30 Ağustos 2008 Cumartesi

Creativity (21)

Che bunu görse ne derdi?

Why So Lâik?

FOTOĞRAF: bobiler.örg

Sonra Birgün

I.

(Önce çocuklar ağlar)

Ansızın bir yıldız kayar
ve dilek tutar çocuklar
-Babam sızmasın artık
-Uçurtmam bulutlara takılmasın
-Kırmızı pabuçlarım olsun
ve annem bulutlar gibi ağlamasın.
Ansızın bir yıldız kayar
ve ağlar çocuklar.
Dilekleri tutuklanmıştır
gözleri mahmur,
elleri yorgun,
düşleri sürgün kalmıştır.
Ne inatçıdır yaşamak için çocuk,
ne de yaşat-maktadır inatçılığını.
Kağıttan gemileri batar birgün,
masalları kahramansız kalır.
Çünkü büyüsü bozulmuştur düşlerin ağlayınca
ve yollar düş olmuştur gülümserken atlıkarınca.

Gülmek sana bahşedilmedi
gülmüyorsun çocuk
ve keşfedilmedi uslanmak
uslanmıyorsun.
Gitmek hâlâ ‘döneceğim’ demekse
ve hâlâ oyun bozan çocuksa en güzel çocuk,
oyunu giderken bozuyorum
kızıyorsun.
Çünkü, ne büyümesini istedim kuzuların
ne gökyüzünün ıslanmasını
yani ağlamasını çocukların

Oysa yaşamak beyhude yolculuktur.
anladım ki, bir çocuk ağladıkça çocuktur.

II.

(Birgün anneler bekler)

Birgün büyüdüm sanır çocuk
kuşanmadan gökkuşağını
seyretmeden kırlangıcı
siste yorgun yolcudur
siste yalnız yabancı.

şimdi bir kuş yuvasında yalnızdır
bir oğul anasında
bir ana sılasında yalnızdır.
Özünde gurbet de sıla da bir başına
yalnızlıktır
yalnızlıktır!

...ve ben kuzuların büyümesini kabul edemeden
kuzuları büyümeyen ülkeler hayal ederim ve bunu gizlerim.
Gizlenmiş hayallerimde rüzgârlar seyreder,
ülkeler beslerim.

Birgün gizli özlemler alevlenir. Kimse masallarını
bile böyle gizlememiş, hiçbir şeyden masalsızlığı
kadar gizlenmemiştir ve birden körüklenir; dağ
özlemi, dağlar özlemi.

Şimdi gençlik geride,
umut özlemektedir.
Ve bir anne bekledikçe annedir.


III.

(...derken aşk girer araya)

Savaşan aşkı silaha eklesin ve gözlerini ağ-
-lamadan hakeden gelmesin desen de, ne dağ-
lar çiçeklenir ne bir demet umut verir dağ çi-
çeği.


Öykünü eklersin
insanlığın öyküsüne.
Şarkıların öksüz,
şiirlerin yarım kalır
bir garip sürgündür yüreğin
özlemlerin tutuklu
anıların göçmen kalır.

Şimdi düş umutlusu yarınlar düş kırgını
dünlerden gebeyse özleme
özlemek bahardır
özlemek umuttur
aşktır özlemek
ve sen, baharın ilk harfi
umudun cümlesi
aşkın alfabesi sen
beni yazıyorsan mısra diye
şiir diye okuyorsan orda
aşkın ihtilâli bu, ihtilâlden eylüller sonra.

IV.

(Sonra birgün ayrılık başlar)

Birgün küser de insan
darmadağın aşklara
ve yalnız yamaçlara
o zaman özlemek gizlemektir yaşananı
yani darmadağın olanı.
Belki artık bir nehir deltasını özler,
bir yaprak güzünü,
bir yağmur yeryüzünü
ve ben yanıma bir kentin kayıp çocuklarını alıp
Seni özlerim.

Verimsiz toprakları ve kuruyan yaprakları düşün.
Düşün ki, bıksın artık yere düşmekten. Şimdi üşü-
mekten bıkmamış bir sokak çocuğunun hayalleriyle
süslüyorum seni ama sen korkuyorsun süslenmek-
ten

Ancak gitmek bu yağmuru dindirmez ve din-
lemez fırtına sözümüzü.Çünkü ben kendi sür-
günümde seni biriktiren bir ıslak dalsam, yağ-
murumsun ve sen rüzgâr evet esiyorsun ama
henüz bizi üşütmeyi haketmiyorsun.

Gitme!
gitmek bu mevsimde erken ölmektir
ve hâlâ göçmenken kuşlar, bana düşen
beklemektir!
Beklemektir!

/Çünkü hayat beklerken koşu
Çünkü aşk taammüden telef/

Zafer EKİN

28 Ağustos 2008 Perşembe

Konuk Yazar

1 senedir bu blogda yazıyorum. Başlangıçtaki amacım sadece sinema hakkında bir şeyler karalamaktı. Yazdıklarımın çok fazla edebi bir yönü olmasını amaç olarak bellememiştim. Sadece beğendiğim/beğenmediğim filmler, oyuncular, yönetmenler hakkında bilgilendirici nitelikte yazılar olacaktı bunlar. Yola koyulduktan çok kısa bir süre sonra farklı konseptlerin de bloga dahil edilmesi gerektiğini düşündüm. Bunu düşünmemdeki tek neden blogun ziyaretçilerinin okumak için çok daha fazla seçeneğe sahip olmasını istememdi. Bu vesileyle Büyük Filmlerden Büyük Replikler, Creativity ve Dinlenmesi Gerekenler gibi birkaç yeni kategori tarafımdan Kültür Sepeti'ne eklendi ve düzenli olarak güncellenmeye başlandı. Bu üç kategorinin yanı sıra bir de Pazartesi Notları ekledim. Blogun takipçileri tarafından kısa sürede çok beğenildi. Bunu gerek yorumlar, gerekse gelen e-postalar yardımı ile öğrenmek beni gerçek anlamda mutlu etti. Bu bağlamda blogun saygıdeğer okuyucularına büyük bir teşekkürü borç bilirim.

* * * * * * * * * *

Blog için ve dolayısıyla blog okurları için yeni bir kategori belirleme çabası içindeydim. Evet, sonu gelmeyecek sanırım bu kategorilerin :) Alan ve satan memnun olduğu sürece gelmesin de zaten. E-posta kutuma gelen bazı e-postalarda "Şu filmi neden yazmıyorsun, şu dizi hakkında da bir-iki şey çiziktirsene, neden şu repliğe de yer vermiyorsun, ben şu kitabı okudum ve açıkçası senin yorumunu da merak ediyorum" gibi birkaç isteğe rastlayınca yeni kategori için jeton bloga dolaylı olarak atılmış oldu aslında. Bu e-postalardan yola çıkarak Konuk Yazar kategorisini hayata geçirmeye karar verdim. Ne kadar tutacağı konusunda ciddi şüpheler taşıyorum aslında. Ancak bana "Şu film/kitap/müzik/dizi hakkında neden yazmıyorsun" diye soranlara, ben de diyorum ki;

- Buyrun, siz yazın.

Daha ne yapayım bilmem ki :) Bu sayede hem yazamadıklarım için okurlara imkân tanımak, hem de Kültür Sepeti'ni çok daha eğlenceli bir yer haline getirmek istiyorum.

* * * * * * * * * *

Her şey iyi güzel de "Ben yazmak istiyorum, fakat neler yazabilirim" sorusuna da hemen cevap vereyim. Blogun konsepti belli aslında. Şöyle 10-15 girdiye bakarak Kültür Sepeti'nin içeriği hakkında net bir bilgi edinebilmek mümkün. Blog içinde gördüğünüz, yazılı olan her şey hakkında Konuk Yazar olabilirsiniz. Yani henüz yazılmamış bir film, dizi ve kitap; dinletilmemiş bir müzik hakkında yazıp bu kategoriye katkıda bulunabilirsiniz. Bunlara bonus olarak Büyük Filmlerden Büyük Replikler, Dinlenmesi Gerekenler ve Creativity kategorilerini de Konuk Yazar köşesi dahiline alıyorum. Fakat Pazartesi Notları'nda tek başıma at koşturacağım. Bu da böyle biline :)

* * * * * * * * * *

Konuk Yazar kategorisinin ilk yazısını tanıtım ve kategori hakkında bilgi vermek amacıyla ben yazdım. Sizin bu kategoriye ve haliyle Kültür Sepeti'ne değerli yazılarınız ile bir katkınız olursa, ben seve seve yayınlamaya hazırım.

* * * * * * * * * *

Son olarak... Yazılarınızı sağ sütunda da görebileceğiniz e-posta adresime gönderebilirsiniz. Yazılar küçük, okumak zor olabilir diye bu yazının altına da eklemekte fayda var:

ultranil1905@gmail.com

* * * * * * * * * *

Beklemedeyim!

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Snatch

"My name is Turkish. Funny name for an Englishman, I know. My parents to be were on the same plane when it crashed. That's how they met. They named me after the name of the plane. Not many people are named after a plane crash. That's Tommy. He tells people he was named after a gun, but I know he was really named after a famous 19th century ballet dancer"
Bağımsız İngiliz sinemasının Tarantino'su olarak adlandırılan ve genç yaşına rağmen "usta" olarak nitelenen yönetmen Guy Ritchie ile tanışmam ilk olarak Lock, Stock and Two Smiking Barrels sayesinde olmuştu. Söz konusu filmi ilk izlediğimde ortaokulda olmalıydım ve filmin hızına yetişebilmem mümkün olmayınca pek de bir şey anlamamıştım açıkçası. Öyle ki "Bu da film mi" gibi, sonradan çok pişman olacağım, bir yorumda dahi bulunmuşluğum var. Zaman geçti... Lise bile bittikten sonra bu filmi yeniden izleme fırsatı buldum. Yıllar önce izlediğimden farklı bir filmdi sanki. Filme hâkim olan ve ustalıkla yazıldığı belli olan diyaloglar harika bir İngiliz aksanıyla süslenmişti ve beni kendisine çekmeyi başarmıştı. Sonradan hayranı olup çıkacağım Jason Statham'ı da ilk kez bu filmde izlemiştim. Lock, Stock and Two Smoking Barrels'i ikinci - ve adam gibi - izleyişimin ardından yönetmeni Guy Ritchie'nin yapımlarını daha bir ciddiyetle takip etmeye karar vermiştim.
Yukarıda gördüğünüz alıntı ise Guy Ritchie'nin ellerinden çıkmış en iyi yapım olan Snatch'in hemen başında filmin anakarakteri Turkish tarafından söylenmektedir. Sözlerden de anlaşılacağı üzere Jason Statham'ın can verdiği bu karakter, ismini düşen bir uçağın adından almıştır ki bu uçağın Turkish Airlines olması kuvvetle muhtemeldir. Guy Ritchie sinemasının buram buram saldığı ironi kokuları henüz filmin başında burnumuza çalınıyor aslında.
Biri karşınıza geçip de "Nasıl bir film bu Snatch?" diye sorduğunda, filmi 10 kez bile izlemiş olsanız, yanıt vermekte zorlanacağınız bir film Snatch. Aslında yönetmeninin klasik huyu olarak dar bir hikâye var filmde, bunun üzerine bir de olay akışının büyük bir süratle ilerleyişi ekleniyor. Daha açık olmak gerekirse izlediğiniz ilk seferde pek bir şey anlamazsanız filmden "Ben mi film izlemeyi bilmiyorum" sorusunu sormayın kendinize. Buna karşın alacağınız zevki tartışmayacaksınız bile. Karakterlerin sayısı da bu söylediklerim için oldukça önemli bir gerekçe.
Her şey iyi güzel de filmde anlatılan ne? Yahudiler'in elmas ticaretinin had safhada olduğu Londra'nın göbeğinde çalınan 84 karatlık bir elmas şehrin tüm yeraltı dünyasını harekete geçirir. Aslına bakılırsa çalınan elmas sadece Londra'yı ilgilendirmez, olaya Ruslar da dahil olur ve kıyamet kopar. Londra'nın gizli köşelerinde illegal boks maçları düzenleyen Brick Top, ona yenilecek boksör bulma çabası içinde olan Turkish ve yardımcısı Tommy, çingene mahallesinden kopup kendisini tüm kovalamacanın içinde bulan boksör Mickey, elması elde etmek uğruna Londra'ya kadar gelen Boris the Blade, Boris'in elması bulmaları için görevlendirdiği üç zenci Tyrone, Sol ve Vinny, adamı Bullet Tooth Tony ile takibe katılan Avi, bir köpek ve diğerleri... Hepsinin tek bir amacı var; çalınan elması elde etmek.
2000 yapımı bu filmin yönetmeninin Guy Ritchie olduğunu söylemiştim. Kendisi aynı zamanda Madonna'nın eşidir. Bu gereksiz ayrıntının akabinde oyunculardan da bahsetmekte fayda var. Filmin en ağır topu hiç kuşkusuz Brad Pitt. Lock, Stock and Two Smoking Barrels'da rol almayı çok isteyen, ancak bunu elde edemeyen oyuncuya, Ritchie bu filminde rol verebildi. Ritchie tarafından kendisine bahşedilen boksör rolünü önce pek beğenmeyen Brad Pitt, sonrasında rolü kabul etmek zorunda kaldı. Rolü istememesinin en büyük nedeni ise kısa bir süre önce oynamış olduğu Fight Club'du. Yine de söylentilere kulak verecek olursak İngiliz aksanı ile konuşmayı becerememesi Pitt'e verilen çingene boksör rolünün en büyük nedeni.
Brad Pitt haricinde, benim de beğendiğim aktörlerden biri olan, Jason Statham ve Benicio Del Toro gibi isimleri de Snatch'de izleme şansını buluyoruz.
Başından son sahnesine dek güldürmeyi başaran, harika diyaloglarla örülü, izleyiciyi İngiliz aksanına boğan bir film Snatch. Türk televizyon kanallarında da zaman zaman gösterilen filmi Türkçe dublajlı izlemek filme yapılacak olan hakaretten başka bir şey değildir. Bitirmeden belirteyim, filmin DVD'sinde buluna ekstralar da en az film kadar şahane.

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #42

  • Bilginize… Artık Türkiye’nin en büyük ikinci gölü Beyşehir Gölü. Göldeki su miktarının arttığını düşünmüyorsunuz sanırım. Bunun aksine Tuz Gölü geride bıraktığımız 9 sene içinde %85 oranında küçülünce bu unvanını Beyşehir Gölü’ne devretmiş.
  • Bir haftadır gazetelerde görüyorum. Almanya’da sanırım… Bir hayvanat bahçesinde gorilin teki ölen yavrusunu yanından ayırmıyor. Son derece yürek parçalayıcı.
  • Bakanların başı dedi ki geçtiğimiz günlerde; “Bir kişi 8 madalya alıyor. Bizim aldığımız madalya sayısı ise 3. Bunların içinde altın yok… Ancak bir kişi tek başına silip süpürüyor. Bizde niye yok?”… Bize mi soruyorsun sayın RTE? Ancak yine de ben sana söyleyeyim “Neden yok?”Şimdiiiii… Öncelikle sporcu yetişmesini teşvik etmiyorsunuz. Teşvik etmediğiniz gibi ülkeden sporcu çıkmasının da önüne geçiyorsunuz. Yani köstek oluyorsunuz… 15 bin kişilik spor salonu inşa etmek yerine adım başı cami kaynayan ülkeye 15 bin kişi kapasiteli VIP cami yaptırıyorsunuz… Sonra da “Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili, buna rağmen yüzücü çıkaramıyoruz” diyorsunuz… Hoş, mayo giyen sporcular yobazlardan dayak yiyorlar, sırf mayo giydikleri için. Laf işte bizimkisi… Böyle ülkeden sporcu çıkmayacak da nereden çıkacak!
  • Peki hep mi sonuncu oluyoruz? Her alanda sonuncu gelmek makus talihimiz mi bizim? Hiç de değil sevgili okurum! Şöyle ki iş kazalarına en fazla kurban veren ülke kategorisinde altın madalyayı boynumuza geçirmişiz. Ya yaaaa…
  • 2008 Pekin Olimpiyat Oyunları’nın açılışını izleyen her bünyenin ağzından aynı cümle kesinlikle çıkmıştır: “Adamlar yapmış abi!”… Eh yapmamışlar işte… Söz konusu Çin olunca temkinli yaklaşmalıydık tabii. Açılış töreninde şarkı söyleyen çocuk meğerse sadece dudak oynatıyormuş. Törenlerden ekranlarımıza taşınan pek çok gösteri ise bilgisayar teknolojisinin ürünüymüş. Demek ki neymiş? Çinlilerin ürettiklerinden pek bir farkı yokmuş.
  • 17 Ağustos Depremi’nin ardından tam 9 sene geçmiş. O günden bu yana olası Marmara Depremi’ni konuşup duruyoruz. Evet, sadece konuşuyoruz. Hayır, yarın öbür gün deprem “Eeeyh, eytere beaaa” diye şaha kalkacak, olan olacak ve biz yine başlarımızı ellerimizin arasına alacağız. Birileri de çıkıp diyecek ki; “Takdir-i ilahi anam, elden ne gelir?”
  • Yeditepe Üniversitesi sivrisinek denilen mahlûkatı tarihe gömecek buluşu yapmış. Sıradaki yaratıkların hamamböcekleri olması dileğimle…
  • Alpay Erdem’in “Çocuğunu Dürbünle İzleyen Adamı”na çok gülüyorum ben, öyle böyle değil.
  • Neyi istiyorum biliyor musunuz? “Yakışıklı değil ama hoş çocuk” veya bunun bir diğer versiyonu “Öyle işte, kendine has bir güzelliği var kızın” gibi tabirler defolsun gitsin, bir daha da gözüme görünmesin istiyorum. İnanın çok istiyorum bunu. Çirkinse çirkindir lan işte…
  • Evet, çok fazla “lan” kullandım bu kez. Özür diliyorum. Şartlar beni bu hâle getirdi.
  • Birkaç gün önce cadde ortasında bir eskiciye rastladım. Koskoca caddede eskicinin işinin ne olduğunu bilemeyeceğim tabii. Kendisi gayet doğal bir şekilde “Eskiciiii” diye seslenirken, bir an sonra ayaklarını sinirden yere vurmaya başladı ve sesini yükseltti: “Eskiciiii lan, eskiciiiii”… Çok güldüm ben buna. Yazık. Ama hep bunları Antalya sıcağı yapıyor. Ben biliyorum, evet, biliyorum.
  • Benim anlamlandıramadığım bir şey var… Neden sinema ve patlamış mısır birbirleriyle özdeşleşmiştir? Neden patlamış mısır yahu? Neden patates kızartması değil mesela, ya da ne bileyim neden fındık fıstık değil de mısır cipsi. Bir de çatır çutur ses çıkartmıyor mu, Allah’ım, deli oluyorum.
  • Bir haftadır gazetelerde ve televizyon kanallarında görmüşsünüzdür. Avustralya’da yavru bir balina teknenin tekini annesi sanıp, emmeye çabalıyordu. Yetkililer – ki kim oluyorsa bu yetkililer – 6 gün kadar bekledikten ve yavrunun hâlâ teknenin peşini bırakmadığını gördükten sonra yüksek dozda anestezi uygulayarak yavru balinayı uyutmuşlar. Kim, nerede buluyor bu yetkiyi kendinde?
  • Birkaç ay önce gece uyumaya çalışma çabalarım bir kedinin acı acı – saatlerce – uluması yüzünden sonuçsuz kalmıştı. Çok fena sövmüştüm kendisine. Hatta ertesi gün harıl harıl aradım kendisini ve gördüğüm kediyi o farz edip elime geçen taşı salladım. Ben hayvanlara karşı böyle değildim. Doğurdu o kedi. Birkaç hafta oluyor. Hayatında kedilerden haz etmeyen ben, yavrular için her gün süt alıyor, onları annelerinden daha iyi besliyorum. Aferin bana!
  • Yahu bazen düşünüyorum da keşke Yontma Taş Devri’nde yaşasaydım. Böyle yabanda gezmek, karnını doyurabilmek için paraya değil büyük balık olmaya ihtiyaç duymak, geceleri gökyüzüne bakarak astronomi bilimini bulmak falan… Güzel olurdu. Hatta mümkün olsa dinozorlar çağında yaşamak isterdim ben. Tavşan kaç tazı tut güzel oynanırdı onlarla.
  • Aradığım kayışa şu an ulaşılamıyor…

24 Ağustos 2008 Pazar

Dinlenmesi Gerekenler (36) - Bir Sonsuz Yağmur Yağsa

Bir Sonsuz Yagmur Yagsa - Mazhar Alanson
Bir sonsuz yağmur yağsa
mutlulukla ıslansa dünya
Odalar üzgün durmasa
ayrılığa kapanmasa kapılar
Hep yanıtı yasaklanmış sorular sordular
o masal ülkesinin kapılarını zorladılar
Çıkıp gelse anılardan o gencecik ermişler
savrulup da gittiler kaç kez rüzgar rüzgar
Bir sonsuz yağmur yağsa
mutlulukla ıslansa dünya
Odalar üzgün durmasa
ayrılığa kapanmasa kapılar
Hep yanıtı yasaklanmış sorular sordular
o masal ülkesinin kapılarını zorladılar
Utancından günden güne kibarlaşan şu açlık
bir gün olsun inip de aralarına katılmadık
Korktuk neden korktuğumuzu bilmeden
gizli raporlardan vergi iadelerinden

Mazhar ALANSON

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 47

"What if you could go back in time, and take all those hours of pain and darkness and replace them with something better?" (Donnie Darko - Jena Malone)

Çöpten Adam Kendini Aşarsa...

video

Anısı Biz Olalım Bu Sokakların

Anısı biz olalım bu sokakların
öpüşmediğimiz tek saçak altı
hiçbir otobüs durağı kalmasın
Biz yürüyelim kent güzelleşsin
gürültüsüz sözcükler bulalım
yeni sevinçlere benzeyen
Biz gelince bir yağmur başlar
yüzün çizilir buğulanan camlara
bir uzun karatma biter
akasyalar köpürür birdenbire
ve her avluda adınla anılan
çiçekler sulanır akşamüstleri
Bir arkadaş evinde uğrarız yolüstü
bir fincan kahve içeriz, ısıtır bizi
başını sessizce omzuma koyarsın
gülüreyhan olur soluğun
Biz kalırız kuşlar dönüp gelir
her balkonda bir menekşe sesi
Belki yeniden güzelleştiririz
adları değiştirilen parkları
Perdeleri hiç açılmayan evlerde
ışıklar yanar çocuk sesleri duyulur
tanıdık sevinçlerle dolar yeniden
kendi sesini kemiren alanlar
Anısı biz olalım bu sokakların
ve hiç durmadan yağmur yağsın
biz gürültüsüz sözcükler bulalım
sarmaşıklar fısıldaşsın yine,
gidersek birlikte gideriz
yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen

Ahmet TELLİ

22 Ağustos 2008 Cuma

Léon: The Professional




80'lerin sonunda, 90'ların başında çocuk olan insanların unutulmazları bir başkadır. Hele bir Parliament Sinema Kulübü vardı ki sormayın gitsin. "Parliament Pazar Gecesi Sineması'nı sunar/sundu"... Fonda çalan Linda Ronstadt vokalli All My Life vardı bir de... O dönemde çocuk olan her insanın duyduğu ilk yabancı parçalardan olma özelliğini taşır. Çok da güzeldir. Star TV'de yayınlanan Parliament Pazar Gecesi Sineması'nın bir tek kötü yanı vardı bizim için, ki o da isminde gizlidir. Rahatlıkla tahmin edebileceğiniz üzere bu yayın pazar geceleri olurdu. Haliyle ertesi gün dersbaşı olurdu, anne mutfaktan elinde bir bardak sütle gelirdi, sonra filmi en heyecanlı yerinde bırakıp yatağın yolunu tutardık. Uyuyabilir miydik ama? Mümkün değildi. Başımız yastıkta, filmin sonuna yazılan binbir türlü senaryo... Ertesi sabah güç bela kalkıp okulun yolunu tutardık. Sınıf arkadaşlarımıza teker teker sorardık ama sonuç hep düşkırıklığıydı. Hepsinin de kaderi bizimkiyle aynı olurdu. Bir gece önceki filmin sonunu getirebilen bir Allah'ın kulu da mı olmazdı?
Star TV'nin verdiği ve bizim her fırsatta yarıda bırakmak zorunda kaldığımız filmlerin büyük bir kısmı Luc Besson imzalı olurdu. Derinlik Sarhoşluğu ve Beşinci Element'i kaç kez yarıda bırakmışlığımız vardır. Yıllar sonra o zamanlar kaçırdığımız filmlerin hepsini istediğimiz ölçüde seyretme fırsatımız oldu tabii. Fakat çocukluk dönemimizdeki heyecanı hep aradık.
Parliament Pazar Gecesi Sineması'nın değişilmezlerinden bir tanesi de Léon: The Professional'dı. Yine bir Luc Besson filmiydi. Ardımda bıraktığım yıllara omuz hizamdan şöyle bir bakınca rahatlıkla söyleyebiliyorum ki Leon'u o yıllarda yarıda bırakmak aslında hep benim/bizim lehimize olmuş. Filmdeki uygunsuz sayılabilecek nitelikte olan pek çok sahne makaslanıyor ve efsane replik/sahne bakımından doktora yapmış olan bu filmin içine ediliyordu. Yıllar sonra Leon: Aşkın Gücü'nü yönetmenin kurgusu (Director's Cut) ile tekrar seyredince insan bunu daha iyi anlıyor.
2 buçuk sene evvel filmi ilk kez baştan sona izlediğimde son sahnenin ardından akan gözyaşlarım pek çok şeyi anlatıyordu aslında. Anlattığı şeyler bile öylesine derindi. Dün gece DVD'yi yeniden oynatıcıya taktığımda her sahnenin hafızamda - daha önce bir kez izlemiş olmama karşın - hâlâ yerli yerinde duruyor olduğunu gördüm. İlk ve tek izleyişimde bu denli içine düşmüşüm belli ki. Leon bir aşk hikâyesi sayılabilir, fakat basit bir tabirle aşk deyip de geçilemeyecek türden bir hikâye aynı zamanda. B"aşk"a bir şey işte...
Leon henüz 19 yaşındayken geleceğini kesin bir çizgiyle belirlemiş bir adamdır. Onun öyküsü acıklıdır, fakat kimse bilmez. Çünkü az konuşur, konuştuğu insanlar ise genellikle sesini son kez duyanlar olur. 19 yaşında iken sevdiği kızın babasını intikam için öldürdükten sonra geriye dönüş için bileti yoktur. Yazgısı bağlanmıştır artık. Geride bıraktığı yılların ardından her haliyle kusursuz bir tetikçi olmuştur. Çıt çıkarmadan kurt gibi avını takip eden, kurbanını fare gibi köşeye sıkıştıran ve gerçekleştirdiği infazın ardından peşinde bir iz dahi bırakmadan ayrılan bir adamdır. Bir de Mathilda vardır... Kendisi Leon ile aynı apartmanda babası, 4 yaşındaki kardeşi, üvey annesi ve üvey ablası ile yaşamakta olan 12 yaşında bir kız çocuğudur. Her gün karşılaştığı Leon kendisine son derece tuhaf, bir o kadar da çekici gelmektedir. Mathilda'nın babası ise Narkotik Şube Müdürü sorunlu Stansfield ile bir uyuşturucu meselesi yüzünden sıkıntı yaşamaktadır. Bir öğlen, Mathilda marketten aldıkları ile evine döndüğünde ailesinin katledildiğini görür. Çaresizce Leon'a sığınır. O andan itibaren Mathilda için zaman intikam için akmaktadır. Babası, üvey annesi ve üvey ablası çok umrunda değildir. Ancak henüz 4 yaşında olan kardeşinin kaybı onu derinden sarsmıştır. Mathilda ile tanışana kadar hayatına hiçkimseyi sokmamaya yemin etmiş Leon ve tüm çılgınlıklarına rağmen masumiyetini o ana kadar korumayı başarmış Mathilda'nın öyküsü ise bu andan itibaren başlar. Mathilda, Leon'dan alacağı intikam için kendisini eğitmesini ister. İcra ettiği meslek itibariyle bir gözü açık uyumak zorunda olan Leon'un ise artık koruması gereken bir can daha vardır.
1994 yılında beyazperdeye giren Leon, yönetmen Luc Besson'un en iyi filmi olarak işaret edilir. Benim kanım da bu yöndedir. İmzasını taşıyan Le Grand Bleu, Taxi, Transporter ve The Fifth Element gibi yapımlarla da işinde ne kadar başarılı olduğunu ispatlayan yönetmenin zirve noktası Leon'dur.
Filmde Léon karakterine can veren isim ise Luc Besson'un değişilmezlerinden olan usta oyuncu Jean Reno'dur. Sinemaseverlerin çok yakından tanıdığı Jean Reno, yine pekçok izleyici tarafından beğenilmeyen bir aktördür. Bana sorulacak olursa da sinemanın en iyilerinden biridir. Le Grand Bleu, Nikita, The Crimson Rivers gibi filmler bence kendisinin ne kadar yüce bir oyuncu olduğunu anlamak için yeterlidir. Leon'da ise kariyerine tavan yaptırmıştır. Seri katil olmasına karşın, içinde her daim iyi bir yan bulunan bir karakterin altında ustalıkla kalkmıştır.
Filmin bir diğer ağırtopu ise benim hastası olduğum aktör Gary Oldman'dır. Stansfield rolünde izlediğimiz aktör özellikle filmde hap yuttuğu sahnelerde izleyene "Yürü be" nidaları attırabiliyor.
Filmde Jean Reno ve Gary Oldman gibi muhteşem isimlerle aşık atan ve ilk oyunculuk deneyimi olmasına karşın, zaman zaman performansını onların bile üzerine çıkarmayı başaran biri isim de var. Bu kişi Mathilda'yı oynayan, şimdilerde Hollywood'un kendine has güzelliğiyle öne çıkan ismi, Nathalie Portman. Portman henüz 12 yaşında iken Mathilda rolü için seçmelere katılıyor ve sergilediği performans diğer adayların izlenmesini dahi gerekli kılmıyor.
Filmin o meşhur "soundtrack"inde Sting şöyle der; "If I told you that I loved you, you'd maybe think there's something wrong. I'm not a man of too many faces, the mask I wear is one"... Bir kumarbaz hakkında yazılmış sözler filmin anakarakterlerinden olan Leon'un üzerine de cuk diye oturmuştur. Filmi izleyenler bilir. Leon işinde son derece uzman biridir. Kadınlar ve çocuklar dışında kalan herkesi mevki ayrımı dahi yapmadan, düşünmeden öldürür. Fakat bu sertliğin altında her daim bir yumuşaklık olduğunu görüyorsunuz. Leon her öğün bir bardak sütünü yanından eksik etmeyen, birçoklarına göstermediği merhameti saksıda beslediği çiçeğine gösterebilen bir adamdır. Hakedene hakettiğini verir aslında. Tek bir zayıf noktası vardır ki onu da sadece 12 yaşındaki bir kız bilir. Zaman geçer... Kusursuz katil ve masum kız birbirlerine öylesine bağlanırlar ki artık kaybedecekleri tek şey birbirleridir. Ayrıca Sting, Shape of my Heart'ın bir bölümünde de şu şekilde seslenir: "He doesn't play for the money he wins, he doesn't play for respect"... Leon'un yaptığı da tam olarak budur zaten. Aldığı görevleri layıkıyla yerine getirdikten sonra hakettiği paranın sadece işine yarayan miktarını kendisine alır. Geri kalanı ise işverenine saklaması için bırakır.
Leon: The Professional için söylenebilecekler çok fazla aslında. Sinema tarihinin en akılda kalıcı repliklerini ve sahnelerini içinde barındırır. Şarkıcı Sting'in de bu filme büyük katkısı vardır. Mathilda'nın finali yaptığı sahnede çalmaya başlayan ve cast'in sonuna dek süren Shape of my Heart sanki bu film için yapılmıştır. Öyle ki cast'i bitirmeden kalkamazsınız bile başından. Tüyleriniz diken diken olalı pek bir zaman geçmemiştir. Masum olanın masumiyetinin bozulmayışına sevinirsiniz bir yandan. Leon birdenbire sonuna ağladığınız filmler içinde en güzeli oluverir. Hatta "İzlediğim filmler içinde en iyisi buydu" bile diyebilirsiniz. Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra bile bu dediğinize pişman olmadığınızı görüp sevinirsiniz. Neticede, Leon: The Professional'ı izlemeden ölmek büyük kayıptır.

1 Sene...

Tam bir yıl önce bugün yayın hayatına başladı bu blog. Belki de hiç aklında yoktu blog sahibinin böyle bir işe girişmek. Bir anda oldu her şey. Hep öyle olur. Okunma ve beğenilme kaygısı gütmeden yola çıkıldı. Bir süre yoktu kafada... Gittiği yere kadardı...
Bir süredir sahip olduğu bir başka blogda tekdüze yazılar yazmaktan oldukça sıkılmış bir bünyenin sıkıntılarının dışa atılmasıydı Kültür Sepeti. Öyle ya, bir günlük gibi görmedi değil blog sahibi... En yalnız hissettiği anlarda, açmazların içine en çok düştüğü vakitlerde bu blog vardı yanında. Yazıyordu bir şeyler, sonrası olsa da oluyordu olmasa da... Belki de mental mastürbasyon yolunu seçiyordu. Kafa boşaltmak için en iyi yolu bulmuştu.
Başlangıçta seyredilen yüzlerce filmin hatırlanmasını kolaylaştırmaktı gayesi... Sadece sinema hakkında çiziktirilecek bir şeyler varsa onları kaybetmemekti. Ders çalışmak gibi... Derler... Hep derler... "Yazarak çalış, aklında kalır"... Su ikram edince "Su gibi sınıfını geçiver"den daha mantıklıydı aslında. Aklımda kalması, akıllarda kalması için açıldı bu blog. Ne denli amacına ulaştığı muamma.
1 sene... Kısa gibi... Uzun gibi de... Blogun ilk yazısını yazdığım günü ve yeri sanki dünmüş gibi hatırlıyorum. Bu bakımdan kısa olsa gerek. Kaç defa kilit vurmaya yeltendim. Sayısını bile tahmin edemediğim için bu bakımdan da uzun olsa gerek. Eh, belki de bunu anlamanın yolu zamandan değil, içerikten geçiyordur. Bu yazı Kültür Sepeti'nin 500'üncü yazısı. 1 yıl boyunca gün başına 1 yazıdan daha fazlası demek bu... Ha, toplasanız bu yazıların ne kadarı işe yarar niteliktedir, bunu da ekleyip öyle yapmak gerek dört işlemi.
1 yaşını dolduran bir çocuk yürüyebilir mi? Sanmıyorum. Ancak bu blogun yazarı Kültür Sepeti'nin en azından apalama sürecini atlattığına inanıyor. İlginç bir şekilde konuşmayı zaten doğduğu andan bu yana biliyor.
Bir de bu blogun gizli kahramanlarına teşekkür etmek istiyor blogun sahibi. Yorumlarıyla yazılarıma değer katanlardan bahsediyorum. Birkaç kelam daha fazla yazmaya zorluyorsa kendisini, onlar sayesindedir. Tek tek isim vermek güç... Televizyonlarını yeni açan izleyicilerine bile basit bir teşekkürü borç biliyor blog sahibi.
Eh... Öyle işte... Blog sahibinin ömrünün 1 senelik bölümüne yoldaşlık etti Kültür Sepeti. Satır aralarına yaşadıklarından da serpiştirmiştir belki. Peki ya bundan sonrası... Blog sahibi Kültür Sepeti'nin ömrünün ne kadar olacağı konusunda kendisi de pek bir şey bilmiyor. Sizin bilmeniz gereken tek şey ise daha yeni başladığımızdır.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

The Kite Runner

İki insan... Çok sıkı olabilir bazen bağları. Dostluktur adı. Karşılık beklenmez. Yaptıkları her şey birbirleri içindir. En zor anlarda sırt sırta verebilen insanlardır bunlar. Dayak yenecekse de birlikte yerler, mücadele edilecekse de birlikte ederler. Biri bir diğeri için çamur bile yiyebilir. Yeter ki o istesin.
Bu tip ilişkilerde hayal kırıklarının yaşanma olasılığı pek yüksek değildir. Ancak dünya hâli bu... En sıkı bağların bile kopmasına yetecek güç elbette vardır. Bu güç gün yüzüne çıktığında araya ayrılıklar girer. Hiçbir zaman aklın ucundan dahi geçirilmeyen ayrılıklardır bunlar... İsteyen "Kader böyle emretmiş" yorumunu getirerek olaya, işin basit yönüne kaçmaya çabalar. Bir başka isteyen de aşırı sadakatin bir getirisi olarak ceza çekmekte olunduğu yorumunda bulunur. Fakat araya giren her ayrılığı nihayete erdirme yetkisi de bize kalmıştır. Geçmişte yaşanan tatsızlıkların nedeni ne olursa olsun, fani dünyada nefes devridaimi yapıyor oluşumuzun bir gereği olarak unutulması gereken şeyler vardır eskiye dair. Ve daima, ama daima, işleri yoluna koymak, yeniden bir araya gelmek için bir yol bulunur.
Afganistan'da monarşinin çöküşünün giderek yaklaştığı yıllar... Son derece zengin Afgan bir işadamının oğlu Amir ile hizmetçilerinin oğlu Hassan'ın su sızmayan dostluğu... İki çocuk ağa-hizmetçi farkına inat son derece yakın arkadaşlardır. Amir'in korkak ve beceriden yoksun oluşu, sadık dostu ve hizmetçisi Hassan tarafından ustalıkla kapatılan noksanlıklardır. İki çocuk Kabil'deki günlerini uçurtma dövüştürerek, Amir'in parasıyla sinemada bulunan aynı filme tekrar tekrar giderek geçirmektedir. Fakat Hassan bir Hazara'dır ve bu ırksal olarak aşağılanması için yeterli bir sebeptir kimilerince... Bir grup çete küçük Hassan'a dostu Amir'e olan sadakatinin ve bilhassa Hazara oluşunun bedelini ağır ödetir. Tüm bunlar olurken Amir gizlendiği duvarların arkasından olup bitene şahit olur, korkusuna yenilir ve dostu aşağılanırken ortaya çıkamaz, Amir ile Hassan'ın yolları ayrılır derken ülke Sovyet işgaline uğrar ve Amir babası ile birlikte ülkeden kaçarak Kaliforniya'nın yolunu tutar. İlk perde böylece kapanır... Aradan yıllar geçer. Milenyum henüz geride kalmıştır. Amir üniversiteyi bile bitirmiş ve başarılı bir yazar olma gayesinde hızla ilerlemektedir. Ülkesinden ayrıldığı günden itibaren Amerika'da yaşamaktadır ve bundan son derece de mutludur. Fakat yüreğinin en acı yerinde taşıdığı Hassan'ın özleminin büyüklüğünden yıllar hiçbir şey eskitememiştir. Tüm bu zaman dilimi içerisinde bir zamanlar özgür uçurtmalarını gökkubbe altında dans ettirdikleri ülkeleri aşırı İslamcı Taliban'ın yönetimi altına girmiş ve yaşanılacak bir yer olmaktan çıkmıştır. Bir gün Kaliforniya'da çalan bir telefon geride bırakılan onca yılın ardından Amir'i Afganistan'a çağırır. Ülkesinin cebelleşmekte olduğu zor durumun içine doğru çekildiğinin farkında olmasına karşın Afganistan'a geriye dönmekten başka bir çaresi olmadığını kavrar. Çünkü, küçüklüğünden beri peşini bırakmayan korkaklığa rağmen, dargın ayrıldığı sadık dostu Hassan'a olan vefa borcunu ödeyebilmesinin tek yolu budur. Arkadaşlar birbirleri için gerektiğinde imkânsızı dahi başarmak için vardır ve Amir de yolunun bu doğrultuda çizildiğinin farkındadır.
The Kite Runner uzun yıllar Amerika'da yaşamış bir Afgan olan Khaled Hosseini'nin ilk romanıdır aslında ve ilk yayın tarihi de 2003'tür. Kendisinin yıllarını Amerika'da harcamış oluşunun izlerini de eserinde açıkça belli ediyor. Amerika candır, canandır anlayışı hâkim. Hoş, tüm bunları filmde de görmek mümkün. Aslında bunları aktarabilmem için biraz da "spoiler" vermem gerek. Vermeyeceğim tabii. Ancak bir yerlerde ifa edilen şeriat kanunlarını izleyicinin gözlerine sokarak o yeri "tu kaka" göstermek, "Fuck the Russia" propagandasını üstü kapalı ancak bir hayli açık şekilde izleyicinin/okurun gözlerine sokmak, siz bir yerlerde insanları mermi manyağı yaparken biraz komik duruyor. Amerikan rüyası da böylelikle her gün kafaların kesildiği yerlerden uzakta, kendilerine tahsis edilmiş ayrı odalarda kuş tüyü yastıklarında uyuyan çocuklar üzerinden gerçekleştirilemiyor. Ancak yine de birçok yerde gördüğümüz üzere yine de "God Bless America" yaniii...
Buraya sonra yine döneceğim... Filmin künyesine çevirelim kameralarımızı. En iyi müzik dalında Oscar'a aday olan 2007 yapımı bu film, ayrıca BAFTA ve Cannes'da büyük ödül için de yarıştı. Fakat hiçbirinde de ödüle sahip olamadı. Çok da mühim değil aslında. Bir insan gönlünde yer veriyorsa bir filme kaybedilen taş parçalarının pek de önemi olmasa gerek.
Romanı kadar övgü alan filmin orkestra şefi Marc Forster. Kendisini kanıtlamış yönetmeni Stranger Than Fiction ve özellikle Finding Neverland gibi yapımlardan biliyoruz. Finding Neverland'in meyvelerini yemeye devam ediyordu ve artık isteyince neler yapabileceğini göstermesinin vakti gelmişti. Uçurtma Avcısı ile cepten yeme alışkanlığından vazgeçtiğini kanıtladı.
Film için seçilen oyuncular da izleyiciyi hayâlkırıklığına uğratmıyor. Özellikle anakarakter Amir'in aksine önplana çıkan ve izleyeni büyüleyen iki isim var ki bahislerini etmeden geçmek saygısızlık olur. İlki benim ilk kez Ta'm e guilass'da izleme fırsatı bulduğum İranlı karizma aktör Homayoun Ershadi. Kirazın Tadı'ndaki performansına şahitlik ettikten sonra "Bu adamı daha fazla filmde izlemeliyim" diye inlediğimi hatırlamakta güçlük çekmiyorum. Kısa bir süre sonra kendisini bir Amenabar filminde göreceğiz ki bu bile heyecanlanmak için yeterli bir sebep.
Hakkında dil dökülmeyi en çok hak eden oyunculardan bir diğeri ise Hassan'ı oynayan Ahmad Khan Mahmoodzada. Pek çok film izledim ve pek çok çocuk oyuncunun performansına şahitlik ettim. Rahatlıkla söyleyebilirim ki hiçbirinde yansıtması gereken duyguyu bu denli yoğun oynayan bir çocuk oyuncuya rastlamadım. Amir'in en sıkı dostunu oynayacak ancak yine de onun hizmetçisi olduğunu unutmayacak... İçinde bulunduğu sefalet yüzünden okunacak... Tüm bunları 1994 doğumlu ve ilk kez kamerayı karşısına alan bir oyuncudan beklemek gerçekten inanılmaz. Yüzündeki hüzne ve sırf arkadaşını düşündüğü için maruz kaldığı utanca tanık olduğumda gözlerimde bir damla yaş bırakmayı başarmıştır bu arkadaş. Keşke yapımcılar ve yönetmenler bu çocuğu daha fazla filmde izletmek için sıraya girse.
Her şeyi bir kenara bırakayım... İçerdiği tüm Doğu'yu kötüleme ve Rusya'nın yaptıklarını aşağılama çabalarına, hatta ve hatta yoğun işlenen Amerikan propagandasına karşın çok kaliteli bir hikâye The Kite Runner ve beyazperdeye aktarılışı da kusursuza yakın. Öyle ki son dönemde izlediğim en etkileyici yapım olduğunu söylesem çok da samimi bir yorumda bulunmuş olurum. Filmlerde ağlayan biri değilimdir. Gözlerimin dolması ise çok enderdir. Gözlerimi dolduran ender filmlerden biri de Uçurtma Avcısı'dır. İzlenmesi izlememiş olan bünyelere şiddetle tavsiye edilir.

Ramazan Şahin ve İlk Altın Madalya

Pekin 2008 Olimpiyat Oyunları başladığı günden bu yana tartışıp duruyoruz. "Nerede hata yapıyoruz"a verilecek bir cevabımızın dahi olmadığı anda bugün öğlen saatlerinde minderde Ramazan Şahin adındaki şahsın Türkiye adına altın madalya için mücadele edeceği haberini aldık. Pekçokları gibi televizyon karşısına geçtiğimde sporcunun şortunun renklerini ve göğüs bölgesinde yer alan Türk bayrağını görmesem Türkiye adına yarıştığına bin şahit isteyeceğim neredeyse. Neticede yine devşirme bir sporcu sayesinde ilk altın madalyasını kazandı ülkem. Lâkin ben hiç sevinmedim bu duruma. Az önce de belirttiğim üzere bu madalyanın bize hiçbir getirisi olmadığı gibi hafife alınmaması gereken şekilde götürüsü olduğu kanaatindeyim.
Minderdeki adamın suratına bir bakın. Güreşin başından sonuna dek ve hatta madalya töreninde bile somurtkan ifadesinden söz etmiyorum. İktidar partisinin milletvekillerinden aşina olduğumuz bıyığa ve İslamcı terör örgütü İBDA-C tarzı çember sakala dikkatleri çekmek istiyorum ben. Antrenörünü hiç sormayın, onun sakallarını ölçmek için cetvel gerekli. Kaç kişi inanır bilmem - zaten umrumda da değil - güreş boyunca sanki birilerine mesaj vermek amacıyla oradaymış gibi davranan bu adamın kazanmaması yönünde dua ettim. Bu adamın orada Türk bayrağını temsil etmesi ülkemizin içinde bulunduğu durumu gayet iyi özetliyor. Zaten madalyayı töreninde, bayrağımız göndere çekildiğinde ve İstiklâl Marşımız okunmaya başladığında bu insan müsveddesi marşımızı okumak yerine dua etme işine girişti. Ondan sonra da soruyoruz kendi kendimize "Türkiye'ye şeriat gelir mi?" diye... Adamın biri Türkiye adına çember sakal-bıyık ile yarışıyor, üstüne madalyasını İBDA-C selamı ile tutuyor... Biz hâlâ şeriatın gelmesinin mümkün olup olmadığını tartışıyoruz. Bütün dünya izledi bugün bu mücadeleyi... İnsanların kafasında İran kadar, Afganistan kadar olduk zaten. Bu iş resmiyete dökülse ne olur, dökülmese ne olur? Yazıklar olsun tüm bunlara izin veren Güreş Federasyonu'na... Bu zihniyetten gelecek madalya da olmaz olsun.

Genç Werther'in Istırapları

İnsanoğlunun alışkanlıklarından vazgeçmesi hiç de kolay değildir. Öyle ki bu durumun imkân dahilinde bile olmadığını söylesem, kimsenin de itirazı olacağını zannetmiyorum. Yunan şair Kavafis şarkılara dahi konu olmuş o meşhur şiirinde şöyle seslenir; "Yeni bir ülke bulamazsın, yeni bir şehir bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir". Demek istediğim... İster tavırlarınızı baz alın, isterseniz de bir şeylere olan bağlanıp kalma duygunuzu... Pek bir farkı yok. Herhangi bir durumda herhangi birisinden vazgeçmeniz kolay değildir. Çünkü içinize işlemiştir ve benliğinizin bir parçası olmuştur. Bunun izlerini bir roman karakterinde arasak hiç kuşkusuz ilk işaret edeceğimiz Goethe'nin Werther'i olur.
Werther şehir hayatının yorucu akışından ve bilhassa monotonluğundan bir hayli sıkılmış bir gençtir. O yaşına dek tanık olduğu her şeyi geride bırakmak ve deyim yerindeyse kendi sıradanlığının ötesine yelken açmak istemektedir. Tüm bu arzuların pençesinde rüzgâr onu kırsal kesime götürür. İlk bakışta kendisinin isteği de bu yöndedir. Fakat aradan zaman geçtikçe, kendisi farkına varamasa da, baktığı/gittiği/duyduğu her şeyde geçmişini aramaktadır. Bir başka deyişle de alışkanlıklarını... Her gün geçtiği köy çeşmesinin önünde su toplamak için sıraya girenleri gördüğünde içinin hoş olması ayak uydurmaya çabaladığı yeni ortamın sadeliğinden değildir aslında. Bunun açıklamasını görmek istenilen nesneye görmek istediğimiz gibi bakıyor oluşumuza yorabiliriz pek tabii.
Johann Wolfgang von Goethe... Alman edebiyatının bilinen en ünlü isimlerinde olan yazar Genç Werther'in Istırapları'nda kendi yaşadıklarını aktarmıştır aslında. Werther başka bir yüz, başka bir kimliğe bürünmüş Goethe'nin yansımasıdır bir bakıma. Goethe'nin yaşadığı karşılıksız aşk sonrası kendi iç çözümlemesinin sayfalara dökülmüş hâlidir bu eser. Ve okuyanlar bilir... Werther alışık olduğu kent yaşamından kopup geldiği yerde bile gelirken cebinden düşürdüğü ekmek kırıntılarının peşinde dönüp durmaktadır. Yerel halk ile pek yüzgöz olmaması ve ilişkilerini daha çok az sayıdaki savcı, vali, kont, papaz ve benzeri yüksek mevki sahibi insanlar ile kurmaya çabalar. Kısa sürede kendi yerleşkesini edinip bir uşağa sahip olması bile bu düşüncenin adeta bir kanıtı gibidir. Sonraları Werther'in karşısına çıkan ve kitap boyunca aranan çözümü kendisinde saklayan Charlotte'de de Werther en yoğun aşkı yaşar. Burada dahi Werther'in bulunduğu yerdeki herhangi bir kıza değil de, hatırladığım kadarıyla, savcı kızı olan Charlotte'ye aşık olmasının nedenleri yukarıda belirttiğim çizgiye paralel olarak yanıt bulur. Werther içinden çıkılması güç olan arayışının Charlotte ile son bulacağına onu ilk görüşünde inanır. Mümkündür ki Werther'in aşkının fiziksel değil, son haddinde mantıksal olduğu iddia edilebilir. Çünkü ilk bakışta Charlotte, Werther'in geldiğinden beri dolduramadığı boşluğu doldurabilecek tek insan olarak görülmektedir. Bir başla deyişle, Werther'in ayna üzerindeki yansımasıdır Charlotte. Genç aşık kalbini kaptırdığı kadında kendine has umutları, arzuları ve daha da önemlisi dünya görüşünü görür. Yaşadığı yeni mekanda tüm bu özellikleri bir bayrak taşıyormuşçasına en ön sırada ve en yukarıda ilerleten kişidir Charlotte onun gözünde. Yine de duyguların belki de en acısı olan, elde edememenin getirdiği hayalkırıklığı, tüm bunların önüne geçecektir. Bunun nedeni ise elbette ki Charlotte'nin bir nişanlısı oluşudur.
Kitap bu öykü üzerine kuruludur ve anlattığım kısmın devamında Werther'in çaresizliğinin kendisini bekleyen umutsuz sona doğru ilerleyişini, Werther'in şehirdeki en yakın arkadaşı olan Wilhelm'e yazdığı mektuplarda okuruz. Aşka düşen insanın ve hele ki bu durumda çaresizliğin aklı baştan götürmesi Werther'i ve çevresindekileri ıstıraplara sürüklediği kadar Werther ile aynı kaderi paylaşan birçok okuru da romanın başkahramanı kadar etkilemiştir. Bu okurların akıbeti, bir dönem Türkiye'de parlaması ile sönmesi aynı ana tekabül eden bir rock müzik sanatçısının "Bu akşam ölürüm ve beni kimse tutamaz" mottolu şarkısını dinleyen birkaç gerizekalının akıbetine denk düşmüştür. Henüz okumamış olanlar için belki de kitabın en kilit noktası hakkında - farkında olarak - ipucu vermiş olabilirim. Ve evet, Werther tüm bu ıstıraplarından kurtulabilmenin tek yolu olarak, Nasreddin Hoca misali, kendi kıyametini yaratmayı görüyor. Çünkü ona göre sevdiği kadını, hayattaki karşılığını, bir başkasının kollarında görmek ve ona bir kez olsun bile sarılamayacak olmak acıların en büyüğü ve bu acıya gelecek olan ilaç da akılsız başına sıkılacak tek bir kurşun.
Benim fikrim... Werther'in de kendisine uyanlar kadar gerizekâlı olduğu yönündedir... Hani burada "Hayat kısa değmez bir kıza/adama" edebiyatı yapmayacağım elbette ki. Werther'in bozulan, ya da zaten bozuk olan, kişiliğinden dem vurmak daha makul görünüyor. Öyle ki artık sadece aşk konusunda değil, girdiği her tartışmada dahi en mantıksız düşünceleri en ahlaksız düşünceleri savunan bir avukat misali savunduğunu görürüz. Karşılaştığı zorluklardan bunalmış bir insanın çareyi intiharda bulması ve dolayısıyla savaşmaktan kaçması ona son derece doğal görünür mesela, ya da iki masum insana kurşun yağdırarak onların yaşama hakkını ellerinden alan bir adamı haklı görür, gerekçesi ise "yaptıysa vardır bir nedeni"dir... Kitabın yazarı Goethe artık bir paradoksa dönüşen aşkı yüzünden intihar etmiştir. Hemen "Goethe intihar etmedi" diye çıkışmayın bana. Goethe intihar etmiştir. Genç Werther'in Istırapları, bence Goethe'nin intiharıdır. Kendi yansıması olan Werther'i tek bir kurşunla yere sermiş ve iki aşkı birden ortadan kaldırabildiğini sanmıştır.

---------------------------------

KİTABI OKUMAMIŞLARA NOT, VE OKUMAK İSTEYENLERE: Şimdi bu not şöyle bir not olacak... Size bir tavsiyede bulunacağım. Henüz kitabı okumamış olabilirsiniz ve yakın bir zamanda - belki de gayet uzak bir zamanda - Die Leiden des jungen Werthers'i (ki bu eserin kendi dilindeki adı oluyor) okumak yapmış olduğunuz planlar dahilinde olabilir. Hah, işte doğru yerdesiniz. Kitabın Türkçe çevirisini okuyacaksanız alacağınız baskı Antik Batı Klasikleri'nden çıkan olmasın. Ben öyle yaptım ve pişman oldum. Kitabın Almanca baskısında nasıl onu bilemiyorum, ancak söz konusu yayınevinin piyasaya sürmüş olduğu baskıda yapılan çeviriler son derece rahatsız edici (en azından beni). Hemen hemen iki sayfada rastlamanın mümkün olduğu "Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adıyla", "Ey kudretinden suâl olunmayan Allah'ım", "Allah'a emanet ol" gibi çevirilerden bahsediyorum. Adamların "God"unu bizim, "Tanrı" olarak çevirmemiz gerektiğini geçtim; yukarıda saydığım cümleler birebir anlamıyla varsa ben bu notu afiyetle yerim.

19 Ağustos 2008 Salı

Beş Dakika Bekle Git

Sen İstinye'de bekle ben buradayım
içimde köpek gibi havlayan yalnızlığım
Çünkü ben buradayım, karanlıktayım
belki gelmem gelemem, beş dakika bekle git.

Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor
şarabım bütün ekşi, suyum soğuk
yanımda olmadın mı seni daha çok seviyorum
belki gelmem gelemem, beş dakika bekle öyle git

Yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin?
Yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç?
Karanlık adamlar hüviyetini sordu mu hiç?
Ben senin olmadığını arıyorum
belki gelmem gelemem, beş dakika bekle öyle git

Bana ait ne varsa seni korkutuyor
sana ait ne varsa hiçbiri benim değil
belki ölmek hakkımı kullanıyorum
belki gelmem gelemem, beş dakika bekle öyle git.

Attila İLHAN

What's This?

From Tim Burton's The Nightmare Before Christmas...
video

Güneşim

video

Dinlenmesi Gerekenler (35) - Men Onu Sevmişem

Men Onu Sevmisşem - Trio Aksak
Men onu sevmişem bir ilkbaharda
O beni terkeyledi boranda garda

Sağ olur her yara unutulanda
Sağ olmaz yaresi ilk mehebbetin ölürem
Sağ olmaz yaresi ilk mehebbetin

Değmedi elime yârimin eli
Neylesin yârime lokmanın eli

Sağ olur her yara unutulanda
Sağ olmaz yaresi ilk mehebbetin ölürem
Sağ olmaz yaresi ilk mehebbetin

TRIO AKSAK

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Anımsa Beden

Anımsa, beden, ne denli sevilmiş olduğunu değil yalnızca,
o uzanmış olduğun yatakları değil yalnızca,
ama o arzuları da anımsa: gözlerde
senin için sakınmadan parıldayanları
ve senin içinde titreşen arzuları
ve bir engel yüzünden gerçekleşmemiş olanları.
Şimdi her şeyin geçmişte kaldığı şu anda
kendini vermiş gibisin neredeyse bu arzulara--
Nasıl parıldarlardı, anımsa, o sana bakan gözlerde,
nasıl titreşirlerdi senin içinde, anımsa, beden.

Konstantinos KAVAFIS

Çeviri: Özdemir İNCE

Çocukluğumu Yedin Be!

video

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 46

"Now tell me, what happened to my ship?" (Pirates of the Caribbean: Dead Man's Chest - Geoffrey Rush)

Pazartesi Notları #41

  • Caminin VIP’i de oluyormuş. Sağ olsun (olmasın mı yoksa) hükümet sayesinde bunu da öğrendik. Efendim Ankara’ya dikiliyormuş bu cami. Ankara’nın elindekiler yetmiyormuş. Gönül ister ki okullara, hastanelere de aynı alaka ile yaklaşsalar. Ayrıca 15 bin kişi kapasiteli olacakmış. Bu caminin bir de VIP bölümü olacakmış ki kayışın koptuğu nokta burası olsa gerek. Bu bölüme özel yapılacak bir tünel ile ulaşılacakmış ve bin kişi kapasiteli olacakmış. Ayrıca bu alanda özel abdesthaneler, dinlenme yerleri de olacakmış ve paşa gönlü tünele girmek istemeyenler için de asansörü olacakmış. YUH! Benim anlamadığım şu ki; bu adamlar bunun adını İslâm koyuyorlar ve halk da hâlâ bu masalları yutuyor. İslâm eşitlik dini değil miydi? Cami ise her Müslüman’ın ortak ibadethanesi değil miydi? Peki bu Very Important Prayer’leri diğerlerinden ayıran ne? Buraya bankaların Gold ve Platinium kartları gibi özel tasarlanmış kartlarla mı girebilecek insanlar? Hepsinden daha fazla merak ettiğim husus da burada edilen ibadetlerin sevabı birkaç kat daha mı fazla olacak?
  • Antalya’daki alışveriş merkezlerinden birinde tabelasındaki isme takıldığım bir mağazaya rastladım. Mağazanın ismi “%100 Turkish Design”… Ulan insan önce isimden başlar. İsminizi bile Türkçe yapmadan… Hele bir yavaş ilerleyin!
  • Back to the Future’nin piyasaya sürülen 4 DVD’lik seti muhteşem. Arşivde olması gerekendi…
  • Gün boyunca elektrik denen şeyden yoksunduk. Millet uzaya çıkalı epey oluyor, biz hâlâ elektrik kesintileri ile uğraşıyoruz. Saygılar!
  • Haaaaarry...
  • ...Keweeeeell.
  • Usain Bolt... Birkaç gün öncesine kadar adını bile duymuşluğum yok. Olimpiyat oyunlarını takip ederken en çok merakla beklenen yarışmaya, 100 metre erkekler koşusuna, rastladım. Bu adam öyle bir depar savurdu ki kanatlı bir insan sanırsınız kendisini. Rekor kırması en zor olan yarışmada 100 metreyi 9,69 saniyede koştu ve kendisine ait dünya rekorunu kırdı. Üstelik son saniyelerde kendini saldı ve bitime 20 metre kala kollarını açıp şov yapmayı seçti. Helal olsun böylelerine. Rekorunu tekrar tekrar kıracak ve paraya da para demeyecek bu abimiz.
  • Hasaaaaaaaaaan...
  • ...Şaaaaaş.
  • Bir de Michael Phelps var ki insan demeye bin şahit...
  • Parasailing süper bir şeymiş.
  • Ha, bir de Irak'ta kadınlara salatalık satışı yasaklanmış.
  • Öyle yani!

17 Ağustos 2008 Pazar

Los Turcos

Fotoğraf birçoklarının düşünmesi muhtemel şekilde Türkiye'den değil, İspanya'dan... Deportivo la Coruna'nın stadyumu olan Riazor'da oynanan her maçta tribünlerde en az bir adet Türk bayrağına rastlamak mümkün. Hikâyenin başlangıcı ise ta Barbaros Hayrettin Paşa'ya dek uzanmakta. Deportivo İspanya'nın Galiçya bölgesinin takımıdır. Zamanında bu bölgenin halkı Barbaros Hayrettin Paşa ile son derece iyi ilişkiler içindeymiş. Böylelikle bölge insanları kendilerini El Turco olarak adlandırmışlar. Bundan 25 yıl önce ise Deportivo'nun ezeli rakibi olan Celta Vigo'nun taraftarları Deportivo taraftarlarına hakaret mahiyetinde "Türkler" diye hitap etmeye başlamış. Türklüğün hakaret değil, olsa olsa gurur kaynağı olacağını düşünen Deportivo taraftar grubu ise gruplarının adını El Turco yapmak konusunda düşünmemişler bile. Ayrıca kulübün takma isimlerinden birisi de Los Turcos. İki takım taraftarları arasındaki olayların patlak verdiği günden bu yana Riazor'daki her Deportivo maçında tribünlerde en az bir Türk bayrağı mutlaka bulunur. Fotoğrafta gördüğünüz kareografideki dev Türk bayrağı ise Deportivo'nun bir Şampiyonlar Ligi maçında Yunan temsilcisi Panathinaikos ile yaptığı karşılaşmadan önce tribünlerde dalgalandırılmıştır.

DÜZENLEME: Bir de bu adamların sloganı vardır: Türk Gibi Güçlü.

All Quiet on the Western Front

"Kahpe Yunan senin düşmanın" ya da "Hain Ermeni'den dost olmaz"... Ağızdan çıkması çok kolaydır. Herkesi düşman bellemişizdir. Güvenip durduğumuz, okutmaktan gurur duyduğumuz tarihe karşı aldığımız ağır yenilginin yüzümüze vuran apaçık yansımasıdır aslında bu. Öyle öğretilmiştir bize, suç bizim değildir yani. Ancak hiç bize bahşedilen beyni kullanma yolunu seçmemişizdir. Başkalarının dayatmalarını koyun gibi takip etmişizdir. Başımıza lider ettiğimiz insanlar oturdukları tahtları kendi fantazilerine alet etmişlerdir. Onların aldığı kararlar halkları karşı karşıya getirmiş, birbirlerini bir kez dahi görmemiş olan insanlar nedenini bile anlamadıkları bir şekilde birbirlerine karşı düşman ilân edilmişlerdir. Savaşa neden olanlar kıçlarını koltuk ısıtmak için kullanırken, gencecik insanlar ölüme gönderilmiştir. Bir sabah kapı çalar. Alıp götürürler sizi. Nereye gittiğinizi bile sormaya vaktiniz olmaz. Sorabilseniz bile fayda etmez. Götürüldüğünüz yerden kaçışınız mümkün değildir. Yürekleriniz milli gururla doldurulur... Bir kez dahi görmediğiniz, başka bir ortamda tanışma fırsatı yakalasanız belki de çok yakın arkadaş olabileceğiniz insanlara kurşun sıkmaktır göreviniz. Devletlerin uyguladığı politikalar sonucu halklar birbirine düşman ediliyor. Kimse de "Benim suçum ne! Geçmişin hesapları beni neden Yunan ile, Fransız ile, İngiliz ile düşman etmek zorunda?" diye sormuyor ki savaş ortamları günümüzde yaşanmaya devam ediyorsa bunun en önemli sebebi budur.
1930 yapımı bir film Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok. Anlatmak istediklerinin ise yaşanan savaş ortamında dahi yukarıdakilerden farkı yok. Birinci Dünya Savaşı'nda gencecik insanların gözlerinin savaş ile nasıl da boyandığını gözler önüne seriyor. Film yaşları 16-17'yi geçmeyen bir grup Alman öğrencinin, Birinci Dünya Savaşı'nın henüz başında, dersleri sırasında eski asker olan öğretmenleri tarafından beyinlerinin yıkanması ile başlıyor. Ders boyunca "vatan millet Sakarya" edebiyatı yapan öğretmen en nihayetinde gençlerin beyinlerini kukla misali kontrol etmeyi başarır. Öğrenciler gönüllü olarak cepheye giderler. Film boyunca hayatlarında bir kez dahi silaha dokunmamış gençlerin cephede yaşadıklarını yine öğrencilerden biri olan Bäumer'in gözünden izleriz. Zaman geçtikçe öğrencilerin yanlış yerde bulunmayı kavradıklarına şahit oluruz, fakat geri dönüş yoktur.
Son zamanlarda çekilen ve gerek gişede yakaladıkları başarı gerekse sinemaseverlerin gözünde topladıkları beğeni ile sinema tarihinde belli bir yer edinmiş birçok mesaj kaygılı savaş filminin aksine, All Quiet on the Western Front savaşı sözde değil özde lanetleyen filmlerin başında geliyor. Hiç kuşku yok ki bu durumda filmin çekildiği zamanın önemi çok büyük. İnsanın bir şeyi gerçek anlamda lanetleyebilmesi için o şeyi gerçekten yaşamış olması gerekiyor ne de olsa.
1930 yılının son ayların gerçekleştirilen 3.Oscar Ödül Töreni'nde en iyi film ve en iyi yönetmen dalında bu ödüle sahip olmayı başaran yapımın ödül sahibi yönetmeni ise Lewis Milestone. 1980 yılında yaşamını yitiren yönetmen ilk Oscar Ödül Töreni'nde bahsi geçen ödüle Two Arabian Knights isimli filmiyle de sahip olmuş.
Filmdeki oyunculara değinecek olursak... Oyuncular içinden tanıdık isme rastlamak pek mümkün gibi gözükmüyor. Tanıyan varsa bile bunlar sinefillerden başkası olamaz. Filmi izlerken oyunculukların basitliği hemen göze çarpıyor. Ancak tabii ki bundan 80 yıl öncesi ile günümüzü kıyaslayacak değilim. Hepsi de o dönemin şartları içinde ellerinden gelenin en iyisini yapmışlar. Başkahraman Bäumer'i oynayan Lew Ayres ve cephedeki gençlere tecrübesiyle yardım eden asker Kat Katczinsky karakterine hayat veren Louis Wolheim gerçek anlamda diğerlerinden sıyrılan oyuncular. Öyle ki Wolheim'in o dönemde sergilediği performansı günümüzde aktör adıyla dolaşan birçok isimde görebilmek imkân dahilinde değil. Filmi izleyene dek adını bile duymadığım bu adamın oyunculuğuna film boyunca hayran kaldım.
Filmde beni hayrete düşüren bir diğer husus da patlayan mayınların ya da düşen bombaların beyazperdeye ne denli gerçekçi yansıtılmış olmasıydı. İddia ediyorum ki bu filmdeki tekniği henüz herhangi bir Türk filminde görmek mümkün değil. Neticede her bünyenin rahatlıkla sonunu getirebileceği bir film değil Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok. Ancak dönem ayırt etmeksizin her filmi izleyebileceğini düşünenler için 128 dakikalık bir güzellik. Filmi izlerken taşınıp durduğunuz düşünceler de bir garip etmiyor değil insanı. Günümüzde bu filme ulaşmak pek kolay olmasa gerek. Yine de DVD arşivinin bol olduğu mağazalarda uygun fiyata DVD'sine ulaşmak mümkün.

15 Ağustos 2008 Cuma

Ağaç Olsam

İnsan değil ağaç olsam
dallarımın arasından rüzgarlar esse
yapraklarım, çiçeklerim, meyvelerim olsa
mevsimleri yaşasam...
Köklerimle toprağın derinliklerine sarılsam.
Kuşlar konsa dallarıma, yuva bile yapsalar...
Böcekler, karıncalar yollansalar içime...
Çürütseler oralarımı,
ballarım sakızlarım olsa,
gövdeme bir insan yaslanıp uyusa...
Ben bunları hiç bilmesem; sadece ağaç olsam.

Erkan OĞUR

14 Ağustos 2008 Perşembe

Dinlenmesi Gerekenler (34) - Değirmenler

Degğirmenler - Bülent Ortaçgil
Zaman düşer ellerimden yere
oradan tahta boşa
Saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya,
resimler sarı güneşsizlikten, duygular değişir

Dostlar dağılır dört bir yana, kendi yollarına
ve sen, ben değirmenlere karşı bile bile birer yitik savaşçı,
akarız dereler gibi denizlere, belki de en güzeli böyle...

Uçurma uçar sözlüğümden, geri gelmeyecek bir kuş
yaşanmamış kırıntılar sadece bir düş...

Bülent ORTAÇGİL

Üçüncü Şahsın Şiiri

Gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
Beni sevmiyordun bilirdim,
bir sevdiğin vardı duyardım;
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım,
felâketim olurdu ağlardım

Ne vakit Maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım

Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felâketim olurdu ağlardım.

Attila İLHÂN

Saw 5

İlgili aramalar: test - ere

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Eric Moussambani

2000 Sydney Olimpiyatları'ndan... Şaka değil, tamamen gerçek. Gül gül öl!

http://view.break.com/548802 - Watch more free videos

Creativity (20)

Wacker Innsbruck tribünlerinden...
Hayran kalmamak elde değil.

12 Ağustos 2008 Salı

En Korkuncu The Exorcist

Bir İngiliz müzik şirketi tarafından düzenlenen anket sonucuna göre tüm zamanların en korkutucu filmi 1973 yapımı The Exorcist oldu. Ankete oy kullanan katılımcılar filmin çekimleri sırasında sette yaşanan esrarengiz olayların bile tüylerini diken diken ettiğini belirtmiş. Filmin hayranlarının hatırlayacağı üzere sette 2 defa yangın çıkmış, ışıkçı ve filmin görüntü asistanı hayatını kaybetmiş, 3 figüran kalp krizi geçirmiş ve filmde başrol oynayan Linda Blair yataktan düşerek kolunu kırmıştı.
Söz konusu ankete göre The Exorcist'i sırasıyla Kubrick'in en bilinen yapımlarından The Shining, John Carpenter imzalı Halloween, efsane yapım A Nightmare on Elm Street ve Hollywood tarafından yeniden çevrilen Japonya mahsulü Ringu takip ediyor.
Birinci sırayı alan film The Exorcist'in de bir yeniden çevrimi var. Hem de bu topraklardan çıkmış bir yapım. Adı da; Şeytan. Başroldeki Canan Perver'e sıçratılan zemzem suyu bile bu filmin komedi kategorisinde zirveye oturmasına yeterdi, ancak bilmiyor Hollywood bu filmi, ne yapabiliriz!

Oralet Osman

Evet, bu bir reklam! Karşınızda Oralet Osman...
video

11 Ağustos 2008 Pazartesi

They're Taking the Hobbits to Isengard

video

Pazartesi Notları #40

  • Hayatım boyunca hep ateşböceklerinin neye benzediğini merak etmişimdir, ve daima bir tane bile göremeden öleceğimi düşünmüşümdür. Hepsi beyhudeymiş. Geçtiğimiz günlerde gördüm ben bunlardan, hem de yanında bir de bonusu vardı. Şu kadarını söyleyebilirim ki yeryüzündeki en ilginç yaratıklar bunlar. Yahu göbeklerinden yeşil yeşil ışık saçıyor bunlar. Sanırsınız ki vücutlarının orta yerine küçücük bir ampul yerleştirmişler. Bir de açma kapama tuşları da var sanki. Canları isteyince ışık saçıp, istemeyince kendilerini karanlığa boğabiliyorlar. Canlarım benim.
  • Coppola’nın en meşhur filmlerinden Apocalypse Now yeniden sinema salonlarında. Yaşım dolayısıyla sinemada izleme fırsatı bulamamıştım bu filmi. Her daim ulaşılması imkânsız bir ukdeydi benim için. Artık değil. Bu muhteşem filmi gidip bir de sinema salonunda görmezsem gözlerim açık gider şerefsizim.
  • Efendim Domino’s öyle bir çikolatalı sufle yapıyor ki annemin yaptığından bile daha güzel. Bu kadar da rahat söylüyorum bunu. Olsa da yine yesem.
  • Antalya’nın 50 kilometre kuzeybatısında yer alan Bademağacı kasabasının tepelerinde yaklaşık 5 yıl önce bir höyük bulundu. Bademağacı Höyüğü’nün M.Ö. 7000-5500 yılları arasına ait olduğu düşünülüyor. Geçtiğimiz hafta sonu merakıma yenik düştüm ve çektim gittim 2 günlüğüne. Höyükte çalışmakta olan arkeologlar ve bu bölüm öğrencileri kazılarına devam ederken olup biteni izlemek ve dinlemek çok hoştu.
  • Yüreğim ağzıma geldi Morgan Freeman’ın trafik kazası geçirdiğini duyduğumda. Durumunun son derece ciddi olduğu söylenirken birkaç kırığa uygulanan tedavinin ardından taburcu edilmiş. Bu habere çok sevindim. Bugün kazada olmaz ama 10 sene sonra kalp krizinden giderse bile kaybına çok üzüleceğim bir insan kendisi. Hoş, biz 10 sene sonrasını görebilecek miyiz bakalım!
  • Gençleri Koruma Kanun Tasarısı… Tamam, partinin kapatılmamasından yüz bulacaklarını biliyordum da bu kadar erken beklemiyordum. “Türbanda üniversitelerden sonra sıra liselere gelecek” açıklamasının etkisinden bile kurtulamamıştım oysa ki… İlkokullar dahil bütün eğitim kurumlarında herhangi bir dine mensup öğrencilerin ibadetlerini yerine getirebilmesi için mensup olduğu dinin ibadethanesi kurulabilirmiş bu yasa tasarısı ile. Bitmedi! Benim canım porno film izlemek isterse ve haliyle satın almak için bir dükkana girdiğimde dükkan sahibi vatandaşlık numarama kadar alacakmış. Fişlenecekmişim yani. Herkes herkesin namus bekçisi olmuş ülkede de haberimiz yok. Kafa atmak istiyorum lan size.
  • Nerede bir internetteki arama motorlarında arama yaparken (“”,+,-,def: ) ve benzeri uygulamaları kullanmayı bilmeyen bir insan var, bence o insan internet âleminin en başı okşanası kullanıcısı.
  • Edward Scissorhands’i hâlâ DVD arşivime ekleyemedim ve bu durum her geçen gün canımı daha fazla sıkmakta. Tüm arayışlarım sonuçsuz kalmıştı ki çaresiz son danışma noktam EkşiDuyuru oldu. Sözlük yazarlarından birileri sesime kulak verse bari.
  • “Dünyaya gelen her yeni bebek tanrının insanoğlundan ümidini kesmediğinin kanıtıdır.”
  • Müşfik Kenter ve Rutkay Aziz… Bu adamları Allah durmadan o kadife sesleriyle konuşsunlar diye yaratmış. Ben buna inanıyorum.
  • Hani medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar ya, Hugo olmasın o? Gece gündüz bunu düşünüyorum, bilemezsiniz.
  • Dün Burger King’in tuvaletinde kapalı kaldım. Kapalı kalmak da ne demek lan? Ama kilitli kaldım desem olmazdı, çünkü kapı kilitli değildi. Öyle işte… Güçlüyüm ama, kırdım kapıyı. Doğru yapsalarmış.
  • Dün D&R’dan iki kitap iki filmle dönüyordum ki bir de çikolata alayım dedim hazır alışveriş merkezine girmişken… Poşete koydum, mideye indirme işini eve bırakmak niyetiyle. Ritter Sport’un en güzeli olan bütün fındıklı çikolata Antalya sıcağında su gibi oldu. Lanet olsun!
  • Telefonumda “Gizli Numara” yazısını gördüğüm an cinnet geçirmeye en yakın olduğum andır.
  • Sonundaki “cast” akışını bile izleten iki adet film biliyorum. Bunlardan biri Yaşamın Kıyısında ki onu meraktan ve manzaradan izliyoruz. Bir diğeri de Leon ki onu da müziğinden dolayı izliyoruz…
  • Takdir-i ilâhi işte… Çocuklar doğar ve ölür…

10 Ağustos 2008 Pazar

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 45

"You see, before he came down here, it never snowed. And afterwards, it did. If he weren't up there now... I don't think it would be snowing. Sometimes you can still catch me dancing in it." (Edward Scissorhands - Winona Ryder)

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 44

- Stansfield? (Jean Reno)
- At your service. (Gary Oldman)
- This is from... Mathilda. (Jean Reno)
- Shit. (Gary Oldman)

(Léon The Professional)

Sen Giderken

Durdum baktım arkandan sen giderken
Bana bir hoşça kal bile demeden giderken
İnsan neler duyar anladım o zaman
Can alıp başını benden giderken

Ataol BEHRAMOĞLU

8 Ağustos 2008 Cuma

Journey to the Center of the Earth

Yıllar önce Tempo ve Aktüel gibi haftalık dergilerin arka sayfalarında "Şaşı Bak Şaşır"lar olurdu. Sayfayı yüzüme yaklaştırıp uzaklaştırmak, ters tutmak, gözlerimi yuvalarından fırlatmak gibi giriştiğim türlü şaklabanlıklardan bir sonuç alamaz, üstüne bir de "İnsanları maymuna çevirmekten hoşlanıyor ibneler" diye şikayet ederdim. Sonra bir gün o ilk bakışta anlamsız gelen resimleri yaratanlara okuduğum tüm lanetlerden utandım. Kuzenim başarmıştı. "Aha da dinozor gördüm, üstüme üstüme geliyor" diye inleyince odanın içinde merakım katlanmıştı tabii. Gözlerimi kan kırmızı kesilene kadar kırpmadan odaklandım ve gördüm. Ondan sonra her hafta bulabildiğim tüm dergileri almaya başladım. Sanırım 3D teknolojisi ile olan tanışıklığım o günlere dayanır. Zaman ilerledikçe bizi 3.boyutla tanıştıran teknoloji de gelişti. Piyasayı tamamı 3.boyutlu resimlerden oluşan dergiler kapladı, yanlarında çıkan bir tarafı kırmızı diğer tarafı yeşik renkli gözlükler de hediyesiydi. Komik görünürdük onları taktığımızda, evet. Ancak onsuz da resimlere bakmak pek bir işe yaramıyordu açıkçası. Yine, bunu izleyen zamanda dörtte biri 3.boyutlu olan belgeseller yayınlanmaya başladı. Hareket hâlindeki cisimlere bile yüklemişlerdi ya bu teknolojiyi, helâl olsundu.
Yine de, açık olmam gerekirse, ben hiçbir zaman beklediğim hazı tam anlamıyla çıkaramadım bu teknolojiden. Beowulf efsanesinin beyaz perdeye taşınması ile tanıştık ilk 3 boyutlu uzun metraj ile. Ancak bunun animasyon ağırlıklı olması beklentilerimi yine karşılamadı. Neyse ki bundan kısa bir süre sonra Jules Verne'nin Arzın Merkezine Seyahat isimli yapıtı beyaz perdeye uyarlandı, hem de tamamı 3 boyutlu ve kanlı canlı oyunculardan oluşmuş bir şekilde.
Filmi geçtiğimiz hafta izleme fırsatı buldum. Açıkça söylemek gerekirse de herhangi bir sıkıntı yaşamadan - hatta umduğumda fazlasıyla eğlendirici buldum - doksan küsur dakikayı bitirdim. Baştan sona müthiş bir görsel şov sunan film için öncelikle belirtilmesi gereken husus odur ki kimse bu filmi izlemeye başlarken filmin sinema sanatına bir anlam katmasını beklemesin. Çünkü filmin amacı bu değil zaten. Tamamen izleyiciye keyifli bir zaman geçirtmek ve mümkünse bundan sonra yapılacak olan filmlere referans olmak. Yaratılan mekanlar ve kullanılan teknoloji o denli harika olmuş ki filmde daha ilk bakışta göze çarpan mantık hataları ve kötü oyunculuklar dahi izleyici tarafından önemsenmez bir hâl almış.
Demem o ki Journey to the Center of the Earth zevkle izlenebilecek bir yapım. 3D teknolojisini bir kenara bırakırsanız belki de yüzüne bakılmayacak bir yapım ama yukarıda da bahsini ettiğim gibi; bu film bu anlayışla izlenmez Ceku! Filmin sonunda ise devamının çekilebileceğine dair küçük bir ipucu vardı ki bu bile heyecanlanmama yetti. Mümkündür, eğer bir devam filmi çekilecekse sanırım başkahramanlar Atlantis'e doğru zorlu bir yolculuğa çıkacaklar. Hoş, nasıl bulacaklar söz konusu mekânı o da ayrı bir muamma. Bu kez ellerinde kendilerine yol gösterecek bir Jules Verne kitabı olmayacak çünkü.

Ömer Hayyam'dan (5)

  • İnsan son nefese hazır gerekmiş:
    Nasıl ölürse öyle dirilecekmiş.
    Biz her an şarap ve sevgiliyleyiz:
    Böylece dirilirsek işimiz iş.
  • Biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik,
    Bildiklerimizle övündük, eğlendik.
    Şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra?
    Bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik.
  • Dostum, gel yarına kanmayalım biz;
    Günümüzü gün edelim ikimiz.
    Yarın çekip gittik mi şu konaktan
    Yedi bin yıl önce gidenlerleyiz.
  • Dün özledim de seni coştum birden bire;
    Çıktım senin yerin dedikleri göklere.
    Bir ses yükseldi tâ yukarda, yıldızlardan:
    Gafil, dedi; bizde sandığın Tanrı sende!
  • Ha Belh'te ölmüşsün, ha Bağdat'ta, hepsi bir;
    Kadeh doldu mu, acı da olsa içilir.
    Keyfine bak; çok aylar doğmuş batmış sensiz;
    Sensiz daha çok ayların ondördü gelir.
  • Ne yazık, pişmiş ekmek çiğlerin elinde;
    Ne yazık, çeşmeler cimrilerin elinde.
    O canım Türk güzeli kömür gözleriyle,
    Çaylakların, uğruların, eğrilerin elinde.
  • Yaşamak elindeyken bugüne bugün,
    Ne diye bırakır, yarını düşünürsün?
    Geçmiş, gelecek, kuru sevda bütün bunlar;
    Kadrini bilmeğe bak avucundaki ömrün.
  • Toprak olup gitmişlere sorarsan
    Ha gavur olmuşsun ha müslüman.
    Kimler bu dünyada eğlenmemişse
    Ötekinde yalnız onlar pişman.
  • İnsan çeker çeker de sonra hür olur;
    İnci sedef zindanlarda yuğrulur.
    Paran pulun yoksa bugün, sağlık olsun:
    Bugün boş duran kadeh yarın doludur.
  • Her gün biri çıkar, başlar ben, ben demeğe,
    Altınları gümüşleriyle övünmeğe.
    Tam işleri dilediği düzene girer:
    Ecel çıkıverir pusudan: Benim ben, diye.

7 Ağustos 2008 Perşembe

Ve Bitti

Çocukluğumu anımsıyorum da öyle pek fazla takip ettiğim çizgi dizi yoktu. Hatta saymaya kalksam Dragon Ball, Küçük Golcü ve Transformers'den başka gerçek anlamda ilgiyle takip ettiğim bir yapım hatırlamıyorum. Çocukluk geride kaldı tabii. Ülkem insanının çocuk kitabı okuma ve çizgi film izleme konusundaki hassas yaklaşımına ve yaşıma inat fırsat buldukça takip etmeye çalışıyorum bunları. Çok uzun bir aranın akabinde takip etmeye başladığım ilk çizgi diziydi Avatar: The Last Airbender, sona erdi o da. Uzadıkça uzayan ve haliyle eski tadından eser kalmayan dizilere inat tadında bırakılan ve efsane mertebesine ulaşan nadir yapımlardan biri oldu. Ben boşluğa düştüm ardından.
Aang, Katara, Sokka, Toph, Zuko, Azula, Iroh, Momo, Appa... Çok daha fazlası hatta. 3 sene önce başladı maceraları. Ben başını kaçırdım tabii her zaman yaptığım gibi. İkinci sezonun ortasından itibaren arkadaş tavsiyesi ile izlemeye başlamıştım. Her biri ortalama 25 dakikadan oluşan çerez tadındaki bölümler arka arkaya gelmeye başladı. Üçüncü sezona geçildiğinde bir çizgi diziden çok, gerçek anlamda bir dizi takip ediyormuşum hissine kapıldım. Çizgi film karakterleri profesyonel oyuncularmışçasına rol yapabilirler mi? Yapabiliyorlarmış. Açıklıkla söyleyebilirim ki bugüne kadar olay örgüsünün bu denli birbirine bağlı, karakterlerin bu denli ayrıntılı hazırlandığı bir yapım çok ender çıkmıştır. Bir çizgi dizide ise olsa olsa ilktir. Üçüncü sezonun 15'inci bölümünün ardından girdiği yaklaşık 3 aylık ara geçtiğimiz haftalarda son buldu. Bu süre zarfı içerisinde, 7 bölüm daha yayınlanıp diziye son noktanın koyulacağını biliyorduk. Korkumuz ise bu bölümlerin haftalara yayılması ve beklenen finalin arzu edildiği kadar vurucu olmamasıydı. Bunu yapmadı yapım ve yayın ekibi. 7 bölümlük final 3 güne yayıldı. Son gün ise peş peşe yayınlanan 4 bölümlük final ile yerimize oturtmadı bizi. Ve ben ilk defa bir çizgi dizinin sonunda gözlerimin dolduğunu, tüylerimin göğe erişmeye çalıştığını hissettim. Finalin bu denli muhteşem ve kusursuz olacağını bilsem bir 3 ay daha beklerdim.
Avatar: The Last Airbender sona erdi, evet, ancak 2010 yılın yönetmen Manoj Night Shyamalan tarafından beyazperdeye uyarlanmış versiyonunu The Last Airbender ismiyle sinema salonlarında izleme fırsatı bulacağız. Umarım gişe kaygısı yüzünden bu efsaneyi bok etmezler.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 43

"If the people we love are stolen from us, the way to have them live on is to never stop loving them. Buildings burn, people die, but real love is forever." (The Crow - Rochelle Davis)

Dinlenmesi Gerekenler (33) - I Believe I Can Fly

I used to think that I could not go on
and life was nothing but an awful song
but now I know the meaning of true love
I'm leaning on the everlasting arms
If I can see it, then I can do it
If i just believe it, there's nothing to it

If I can see it, then i can be it
If I just believe it, there's nothing to it

I believe I can fly
I believe I can touch the sky
I think about it every night and day
spread my wings and fly away
I believe I can sore
I see me runnin' through that open door
I believe I can fly
I believe I can fly
I believe I can fly

See I was on the verge of breakin' down
sometimes silence can seem so loud
there are miracles in life I must achieve
but first I know it starts inside of me

I believe I can fly
I believe I can touch the sky
I think about it every night and day
spread my wings and fly away
I believe I can sore
I see me runnin' through that open door
I believe I can fly
I believe I can fly
I believe I can fly

Cause I believe in me

If I just spread my wings
I can fly
I can fly, I can fly
If I just spread my wings
I can fly, woo
check it out
hmm.. Fly fly fly...

R. Kelly

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Aşk

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun... Git.
Gözlerin durur mu, onlar da gidiyorlar... Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin, sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma, uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların, dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi ki sevmek
ki Karaköy Köprüsü'ne yağmur yağarken
bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
memelerin vardı, memelerin kahramandı sonra
Sonrası... İyilik güzellik...

Cemal SÜREYA

Pazartesi Notları #39

  • Patlamalardan, çatışmalardan sonra yetkili isimler sürekli çözüm üreteceklerinden söz ediyorlar. Şu güne kadar bu sözlerin peynir gemisini yürüttüğünü göremedik maalesef. Güngören’deki patlamada da olan yine sivile oldu, ölen yine sivil oldu.
  • Türkiye’de her dört kadından sadece biri kendi ayakları üzerinde durabiliyormuş. Geri kalan dörtte üçlük kesim kocasının eline bakıyormuş, onlar bilmez beyleri bilirmiş.
  • Yağmur sümüklüböcekler için özgürlüğün resmidir belki de. Her yağışın takiben rahatça gösterirler kendilerini. Ne de olsa onlara göre bir devden farksız olan bizler genelde kapalı alanlara sığınırız. Yağmurda yürümeyi severiz ya bazen ve böyle anlarda yürürken bazen ayaklarımızın altından çatır çutur sesler gelir ya, işte ben öyle anlarda çok duygulanıyorum.
  • Zaman Gazetesi’nden adını hatırlayamadığım bir yazar 27 Temmuz akşamı Ali Sami Yen Stadyumu’na Metallica’yı izlemek üzere giden on binlerce müzikseveri ateist ve satanist olmakla suçladı. Üstelik bunu da konser sırasında Güngören’deki patlamayı hiç sayarak eğlenmeye devam etmelerine yordu. İşlerine gelince demokrasi de demokrasi diye inliyorlar ya hani, kendi görüşlerinden olmayan insanları “tu kaka” ilân ediyorlar ya hani, hani ateist olmak suç ya onlara göre… Konser sırasında insanlar nereden haberini alsın patlamanın be adam! Hem sana ne, her birey istediğine inanmak hususunda hürdür, sana ne be? Ben seni yobazlığın yüzünden aşağılıyor muyum?
  • Bir televizyon kanalında “Gerilim Olur musun?” isimli bir şaka programı var. Program olduğu gibi yurtdışından getirilmiş ve üzerine sadece dublaj yapılmış. İşin komik tarafı orijinal dilindeki küfürlerin hepsi de dublaja dahil edilmiş. Kanal bunların üzerini “bip” sesleri ile örtmeye çalışmış ama “bip” sesleri öylesine cılız ve zamanlamadan yoksun konulmuş ki küfürler olduğu gibi duyulmakta. Gülmek için izleyin derim.
  • Şampiyonlar Ligi 3.Ön Eleme Turu’nda Steaua Bucharest ile eşleştik. Bence tur şansımız %40-45! Yine de bizim takımın ne yapacağı belli olmaz.
  • Şimdi efendim tenceredeki su kaynamaya başladıktan sonra içine 1 pakat çubuk makarnayı boşaltıyorsunuz, tuzunu da eklemeyi unutmayın tabii. Yalnız öyle 8-9 dakika da kaynatmayın makarnayı. 6 dakika kaynayacak. Biraz diri olsun, güzel olsun. Makarna kaynayadursun, siz buzdolabının kapağını açıp 3 tane yumurtayı yerinden alıyorsunuz. 3 yumurta sarısı ve 1 yumurta akını bir kâsede çatal yardımı ile çırpıp bir kenara koyun ki sırasını beklesin. Ardından küçük küçük kestiğimiz sucukları ve ince ince doğradığımız 2 diş sarımsağı zeytinyağında pişiriyoruz. Makarna olmuştur. Tencereyi ocaktan alıyoruz ve makarnayı süzüyoruz. Süzülen makarnayı yeniden tencereye geri koyuyoruz. Sonra da işin en ilginç yanı geliyor. Az önce çırptığımız yumurtaları olduğu gibi – çiğ çiğ – tenceredeki makarnanın içine boşaltıyoruz. Akabinde makarnayı hızlı hızlı karıştırıyoruz ki yumurta makarnanın ısısında iyice pişsin. Bu işlemin ardından bir yemek kaşığı tereyağını da tenceredeki makarnanın içine atıp yumurtaya yaptığımız işlemin aynısını ona da uyguluyoruz. Peşinden bir kutu kremanın yarısını da makarnaya boca edip karıştırıyoruz. Sonra yiyemiyoruz tabii, yanında yatıyoruz.
  • İran cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad önümüzdeki günlerde Türkiye’ye yapacağı ziyaret için “Anıtkabir’i ziyaret etmem” koşulunda bulunmuş. Bizim cumhurbaşkanımız ise bunu kabul etmiş ve şahsın ziyaretini bir “ticaret ziyareti” olarak nitelemiş. Beni daha çok düşündüren insanların bunu gayet olağan karşılaması. Bilmiyorum, belki de ben çok katı düşünüyorum.
  • National Geographic’in Ağustos 2008 sayısında çok güzel bir İran dosyası hazırlanmış. Haber ola!
  • Biz YouTube’nin açılmasını beklerken Daily Motion da kapatıldı. Sansürün kaldırılışının 100. yılı kutlu olsun efendim!
  • Yağmur yağsın istiyorum.
  • Arabesk, pop, caz, alaturka!
  • Stephen King yeni kitap yazsın.
  • Zvyagintsev yeni film çeksin.
  • Üç Maymun’un DVD’si çıksın.
  • Metin, Ali, Feyyaz atsın.
  • Gördüklerimden sonra, ah, yaşamak var ya... Hiçbir zaman eskisi gibi olmaz. Olmaz!
  • Antalya yandı kavruldu. Mecazi anlamda değil tabii ki, keşke öyle olsaydı. Tarihimizin en büyük orman yangını olduğu söyleniyor. 100 yılda yetişiyor, 1 saatte kül oluyor.
  • Güngören’de hayallerini ve umutlarını bırakanları saygıyla anıyorum.