştirisi yazmamı istediğinde bu yazıyla gitmiştim ona. Demek internette paylaşmak da varmış bu yazıyı. Olsundur. Ancak okumadan önce not düşmemde fayfa var. Bu yazı ödevim gereği biraz uzun olmuştur, evet ve aşırı olmayacak derecede spoiler içerir. Eğer Vozvrashcheniye'yi izlememişseniz, seyretmeye karar verdiğinizde filmin keyfini kesinlikle kaçırmayacaktır. Yazının tamamı aşağıda.

-------------------------------------------------------------------------------------

Hani bir söz vardır “Giden değildir aslında, kalandır terk eden” diye, acaba gerçekten öyle midir? Bunca yıl ortada görünmeyip, bir başlarına bıraktığı çocuklar mı terk etmiştir acaba babalarını? Ne kadar kolay geliyor kimilerine, birilerinin hayatlarından bir anda, sebebi ne olursa olsun çıkıp gitmek, uzun zaman boyunca hiç ses çıkarmamak, varlığından şüphe ettirmek ve günün birinde hiçbir şey olmamışçasına karşılarına dikilivermek. Kolay mı acaba gerçekten? Gitmek kolay belki, peki ya dönüş?
2003 yapımı ve Andrei Zvyagintsev imzalı Dönüş’de baba ile oğul çatışmasından çok apayrı iki egonun çarpışmasına tanık oluyoruz. Andrey ve Ivan birbirine düşkün iki kardeştir ve anneleri ile birlikte yaşam mücadelesi vermektedirler. Gün gelir, küçük kardeş Ivan yüksek bir kuleden denize atlayamadığı için arkadaşları tarafından korkak damgası yer. Kendisi bir hayli duygusal, onurlu ve asil bir çocuktur. Baba özlemini içine gömmüş ve bir an önce kendisini kanıtlayacak bir iş yapmak niyetindedir. Tıpkı hayalinde beslediği “erkek” babası gibi. Ancak Ivan kuleden aşağı atlayamaz. Abisi Andrey ile eve döndüklerinde ise anneleri onları kapıda karşılar ve fısıldar; “babanız uyuyor”. İlk şaşkınlığı üzerinden atan Ivan doğruca yatak odasına koşar ve kapıyı açar. Derin bir uykuda olduğu anlaşılan babasının yanına gider ve dikkatle onu izler. Akabinde koşarak tavan arasına, eski fotoğrafların saklandığı sandığı açmaya gider. Babasının tek fotoğrafını alır ve uzunca bir göz gezdirdikten sonra kanaat getirir; yataktaki kendi babasıdır. Ertesi gün kahvaltı masasına oturulduğunda Ivan ve Andrey kafalarında çizdikleri “baba” portresinin çok dışında bir baba ile karşılaşırlar. Oğullarıyla 12 yıl aradan sonra tekrar bir araya gelmiş olan baba onların bakışlarına sadece kuru bir “merhaba” ile karşılık vermiştir. Yine de Ivan ve Andrey umutlarını korurlar ve babalarıyla birlikte geçirilmek üzere annelerinden yarım ağızla da olsa izini koparırlar. Alırlar ellerine bir fotoğraf makinası, atlarlar babalarının arabasına ve kendilerini bekleyen uzun bir haftasonuna doğru yola çıkarlar. Yol boyunca baba konuşmaz, Andrey baba ile bir bağ kurmaya çalışsa da adamın kısa cevapları yüzünden istediğini elde edemez. Ivan ise arka koltuktan uzun uzun babasını seyretmektedir, kin ve merak ile.
Aradan zaman geçtikçe anlarız ki babanın bu dönüşü ne çocukları içindir ne de karısı ve evi için. Hoş, film bittikten sonra bile babanın neyin peşinde olduğunu tam olarak anlamıyorsunuz. Evden ayrılıp, yola çıkarken kafasında belirlediği rota doğrultusunda arabayı yol kenarına çekip balık da tutarlar, gece ormanda kamp da kurarlar. Zamanı gelince kiraladıkları bir kayık ile ıssız bir adaya kürek çekerler. Bu süre zarfında babanın yaptıkları her ne kadar Ivan’ı kendisine düşman etse de küçük çocuk eli mahkum onunla olmak zorundadır. Adaya gelindiğinde ise baba zaman zaman oğullarını kıyıda bir başlarına bırakır. Adanın merkezine doğru bir yolculuğa çıkar ve bulduğu kırık dökük bir barakaya girip, kazmaya başlar. Saatler sonra ise amacına ulaşmıştır ve saklı bir sandık bulmuştur. Çocuklardan habersiz bu sandığı kayığa da yüklemiştir. Dönüş yolculuğu ise öyle planlandığı gibi gitmeyecektir. Babanın yokluğunda kayıkla balık tutmak için denize açılan Andrey ve Ivan’ın sahile geç dönmesi babayı çileden çıkarmıştır. Andrey’e babası tarafından arka arkaya vurulan tokatlar sonunda Ivan’ı isyan ettirmiştir. Ivan babasından gizlice çaldığı bıçağı çıkarır ve babasına doğrultur. Ardından da kardeşine bir kez daha vurması halinde kendisini öldüreceğini söyler. Bu noktadan sonra ise filmin başına doğru bir dönüş yaşarız. Sinirden gözleri dolan Ivan, daha önce adayı gezerken gördüğü çalışmayan deniz fenerine doğru koşmaya başlar. Ivan’ın bir delilik yapacağından korkan baba da onun peşine düşer. Baba deniz fenerine ulaştığında Ivan kulededir artık, atlanılması gereken yerde. Ölüme yakındır ve Ivan değil kutsanmış ismi olan Vanya’dır o artık.

--- Dünya Sinemasında Yeni Bir Deha ---


Dönüş’ün dünya sinemasına kazandırdıklarının başını belki de genç yönetmen Andrei Zvyagintsev çekiyor. Zvyagintsev 1964 yılında Rusya’da dünyaya gelmiştir. İlk başlarda reklam, klip ve Rus televizyonlarında canlı yayın yönetmenliği yapmıştır. Daha sonra sinemaya atılmaya karar vermiş ve 2003 yılında çektiği Dönüş onun ilk uzun metraj film çalışması olmuştur. Henüz bu kategoride yeni olmasına karşın yaptığı başarılı iş ile birçok otoritenin takdirini kazanmayı bilmiştir. Bir dönem fotoğrafçılığa da merak sarmıştır. Dönüş’deki muhteşem görsellik ise bunun en büyük kanıtı olsa gerek. Ayrıca eserlerini hazırlarken Andrei Tarkovsky’den esinlendiğini de vurgular.

--- Genç Oyuncunun Ölüme Dalışı ---


Filmde oyunculuklarıyla ön plana çıkan iki oyuncuyu ele almaya kalkarsak bunlar hiç kuşkusuz 1989 doğumlu olan Ivan Dobronravov ve 1987 doğumlu olan Vladimir Garin olurdu. Ivan karakterini canlandıran Ivan Dobronravov ilk ve tek oyunculuk tecrübesini bu filmle yaşadı ve Gijon Uluslararası Film Festivali’nde en iyi aktör ödülü ile başarısını kanıtladı. Filmi izleyenlerin özellikle üzerinde durdukları Ivan karakterine can veren oyuncu gerek yüz ifadeleri gerekse tepkileri ile kolay kolay hafızalardan silinmeyecek bir performans sergilemiş. Özellikle filmin son sahnesinde, filmin son repliğini içten bir “baba” kelimesiyle sarfetmesi, film bittikten sonra izleyicinin ekrana gözü dolu bir şekilde bakmasına sebebiyet verebilir.


Filmde ele alınması gereken ve takdire şayan bir performans sergileyen bir diğer oyuncu ise büyük kardeş rolünü oynayan Vladimir Garin’dir. Garin’in hikayesi biraz acıklıdır. Bunun nedenini biraz sonra açıklayacağım. Öncelikle Vladimir’in üstün performansından bahsedeceğim. Filmin ilk sahnesindeyiz. Birkaç çocuk Ivan’ı yüksek bir kuleden aşağı atlaması konusunda ikna etmeye çalışır. Aksi takdirde onu “korkak” addeceklerdir. Onu kışkırtmaya çalışan çocukların başını ise büyük kardeşi Andrey çekmektedir. Ivan atlayamayınca onu korkak olarak çağıran ilk kişi de, ertesi gün mahallede yapılan futbol maçına Ivan’ı almayan da Andrey’in kendisidir. İlk beş dakika içinde gerçekleşen bu olaylardan sonra Andrey’e biraz art niyetle yaklaşılsa da filmin ilerleyen sahnelerinde görüyoruz ki Andrey aslında kardeşine son derece bağlı ve onu kollayan bir çocuktur. Daha önce yaptıkları da onu cesaretlendirmekten başka birşey değildir. Andrey hakkında izleyiciyi üzen tek konu ise filmin galasının yapılacağı gün, ilk sahnede Ivan’ı atlaması için teşvik ettiği kuleden atlayarak hayatını kaybetmesidir. Vladimir’in bu kısacık kariyerinden geriye kalanlar ise Gijon Film Festivali’nde elde ettiği ve sahneye çıkıp kaldıramadığı en iyi aktör ödülü ile Dönüş filminden hatırlanacak olan ve yürekleri burkan sıcacık gülümsemesidir.

--- And The Golden Globe Goes To ---


Film hakkında biraz da genel bilgi vermek gerekirse, Dönüş, Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak’ı ile birlikte birçok film festivaline katılan ve almadık ödül bırakmayan bir Zvyagintsev filmi. Bu ödüllerin en başında en iyi yabancı film kategorisinde gelen Altın Küre’yi gösterebiliriz. Her ne kadar filmin adı “Dönüş” olsa da filmi izlerken dönüşten çok bir dönüşüme tanıklık ediyorsunuz. Bu filmde babalarını sadece fotoğraflardan tanıyan iki küçük çocuğun, 12 yıl aradan sonra eve dönen "baba" ile geçen birkaç gününe tanıklık ediyoruz. O çocuklarla birlikte büyüyüp duruyorsunuz bir hafta boyunca. Bir sürü siyah beyaz soru asılı kalıyor aklınızda ama takılmıyorsunuz sorulara. En nihayetinde “hayat gibi bir film bu” diyorsunuz, sorularla dolu. Çünkü film bittiğinde kafanızda cevaplanmadık tonla soru işareti kalır, raylar yerine oturmaz. Şöyle ki; babanın nereden geldiği, ne yapmaya çalıştığı, filmin sonundaki kutunun hikmeti... Bunlar hep kalıp halinde film izlemeye alışmış izleyiciler için geçerlidir. Yönetmen “an”a odaklanmıştır, izleyiciden de onu bekler. Nasıl ki gerçek hayatta yolda gördüğümüz insanı çevirip “sen nereden geldin, nereye gidiyorsun, çantanda ne var” demiyorsak bu film için de izlediğimiz, gördüğümüz yanımıza kâr kalır.
Baştan söylemekte yarar var, klasik Hollywood filmlerini izlemeye alışmış ve bir filmden beklentisini aksiyon yaşamak ya da ünlü aktör ve aktristler görmek ile sınırlayan bir izleyiciyseniz bu film size son derece sıkıcı gelebilir, hatta filmin yarısında izlemekten bile vazgeçebilirsiniz. Öyle ki; filmde müzik namına pek bir şey bulamazsınız, sessizdir; aksiyon da beklemeyin, gayet durağandır; ancak tüm bunlara rağmen oldukça akıcı ve tekrar tekrar seyredilesidir, seyrettirilesidir. 1 saat 45 dakika süren bu muhteşem yapımın her saniyesi bir fotoğraf karesi gibi işlenmiştir. Film boyunca gördüğünüz dağlar aynı dağlardır, gördüğünüz göller ve yağmur da aynıdır ama farklıdır işte. Filmi durdurup durdurup her sahneyi tekrar tekrar incelemek istersiniz. Sonra film biter, akıp giden “cast” ile beraber iki kardeşin yolculuk boyunca çektikleri fotoğrafları fondaki yağmur sesiyle beraber boş gözlerle izleriz. Yağmurun sesi bizi başka diyarlara götürür. Kendimize geldiğimizde fotoğrafları tekrar hatırlarız. Fotoğrafların hiçbirinde baba yoktur.

-------------------------------------------------------------------------------------
İşte filmin fragmanı;

Filmin IMDb linki için; The Return

1 yorum:

Recep Hilmi Tufan dedi ki...

Sanırım fragman Youtube'dan alınma. Görünmüyor da...