30 Haziran 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #34

  • A Milli Takım bu kez başaramadı. Yine attık son dakikalarda ama karşımızdaki rakibin Almanya olduğunu unuttuk. Tereciye tere satılır mıydı? Almadılar. Katıldığımız son iki büyük turnuva arasına 6 sene koysak da her ikisinde de yarı finale ulaşabildik. Yine galiptir bu yolda mağlup diyelim kıssadan hisse.
  • Belçika'da baş örtülü bir hanım işinden kovulmuş. Aynı olayların Türkiye'de yaşanması durumunda kıyameti koparan Avrupalı her kumaşı kendi boyuna göre dikiyormuş. İyiymiş. Cidden.
  • Sezen Aksu’nun 3yıl aranın ardından çıkardığı son albümü Deniz Yıldızı son günlerde yanımdan eksik olmuyor.
  • DMM Fırat, Atatürk devrimlerinin toplumda travmatize yarattığını söylemiş. NY Times’ın Türkiye muhabiri Sabrina Tavernise de bunu gazetesine Batı’nın istediği şekilde yansıtmış. Türk toplumunun genelini bilemem ama kendisi ile aynı kafadan olanların travmaya uğradığı kesin. Baksanıza sadece başlarını örterek dini en ince ayrıntısına dek yaşadıklarını iddia edenler herkesten lüks yaşıyorlar. Erkekleri ise 1923 Devrimi’nin meyvelerini çatır çatır yiyorlar. Böyle travmaya can kurban! Yemeyen keriz zaten.
  • Şair Ceketli Çocuk “ölümsüzlüğe” kavuşalı 3 sene oldu. Daha dün sanki… Bundan sonra çok sevmemeliyiz belki de insanları. Kimi çok sevsek erken terk ediyor bizleri.
  • Doğum gününde geçirdiği trafik kazası sonucu 5 gün komada kalan ve hayatını kaybeden Barış Akarsu da 4 Temmuz'da anılacak. Haziranda ölmek zor...
  • Kupayı Almanya'nın almasını istedim, İspanya aldı. Ancak hak ettiler. Renkleri sarı-kırmızı ne de olsa. Mantıksız olduğumu biliyorum, mırıldanmanıza gerek yok.
  • Recep'in Tavuğu sinema filmi değildir umarım.
  • TSK üzerine oynanan bu oyunlar da neyin nesidir? Yenilir mi, yutulur mu?
  • Çocukluğumdan beri ağzımda olur olmaz çıkan aftlardan gına geldi artık. En sonunda kesip kurtulacağım şu dilden o olacak. Adamın asabını bozmayın laaaaan!
  • Dün denizden çıktığımda bir adama odaklandı gözlerim. Aksi mümkün olamaz zaten. Amcamız denize girebilmek için çıkardığı kot pantolonunu denizden çıktıktan sonra deniz havlusu olarak kullandı. İlk fırsatta denemek istiyorum.
  • Embesil kelimesini Rutkay Aziz kadar iyi söyleyebilen yoktur zannımca. Bu kelime o adamın ağzından sevgi sözcüğü gibi çıkıyor vallahi. Embeğsiiiiilllll.
  • İlkokulda patates baskılar yapardık. Özledim lan! Yarın yapsam mı, ne yapsam! Yok artık.
  • Evet, monolog kurmada üzerime yoktur.
  • Şirinler kasabasındaki tek bayan neden Şirine? Yazık valla!
  • Haftalık duamıza geçelim bari; "Bismillahirrahmanirrahim, Galatasaray, amin!"
  • Görüşmek üzere canlar!

28 Haziran 2008 Cumartesi

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 41

- I can't do this, Sam. (Elijah Wood)
- I know. It's all wrong. By rights we shouldn't even be here. But we are. It's like in the great stories, Mr. Frodo. The ones that really mattered. Full of darkness and danger, they were. And sometimes you didn't want to know the end. Because how could the end be happy? How could the world go back to the way it was when so much bad had happened? But in the end, it's only a passing thing, this shadow, even darkness must pass. A new day will come. And when the sun shines, it will shine out the clearer. Those were the stories that stayed with you. That meant something, even if you were too small to understand why. But I think, Mr. Frodo, I do understand. I know now. Folk in those stories had lots of chances of turning back, only they didn't. They kept going. Because they were holding on to something. (Sean Astin)
- What are we holding onto, Sam? (Elijah Wood)
- That there's some good in this world, Mr. Frodo... and it's worth fighting for. (Sean Astin)

Tanımlanabilmiş Uçan Nesneler

Hayat bulmaca gibiydi benim için 1 ay öncesine kadar. Ne zaman ki Lost'un dördüncü sezonu sana erdi geriye ne çözülecek bulmaca ne üretilecek teori kaldı. Zaman macerayı dizilerde, sanal alemde arama zamanı değil, gerçeğe dönüp heyecan yaratma zamanıydı. Boş işlerin büyük adamı olan ben, yine üşenmedim ve oturdum UFO'lar hakkında teori üretmeye başladım. Kaç zamandır kafamı buna yoruyorum. Evet, az önce de söylediğim gibi gereksiz bir adamım ben. Başka işim gücüm yok. Ancak öyle bir teori ürettim ki artık tüm televizyon kanalları peşimden koşturacak. Basın kapıma dayanacak. Evin arka odasında bulunan pencere bu gibi durumlarda acil çıkış kapım olacak. Belli de olmaz hani, atlatmam belki peşimdekileri. Ne de olsa bütün insanlığın hakkı bu dahiyane teori hakkında bilgi edinmek. G.O.R.A.'nın sonunda ana karakterin sözünü ettiği gibi: "Amerika sözüm sana. Yıllarca UFO dediğimiz nesneleri bize uzaylıymış gibi gösterdin. Kimi zaman dost, kimi zaman düşman olarak lanse ettin. Ancak ben işin aslını çözdüm. Foyanı meydana çıkardım. Kork benden." Eveeet! Kemerlenizi bağlamanızı rica edeceğim. Çünkü öyle bir kalkış yapacağız ki inişe kadar etkisinden kurtulamayacaksınız. O kadar da iddialıyım. İşte tüm zamanların en büyük UFO dosyası...
Önce UFO nedir, ne değildir ondan başlayalım. Bir kere UFO uzaylı muzaylı değildir. Kandırmışlar sizi. Bunu başından belirteyim ki merak katsayınız tavan yapsın. UFO birçoğunuzun bildiği gibi bir kısaltma. Açılımı da; Unidentified Flying Objects. Bunun Türkçe'deki karşılığı; "Tanımlanamayan Uçan Nesneler" ki biz ona kısaca TUN demiyoruz. Neden demiyoruz? Çünkü elin Amerikalısı böyle söylemiş. Biz de öyle söylemek zorundayız. Konu dışına çıkmayayım pek fazla. Bu yazıya kadar tanımlanamayan nesnelerdi ama başlıkta da gördüğünüz üzere ben tanımladım. Dolayısıyla artık onlara UFO yerine rahatlıkla IFO kısaltmasını kullanabilirsiniz sevgili canlar.
Peki tanımladık tanımlamasına da nedir bu IFO'lar? Açıklıyorum. Yıllar yılı başka gezegenlerden dünyamızı ziyarete geldiklerine inandırıldığınız bu dairemsi uçan nesneler zaman makinasından başka bir şey değildir. Gelecekten geldiğim için bunları söylüyorum sanma ey okur, kaynak tamamen bedenimin alt tarafı. Bu kadar da kibarım bak. Ancak kabul edin son derece mantıklı. Mantığını da açıklayayım. İşin fizik bilimine dayanan yönünden anlamam ben. Dolayısıyla bundan sonra okuyacaklarınız arasında bir tutarsızlık görürseniz hor görmeyin beni, n'olur? Dedim ya gereksiz bir adamım. Uzun zamandır her canım sıkıldığında açar Philadephia Deneyi'ni, IFO'ları (kendimi bu kadar inandırdım işte) ve zamanda yolculuk kavramları hakkında makaleler okurum. Bunu yaparken neredeyse nirvanaya ulaşırım. Sonra da bilinçaltımın bir ürünü olarak rüyalarımda bilimkurgu filmleri çekerim. Okuduklarımı dayanarak söyleyebilirim ki zaman makinasının yapılabilmesi için gerekli olan ilk şartlardan biri çok yüksek bir hıza ulaşabilmek. Tam rakam veremiyorum. Her ne kadar okuduğum yazıların herbirinde farklı hız limitlerine yer verilse de işin fizik kısmına kafam basmadığı için okuduğum herhangi bir rakamı veremiyorum. Sadece çok çok yüksek bir hızın gerektiğini bilmeniz yeter. Bu noktada Back to the Future serisini hatırlamanızı isteyeceğim. Doktor Emmett Brown karakterinin yarattığı zaman makinası belli bir hıza eriştikten sonra boyutlararası yer değişimini mümkün kılar. Ve şimdi de UFO adını verdiğimiz cisimler sözü edilen olağanüstü hızını düşünün. Evet, evet, evet. Yine de övgü dolu sözlerinizi yazının sonuna saklayın. Mütevazi olmanın dayanılmaz hafifliğini iliklerimde hissediyorum.
Geçenlerde haberlerde gördüm. İsmini hatırlayamadığım bir ülke UFO benzeri bir araç üretmiş. Araç şimdilik 1000 metre kadar havalanabiliyor ancak helikopter misali hareket etmeden havada kalabiliyor. İleride bu aracın daha da geliştirileceğini düşünün. Alın size bir mantıklı nokta daha.
Şimdi kameralarımızı 1947 yılına, Amerika'nın Roswell kasabasına çeviriyoruz. İlgilenenler bilir. Söz konusu yılın 4 Temmuzu'nda en çok bilinen UFO olayı küçük bir New Mexico kasabası olan Roswell'de vuku buldu. Çakılan UFO'yu Amerikan ordusu bir gecede ortadan kaldırdı. Başta yerel basın olmak üzere ülke basını uzun süre boyunca gündemlerini bu olay üzerine kurdular. Hükümet olay hakkında raporlar tuttu ve kamuoyuna bugüne kadar içinde bulunanlar ile ilgili hiçbir açıklama yapmadı. Olayın ardından birçok televizyon kanalı uzaylı olduğu iddia edilen bir yaratığın ameliyat görüntülerini yayınlasa da mevzubahis videonun gerçekdışı olduğu kanıtlandı. Düşünüyorum da düşen nesnenin içinden çıkanlar başka bir gezegenden gelen canlılar olsa bir hükümet bunu neden saklasın. Şimdi siz de düşünün, bir sabah uyandığınızda o güne dek dünyada eşi benzeri görülmemiş bir aracın yere çakıldığı haberini alıyorsunuz. Olay yerine gidip aracın içine giriyorsunuz ve içeride gördükleriniz karşısında küçük dilinizi yutma noktasına geliyorsunuz. Çünkü karşınızda sizin gibi insanlar var. Bunun tek bir açıklaması olabilir, o da teorimin konusudur zaten. İşte hükümetler bunu insanlığa anlatamazlar. Anlatmamaları da gerekir zaten. Zaten bir bölüm değişmiş olan tarihin akışını paramparça etmiş olursunuz o anda.
Benim üzerine kafa patlattığım teori budur efendim. Tutarsızlıklar keşfettiyseniz ne mutlu size. Bunun dışında teori benimdir, benden izinsiz kullanan ve şöhret olmaya çalışanlar dombilidir, taocudur. İki elim her daim yakalarında olacaktır. Bu böyle biline.

27 Haziran 2008 Cuma

Yaşasın Cumhuriyet

Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu'da
televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
"Ben kendimi bildim bileli bu böyledir" diyor muhtar:
29 Ekim’de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını...
Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
kirvesi tutmuş kolundan
yatırdılar bir kamp yatağına,
ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
elinde bıçağıyla,
çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
"Yaşasın Cumhuriyet" diye
Bunun üzerine de ekran karardı
Korkarım bu, sade Gölköylüler'in değil, umumuzun
sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de
düştüğü bir tarihsel yanılgı.
Çünkü sünnet değil, farzdır cumhuriyet.

Can YÜCEL

Yaşıyorum Demek

Çok merak ediyorum kendimi
başıma bir şey mi geldi?
Öldüm mü, kaldım mı
Hiçbir haber yok kendimden
Bu sabah kapımı çaldım
kapıyı açan kendim
Bir süre kendime baktım
bu güleç yüz bendim
Oh ne güzel bir sabah
bugün de yaşıyorum demek
benden başka yok kimsem
beni merak edecek...

Aziz NESİN

The Nightmare Before Christmas

Tim Burton'un ilk stop-motion animasyon filmi 1982 yapımı Vincent sadece beş buçuk dakika sürmesine karşın eleştirmenlerce çok beğenilmiş ve yönetmene bu işi büyütmesi tavsiye edilmiştir. Önerileri dikkate alan Burton biraz geç de olsa, Vincent'dan 11 yıl sonra, 1993 senesinde, yepyeni bir stop-motion animasyon ile izleyicinin karşısına çıktı. Bu kez işi zordu yönetmenin. 5 dakikalık bir animasyondan 75 dakikalık bir animasyona geçiş yapıyordu. Çekimleri 3 sene süren filmde her bir kukla için 3000'den fazla kafa kullanıldı. Üstelik film bir müzikal olarak çekilecekti. Neyse ki bu yönden Burton'un kafası rahattı. Çünkü yapışık ikiz gibi çalıştıkları Danny Elfman bu konuda yardımına koşacaktı. Aslında risk almayı çok seven yönetmenin pek de canını sıkmıyordu zorluklar. Şayet haklı da çıktı. The Nightmare Before Christmas adındaki eser izleyenleri kendisine hayran bıraktı.
Her ne kadar Corpse Bride'yi daha fazla beğensem de The Nightmare Before Christmas ilk gözağrısıdır, candır, ciğerdir. Başrolümüzde Jack Skellington adında öyle bir karakter vardır ki ve bu karakter öylesine kültleşmiştir ki birçok tişörtün üzerinde kendisine rastlamanız mümkün. Hikâyeye gelince...
Jack Skellington, Halloweentown'un kralıdır ki biz kendisini Balkabağı Kralı olarak çağırıyoruz. Halloweentown'un sakinleri kendisine adeta tapmaktadırlar. Bir de, bu Halloweentown, adından da anlaşılabileceği üzere, öyle bir kasabadır ki sakinleri 365 gün boyunca Cadılar Bayramı'nı beklemekte, bu doğrultuda bayram çalışmalarını mütemadiyen sürdürmektedirler. Öyle ki tüm yıl boyunca o anı beklerler ve Cadılar Bayramı'nın ertesi gününden itibaren bir sonraki bayram için çalışmalara başlarlar. Halloweentown'un monotonluğundan sıkılan Jack Skellington bir gece yarısı ansızın kasabayı terk eder. Yolunu kaybettiği sırada rastladığı Christmastown çevresine bakış açısını baştan sona değiştirir. Bu kasabanın sakinleri mutluluğun resmini çizebilmektedirler. Nâzım'a selam olsun! Her neyse, Christmastown'da olup bitenler Jack'in hayatın sadece Halloweentown'da olanlara paralel ilerlemediğini kavramasına yardımcı olur. Hemen Halloweentown'a dönen Jack, kasaba halkını toplar ve gördüklerini kasaba halkıyla paylaşır. Bir de teklif sunar; o yıl Cadılar Bayramı yerine Noel'i kutlayacaklardır. Başlangıçta kasaba sakinlerinin aklına yatmasa da Jack ısrarcıdır. Fakat işler plânlandığı gibi gitmez.
Bir bakıma insanların kendi benliklerinin dışına çıkmaya çabalamalarının ineğe özenen kurbağanın sonuna benzeyeceğini anlatan The Nightmare Before Christmas vakt-i zamanında Show TV'nin yılbaşı gecelerinin değişilmeziydi. Yine yurtdışında her Noel'de filmin aksesuarlarını bulmak mümkün. Tim Burton'un Edward Scissorhands ile birlikte en sıradışı filmlerinden kabul edilen bu filmin DVD'si maalesef arşivimde bulunmuyor. Bulan biri yardımcı olursa kendisine bir akşam ıspanaklı yumurta yapabilirim. Çok ciddiyim. Bu DVD'nin karşılığını daha iyi bir şekilde ödeyemem. Görüp görebileceğiniz en leziz ıspanaklı yumurtadan bahsediyorum. Bulduruverin be! Ha bir de, ben büyüyünce Tim Burton olmak istiyorum.

İz TV

Neil Postman televizyon haberciliği ile ilgili bir kitabında şu sözleri kullanır; "Hava raporu sunucularından meteoroloji haritalarını iyi okuması değil, izleyiciyi cezbetmesi beklenir. O yüzden sevimli bir kişilik, meteoroloji dalındaki bir dereceden daha önemlidir". Buradan aptal kutusunun bilgiye değil daha çok görselliğe önem verdiği çıkarımını rahatlıkla yapabiliriz. Başlangıçta Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi dahilinde tamamen kamu yararı güden yayınlar yapılması mecburiyken, zamanla kâr kaygısı güden yayınlar yapılmaya başlandı ve kimsenin de buna sesi çıkmadı. Televizyon dünyasındaki tekelleşme televizyonu altın yumurtlayan bir tavuktan farksız kıldı. Medya patronlarının ortaya çıkması ile reklamlar baş tacı edildi ve televizyon bir nevi sirke dönüşmeye başladı. Yatay, dikey ve araçlararası tekelleşmeler bireyi ikinci plâna itti. 1990 yılında Turgut Özal'ın anayasaya rağmen oğluna televizyon kanalı açması iplerin artık tamamen koptuğunun bir göstergesiydi. Dolayısıyla televizyon dünyası kamu yayıncılığı açısından çok büyük bir boşluk meydana geldi.
Başlangıçta yaptığım alıntıdan da anlaşılabileceği üzere medyada bilgiye dayalı değil, görselliğe dayalı yayın anlayışı oluştu. Bilhassa haber programlarını bilenler değil, göze hitap edenler sunmaya başladı. Bir bakıma enerjiler iyi görmekten çok iyi görünmeye harcanır oldu. Köle misali Türk izleyicisi de bunu yedi, yiyor ve yemeye de devam edecek gibi görünüyor. Bunu doğrulamak için halka inmeye de gerek yok üstelik. Sabahtan akşama kadar televizyonlarda izlenmekte olan programları bir düşünün. Akşam "yemekten sonra" kuşağında yer alan "kutu açmaları", birbirinden gereksiz arkası yarınları üzerine ekleyin. Harmanladınız mı iki kuşağı da? Öyleyse bu durumun muhasebesini yapmak yine size düşüyor.
Yine, az önce Türk televizyonlarında bir boşluğun oluştuğundan yakınmıştım. Kapanması zor görülen boşluğun, ez azından, biraz daha büyümemesi için çalışan bir televizyon kanalı var. Birçokları bilmese de Şubat 2006'dan bu yana yayın yapıyor bu kanal. Ve inadına da ayakta duruyor. "Türkiye'nin ilk bilgi ve belge kanalı" sloganı ile yola çıkan kanalın adı İz TV. Bildiğim kadarıyla şimdilik sadece Digiturk'te 88'inci kanalda yayın yapıyor. Sadık bir izleyici kitlesi de var. Genel Yayın Yönetmeni koltuğunda Coşkun Aral'ın bulunduğu kanalın bünyesinde Savaş Karakaş, Serkan Ercan, Nasuh Mahruki ve Eray Canberk gibi isimler yer alıyor. Yıllardır National Geographic ve Discovery Channel'in Türk televizyon izleyicisine dayattıkları ile yetinmek zorundayken, İz TV sayesinde cennet vatanımızın her bir köşesini ayrıntıları ile tanıma fırsatı ediniyoruz. Bunu da hayıflanmadan yapamıyoruz maalesef. Çünkü insanların "Paris, Barcelona, Dubai vs" diye inlediğini görüp aslında içinde yaşadığımız güzellikleri ne denli gözardı ettiğimizi anlıyoruz. Rahatlıkla söylemek mümkün ki Türk televizyonlarında bulunan en yararlı kanalın Digiturk'te olması ve dolayısıyla birçok kitleye ulaşılamaması İz TV'nin tek eksiği. Evde bulunduğum anlarda açık bıraktığım tek kanal olduğunu söyleyebilirim.
Bu kadar lafını ettikten sonra İz TV'deki programlar hakkında da biraz dil dökmek zorunda hissettim kendimi. "Türkiye Notları" isimli programda Coşkun Aral'ın peşine takılıyoruz ve ülkemizin gizemli noktalarını keşfediyoruz. Nasuh Mahruki'nin ayak izlerinin takip ettiğimiz "En" isimli programda ise Türkiye'nin "en"lerine doğru huzurlu yolculuklar yapıyoruz. Ülkemizin en yüksek dağına çıkıp, en derin mağarasına iniyoruz. Savaş Karakaş imzalı "Sudaki İzler"de ise adından da anlaşılabileceği üzere mavi derinliğin altında yatan gizemi çözüyoruz. En beğendiğim programlardan biri olan "Gidiş-Dönüş"te ise Serkan Ercan ülkemizi demiryolu hatları yardımıyla gezip yolculuk öykülerini aktarıyor. Anadolu'nun saf ve temiz insanlarını, bilmediğimiz yönlerini oralardaymışçasına izliyoruz. Yine favorilerimden olan "Wilco'nun Karavanı" programında dümeni mükemmel Türkçesi ile Wilco van Herpen'e bırakıyoruz. Karavanı ile Türkiye'yi bucak bucak dolaşan Wilco'nun bir gün kapımızı çalmasını umuyoruz. "Yemeğin Yolculuğu"nda Fransız gurme Olivie Despertz ile dünyanın en güzel ve en çeşitli mutfağını ağzımızın suları aka aka daha yakından tanıyoruz. "Ustalara Saygı" bölümünde ise Süha Arın, Ara Güler ve Haluk Cecan gibi isimler karşısında selam duruyoruz. Evet, bunların hepsini biz yapıyoruz. Ve son bir not; İz TV, Kasım 2007'de İtalya'nın Venedik kentinde düzenlenen Hotbird TV Ödülleri'nde "Avrupa'nın En İyi Belgesel Kanalı" ödülüne layık görülmüştür. Değerini bilelim.

Daha yakından tanımak için; İz TV Web Sitesi

26 Haziran 2008 Perşembe

Creativity (18)

Nintendo Communion Day

Teşekkürler

"Football is a simple game; 22 men chase a ball for 90 minutes and at the end, the Germans always win."

Dinlenmesi Gerekenler (30) - Torn

I thought I saw a man brought to life
He was warm he came around like he was dignified
He showed me what it was to cry

Well you couldn't be that man I adored
You don't seem to know-or seem to care what your heart is for
I don't know him anymore

There's nothin' where he used to lie
My conversation has run dry
that's what's goin' on

Nothing's fine
I'm torn
I'm all out of faith, this is how I feel
I'm cold and I am shamed
lying naked on the floor
Illusion never changed
into something real
I'm wide awake and I can see the perfect sky is torn
You're a little late
I'm already torn

So I guess the fortune teller's right
I should have seen just what was there and not some holy light

But you crawled beneath my veins and now I don't care, I have no luck
I don't miss it all that much
there's just so many things

That I can't touch
I'm torn
I'm all out of faith
this is how I feel
I'm cold and I am shamed
lying naked on the floor
Illusion never changed
into something real
I'm wide awake and I can see
the perfect sky is torn
You're a little late
I'm already torn

Torn

There's nothing where he used to lie
my inspiration has run dry
that's what's goin' on

Nothing's right I'm torn
I'm all out of faith
this is how I feel
I'm cold and I am shamed
lying naked on the floor
Illusion never changed
into something real
I'm wide awake and I can see
the perfect sky is torn
I'm all out of faith
this is how I feel
I'm cold and I'm ashamed
bound and broken on the floor
you're a little late
I'm already torn

Natalie IMBRUGLIA

25 Haziran 2008 Çarşamba

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 40

"You're right, I did lose a million dollars last year. I expect to lose a million dollars this year. I expect to lose a million dollars *next* year. You know, Mr. Thatcher, at the rate of a million dollars a year, I'll have to close this place in... 60 years." - (Citizen Kane - Orson Welles)

Şarkılarla Geçtim Aranızdan

"Yağmurların denize düştüğü bir günde, bir sonbahar sabahı, sırılsıklam ve çırılçıplak geldiği dünyaya ilk çığlıklarını savuruyordu. 7 Kasım sabahına kadar hiçbir çocuk o kadar güzel ağlamamıştı. Sesi duyanların içini hiç bu kadar burkmamıştı. O hayatına ağlarken 33 sene sonra insanlar da ona ağlayacaktı oysa ki. İsmi Kazım oldu bebeğin, öfkesini yensin diye. Ama o kadar güçlüydü ki, öfkesi gizlenmek yerine yok oldu. Onun yerine sevgisi, umudu, insanlığı kaldı.
Annesi artık ağlamasın diye bir türkü söyledi Kazım’a. Sonra insanlar gülümsesin diye kendisinin, ve ardından herkesin aynı türküyü söyleyeceğini kim bilebilirdi.
Gözleri açıldı Kazım’ın bir sonbahar günü. Sonbaharın en ortasında, kışa dayanmışken mevsim, hüzün hakimken havaya, sesinden başka hiçbir yerde görülmedi onun hüznü. Yine içini burkuyordu dinleyenlerin dilindeki melodilerle, ama gözleri hep gülüyordu, güldürüyordu.
Küçüktü Kazım ilk eline aldığı bir mandolin oldu. Çıkan tını onu büyülüyordu. O büyülendikçe daha çok bağlandı müziğe. Müzik ruhuna işliyor, ruhu bir şarkıda dans ediyor, ağlıyor, umutlanıyor ve şarkı oluyordu. Yaşamak için seçtiği yol o yaşlarda şekillenirken 20 yaşında duyurdu bunu herkese.
Dinmeyen’di grubunun adı, kendisi gibi, ruhu gibi, müzik gibi hiç dinmiyordu. Ama bu değildi istediği. O annesinin ona söylediği türküleri söylemek istiyordu. Ve öyle de yaptı. Yağmurların denize düştüğü yerden gelmişti. Yağmur gibi yağıyordu notalarıyla üstümüze. İlk doğduğu günkü gibi çırılçıplak ve sırılsıklamdı.
Notaları dökülürken dilinden boşluğa düşmesin istedi. İstediği gibi yüreklere düşerken sözleri siyanürle altın arayanların, nükleer, termik ve hidroelektrik santrallerin, savaşların, zulümlerin tam karşısına da düştü. Adı gibi saklayıp öfkesini, kendi gibi öfkelendi hayata haksızlık edenlere. Hep savaşı vardı hiç durmadan savaşanlara, ama bilmeden yenildi kendi savaşında.
Akciğer kanseri dediler onun için. İlaçlar iyileştirir dediler. “İlaçların yetmediği yerde yardıma yetişecek şey bende var” dedi. Umudu vardı, yaşama sevinci vardı. Ama yetmedi, yetişemedi.
Yaz sıcağı kavururken toprakları o geldiği gibi denize gitti, gözlerden akan yağmurlarla ıslanarak, sırılsıklam ve çırılçıplak."

Sabahtan beri gelmesin istiyorum bu an. 25 Haziranın ilk dakikalarına atmasak adımımızı sanki her şey çok daha güzel olacak gibi. Sessiz ama acılı geldi gün. 3 yıl geçmişti. Ben ne kadar inkar etmeye çalışsam da geride bırakılan 3 seneydi. Dün gibi. İnternet sitesinden gün gün verdiği olumlu mesajlar, hasta haliyle verdiği konserler... Hepsi dün gibi. "Sizler yanımdayken nerelere gidebilirim" dediği an dün gibi. 3 yıl önce 25 haziran dün gibi. 3 yıl önce bugün kumral bir çocuğun yaz öyküsü sona erdi. Asiye öksüz kaldı. Çocuk boynuna yeşil fuları sarmaktan vazgeçti onun hatrına. O gitti gideli Karadeniz de eskisi kadar hırçın değil artık. "İşte gidiyorum" demişti, "şikayet etmeden"; kaderine boyun eğercesine. Biz kabullenemedik. Şevval Sam binlerce kişi ile haykırırken "Gelevera Deresi"ni gözlerimizin yaşını silmekten bakamadık bile alana. Savaş açtığı nükleer akciğerlerinden vurdu onu. O sustu, biz sustuk. "Gitti" demek gelmiyor içimden. Gitmedi çünkü. Hiçbir yere gitmedi. Baktığımız her yerde, yüreğimizin derinliklerinde onu hissediyorsak hâlâ ve şarkılarını dinliyorsak her gün bir yere gitmişliği yoktur. Ayak izi bırakmadan gittiğini söylerdi hep. Ayak izini bilemeyiz ama yüreklerimizde öyle bir iz bıraktı ki silinmesi mümkün değil.
İsmail Erdoğan'ı duyuyor musun Kazım abim? Senin için haykırmıştı; "Gitmeseydin kendimizden verecektik ülkemize, gönlümüzden verecektik, ömrümüzden verecektik. Bir davulun sesinde el verip halaylara, kemençenle horona duracaktık. Ha uşak ha... Olmadı baştan, 'Tek bas, tek'. Kimin için? Bizim için, ses verecekti sesimize Anadolu. Şimdi biz böyle eksik, biz böyle yarım, ve yaralı. Tabutunda Trabzonspor'un bayrağı... Söz verdi Atay başkan, bu yıl Trabzonspor şampiyon. Tabutunda resmin. Gözlerin uzaklara bakıyor. Bizden olan, bize dair ne varsa gözlerinde... Gözlerine kurban olduğum... Bırakıp bizi engin kederlere, nereye böyle? Gitmeseydin, sevincine katılacak sevincimiz, ak ellere yakılacak kınamız, sevdiğine giydireceğimiz gelinliğimiz vardı. Ey mavinin karaya döndüğü deli deniz, oğlumuzu verdik sularına. Sularındaki kara matemimiz... Şimdi bu ustura sessizliğindeyse acımız ve böyle mahşer yeriyse yüreklerimiz, bil ki ölüm küçük, Kâzım büyük diyedir..."
3 yıl önce bugün kemençesi duvarda kaldı, gitarı bir daha çıkmamacasına kutusuna kapatıldı. Gökten kayan yıldız Karadeniz'e düştü, sıçrattığı damlalar yüreğimizi dağladı. Bugünü sana ayırdım Kâzım abim. Seni anabilmek için yapabileceğim tek şeyi yapacağım. Her gün yaptığım gibi şarkılarını dinleyeceğim. Bugün biraz daha fazla kanatacak belki yüreğimi ama bunu çaktırmayacağım sana. Bulutların üzerinden izlerken sen, yanaklarımdan süzülen küçük nehrin farkına varamayacaksın. Belki de tutamam kendimi. Basarım isyan çığlıklarını; "Biz özledik Kâzım'ı, ağlasak ayıp midur?"...

24 Haziran 2008 Salı

Big Fish

Küçük çocuk yatağına uzanmış ağırlaşan göz kapaklarına inat heyecanı son haddinde yaşıyordu. Elinde tuttuğu masal kitabına kendisini kaptırmış olduğu her halinden belliydi. Öyle ki odasının kapasının açıldığının bile farkına varmadı. Bunu biraz sonra, babası yanıbaşındaki tabureye oturduğunda fark edecekti. Ve sonra... Bir süre oğlunun kelimeler ve hayalgücü arasında gidipgelişini yüzündeki hafif tebessümle izlemekle yetinen baba, en nihayetinde dayanamayıp tabureye doğru yürüdü ve oturdu. İşte o an anladı çocuk odadaki tek kişinin kendisi olmadığını. Soran gözlerle baktı babasına. Adam söz aldı ve "Elinden düşürmediğin o masalların miadı doldu. Artık yenilerini, belki de gerçek olanlarını öğrenme vaktin gelmedi mi?" diye sordu. Çocuk "Neden?" ve "Nasıl?" arasında seçim yapmaya çalışırken babası bir kez daha sahne aldı. "Artık..." dedi, eş zamanlı olarak oğlunun elindeki kırmızı kaplı kitabı alırken, "...sana masalları ben anlatacağım. Gün gün kendi masallarımı anlatacağım sana. Bu gece bir tane, yarın başka bir tane, bir sonraki gün bir başkası daha... Bu böyle devam edecek. Gittiği yere kadar!"
O gece başladı baba kendi masallarını anlatmaya. Her ne kadar dinlenmekten hoşlansa da masalların başkahramanının kendi babası olması biraz garip gelmişti ona. Balkabakları arabalara dönüşmüyordu, leziz pastalardan yapılma evler yoktu, hiçbir kurt kimseyi midesine de indirmiyordu. Günler ayları, aylar da yılları kovaladı. Çocuk büyüdü. Ailesine olan özlemini gidermek için onların yanına her uğradığında dinlediklerinde bir farklılık yoktu. Babasının masalları hâlâ devam ediyordu. En sonunda, bir akşam yemeği sırasında, çocuk dayanamadı ve babasına patladı: "Çocukluğumda ellerimden çekip attığın kitapları unuttum. Ancak o günden bu yana anlatmakta olduğun saçmalıklara artık tahammülüm kalmadı. Bunları unutamıyorum işte. Bak! Bana bak! Koskaca adam oldum. Okulum bitti. Mutlu bir hayatın yamacındayım. Sen hâlâ bana kendi hikâyelerini anlatıyorsun. Üstelik bir de bunların gerçek hikâyen olduğunu söylüyorsun. Neden? Neden?" Anlık şoku üzerinden atmayı başaran ihtiyar adam lafı kısa tuttu: "Çünkü sen benim için hâlâ çocuksun ve benden öğrenebileceğin daha çok şey var."
Her insanın çocukluk evresini güzel kılan uykudan önce babalarının anlattığı masallardır. Akşamın iple çekilmesinin yegâne sebebidir. Uyku gelmese bile uyduruk bir esneme kondurulur ağza. Kendiniz bile inanmazsınız buna. Yatağın yolu tutulur. Battaniye çekilir ağza kadar. Odada yanmakta olan gece lambası eşliğinde bir ses yankılanır odada. Gözleriniz kapalıdır ama yanıbaşınızdaki ses güven verir size. Kulaklarınıza çalınan masalın başkahramanı oluverirsiniz kapalı duran gözkapaklarınızın hayalgücünüze yansıttığı kudretle. Bir zaman gelip de çocukluktan çıktığınızı anladığınızda en çok o günleri özlersiniz. Bir çocuk sahibi olduğunuzda ise kulağına masallar fısıldadığınız hayatta kendinizi görürsünüz. Yanaklarınızdan aşağı doğru akmakta olan küçük ırmağı kurutmak istemezsiniz.
Sadece çocuklarına değil, çocuk kalabilmeyi başarmış olan herkese masallar anlatmakta doktora yapmış yönetmen Tim Burton 2003 yılında çektiği Big Fish'te baba-evlat kavramı bakımından kanayan birer yaraya sahip olan herkese hitap ediyor. Şöyle bir baktım da Kültür Sepeti nefes alıp vermeye başladığı ve sığınacak bir kucak aradığı ilk günlerinde yer vermişim Big Fish'e. Geçtiğimiz gün filmi yeniden izleyince kendi kendime böylesine bir film hakkında lafı kısa tutmanın filme hakaret olacağı kanısına vardım. Biraz daha ayrıntı ile ele alınmalıydı. Şimdi yapmaya çalıştığım da tam olarak budur.
Big Fish, kanser hastası Edward Bloom'un olağanüstü yaşamını konu almaktadır. Edward'ın uzun zamandır görüşmediği bir de oğlu vardır. Kendisini yalancı olmakla ve ailesini hiçbir zaman önemsememiş olmasıyla suçlayan oğlu William terk ettiği baba ocağına babasının ölüm döşeğinde olduğunu öğrenmesi üzerine döner. Döndüğünde farkına varır ki babası kendi hikâyesi olarak bahsettiği olayları anlatmaya devam etmektedir. William kendisine göre bir masaldan farksız olan bu olayları kelimesi kelimesine ezberlemiştir artık. Babasıyla uzun yıllar görüşmemesi de bu yüzdendir. Fakat bu sırada William babasının geçmişini araştırmaya başlar ve ortaya çıkanlar karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Her geçen gün babasının içdünyası hakkında biraz daha fazla bilgiye sahip olan William babasının aslında kim olduğunu anlarken, gerçek hayatın içine gerektiğinde masalsı öğeler katmanın önemi ile geç de olsa yüzleşir.
Yönetmenlik koltuğunda Tim Burton'un olduğunu belirtmiştim. Yönetmenin ismi kadar filme oyunculukları ile renk katanların isimleri de parlak. 5 defa Oscar'a aday gösterilen ve Erin Brockovich, Traffic, Ocean's Twelve, Bourne Ultimatum, Under the Volcano, The Dresser, Murder on the Orient Express, Tom Jones gibi filmlerde yıldızını parlatan 1936 doğumlu oyuncu Albert Finney filmde Edward Bloom karakterini canlandırıyor. Edward Bloom'un "flashback"ler sayesinde gördüğümüz gençlik haline ise Ewan McGregor hayat veriyor. Bu iki isim dışında Billy Crudup'u oğul Bloom rolünde izliyoruz. Bu isimler haricinde az ama öz görülen dört isim var. Bunlar; Danny DeVito, Helena Bonham Carter, Steve Buscemi ve Oscarlı Fransız aktrist Marion Cotillard.
Bir Tim Burton hayranı olmayabilirsiniz. Onun hayalgücünün ürünleri sizi ilgilendirmeyebilir. Böyle düşünenlerin sayısı çok fazla olduğu için belirtme ihtiyacı hissettim. Bu noktada Big Fish'i bir Burton filmi olarak değil de en sevdiğiniz yönetmenin merakla beklediğiniz son filmiymiş gibi görün. Aksi takdirde kaçan balık büyük olacaktır sizin için. Çünkü okyanustaki en büyük balık hiç yakalanamamış olanıdır.
Sinema denizi içindeki bu "büyük balık"ı kaçırmayın.

"...and they all lived happily ever after"

23 Haziran 2008 Pazartesi

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 39

"Beneath this mask there is more than flesh. Beneath this mask there is an idea, Mr. Creedy, and ideas are bulletproof." (V for Vendetta - Hugo Weaving)

The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor

Pazartesi Notları #33

  • A Milli Futbol Takımı bizleri rüyada yaşatmaya devam ettiriyor. Hayatın olduğu yerde daima umudun da var olduğu gerçeğini cümle alemin yüzüne yüzüne vuruyor. Gary Lineker'in "Futbol 22 kişinin bir topun peşinde koşturduğu ve sonunda hep Almanya'nın kazandığı bir oyundur" sözüne nazire yaparcasına son dakikada hedefi onikiden vuruyoruz. İsviçre maçının ardından tanrının bizim yanımızda olduğunu söyledik. Çek Cumhuriyeti maçından sonra da çekirgenin üçüncü adımda tepetaklak olacağı görüşünde hemfikirdik. Ancak futbolcular yenilmek nedir bilmiyor? Hakemin saatine baktığı anlarda bile çevirebiliyoruz. Rakip Almanya. Rahat olan biz olacağız. Bir futbol ekolü olan rakibimiz ise skor ne olursa olsun hep temkinli olmak zorunda kalacak. Futbol bu yüzden güzel. Tutkumuzun sebebi budur. Ağır kaçacak belki ama futbolu sevmeyenlere, sevemeyenlere acıyorum.
  • Lig TV'nin hükümet yalakası olduğunu da öğrenmiş olduk. Yahu Hırvatistan'ı kupa dışına iterek son 4'e adımızı yazdırmışız. Canlı yayında RTE'nin başını yıldızlara değdirmek ve Viyana'ya gitmeyen "sol"u eleştirmenin manası nedir? Viyana'ya gitmeyen MHP de mi sol parti? İptal ettireceksin üyeliğini. En güzeli!
  • Gün geçmiyor ki her türlü ilginçlik benim başıma gelmesin. Konyaaltı Belediye Başkanı'nın stajyerlerin bile saçına karıştığına şahit oldum. Madur benim. Madur olmama sebep de uzun saçlarım. 1 ay için saçlarımı kesecekmişim. Bir de staj için. Ba ba ba ba ba...
  • YouTube'dan sonra IMDb de kapatılmak istenmiş. Bunun nedeni de internetin en büyük sinema veritabanı olarak kabul edilen sitede korsan filmlerin paylaşılıyor oluşuymuş. Yuh! Ayrıca not düşmekte fayda var; IMDb yerine kapatılan site IMBd.com olmuş. İşin trajikomik yanı ise böyle bir sitenin olmayışı. Yahu kapatmadan önce kapatmaya hazırlandığınız siteye bir kez olsun bakmıyor musunuz?
  • Sweeney Todd'un DVD'si artık piyasada.
  • O değil de, Edward Scissorhands'in DVD'sini de yeniden piyasaya sürseniz çok hoş olur hani.
  • Antalya çok sıcak, evet. Gündüz vakti dışarıya adımını atanın aklından şüphe ederim. Gözlerini bile açamaz mı bir insan? Açamıyormuş!
  • Antalya şehir merkezindeki üst geçitlerin hepsi yaklaşık 2 senedir yürüyen merdivenli ve asansörlü. Ve bunlar hâlâ tıkır tıkır çalışıyor ya ben buna çok şaşırıyorum.
  • Sezen Aksu'nun yeni albümü bugün piyasaya çıkıyormuş. Albümün adı; Deniz Yıldızı.
  • Yemeksepeti gibi bir güzellik iyi ki var.
  • Bu dünyada bulunuş nedenimi çok merak ediyorum. Şu güne kadar, ardımda bıraktığım 21,5 sene içerisinde, bu sorunun yanıtına hâlâ ulaşamadım. Artık ulaşmayı da beklemiyorum. İnadına bunaldığım anların sayısı o kadar artmaya başladı ki 86'nın bir sonbahar günü bu yalana gözlerimi hiç açmamış olmayı istiyorum. Ebeveynlerim hayatımın yalanının en önemli tanıkları olmasaydı keşke. Hiçbir şey kaybetmeyecektim. Belki de farkında olmayacaktım ama kazançlarım bile olacaktı. Dünya diye bir yerin, yaşam diye bir kavramın oluşundan bihaber şekilde bir çarşaf köşesinde kuruyup kalmalıydım belki de. Boş bir şişe içine güç bela sığıp kumsaldan mavi sonsuzluğa bırakılmayı şiddetle arzuladığım şu günlerde "Keşke"ler denizi içinde kıvranıyorum. Bu dünyaya ne verdim? Bundan çok daha önemlisi bu dünya şu güne değin bana ne verdi? Koca bir hiç!

21 Haziran 2008 Cumartesi

Evet, İsyan

Demirden sağanaklar altında uyur sevdiğim
göğsünde hazin ayak izleri eski şubatların
Onu yaralar kıpırdatıyor
ve o sertelmektedir yaralardan
kasıklarına boşalmaktadır nal sesleri,
saçları bukleli bir çocuğu öperek uyandıran
içimize güneşler bırakan nal sesleri.
Keserle yontulmuş bir ağzı var sabahın
varınca bayrakları, marşları duyuyorum
Başım çılgınca sarsılan dallarla uğraşıyor
durup dineliyorum bütün taframla
Bütün taframla, bütün yumruklarım, bütün
hantal yüreklerin olduğu orda.

Kesik kolları var aşkın
döl ve inat barındıran.
Hırpanî bir okşayışla akşam
yanaşınca çocuklara
ben karakavruk yüzümün arkasında
kırbaçlayarak büyüttüğüm ağrıyı bırakıyorum
Bana ne çerçilerden, çerilerden, kullardan
halksa kal'am onu kal'a kılan benim
Boşanır damarlarıma yılların kahraman gürültüsü
çünkü kavganın göbeğidir benim yerim.

Ay vurunca çatlatır göğsümdeki mahşeri
çünkü kavganın göbeğidir benim yerim
Canlarım, kollarında parti pazubentleri
dik başlar, erkek haykırışlarla
göndere, en yukarlara çekiyorlar
en yukarlara çatlıycak kadar aşkî yüreklerini.
Yıllardır çocuk başları akıyor yamacımızdan
yıllardır balçıklı bir hayvan çeperlerimizde
kentlimiz cebinde cinayet fotoğraflarıyla sofraya oturuyor
köylü -biraz sessizlik- ne tuhaf bir kelime?
Asfalt yakıyor genzimi
asfalt adamlarını topluyor aramızdan
yıkılıp omuzdaşlarının seslerine
yıkılıp bir boran içinde toplayarak çiçeklerimi.

Ben merd-i meydan
yani toprağın ve kanın gürzü
Güllerin bin yıllık mezarı bendedir
Yukardan bakarım efendilerin pusatlarına
İnsanların bütün sabahlarını merak ederim
gök hırpalanmaktadır merakımdan
ıtır kokan benim yumruklarımdır
benim kavgamdır o, aşk diye tanınan.

Alanlara çok bilenmiş yüreğim alanlara
vurulsun kösleri şu gâvur sevdamızın
vursun isyanın bacısı olan kanım karanlığa
zülküf de vursun.
Yüzüne ay kırıkları çarpıp uyansın sevdiğim.

İsmet ÖZEL

19 Haziran 2008 Perşembe

Bum Bum Bum Daldan Dala Uçtum

Anketimiz bitttiii.
Öncelikle sevgili blog sahibi Anıl’a, sinema/film konusunda ahkâm kesmem için bana bu özgürlüğü/jesti sağladığı için teşekkür ederim. Yo yo yıkama yağlama değil. Gerçek anlamda teşekkür. Çünkü kendisi gibi bu konuda ciddi anlamda bilgi sahibi biri dururken ben anca fasulyeden sayılabilirim. Neyse.

Siz ne yaptınız sayın ankete katılan blog okuyucuları?!
Bu güzel anketimizin çıkış noktası “Afiş”ti. İpi son göğüslemeyi 1 oyla yırtmış Afiş’in en düşük oyu alması beni hüsrana uğrattı. Bittabi, size bir filme gidiş nedeninizi sorduk ama siz nereden bilecektiniz ki, -bir filme afişten etkilenip mi gidilir? sorunun devamı olarak bu anketin meydana çıktığı ve yüksek yüzde ile oy verdiğiniz diğer şıkların şıkanasının(şık-anası, evet, an itibari ile terminolojiye yeni bir sözcük eklendi) afiş olabileceğini.

Değerlendirmeye geçelim; 28 kişinin oy verdiği %68’lik dilimi oluşturan “Konu” seçeneği için –e yani olması gereken! diyerek yorum yapmayacağım.
Diğer en yüksek oyu 18 kişinin oyu ile “Aktör/Aktris” seçeneği alıyor. %41 bütün ihtişamını yansıtsın efendim, bir filme sırf X aktörü oynadığı ya da Y aktristi oynadığı için giden nicelerini. Kişi kendinden bilirmiş işi, biliyorum sırf o aktör oynadığı için o film güzel görünüyor göze, hatta sırf o aktristin güzelliği kurtarmıştır filmin bütün sıkıcılığını/kötü taraflarını. Hey 18 kişi! Ağzınızın tadını biliyorsunuz neticede.
“Yönetmen” diyen %39’luk dilimi oluşturan 17 kişi. Gittiği filmlerin yönetmenlerini bilmek, o yönetmenin filmlerini takip eder olmak güzel bir şey tabi. Bilinçli film izleyicisiniz, tebrikler.
“Hakkındaki Yorumlar’ı işaretleyen 9 kişi %20’yi oluşturdunuz. O zaman gelin canlar bir olalım! Bir film hakkında yazılan/söylenen yorumlara göre o filmi tercih ediyorsanız lütfen izlemeyen o filmi daha iyi. Tamam, o film hakkında önceden fikir sahibi olmak, bilgi edinmek güzel. Ama bakınız, o zaman Fragman başlığını neden koyduk? Değil mi, değil mi?
“Fragman” diyen 7 kişi avucuma mum dikebilir. Daha çok yüzdeliğe sahip olması gereken ama işte Fragman’dan anlamayan film izleyici sayesinde %16 olmuş. Fragmanları izleyiniz öyle gidiniz filmlere, yararını göreceksiniz cidden.
Ve “Afiş” diyen siz ender 4 kişi. Kendinizi endemik bitkiler gibi hissetmenize lüzum yok. Başka bir ankette Afiş deseydiniz kendinizi önemli hissetmenizi sağlamazdım ama bu ankette Afiş seçilesi, yani seçilmesi gereken bir şıktı. Siz ender, derin ve engin bilginizle afiş dediniz. % 9 gururumuzdur.
“Arkadaş Hatrı” diyen siz güzel insanlar. Arkadaşının hatırı için film izlemek de neyin nesi canım. Genelde sevgili hatrıdır da o, neyse. Hak ettiğiniz yüzdeliktesiniz. %6. Anketlerde yükselmemeniz dileği ile. Hatta oy bile vermeyin siz, arkadaşınız ne diyorsa o şıkkı işaretleyin.

Ankete katılan 43 kişiye buradan teşekkür ederim. Bir sonraki ankette Anıl’ın tadını alabileceğimiz dişe gelen yorumlarını okumak dileği ile. Sevgiler :)


MOBIUS

Sol Şerit

Salih Memecan imzalı!

17 Haziran 2008 Salı

Göztepe Süper Lig'e mi?

Ben bir Galatasaray taraftarıyım. Küçükken taraftarı olacağım takımı tutma şansı bana verilmedi ama benimle aynı kaderi paylaşan herkes gibi bu durumdan şikayetçi de değilim. Her zaman da derim "İyi ki Galatasaraylı olmam sağlanmış" diye. Anlayacağınız bir şikayet durumu yok, aksine gurur dolu bir bünyeye sahibim. Peki bana bırakılsaydı karar? Babam 2'nci yaş günümde, Galatasaray'ın Neuchatel'i beşlediği gün, boynuma sarmasaydı o sarı kırmızı fulârı, kendimi bilmeye başladığımda alıp karşısına istediğim takımın taraftarı olmam konusunda hür olduğumu söyleseydi yine taraftarı olur muydum Galatasaray'ın? Kesin bir şey söylemek zor. Kesin olan tek bir şey var ki o da İstanbul takımlarından birini seçeceğimdir. Spor medyasının her gün dayattığı bu durum Türk futbolunu İstanbul tekelinden kurtaramamaktadır. Dolayısıyla Anadolu kulüplerinin İstanbul takımları ile yaptıkları maçlarda kendi sahalarında bile deplasman takımı gibi oynamalarının nedeni budur. Bu yüzdendir ki uzun bir müddet Anadolu kulüplerini işe yaramaz, futbolu çirkinleştiren, tu kaka kulüpler olarak gördüm. Bu benim içine düştüğüm bir yanılgıydı.
Üniversitedeki en yakın arkadaşlarımdan biri vasıtasıyla tanıştım Göztepe ile. Küçükken benim gibi Galatasaraylı olan ancak sonra bir kez daha dönmemecesine çark ederek aynı renklere gönül vermeye Göztepe adı altında devam eden bir arkadaşım kendisi. Onunla beraber ettiğimiz futbol muhabbetleri sayesinde istemdışı kanım ısındı Göztepe'ye. Takımın her sene birer lig düşüşüne tanıklık ettim. Buna karşın taraftarın "İnadına Göztepe" diyerek takımına daha fazla tutunmasına şahit oldum. Zaman geçtikçe anladım ki alt ligler ve Anadolu kulüplerinin bildiğim futboldan çok daha renkli ve bir o kadar da zevkli olduğunu kavradım. Bir takım, iki renk ve bir arma uğruna insanların işini gücünü bırakıp kilometreler katetmesine anlam vermeye başladım. Göztepe'nin o müthiş İsyan Marşı'nı dinlerken başka bir takımın taraftarı olmama rağmen tüylerimin diken diken olmasına mani olamadım. Başka bir tezahüratın sonunda "Sevgilim bu gece hiç bekleme beni, aşkından da önce gelir GözGöz sevgisi" diye inlerken Göztepeliler tatlı bir tebessüm kondurdum yüzüme. Gençliklerinin katili olan bu takımdan yine de merhumun hesabını sormamalarını takdir ettim. "Müslüman değiliz Göztepeli'yiz" diyerek Göztepe bayrağına secde etmeleri nedendir bilinmez hoşuma gitmeye başladı. En nihayetinde efsane gözleri önünde amatör lige düşerken açtıkları pankarta yazdıkları ile daha fazla söze gerek bırakmadılar:
"Gökleri yarıp darmadağın ettiğin gün
pırıl pırıl yıldızları kararttığın gün
sen sorguya çekmeden biz soracağız sana
ey rabbim; hangi günahımız için güzel günleri çok gördün?"
Göztepe 2 senedir amatör ligde. Taraftarı peşini bırakmıyor. Başbakan önplâna çıkma gereği hissetmiş olmalı ki İzmir'i elde etme amacı doğrultusunda Göztepe'yi Ankaraspor ile birleştirmeyi kafasına koymuş. Spora bari o kirli ellerinizi bulaştırmayın. Göztepe'yi rahat bırakın. Çünkü onlar teker teker çıkacaklar ligleri.

Darağacı

Alacakaranlıkta olsun ölümüm
Kısın lambaları kısın
Alın götürün umutlarımı
Kederim dünyada kalsın

Ölüm fermanımı okusun savcı
Toplansın iki üç dost, beş on yabancı
Gün doğmadan kurulsun darağacı
Beni hayallerimin bittigi yere asın.

Ümit Yaşar OĞUZCAN

16 Haziran 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #32

  • Pazartesi günlerini iple çekmediğinizi biliyor bu blog. 32'nci kez saçmalıklarıma, gereksizliklerime ve nadiren de olsa çıkan bilgilendirici anektodlara hoşgeldiniz. İçeriye giriş ücretsizdir. Bedava sirke de baldan tatlıdır.
  • Sağdaki resme iyi bakın. Orası Datça. Yerel değil, bütün olarak bakalım. Orası Türkiye. Kumsala vuran da karnı deşilmiş, kuyruğuna parke taşı bağlanmış ve ağzından kan gelen bir yunusdan başka bir şey değil. Hayvanlar bizden daha insan, biz hayvanlardan daha hayvanız.
  • A Milli Futbol Takımımız 2008 Avrupa Şampiyonası'nda çeyrek finale adını yazdırdı. Avrupa'nın en iyi 8 takımından biri Türkiye artık. Ancak takımımız adet edindi bu işi. İlk yarılarda kanser oluyoruz, son 45 dakikada da kanserli hücreyi başarılı bir ameliyat ile kesip atıyoruz. Rakip Hırvatistan, hedef 2004'te komşunun yaptığını yapmak.
  • Bir de Arda Turan fiyatını katladıkça katlıyor. Sevinsem mi üzülsem mi?
  • Pazar günü bir ÖSS daha geride bırakıldı. Biz kurtulalı oldu bayağı. Ancak heyecanlıydım yine. Kardeşim girdi. Kimse kazanamaz da kardeşim kazanır inşallah. Şaka tabii :)) Herkesin istediği gibi olsun.
  • İsmini vermeyeceğim bir televizyon kanalı Popstar'dan çok etkilenmiş. O kadar etkilenmiş ki yarışmanın formatında küçük bir değişiklik yapacakmış. Şarkıda popüler müzik yerine ilâhiler okunacakmış, kafalar sallanıp tekbirler çekilecekmiş.
  • Tuzla tersanelerinde 1992'den beri yaşanan kazalarda ölenlerin sayısı 97'yi buldu. Bugün tersane çalışanları greve çıktı.
  • Bazen kağıt, evet basit bir kağıt parçası, elinizi bir köşesinden keser. Hiçbir kesiğin verdiği acıya benzemez bu. Az önce oldu oradan biliyorum.
  • Cengiz Aytmatov, Tataristan'da geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayata veda etti. Edebiyat dünyası Kırgızistan'ın Yaşar Kemal'ini kaybetti. Güle güle "Selvi boylum al yazmalım"...
  • 1 Ağustos'ta tüm dünya ile aynı anda The Mummy serisinin üçüncü filmi vizyona girecek. Heyecanla bekliyorum efendim.
  • Dan Brown'un Melekler ve Şeytanlar isimli kitabı Da Vinci Şifresi gibi filme çekliyor. Ancak Vatikan bu filmin çekilmesine karşı çıkınca çekimler durdurulmak zorunda kaldı.
  • Arda Turan oleeeeeey.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 38

"Heeere's Johnny!" (The Shining - Jack Nicholson)

Dinlenmesi Gerekenler (29) - Love Song

Head underwater
and they tell me
to breathe easy for a while
Breathing gets harder, even I know that
made room for me; but it's too soon to see
if I'm happy in your hands
I'm unusually hard to hold on to

Blank stares at blank pages
No easy way to say this
you mean well, but you make this hard on me

I'm not gonna write you a love song
'cause you asked for it
'cause you need one, you see
I'm not gonna write you a love song
'cause you tell me it's
make or break in this
if you're on your way
I'm not gonna write you to stay
if all you have is leavin',
Imma need a better reason
to write you a love song today

Learned the hard way
that they all say
things you want to hear
and my heavy heart sinks deep down under you and
your twisted words,
your help just hurts
you are not what I thought you were
hello to high and dry

Convinced me to please you
Made me think that I need this too
I'm trying to let you hear me as I am

I'm not gonna write you a love song
'cause you asked for it
'cause you need one, you see
I'm not gonna write you a love song
'cause you tell me it's
make or break in this
if you're on your way
I'm not gonna write you to stay
if all you have is leavin',
Imma need a better reason
to write you a love song today

Promise me that you'll leave the light on
to help me see with daylight, my guide, gone
'cause I believe there's a way you can love me
because I say
I won't write you a love song
'cause you asked for it
'cause you need one, you see

I'm not gonna write you a love song
'cause you tell me it's make or break in this
is that why you wanted a love song
'cause you asked for it
'cause you need one, you see
I'm not gonna write you a love song
'cause you tell me it's make or break in this
if you're on your way
I'm not gonna write you to stay
if your heart is nowhere in it
I don't want it for a minute
Babe, I'll walk the seven seas when I believe that
there's a reason to
write you a love song today

Sara BAREILLES

Championship Manager

Taşlardan kale, asfalttan saha, tebeşirden ceza sahası, kendimizden de futbolcu yağtığımız günlerdi. Arka mahalle hep ezeli rakipti. Onları yenmek farzdan ziyade vacipti. Babadan koparılan harçlıklar bahislerin en büyüğü olan baklava ve buz gibi kolaya ayrılırdı. Bütün bir hafta beklenirdi maç. Sınavlarımızı da bu heyecanla beklememizi beklerdi annelerimiz. Hiçbir zaman hayallerimizde yer eden o yeşil zemine çıkamayacağımızı, afili toplara vuramayacağımızı, kaçırdığımız mutlak bir golden sonra tribünlerden küfür yiyemeyeceğimizi, hakeme itirazdan oyundan atılmayacağımızı, teknik direktöre karşı yıldız topçu kompleksine giremeyeğimizi, maçı kazandıracak son dakika penaltısını üstten dışarıya nişanlayamayacağımızı, soyunma odasında olan bitene tanıklık edemeyeceğimizi adımız gibi biliyorduk aslında. Tüm bunlardı belki de had safhada olan motivasyonumuzun nedeni. Bacak kadar da çocuktuk vesselam. Futbolu doğuştan bildiğimiz için ahkam kesmekte de üzerimize yoktu. Bıyıkları yeni yeni terlemeye başlayan çok bilmiş Türk çocuklarıydık. Dünya Kupası finali ile eşdeğer nitelikteki mahalle maçları için dönemin ünlü futbolcularının kimliğine bürünmeyi de çok severdik. "Ben Albertini'yim oğlum", "Maldini'yim", "Ben takımın beyniyim. Olsam olsam Hagi olurum"lar arasında gerçek kimliğimizden kopardık. Mahallenin abileri ise küçükler arasında oynamayı kendilerine yediremeyecekleri için takımın teknik direktörlüğüne soyunurlardı. Hiçbirimiz tarafından iplenmezlerdi, ancak bunu matah sanırlardı tabii.
Teknik direktörlerin oyuna ve futbolcuya olan katkılarını sorgulamaya başlamam hemen hemen o günlere tekabül eder. Sonuçta sahada oynayan teknik adam değildi. Ne gibi bir katkı sağlayabilirdi? "Haydi canım oradan"dı...
O günlerde tek uğraşımız sokakta top peşimde koşturmak, kazanılan zaferlerin ardından içtiğimiz buz gibi kolalar ile boğazlarımızı şişirmek değildi tabii ki. Ender de olsa evde bulunduğumuz anlar da oluyordu. Böyle anlarda oturup ev ahalisiyle muhabbet etmiyorduk elbette. Bilgisayar dururken ne muhabbeti! Tek bildiğimiz oyun EA Sports'un piyasaya sürdüğü ve kısa zamanda efsane olan FIFA serisiydi. Evet, yine futbol. Biz taraftarı olduğumuz takımları gerçek hayatta uluslararası alanda başarılı göremediğimiz için sanal ortamda o vakitler kaldırılması mümkün olmayan kupaları tuttuğumuz takıma kaldırtıyorduk. Sonra başka bir merak sardı herkesi. Moda değişti. Piyasaya sürülen bir başka oyun size futbolcu değil, teknik adam olma imkânı tanıyordu. Ne kadar zevkli olabilirdi ki? Ben topu klavyenin "S" tuşunu kullanarak Hagi'ye gönderemeyeceksem, yön tuşları yardımıyla Hagi'yi kanada taşıyıp "A" tuşuna abanarak Hakan Şükür'e ortalayamayacaksam ve dolayısıyla "D" ile Kral'a kafayı çaktırıp ağları havalandıramayacaksam kuru kuru oyun oynamanın ne zevki olabilirdi ki? Öyle değilmiş ama. Her daim olduğu gibi zaman yine yanıltmayı başarmıştı beni.
İlk kez bir akşam gezmesinde akraba çocuğunun bilgisayarında tanışmıştım Championship Manager ile. Israrla "Kapat şunu yaaaa, FIFA oynayalım" diye inlerken; Einstein'in o ünlü sözünde ne demek istediğini o gün anlamıştım. Lanet olasıca önyargılar!
Tamam, bu oyunda Zidane ile çalım üstüne çalım basmak size kalmıyordu, istediğiniz oyuncuya pas atıp, istediğinizle gol de yapamıyordunuz ama yine de bir sıradışılık vardı. Sonraları bütün dünyadaki oyuncuları fanatiklik mertebesine eriştiren de buydu zaten. Sahada yıldız olma fırsatını elinizden alıyordu bu oyun. Bir vinç misali sizi olduğunuz yerden kaldırıp, başka bir yere tepetaklak bırakıyordu. Ve siz hayatta kalmaya çalışıyordunuz. FIFA serisinde iyi bir oyuncuysanız yiyeceğiniz kırmızı kartları bile pek sorun etmeyebiliyordunuz, fakat CM'de durum biraz daha farklıydı. Saha kenarındasınız sonuçta. İşler yolunda giderken oyundan atılan bir oyuncunuz tüm plânlarınızı altüst edebiliyordu. İşiniz içinden çıkılmaz bir hâl alıyordu. Eh tabii, siz de içinden çıkmaya çalışıyordunuz. Kısacası kendinizi taktik savaşının ortasında buluyordunuz. Oyunu ilk gördüğümde olanlardı bunlar. Beni cezbedendi daha makul bir ifadeyle.
Başlangıçta da belirttiğim üzere CM size istediğiniz bir futbol takımının teknik direktörü olmanızı sağlayan bir simülasyon. Örneğin, gariban bir Anadolu takımının kontrolünü alt liglerdeyken ele alıp, kulübün size tahsis ettiği kısıtlı bütçeyle ve zekanızla üst liglere taşıyabilirsiniz. Belki de o kadar başarılı olursunuz ki Üsküdar Anadolu'yu önce Süper Lig'e, akabinde Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna taşıyabilirsiniz. Tüm bunlar ne kadar yaratıcı olabileceğinize bağlı. Yıldız olmayan oyuncularla çalışıp bu işi bir onur meselesi hâline de getirebilirsiniz, Barcelona'yı alıp dünya çapındaki futbolcuların kaprisleri altında kıçınıza tekmeyi de yiyebilirsiniz. Zaten oyunun insanı kendine çeken, saatler boyunca başından kaldırmayan niteliği tam da bu noktada ortaya çıkıyor.
Sayısını bilmediğim sıkıcı ve uzun gecelerime arkadaşlık eden, zaman zaman deliler gibi davranmama neden olup kendi kendime basın toplantıları yapmama neden olan bu efsaneden kopmak mümkün olmuyor. Her şeyin illa ki modasının geçtiği günlerde modası bir türlü geçmek bilmiyor. Karanlığın çöktüğü Antalya sokaklarında yenik durumda olduğumuz maçı son bir gayretle lehimize çevirme çabalarımız sırasında annemizin balkondan adımızı seslendiği günler sona erdi ama bilgisayar başında tuttuğumuz takımı zirveye taşıma gayemiz bitmek nedir bilmedi.
"Bir maç daha, bir maç daha oynayayım söz kapatacağım"...
Yalan oldu tabii!

Ardından

Bütün dünya gelir sanki, gelir üstüme
Uzanırım uyku tutmaz, yarınlanır gece
Sen yanımdayken, sızı diner dem verir
Göze mi geldik, dinmez hâlâ sesin
Senle beraber, titrer, söze gelir
hengame biter sanki yenilenir bedenim...

Senden sonrayı sevemedim canım benim,
ardından kimselere çözülemedim
Kalmadı kederimi yüklenecek kelimeler
ben miyim bu aynadaki, bendeki izin mi?

Döner durur aklımdaki bu yarım melodi
tenim titrer, boşluk olur uzayıp söner
Sanki gönül şimdi ıssız yapayalnız
gezer durur, arar sorar ama nafile
Avare bu şehrin tüm küskünleri gibi
kuşkulu ama hâlâ sevdalınım...

Serdar KESKİN

13 Haziran 2008 Cuma

İzindeyiz Ata'm

Hani "Türk, Öğün, Çalış, Gü­ven" demiştin ya...

Biz ilkinde takılıp kaldık. O yüzden çalış­maya va­kit kalma­dı. Kimse­lere de (kendimiz dahil) gü­venmiyo­ruz.

Seninle övünüyo­ruz. Adına barajlar, yollar, köprüler yapıyoruz. Balolar, heykeller, hatalar ya­pıyoruz. Klipler, zamlar, işken­celer, darbeler...

Öyle bir kargaşa yarattık ki senin adına darbe yapanlar, se­nin adına yönetimde olanları devirip, senin fikirlerinle açıklı­yorlar bunu...

Ve devrilenler yi­ne senin fikirlerinle savunuyor­lar kendilerini...

Herkes seni bir dönemki gö­rüşlerinle tanımlayıp başka başka anlatıyor bize...

Asker, demokrat, dindar, ateist, laik, çapkın, milliyetçi... Liste uzayıp gidiyor, biz tartışıp gidiyoruz.

Hala "izindeyiz" ve bu izin hiç bitmeyecek gibi görünüyor, "izinde" olduğumuzdan kab­rine çok ziyaret yaptık, ama sa­na layık bir film yapamadık. 60 yılda... Belki kimseleri sana benzetemediğimizden, belki parayı denkleştiremediğimizden...

"İzinde" olduğumuzdan ağ­zımızı hep seninle açtık, ama adını verdiğimiz hava limanının dış hatlar terminalini bir türlü açamadık. O yüzden Türki­ye'ye gelen turistler "Atatürk Havalimanı" deyince kaçacak delik arıyorlar.

Adına yaptığımız köprülere akın akın koşuyor yurttaşla­rın... intihar etmek için...

Cumhuriyeti, emanet ettiğin gençler polis copundan kafala­rını kaldıramaz haldeler.

Zorlu savaşlarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletin­de bugün çetelerin gölgesi var. Dev posterlerini yaptık ama doğru dürüst bir belgeselini ya­pamadık Ata'm..!

Arkandan ağlamaktan gözlerimiz şiştiği için yazılarını, konuşmalarını doğru dürüst bir kitapta topla­yamadık. Adına kurduğumuz kültür merkezini yangından koruyamadık. Senin adına ikti­dara el koyanlar mirasını çiğne­di, ses çıkartmadık. Kurduğun partiyi kapatıp, arşivini yaktı­lar... Alkışladık...

Çünkü biz izindeyiz Ata'm...

Her sabah, güne "Türküm, Doğruyum, Çalış­kanım" diye bağırarak başla­yan, geri ve tembel nesiller ye­tiştirdik. Sesimiz gür çıkıyor ama eğitimde başarı oranlarımız yerde sürünüyor.

Köşklerin bakımsızlıktan dö­külüyor...

Kocaman resimlerinin asıldı­ğı kamu binaları içinde memu­run aç.

"Beni emanet ediniz" dedi­ğin doktorların biliyorsun seni "geç teşhisten" erken yolcu et­tiler.

Merak etme "izindeyiz" Ata'm...

O dönemde söylediğin bazı sözler bugün 7 kilit altında: Din üzerine, düşünce özgürlüğü üzerine yazdıklarını yazmaya, söylemeye kalkanlar mahke­melerde sürünüyorlar. O gün yazdıklarını, bugün ağıza ala­mayacak haldeyiz.

Seni aşmaktan vazgeçtik, sa­na ulaşamıyoruz Ata'm... Hey­kellerin o kadar büyük, poster­lerin öyle kocaman ki, ardında bir dolu adam kendi pisliğini gizleyebiliyor. Pislik büyüdük­çe heykelleri de büyütüyorlar.

Şu "İzindekiler"in listesini bir görsen inanamazsın Ata'm... Kendini tanıyamazsın.

İşte Erbakan... "izinden yeni dönmüş"tü şimdi yine izinde...

Özlü sözlerini paylaşamıyor­lar.

Yılgınlığa düşmememiz için söylediğin "küçük kıvılcımlar, büyük yangınlar doğurabilir" sözünü itfaiye kapısına asmış­lar.

Bağışla bizi... izindeyiz Ata'm..!


Can DÜNDAR (10.11.1996)

12 Haziran 2008 Perşembe

The Man Who Wasn't There

"Sooner or later everyone needs a haircut..."
Hayatta rastlantılar oluyor. Ben yavaş yavaş bu gerçeğe inanmaya başladım. İki aynı düşünce aynı mekan ve zamanda dile getirildiğinde taraflar yine aynı anda "Bir dilek tut" diye bağırırlar ya, o hesap belki de. Fakat oluyor bu. Tesadüften ayrı olmakla birlikte rastlantılar plânlı bir çarkın doğası gereği ortaya çıkıyor sanki.
Geçtiğimiz günlerde Albert Camus'un ünlü eseri Yabancı hakkında bir yazı yazmıştım. Kitapta hayatı her haliyle kabullenen, umursamaz, "olsa da olur olmasa da olur"cu bir karakterin hayatından kesitler sunuluyordu. İşin rastlantısal yönü bu noktadan sonra başlıyor. Yazıyı yazdığım günün akşamı DVD arşivimde uzun süredir izlenmeyi bekleyen The Man Who Wasn't There isimli filmi rafından alabildim en nihayetinde. Filmin bir "filmnoir" örneği olduğunu ve bunun üstüne sıyah-beyaz tonlarla çekildiğini biliyordum. Uzun zamandır izlemeyi reddetmiş olmamın, ya da daha doğru bir tabirle ertelemiş olmamın nedeni de buydu aslında. Çünkü karamizah olarak nitelediğimiz bu tip filmleri özellikle sakin kafayla izlemek gerekmektedir. Sonuca bir kaplumbağa misali durağan ilerleyen bu tarz filmlere, hani deyim yerindeyse, gününüzde değilseniz hiç dokunmamanız yararınıza olacaktır. Artık izleme vaktinin gelmiş olduğunu düşünmüş olacağım ki o gün kurulup izledim Orada Olmayan Adam'ı. Söz konusu rastlantı da burada yatıyor zaten. Film bittikten sonra afallamıştım. Çünkü senaryo ve ana karakter Ed Crane'nin hikâyesi L'etranger'e Meursault'un öyküsüne son derece benziyordu.
Bir boşluk düşünün. Amaçsız, sıradan, öylesine... Bu boşluktan kopan bir parçanın herhangi bir nesnenin biçimine bürünebileceğini hayal edin. Şimdi düşüncelerinizin de ötesine geçin. Boşluk parçasının bir insan kılığına girdiğini düşünün. Amaçsız, sırada, öylesine, ruhsuz, umursamaz, dizginleri eline almayı hep reddeden... Herkesin olduğu yerde farkındalık yaratman yoksun olan bir insan düşünün. Herkesin olduğu yerde fiziksel olarak bulunmasına karşın aslında orada olmayan bir adam düşünün. Bu adamın etrafındaki kişilerle ve dünyanın ta kendisi ile olan paslaşmalarını kafanızda canlandırın. Birin her zaman bire değil, nadir durumlarda sıfıra bile eşit olabileceğinin kanıtı bu olsa gerek.
The Man Who Wasn't There belki de sinema tarihinin en vurucu isme sahip olan filmidir. En azından bildiklerim arasında öyle. Bir filmin isminin kendisiyle bu denli bağdaşabilmesinden öte son derece karizmatik ve dolayısıyla etkileyicidir. 2001 yapımı bu filmin altında Hollywood'un yaşayan efsaneleri Joel ve Ethan Coen biraderlerin imzası var. Daha önceki yazımlarda da belirttim diye hatırlıyorum; ben bu adamların filmlerine pek alışamamıştım. Hatta bunun da ötesinde hep yerden yere vurmuştum. Zaman her şeyin ilacı derler ya artık tanıklık ettiğim her yapımları ile beni utandırmayı başarıyor Coen biraderler. Başlangıçtaki savunmamın nedeni Fargo'ydu. Bu çok beğenilen ve övülen film benim yüksek beklentilerimi karşılayamamıştı. Kalburüstü bir film olarak değerlendirmiştim işin açıkçası. Fakat sonradan izleme fırsatı bulduğum The Big Lebowski, Barton Fink ve No Country for Old Men gibi yapımlar bu durumu nötrlemişti. The Man Who Wasn't There ile artık durum pozitife çevrildi. Coen biraderlerin rahatlıkla en iyi filmi olarak niteleyebileceğim bu film artık hiçbir önyargı bırakmadı bende. Hatta bundan sonraki filmlerini daha fazla heyecan içinde bekleyeceğimi söyleyebilirim.
Peki filmde anlatılan öykü nedir? Baş kahramanımız Ed Crane pek fazla konuşmayan, elinden sigarasını eksik etmeyen, isyanlarını bastırmayı doğarken öğrenmiş ve toplum içinde bir yabancı olarak yaşamını sürdürmekte olan bir karakterdir. Bir berber dükkanında dükkanın sahibinin yanında çalışmaktadır. Bu durumdan pek memnun değildir. Bir gün berber dükkanına uğrayan bir adam açmayı plânladığı bir kuru temizleme dükkanı için kendisine ortak aradığından bahseder. Birikmiş bir sermayesi olmadığını belirtir ve 10000 doları olan birinin kendisine ortak olabileceğini söyler. Ve çıkar gider... Bu durumu çok düşünen Ed ise bir şekilde adamı bulur ve ortak olmak istediğini, 10000 doları da birkaç gün içinde bulabileceğini belirtir. Bulması gereken 10000 doları ise kendisini karısıyla aldatan yakın bir arkadaşına isimsiz olarak şantaj yaparak elde eder. 10000 doları verdiği adam ise bir anda ortadan kaybolur. İşler karışır, beklenmedik anlarda beklenmedik kişilerin hayatı son bulur, boşlukta olan hayatlar bambaşka yerlere sürüklenir...
Filmin kastına baktığımızda da mutlu oluyoruz. Bir kere Ed Crane rolünde kanımca Hollywood'dan çıkan çok yetenekli aktörlerden biri olan Billy Bob Thornton var. Coen kardeşler kendisine rol teklifi ile gittiklerinde uzatılan senaryoyu geri çevirmiş ve "Siz varsanız senaryoya bakmaya gerek yok" diyerek rolü kabul etmiştir. Filmi izlerken ne kadar usta bir oyunculuk çıkardığını görmeden edemiyorsunuz. Sonuçta büründüğü rol her aktörün kolaylıkla altından kalkabileceği bir rolden fazlasıyla ötesi. Ed Crane'nin eşi rolünde ise Frances McDormand'ı görüyoruz. Bu iki ismin dışında 17 yaşında bir Scarlett Johansson'u izlemek de ayrı bir keyif.
Filmi izlerken filmin izleyiciye karşı takındığı mesaeli tavır dikkatinizi çeker. Ancak 116 dakika sonra, film bittiğinde, bunun tam aksini rahatlıkla iddia edebilirsiniz. Kesinlikle izlenmesi gereken bu Coen kardeşler imzalı film her sinemafilin arşivinde mutlak surette bulunması gereken filmlerden biri.

9 Haziran 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #31

  • Ali Babacan'a göre Türkiye'deki Müslüman çoğunluğun sorunları azınlıklarınkilerden çok daha fazlaymış. Ramazan ayında oruç tutmadıkları gerekçesiyle sokak ortasında dayak yiyenler, liselerde öğle namazı kılan çocuklara ses çıkarmayanlar... Sorun büyük gerçekten.
  • Diyanet İşleri internet sayfasında yayınladığı "e-vaaz"a açıklık getirmiş; "Flört zina değil ama günah!"
  • Dün Tuzla'da bir işçi daha başına düşen demir yüzünden hayatını kaybetti.
  • Türk halkı olarak bulmaca çözmeye, tavla oynamaya çok meraklıyız. Bu kadar zeki olmamızın nedeni bu olsa gerek.
  • Ben bu kene sorununun nedenini buldum galiba. Bundan 2 sene evvel Kuş Gribi yüzünden katledilen binlerce tavuk bu böcekleri yiyordu ve dünya kenesiz çok daha güzeldi o zamanlar. Çok mantıklı gördüm kendimi canım.
  • Bu yaz veya en kötü ihtimalle gelecek yaz bisikletimle bir Karadeniz turuna çıkmayı düşünüyorum. 2 arkadaş da buldum kendime. Kısmet tabii!
  • Digiturk 88'inci kanalda yayın yapmakta olan ve Avrupa'da yılın en iyi belgesel kanalı seçilen İZ TV ülkemizin ilk belgesel kanalı olma özelliğini de taşıyor. Bunun yanında muhteşem bir kanal. Sabah, öğlen, akşam her yemekten sonra iyi gidiyor. İzleyin, izlettirin.
  • Kanal D'de 2 hafta önce başlayan Çok Güzel Hareketler Bunlar isimli program izleyene sandalyeden düşme garantisi veriyor. "Al sana benden aduket"
  • Çok merak ediyorum... Vizyonda bir Türk filmi dönmekte şu sıralar. Adı da; "O... Çocukları"... Hani bu filmi çok da beğenildi. Olur da devam filmi çekilirse adını ne koyacaklar acaba?
  • "Anladıysam Arap olayım" ne kadar mantıksız bir cümledir. Ne yani, dünyanın tek kıt milleti Araplar mı?
  • Erdil Yaşaroğlu çok yüce bir insan.

8 Haziran 2008 Pazar

Militan Atatürkçülük

"Yıl 1920...
Arap, İngilizle birleşmiş; Türk'ü arkadan vurmuş.
Ermeni Rus ile birleşmiş, Doğu Anadolu'yu kana boyamış.
Rum Yunanla, Yunan İngilizle birleşmiş, Batı Anadolu'yu ele geçirmiş...
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış...
Kalan ne?
Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok...
Anadolu'nun 6-7 milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde 95'i okuma yazma bilmez, yorgun, bitkin, ezik bir halk...
Nasıl kurtulmuşuz?
Şaşıp kalıyorum.
Yunan'ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz, İngiliz'i İstanbul'dan nasıl çıkarmışız, dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl oturmuşuz?
İnanılır gibi değil.
Sakın rüya olmasın?
Yıl 1923...
Anadolu'da 10-11 milyon savaş artığı insan yaşıyor, hastalıklı, aç biilaç, parasız...
Yüzde 95'i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz...
Ne yapacaksın?
Demokrasi yap!
Nasıl yapacaksın?
Yeni bir binyıla girerken Nurcu tarikatının ardına bu kadar adam takılmışken, 1923'ün yanmış yıkılmış Anadolusu'nda nasıl demokrasi yapacaksın? Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu'yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın. Fabrikan yok, doktorun yok, uzmanın yok, işçin yok, işadamın yok, tüccarın yok, öğretmenin yok, mimarın yok, yolun yok, suyun yok, barajın yok, elektriğin yok, kadınların çarşafta çuvala giriyor, erkeğin dört karı alıyor, yurttaşlık yasası yok, üniversiten yok, banka yok, burjuva yok, proleterya yok, ihracatçı yok, ithalatçı yok, sermayen yok...
Kalkın bakalım.
Nasıl kalkınacaksın?
Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?
Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş? Merkez Bankası 1930'a değin neden açılamamış?
Özel sektör nasıl oluşturulmuş?
Yeni devlet nasıl kurulmuş?
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş? 1920'de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95'i alfabesizken, savaş artığı bir toplumla okuma yazma seferberliği nasıl açılmış? Kitaplıklarda kitap yokken Ulusal Kütüphane nasıl kurulmuş?
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?
Yok olmanın kuyusundan çıkıp, var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?
Yunanlı ile dostluk nasıl yapılmış?
Avrupa'da saygınlık nasıl kazanılmış?
Şaşıp kalıyorum.
Şaşıp kalıyorum.
Yeni bir binyıla girerken, 65 milyonluk Türkiye'nin hâline bakıyorum.
Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız; her şeyimiz varken neler yapamıyoruz?
Bir de bu ortamda Mustafa Kemal'e saldıranlara bakıyorum..."

Okuduklarınız Ergenekon Operasyonu kapsamında bir gece ansızın gözaltına alınan gazeteci İlhan Selçuk'un 1998 yılında kaleme aldığı bir köşe yazısıdır. Yazıdan anlamak mümkün ki aradan geçen 10 yıla rağmen ülkenin içinde bulunduğu durumda en ufak bir değişiklik dahi yoktur. O gün gündemde olanlar bugün yine kamuoyunu meşgul etmektedir. Cumhuriyet Türkiyesi için son derece vahim bir tablo olduğu da haliyle su götürmez bir gerçektir.
29 Ekim 1923'ü düşünün... Türkiye Cumhuriyeti'nin resmiyete büründüğü gün olarak bakmayalım sadece. Çünkü tek başına bir cumhuriyet idaresinin ilânından çok daha mühimdir bu tarih. Nasıl ki tarih boyunca vuku bulan birçok önemli olay çağ değişimlerine neden olmuşsa, benim nazarımda 29 Ekim 1923'ün önemi de bununla eşdeğerdir. Elbette ki o vakitler dünya üzerindeki tek cumhuriyet değildik. Ancak benim inancım odur ki o vakte kadar kurulan cumhuriyet rejimleri içerisinde kurulurken en büyük acıları çeken ülke Türkiye Cumhuriyeti ve dolayısıyla Türk halkıdır. Nedenleri üzerinde uzun uzun durmaya gerek yok. Ancak yine de kısaca belirtmekte fayda var. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu neden zordu? Bir kere Osmanlı gibi tarihi yüzyıllara dayanan ve utanılası bir geçmişe sahip olan devletin feshi gerekmekteydi. Osmanlı Devleti ise hüküm sürdüğü tarih boyunca saltanat ile yönetilmiş ve hukuk sistemini şeriat esasına dayandırmış bir devletti. Uzun yıllar boyunca süregelen böylesine ağır bir yönetimin sona erdirilmesi ve yerine deyim yerindeyse 180 derecelik bir ters açıya sahip olan cumhuriyet rejiminin koyulması dile kolaydı.
İşin ekonomik yönü ise çok daha vahimdi. Osmanlı maliyesi 1876'dan beri iflas hâlindeydi. 1923 yılına gelindiğinde ülkede sanayi yoktu. Yüzlerce dönümlük toprak da işletilemiyordu. İşletilenlerde ise son derece ilkel yöntemlere başvuruluyordu. Ticari yaşamın azınlıkların elinde olduğu ülkede halihazırda bulunan yeterli bir sermaye de yoktu. Devletin tek gelir kaynağı her yıl köylüden alınan %10'luk aşar vergisiydi. Böyle bir tabloda Mustafa Kemal, İzmir'de İzmir İktisat Kongresi'ni topladı ve yeni devletin ekonomi alanındaki rotasını çizdi. Bu kongre Mustafa Kemal'in devletçilik ilkesinin faaliyete dökülmüş halidir bir nevi.
Dönüp bir de günümüz Türkiyesi'ne bakalım. Yıl 2008. Ülkede aşırı İslâmcı gruplar ile Atatürk ilkelerine bağlı bir avuç insanın kıyasıya mücadelesi söz konusu. İstenmeyen bir tablo olması ayrı bir konu ama var olanı da yok saymak imkân dahilinde değil. Mustafa Kemal'in "Bir sosyal toplum, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşmuştur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını ileri götürelim, diğerini müsamaha edelim de kitlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirli kaldıkça, diğer kısmı semalara yükselebilsin" sözleriyle önemini vurguladığı Türk kadını gün itibariyle hükümetin oyuncağı durumundadır. Fakat Türk kadını kendi üzerinden prim yapılmasına maalesef kayıtsız kalmaktadır. Kadının başı açık mı kapalı mı olması gerektiği tartışmaları şöyle dursun, bir yandan da Türklük kavramının altı buram buram oyulmaktadır. Devlet ise her geçen gün daha fazla dışa bağımlı bir hâl almaktadır. Şimdi Osmanlı'nın yıkılış dönemine şöyle bir bakın. Ne kadar benzer bir tablo değil mi? Ülkemiz öyle bir duruma gelmiştir ki İstanbul'un düşman işgalinden kurtuluşunu kutlamayan halk, özünü inkar eden ve Türkler'i hor görmesiyle bilinen İkinci Mehmet'in 1453 yılında fethettiği İstanbul'un bilmem kaçıncı fetih yıldönümünü kutlamaktan geri kalmıyor. Osmanlı Devleti'nde Türk olanın aşağılanması 1517 yılında halifelik makamının Yavuz Sultan Selim'e geçmesi ile birlikte büyük artış göstermiştir. Çünkü hâlifelik her ne kadar Hz. Muhammed'in vefatının ardından resmen sona erse de İslâmi birlikteliği güçlendireceği düşüncesiyle devam ettirilmiştir. Dolayısıyla imparatorluk sınırları içerisinde yaşayan Araplar peygamber soyundan geldikleri için üstün ırk olarak ilân edilirken, devletin asıl sahipleri olan Türkler'in yanında baş üstünde taşınmışlar, askerlikten ve vergiden muaf tutulmuşlardır. Bir çok tasavvuf edebiyatçısının eserlerinde Türk milleti bariz bir şekilde aşağılanmış, bunu yapan isimler üstüne bir de ödüllendirilmişlerdir. Geçtiğimiz günlerde kutlanan İstanbul'un fethinin bilmem kaçıncı yıldönümü kutlayanların taşıdıkları zihniyet vahimdir ki bu mantıktan başkası değildir. Bilakis Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarkenki temel hedeflerinden biri de Türkler'e kendi kimliklerini vermekti. Tüm bunları göz önünde bulundurunca günümüz Türkiyesi'nde yaşayan gerici kesimin çalışmalarını ne kadar titizlik içerisinde yürüttüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.
Uzun lafın kısası, demem o ki; 1920'li yılların henüz başında çok az yandaşıyla yola çıkan Mustafa Kemal ve arkadaşları imkânsız görüleni olura çevirebiliyorken, günümüz Türkiyesi'nde 70 milyon arasından damarlarında dolaşan asil kanın farkında olan bir grup Kemalist çıkarmak bu kadar mı zor?
Bu sorunun cevabını herkes kendisine vermeli. Ancak Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve okulumdan hocam olan sayın Vural Savaş'ın kaleme aldığı ve bu yazıya ilham kaynağı olan Militan Atatürkçülük kitabında içinde bulunduğumuz durum ve çıkış yolları çok güzel bir şekilde saptanmış. Vural Savaş kitabın özsözünde Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve yaşatanların hepsini Militan Atatürkçü olarak nitelendiriyor ve günümüzdeki militan Atatürkçüler'in sayısının her geçen gün azaldığının altını çiziyor. İçinde bulunduğumuz vahim durumu çok dikkatli düşünerek herkesin kendisine sorması gereken bir soru var: "Ben Atatürkçü müyüm?"... Sonra büyük Atatürk'ün şu sözlerini hatırlayın: "... Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz. Oysa, Türk ulusunun onur ve yenetekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, esir olarak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya tam bağımsızlık, ya ölüm. İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır..." Bu sözler kilit niteliğindedir. Bunun aksini düşünüp de hâlâ Atatürkçü olduğunuzu söyleyemezsiniz.
Militan Atatürkçülük ise adında yattığı üzere mücadeleciliği gerektirir. Zaten mücadeleci olmayan bir Atatürkçü'nün varlığından da söz edilemez. Demokrasinin sağladığı kazanımları demokrasiyi yerle yeksan etmek için kullananlara karşı bir tavrınız varsa, hırsızlardan ve emperyalistlerden arınmış bir Türkiye Cumhuriyeti istiyorsanız, demokrasi kisvesi altında cumhuriyetin temellerini yıkmaya çalışanlara "Dur" diyebilecek gücü damarlarınızdaki asil kanda hissedebiliyorsanız siz de bir Militan Atatürkçü'sünüz demektir.
Şu anda sahip olduğum ve izinden gittiğim ideolojiyi bir nevi Vural Savaş'ın Militan Atatürkçülük kitabına borçluyum. Lisedeki ilk senemde tarih öğretmenimin armağan ettiği bu kitap başucu eserlerimden biridir. Bu kitabı okuduktan sonra bir militan Atatürkçü olduğumu fark ettim. Peki ya siz? Siz gerçekten militan bir Atatürkçü müsünüz, yoksa...

NOT: Yazıyı burada sonlandırırken bahsini etmek istediğim bir husus daha var. Bir arkadaşım ile birlikte son günlerin moda sosyal internet ağı olan Facebook'ta Militan Atatürkçülük ismiyle bir grup oluşturduk. Elbette ki memleketin bir internet sayfası sayesinde kurtarılamayacağının bilincindeyiz. Fakat şuna da inanıyoruz ki bu tip uygulamalar sayesinde en azından birkaç kişiyi faydalı bir şekilde bilgilendirebilmenin anlamı çok büyüktür. Bize destek olmak isteyen, düşüncelerini paylaşmak isteyen herkesi Militan Atatürkçülük grubuna davet ediyorum:

Militan Atatürkçülük Facebook sayfası

The Goonies

Çocukluğumuzda hangimiz beklemiyordu hafta sonlarını, özellikle cumartesi sabahlarını. Pek çoğumuzun bundan kastı hastası olunan çizgi dizileri kaçırmamaktı. Hafta içi erken kalkmamızın sebebi mecburiyet olurdu ancak hafta sonu geldiği zaman sabahın köründe, henüz ev ahalisi rüya aleminin derinliklerinde gezinirken dikilirdik ayağa. El yüz yıkandıktan sonra salonda bulunan en rahat koltuğa kıvrılıp, ele de televizyon kumandasını almak gibisi yoktu. Aksini iddia edebilecek birini tanımadım şimdiye dek. Çizgi filmleri ve dizileri geçtim, başını TRT'nin çektiği birçok televizyon kanalında çocukluk hayallerini nirvanaya ulaştırabilitesi son derece yüksek filmler yayınlanırdı. Bu filmlerin hedef kitlesi çocuklardı ve biz de zaten çocuktuk o vakitler. Hoş, şimdi rastlasam yine kaçırmıyorum bu filmleri. Söz konusu filmler arasında iki tanesi vardı ki TRT sıklıkla yayınlamaktan çok memnun olurdu. İlk film daha önce de blogda yer verdiğim bir film; L'ours. İkincisi ise bu yazıya ilhâm kaynağı olan film The Goonies. Çocukluğumuzun en zevkli anlarına ortaklık eden filmlerden biridir bu. Tekrar tekrar izlemenin bile bıkkınlık vermediği türdendi.
The Goonies... Kendilerine bu ismi layık gören ve mütevazi bir sahil kasabasında yaşayan bir grup afacan çocuk... Hepsi de yoksul birer ailenin çocuğudur ancak yaşama gülümseyerek bakmayı bilmektedirler. Başlarındaki en büyük sorun ise yaşadıkları mahallenin bir grup yatırımcı tarafından golf sahasına çevrilmek istenmesidir. Bunun mümkün olmasının tek yolu da o bölgedeki tüm evlerin yıkılmasıdır. Aileleri 2 gün gibi kısa bir süre içerisinde gereken parayı bulamazsa Goonies dağılacak ve her aile başka bir yerleşim birimine taşınmak zorunda kalacaktır. Tam da bu noktada kader çocuklara güler. Mikey ve Brandon Walsh kardeşlerin evinde çaresizce oturdukları anda Mikey tavan arasında bulduğu bir harita ile geri döner. Artık bir define haritasına sahiptirler. Sonrası ise klâsik... Giden kimsenin geri dönmeyi başaramadığı bir yol. Her şeye rağmen, ailelerini ve evlerini kurtarabilmek için paraya ihtiyaç duyan bu afacanlar takımı böylesine bir maceraya kendilerini hazır hissederler.
1985 yapımı olan bu filmin yönetmenlik koltuğundaki isim Superman, Lethal Weapon, Maverick ve Conspiracy Theory gibi yapımlardan tanıdığımız emektar sinemacı Richard Donner. Filmin senaryosunun altında ise Steven Spielberg'i görüyoruz. Sadece bu iki isim bile heyecanlandırmaya yetiyor, ancak film kesinlikle bu isimler ile yetinmiyor. Filmlerinde rol verdiği birçok çocuk oyuncuyu sonraki yıllarda sinema dünyasının ünlü isimleri hâline getirmeyi başaran Spielberg bu filmle de aynı senaryoyu hayata geçiriyor. Nasıl ki Extra-Terrestial'da rol verdiği Drew Barrymore yılların ardından Hollywood'da demir atmayı başarmışsa, bu filmde rol verdiği iki genç oyuncu sonraki yıllarda birçok önemli filmde boy gösterdiler. Bunlardan ilki The Goonies'de Brand Walsh karakterini canlandıran Josh Brolin. The Goonies ile sinema kariyerine başlayan Brolin, özellikle kariyeri boyunca rol aldığı Hollow Man, Grindhouse, No Country for Old Men, Planet Terror ve American Gangster gibi filmler ile adından sıkça söz ettirmeyi başardı. 2009 yılında vizyona girmesi beklenen Terminator serisinin son filminde ise - son anda bir aksilik çıkmazsa - Terminator karakterini oynayacak.
Çocuk yıldızlardan bir diğeri ise Sean Astin. The Goonies'de Mikey Walsh karakterine hayat veren 1971 doğumlu oyuncuyu birçoğumuz The Lord of the Rings serisinde canlandırdığı Samwise Gamgee rolü ile tanıdık. Samwise Gamgee karakterini layıkıyla canlandıran aktör 50 First Dates ve Click filmleri ile 24 isimli televizyon dizisinde de son derece başarılı bir oyunculuk sergiledi.
The Goonies tüm bu özelliklerinin yanı sıra kötü bir niteliğe de sahipti. Bu da çocukları çok çabuk gaza getirmesiydi. Hayır, kendimden biliyorum. Bu filmi izledikten sonra insan kendisini sokağa atmak, arkadaşları teker teker evlerinden toplamak ve yıkıldı yıkılacak bir kulübede define avcılığına çıkmak istiyor. İlk bakışta Indiana Jones serisinin çocuklar için yapılmış bir uyarlaması gibi gelse de bundan çok çok ötede olan bir filmdir The Goonies. TRT ve diğerlerinin benim jenerasyonum zamanında sahip oldukları çizgiden her geçen an uzaklaştıkları şu günlerde televizyonda rastlamayı beklemek yerine bir yerlerden edinmeye çalışmak en mantıklısı sanırım.

Creativity (17)

Heinz Hot Ketchup

6 Haziran 2008 Cuma

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 37

- Whose motorcycle is this? (Maria de Medeiros)
- It's a chopper, baby. (Bruce Willis)
- Whose chopper is this? (Maria de Medeiros)
- It's Zed's. (Bruce Willis)
- Who is Zed? (Maria de Medeiros)
- Zed's dead, baby. Zed's dead. (Bruce Willis)

(Pulp Fiction)

Dinlenmesi Gerekenler (28) - Sırası Değil

Sakın bana naz etme,
usanır kalbim sana yenilmeye
Suçum seni sevmekse,
yüzünü asma, ceza değil bana

Bugün benim değil, biter senin gibi
Hiç vaktin olmadı senin,
Şimdi gelemezsin sırası değil.

Pinhani

NOT: Bu harika şarkıyı sağ sütundaki oynatıcıdan dinleyebilirsiniz.

4 Haziran 2008 Çarşamba

L'etranger

Herkes birbirine benzemek zorunda mıdır? Belli, sıradan, kalıplaşmış bir yaşam düzeni üzerine mi oturtmak zorundayız yaşamımızı? Koyun olmayı mı seçmeliyiz yani? Sürünün en önünde bulunanı takip etmek zorunda mıyız? Her insan, her yaşam, her yaşanmışlık birbirinin aynadaki yansıması gibi görünmez mi bu durumda? Bir bakıma monotonluğun pençesine bırakırken kendimizi aslında içinde bulunduğumuz topluma ve hepsinden öte kendimize yabancılaşmış oluruz farkına varmadan. Ünlü yazar Albert Camus'un ün kazanmasını saplayan usta işi eseri Yabancı'da işlenen konu da birebir bununla örtüşüyor. Toplumun dayattığı tüm kuralların ötesinde kendisine ayrı bir yol çizen Meursault'un toplumsal yabancılığı ile tanıştırıyor bizi Camus. Meursault'un bakış açısı aslında Camus'un kendisini yansıtan bir ayna misali işlemektedir. Albert Camus dünya görüşü ile de birçoklarından ayrılmış ve bir nevi onlara göre bir yabancı yaftası yemiştir. Çünkü Albert Camus ömrü boyunca yaşamın son derece anlamsız olduğu ve dolayısıyla pek de ciddiye alınmaması gereken bir olgu olduğunu savunmuştur. Öyle ya da böyle, er ya da geç buluşacağımız nihai sonumuzu bile bile didinip durmak, yedim-içtim, benim-senin kavgası yapmak son derece mantıksızdır. Her şeye rağmen yaşamın ölümle son bulacak olmasına karşın insanların yiyip içerek yaşama tutunmaya çalışmalarını da merakla ve ilgiyle izlemiştir. Bundan yola çıkarak da hazır yaşama tutunmaya çalışırken bunu sağımızı solumuzu mutlu etmeye çalışmak için bir amaç olarak görmeliyiz. Camus'un anlatmak istediğinin özü insanın bir saçmalık ürünü olan dünyada ne için yaşadığını bulmasıdır.
Albert Camus, Yabancı isimli romanında kendi idealizmini Meursault karakterinin üzerine giydirmeyi başarmış. Henüz romanın ilk paragrafında bu karakterin sıradışılığını şu cümlesi ile anlıyoruz: "Annem ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdu'ndan bir telgraf aldım: 'Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.' Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü". İlerleyen sayfalarda karakterin annesinin cenazesindeki umursamaz tavırlarına rastlıyoruz. Akabinde ise kendisine aşık olan kadına, onu çok arzulamasına rağmen ettiği kelamlara tanıklık ediyoruz: "Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. ‘Bence bir, ama istersen evleniriz’ dedim. O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir başka sefer de söylediğim gibi: ‘Bunun bir anlamı yok ama, her halde sevmiyorumdur’ diye cevap verdim. Bunun hiçbir önemi olmadığını, isterse evlenebileceğimizi söyledim. Zaten isteyen kendisiydi, ben sadece evet demekle yetiniyordum. O zaman, Marie ‘Evlilik ciddi bir şeydir’ dedi. Ben de ‘Değildir’ diye cevap verdim. Bir an sustu, bana sessiz sessiz baktı. Sonra yine konuştu: ‘Aynı şekilde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı teklifi yapsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyordum’ dedi. ‘Elbette ederdim’ dedim. O zaman ‘Ben seni seviyor muyum acaba’ diye sordu. Ben de ‘Bu hususta hiçbir fikrim yok’ diye cevap verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni muhakkak ki bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı sebeplerden ötürü benden nefret edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, ‘Seninle evlenmek istiyorum’ dedi. Ben de ‘Ne zaman istersen evleniriz’ diye cevap verdim".
Bu kısa alıntılardan anlanabileceği üzere hayatını "olsa da olur olmasa da olur" bir düzenin çerçevesine oturtmuş bir karakterdir Meursault. Karşılaştığı her yol ayrımında her iki yol da alternatif teşkil eder onun için. Yollardan hangisini seçeceği umrunda değildir. Bu yönüyle Meursault karakteri Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam adlı eserindeki C. karakterine çok benzemektedir. Bunu Yabancı'nın sonlarına doğru daha iyi anlarız. Meursault kastetmemesine rağmen ölümüne sebep olduğu bir Arap yüzünden yargılanır. Suçun kendisinden çok gerçek duygularını olduğu gibi yansıtması alışılagelmiş duruma aşina olanları şaşırtmıştır. Kendisinden girmesi istenilen kalıba sığmayı reddettiği için de adeta toplum dışına itilen bir yabancı sayılır. Fakat, elbette ki, yabancı olan Meursault değil toplumun düpedüz kendisidir.
Kitabın bir bölümünde mahkumiyetini yaşarken sahip olduğu zamanı en verimli şekilde nasıl değerlendirebileceğinin muhasebesini yaparken, aslında bir bakıma insanoğlunun içinde yaşadığı topluma ne kadar yabancı olduğunu, sahip olduğu değerlerin kıymetini o değerler ile birlikteyken bilemediğini ve fakat yokluk zamanında bir zamanlar sahip olunanlara o vakitler aslında ne denli yabancı olduğumuzu vurgular. Sözünü ettiğim bu vurguyu da yine kitabın söz konusu bölümünde yapacağım bir alıntı ile aktaracağım: "... Öyle ki, birkaç hafta sonunda, sadece odamdaki eşyaları bir bir saymakla saatlerimi eşeledikçe, iyi tanımadığım, unuttuğum şeyleri de bulup çıkarıyordum. o zaman anladım ki, dışarıda bir gün yaşamış olan bir insan, cezaevinde hiç sıkıntı çekmeden bin yıl yaşayabilirdi. Canı sıkılmayacak kadar anıları olacaktı. Bir bakıma bu da bir kazançtı."

3 Haziran 2008 Salı

3 Haziran 1963

45 yıl geçmiş. Ama onunla ama onsuz. Fiziksel olarak olmasa da aramızda; her an yanımızda, her an memleketinde, her an mavi gözlü, her an dev. Anadolu'da bir köy istirahatgâhına getiremedik seni, tepene de bir çınar dikemedik ama dilimizden eksik etmedik güzel dizelerini.
Nâzım Hikmet Ran'ı aramızdan ayrılışının 45'inci yılında Haziranda Ölmek Zor adlı şarkının sözleri ile anmak istiyorum:

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Yaralı bir şahin olmuş yüregim
Uy anam anam, haziranda ölmek zor
Çalışmışım onbeş saat
Tükenmişim onbeş saat
Yorulmuşum, acıkmışım, uykusamışım
Anama sövmüş patron
sıkmışım dişlerimi
Islıkla söylemişim umutlarımı
Sıcak bir ev özlemişim
sıcak bir yemek
sıcacık bir yatakta unutturan öpücükler
Çıkmışım bir dalgadan, vurmuşum sokaklara
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
Sarı sarı yapraklarla dallarda
insan iskeletleri

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
"Uyarına gelirse tepemde bir de çınar" demiştin yıllar önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki manda gözü
demek ki
şile bezi
bir de Memed'in yüzü
bir de saman sarısı
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
Yıllar var ter içinde taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 Haziran 63'ü
Bir kırmızı gül dalı eğilmiş üstüne
bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
okşar yanan alnını Nazım ustanın
Bir kırmızı gül dalı eğilmiş üstüne
bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
Yatıyor usta

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor

Geçsem de gölgesinden tankların Thomsonların
Şuramda bir kuş ötüyor.
Haziranda ölmek zor...