31 Mayıs 2008 Cumartesi

Ölür müydün Sanki Sevsen Beni

Yaşadığımdan emin değilim.
Gittiğinden eminim ama bak, seni özlediğimden eminim.
Yirmi beş yaşında bir hayal kırıklığı olduğumdan hiç şüphem yok mesela.
Beceriksizliğimden, yalnızlığımdan, bu şehri sevmediğimden,
düzensizliğimden, yorgunluğumdan, huysuzluğumdan,
baltalarınızdan birine sap olmamışlığımdan hatta olamayacak olmamdan,
kırgınlığımdan, bir gün bana ayrılan sürenin sonuna geleceğimden
her tavşan kesildiğimde dünyanın dağ olma vaziyetinden filan eminim.
Örnekleri çoğaltabilirim.
Örnekleri çoğaltabileceğimden eminim.

Birileri namusum üzerine yemin edecek,

Ölür müydün sanki sevsen beni.

Günlerdir doğru dürüst uyuyamıyorum.
Ellerim parçalanıyor ne zaman yazmayı denesem.
Ağzım artık daha bozuk.
Her tarafta pis bir koku; nefes alamıyorum.
Çok bekledim seni.
Her halimle, her yerimle bekledim.
Yetkiler verdim kendime; tuttum seni affettim.
Aramanı bile bekledim bazen.
Ağır küfürlerle örtbas ettim sonra aramayışlarını.
Bunca zaman aramayışlarını biriktirdim.
Seni bekledim ben çünkü.
Seni bekledim.
İçtim... İçtim... İçtim...
Kustum.
En çok giderken bıraktığın kelimeleri kustum.
Sanat filan dedi bazısı o kelimelere bazısı bunlardan bi' bok olmaz dedi.
Senin önemsediğin kadar önemsemedim ben o kelimeleri, senin danışma gruplarının önemsediği kadar önemsemedim.
Kustum... Kustum... Kustum...
İçtim.

Ellerimle yaptığım cam evim kırılacak.

Ölür müydün sanki sevsen beni.

İçimden geç
İçimi sil
Artık özlemek istemiyorum.

Neye el atsam piç ediyorum.
Yine de fiyakalı durumlar peşindeyim hep.
En sert içkileri kaçırıyorum soluk boruma bilerek.
Her yıl ilkokula başlıyorum.
Her gün yeni bir krallık kurup öldürüyorum kralını gece yarısına doğru.
Uzatmaya gerek yok; sen olmayınca yapamıyorum.

Yokluğun gümüş tepside intihar sunacak.

Ölür müydün sanki sevsen beni.

Emre AYDIN

Vefa

"Bil ki, vefa sevgiliden çok aşık için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Aşık için oldukça önemli bir şarttır; çünkü bağlanma kararı ondan gelmekte; girişimlerde o bulunmakta; sevgiyi o güçlendirmek istemekte; gerçek içtenliği o dilemekte. En saf ve temiz dostluk bağlarını kurmak isteyenler arasında ilk sırayı almakta. Aynı şekilde sevgilisinin yardımlarını kazanarak zevk elde etmede sevgilisini geride bırakır aşık. En sağlam bağlarla bağladığı, en sıkı dizginlerle dizginlediği sevginin, kopmaz ipleriyle bağlanan da gene odur. Kendisi bu noktaya gelmek istemeseydi, bütün bunları yapmaya kim zorlardı onu? Şefkatini, sevgisini rica ettiği sevgilisine bağlanarak vefakâr davranışıyla oraya en son damgayı vurmak istemeseydi, onu aşık olmaya kim zorlayabilirdi? Tam tersine, sevgilisi ise, kendisine doğru yönelirken, aşığını, kendisine çeken varlıktır. Kabul ya da reddetmekte bütünüyle özgürdür. Eğer kabul ederse, aşığı umutlara, lütuflara boğar; eğer reddederse, kınananacak bir iş yapmış olmaz..."
Yukarıda okuduğunuz sözler İbni Hazım'ın Güvercin Gerdanlığı isimli eserinden alıntıdır. Alıntının neredeyse tamamı ile hemfikir olmama karşın son cümlede yollarım ayrılıyor. "Kınanacak bir iş" mevzusu yani. Yapmış olmaz mı? Olur, bal gibi de olur.
Vefa... Kim nasıl biliyor bu kavramı? Cenazelerde hoca sorar ya cemaate "Merhumu nasıl bilirdiniz" diye. Benim sorumun da ondan farkı yok. Ölü ve içi boşalmış bir kavramın arkasından soruyorum işte size, "Nasıl bilirdiniz vefayı?"... Kiminiz çıkıp köklü bir futbol kulübü diyebilirsiniz. Doğrudur ismiyle harikulade bir tezat oluşturarak yıllar öncesinin efsane, şimdilerin ise amatör futbol kulübüdür. Bir başkanız çıkıp İstanbul'da Haliç'e cepheden bakan güzel bir semt diyebilir. En çok da bu yönüyle bilinir belki. Ha, şu da olabilir tabii... Çıkarsınız ve vefanın leziz mi leziz bir boza olduğunu söyleyebilirsiniz, karlı kış gecelerinde içinizi ısıtan. Peki bir zamanlar bu kavramın bir şeye saygı ve sadakatle bağlı olma durumu olduğunu da hatırlıyor musunuz? Hatırlayan vardır belki! Son bir haftadır kafamda bu kavram. Atamıyorum bir türlü. Sinirlerim geriliyor, çıkmaza vurulan mührü söküp atmaya cesaret edemiyorum. Unutulmaya yüz tutmuşların arasında unutmak ve unutmamak arasında gidip geliyorum. Ne yaptığımı bilmiyorum.
Birine, bir nesneye, bir olguya, bir herhangi bir şeye bağlanırsınız. Sadece sizin olduğuna inanırsınız. Bağlantınız da karşılık verir gibidir. Sonra gün gelir bulamazsınız. Elinizin altında olan çoktan yitip gitmiştir, siz farkına yeni varmışsınızdır. O vakit anlarsınız aslında bağlantınıza karşı yerine getirdiklerinizin size vefasızlık olarak geri döndüğünü. Adına vefa demezsiniz o vakit. Yaptığınız her şeyi aslında karşılık gözeterek yapmışsınız gibi hissetmenizin nedeni budur. Sanki vefa eşittir alacaktır o vakit.
Belli mi olur, İstanbul'a yolunuz düşer bir zaman. Ya da kışın en çetin geçtiği vakitlerde boza çeker canınız. Semt, futbol takımı, boza ve diğerleri... Bunlardan herhangi birine ulaşmak için çıktığınız yola dikkat edin. Ve hatta henüz yolun başındayken çökmek üzere olan bu yola adımınızı dahi atmadan geri dönün.

30 Mayıs 2008 Cuma

The Lord of the Rings: The Two Towers

Malum Tolkien denince akan sular duruyor bende. Kendisinin eserleri içinde de en meşhur olanı tahmin ettiğiniz üzere Yüzüklerin Efendisi üçlemesi. Esere ve yazara blogda olabildiğince fazla yer ayırmaya çalışmıyorum. Kendiliğinden oluveriyor. Kütüphaneme baktığımda gözüme ilişiyor kitaplar. "Aaa bunu yazmalıyım" diyorum ve yazıyorum. Yazdım da. Ağustos ayında olması gerek. Sonra Blind Guardian dinlerken "Bu şarkı da nefismiş" diyorum, parçanın adına bakınca Lord of the Rings ismi gözüme çarpıyor. "Eee haydi bunu da Dinlenmesi Gerekenler'e ekleyeyim" diyorum. O da eklendi. Filmlerin ve kitabın üzerinden bir kez daha geçerken bu defa müthiş replikler gözüme çarpıyor. "Aha, bunun da yeri Büyük Filmlerden Büyük Replikler" olmalı diyorum, oluyor. Ben bir şey yapmıyorum yani. Vallahi. Ha olur ya... İçinizden birileri "Başlarım senin Tolkien'ine de Yüzük'üne de onun efendisine de" diyebilir. Böyle durumlarda profilimden e-posta adresime ulaşabilir ve sorunu ulu orta değil benimle, bire bir, çözme yöntemine başvurabilirsiniz. Hatta bir yerlerde buluşup işi kökünden de halledebiliriz. Belki de sadece mutfağa gidip çay koymamı istersiniz. Bakın bunu tercih ederim.
Birkaç ay önce anılarla dolu bir Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği yazısı yazmıştım. Kitabı değil, filmi ele almıştım. Bir şey yarıda kesmek olmaz. Peter Jackson ilk filmi çekip ikinci ve üçüncü filmleri "Bundan sonrasını izleyici kendi kafasında çeksin" demiş midir? Elbette hayır. Benim durumum biraz farklı tabii. Ancak olsun bahane bahanedir. İlk filmin ardından ikinci film hakkında da birkaç detaya başvurmak istedim.
Az sonra okuyacaklarınız her zaman yazdıklarımın çok dışında bir film yazısı olacak. Yüzüklerin Efendisi'ni bilmeyen kalmadı. Ben kime ne anlatacağım. Ha, bilmeyen kaldıysa da kusuruma bakmasın artık. Çünkü bu kadar detay içeren bir eserin şurasında olan şu'yu anlatamayacağım. Dedim ya, farklı olacak bu yazı. Konuyu falan geçeceğim. Üçlemenin en çok tartışılan filmi üzerindeki eleştirilerden bahsedeceğim.
Dünyadaki puristlerin sayısı bilinmez. O kadar çoktur ki bu adamlardan. Sanki tanrı onları insanları sinir etsinler diye yaratmıştır. Bir romanı çok severler mesela. Hastasıdırlar. O roman üzerindeki bilgilerini başkaları ile kıyaslamaktan büyük haz alırlar. "Ben daha iyisini biliyorum" ve "Ben senden daha detaylı okudum" demekle eşdeğerdir bu. Evet, tam üstüne bastınız, bir nevi sidik yarışı yani. Yüzüklerin Efendisi fanatiklerinde de bu duruma çokça rastlanır. Artık gına getirmiştir bu durum. Kendim fanatiği olduğum için bu konu hakkında çok rahat içimi dökebilirim. Kendim gibi olan birçok Yüzüklerin Efendisi fanatiği ile karşılaştım. "Kendim gibi" demekten kastım fanatiklik. Yoksa onlar gibi değilim, çok şükür. Bir yerden konu açılır. Bu "bir yer" de kitaplar olur. Muhabbetin gidişatına dayalı olarak ben "En sevdiğim eser Yüzüklerin Efendisi'dir. Bugüne kadar şu kadar kez okumuşumdur" derim. Ancak kesin ve doğru bir rakam veririm. Sonra karşımdaki adam atlar. Ben ne sayı verdiysem iki katını söyler. Bu da onun kitabı benden daha fazla sevdiği anlamına gelir onun gözünde. Eh, ona göre ben yıkılmışımdır da Allah bilir. Hatta hiç unutmam, bir arkadaşım kendisini kıyaslamak uğruna bir demirciye Narsil'i bile yaptırdığını söylemişti. "Yürü git" derler adama. Allah'ın dünyadan bihaber demircisine "Bana Narsil'i döver misin" desen, "Narsil kim hemşehrim, sana ne yaptı ki" demezsen gelin suratıma tükürün. Neyse, fazla konu dışına çıkmayalım. Demem o ki, bu puristler bilmişlikleri ile bana isyan ettirecek en sonunda. Öykünün birinde bir kurbağa vardır. Bir ineğe özenir. Şişer, şişer, şişer ve en nihayetinde eşyanın doğasına mağlup olarak patlar. Ben hep o kurbağaya benzetirim bunları. Ahkâm kesmelerinden bıktım artık. Zaten artık karşılaştığım bu kafadaki insanlara "Tamam, sen aslansın, kaplansın" diyorum ve geçiyorum. Ancak burada konuşacağım. The Two Towers'in fragmanları ile başladı her şey. New Line Cinema tarafından internet ortamında salınan ilk fragman ardından saydırmaya başladı serinin ultra fanatikleri. Kısa bir sabır müddetinden sonra da film geldi sinemalara. Aylardır beklediğim filmden hayranlıkla çıktıktan sonra yorumlara bakmak istedim birilerinin utanmış olduğunu umarak. Yok arkadaş, iflah olmuyordu bu adamlar. Doyumsuzluğun da o kadarıydı yani. Hani bulsam bir odun bellerine bellerine verecektim. Hepsinin tek bir ağızdan konuşarak vardıkları ortak kanı şuydu: "Olmamış arkadaş bu. Kitabın 67'nci sayfasında 27'nci dakikadaki olay yoktu bir kere. Sonra kitabın sonu neden üçüncü filmin başına atılmış. I ıh, tu kaka". "Ulan" derler adama, "sen bu seriyi okuduğuna emin misin be dallama"... Eh, haydi okudun. Bilmez misin ki bir yönetmenin bakış açısı yazarınkinden çok farklıdır. Ne bekliyordun ki sen? Kaldı ki bu arkadaşlara 180 derecelik zıt bir açıyla giderek bu filmin tüm zamanların en iyi uyarlamalarının başında geldiğini iddia edeceğim. Filmin ilk yarısında izlenilenler kitabın neresiyle uyum sağlamıyor? Karakterler deseniz %75'i harikulade bir şekilde aktarılmış. Her okurun kafasında canlanan mekanlar ve karakterler farklıdır elbet tabii. Ancak Peter Jackson öyle bir iş çıkarmış ki hafızalardakine yaklaşmayı başarmış. Bir Gollum, bir Nazgûl, bir Miğfer Dibi, bir Grima Wormtongue daha nasıl yansıtılsın beyaz perdeye? Haradrim'den gelenler de kurt biniciler de Treebeard da ancak bu denli güzel ve gerçekçi yansıtılabilirdi. Dead Marshes ve Black Gate'nin görselliğinden, Lembas'ların da yapraklara sarılması gibi bir ince ayrıntıdan bahsetmiyorum bile. Ha, filmin eksikleri yok mu? Kime göre neye göre? Kitap ile bire bir bakanlar için dolu eksik var. Ben de bulabilirim. Hatta söyleyeyim size birkaç tane. Biiir... Kitapta Haldir ve arkadaşları Miğfer Dibi'ne "hurra" girip Theoden'in karizmasını yok ediyorlar mıydı? Purist arkadaşlarımızın da hemen atlayacağı gibi kitaptaki Boruşehir Savaşı tamamı ile Rohan kralı Theoden'in zaferidir. Elfleri karıştırmayalım lütfen. Sonra... Gimli karakteri kitapta bu kadar espritüel miydi? Filmde resmen maskara edilmiştir size göre, değil mi? Nasıl da bildim bakın. Müneccim de değilim üstelik. Hem neydi o forumlarda üstüne basa basa belirttiğiniz Theoden'in içinden Saruman "şeytanını" çıkartma sahnesi! Ne yapalım biliyor musunuz? Maraton gibi bir program hazırlayalım televizyonda. Siz de Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu misali size göre yanlış olan pozisyonları, pardon sahneleri yorumlayın. İnanıyorum ki o vakit dünya daha bir yaşanabilir olacak. Hem, sizi gidi Cekular bir film böyle mi izlenir? Oradaki duyguya bakacaksınız.
Bitmedi... Her şeyin en iyisini bilen sizler Yüzüklerin Efendisi'nin nereden baksanız 1300 sayfalık bir eser olduğunu da bilirsiniz. Aynı zamanda bu eserin bir çok mekan, ırk ve karakter analizi içerdiğini de unutmamışsınızdır. Eh, Yüzüklerin Efendisi'ni bu kadar bilen sizin gibiler bu efsanenin The Hobbit ve Silmarillion gibi bir öncesi olduğunu da bilir. The Hobbit'i 300, Silmarillion'u da 600 sayfadan hesap edin. Bu kadarını da yapabilirsiniz sanırım. Şimdi... 1300 sayfalık bir eserin sinema uyarlamasından bahsediyoruz. Bu eser 9 saate sığdırılacak. Bütün karakterler, mekanlar, ırklar, olaylar anlatılacak... Yetmeyecek hikâyenin bir bütün olmasını sağlayacak olan Silmarillion ve The Hobbit'e de göndermeler yapılacak. Sonra, siz daha iyisini yapabilecekmişsiniz gibi, durmadan yapım ekibine bel altından vuracaksınız. Yok ya! Hem bakın o eleştirmekten büyük haz duyduğunuz yönetmen Peter Jackson bu konuda ne demiş: "You shouldn't think of these movies as being The Lord of the Rings. The Lord of the Rings is, and always will be, a wonderful book - one of the greatest ever written. Any films will only ever be an interpretation of the book. In this case my interpretation." Anlamadınız mı? Bilmişliklerinize İngilizce'yi de katın öyleyse. Sonra bir de çıkıp "Peter Jackson kendisine Oscar kazandıran Tolkien'e teşekkür dahi etmedi" deyip adamın sinirini bir daha bozun. İşte o zaman bi' defolup gidin ve çay koyun. Siz bu kitapları da bu mantıkla okuduysanız vay Tolkien'in hâline...

Dinlenmesi Gerekenler (27) - Gelevera Deresi

Koyverdin gittin beni, Allah'ından bulasın.
Kimse almasın seni, yine bana kalasın.
Sevdiğim senin aşkın ciğerlerimi dağlar.
Hiç mi düşünmedin sen, sevdiğin böyle ağlar.

Gelevera Deresi iki dağın arası,
Yüzünden silinmesin bıçağımın yarası.
Sevdiğim senin aşkın ciğerlerimi dağlar.
Hiç mi düşünmedin sen, sevdiğin böyle ağlar.

Kâzım KOYUNCU

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 36

- I think Mr. Jingles happened by accident. I think when we electrocuted Del, and it all went so badly... well, John can feel that you know... and I think a part of... whatever magic was inside of him just slept through my tiny friend here. As for me, John had to give me a part of himself; a gift the way he saw it, so that I could see for myself what Wild Billy had done. When John did that; when he took my hand, a part of the power that worked through him spilled into me. (Tom Hanks)
- He... what? He infected you with life? (Eve Brent)
- That's as good a word as any. He infected us both, didn't he, Mr. Jingles? With life. I'm a hundred and eight years old, Elaine. I was forty-four the year that John Coffey walked the Green Mile. You mustn't blame John. He couldn't have what happened to him... he was just a force of nature. Oh I've lived to see some amazing things Elly. Another century come to past, but I've... I've had to see my friends and loved ones die off through the years... Hal and Melinda... Brutus Howell... my wife... my boy. And you Elaine... you'll die too, and my curse is knowing that I'll be there to see it. It's my torment you see; it's my punishment, for letting John Coffey ride the lightning; for killing a miracle of God. You'll be gone like all the others. I'll have to stay. I'll die eventually, that I'm sure. I have no illusions of immortality, but I will await your death... long before death finds me. In truth, I wish for it already. (Tom Hanks)

(The Green Mile)

27 Mayıs 2008 Salı

Sisler Bulvarı

NOT: Az sonra okuyacağınız şiir, kanımca, Türk şiirinin zirve noktasıdır. Grup Dinmeyen tarafından bestelenmiştir ayrıca. Onun tadı da ayrıdır. Okuyun ve dinleyin.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

Elinin arkasında güneş duruyordu
aylardan kasımdı üşüyorduk
Ağacın biri bulvarda ölüyordu
Şehrin camları kaygısız gülüyordu
Her köşe başında öpüşüyorduk

Sisler Bulvarı'na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
Kesik birer kol gibi yalnızdık
Dağlarda ateş yanmıyordu
Deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk

Sisler Bulvarı'nda seni kaybettim
Sokak lambaları öksürüyordu
Yukarıda bulutlar yürüyordu
Terk edilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
Yenikapı’da bir tren vardı

Sisler Bulvarı’nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
Sen rüyasını göreceksin
Çığlık çığlığa uyanacaksın
Sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
Beni görünce taş kesileceksin
Ağlamayacaksın! Ağlamayacaksın!

Sisler Bulvarı’ndan geçtim, sırılsıklamdı
Islak kaldırımlar parlıyordu
Durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarapta kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
Sisler boğazıma sarılmışlardı

Bir gemi beni Afrika’ya götürecek
ismi bilmem ne olacak
Kazablanka’da bir gün kalacağım
Sisler Bulvarı’nı hatırlayacağım
Kırmızı melek şarkısından bir satır
Lodos’dan iki
Senin kirpiklerinden bir satır
simsiyah bir satır hatırlayacağım
Seni hatırlatanın çenesini kıracağım
Limanda vapurlar uğuldayacak

Sisler Bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
Ağlayan sanki İstanbul’du
"Öl" desen belki ölecektim
İçimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
Yalnizlık bana dokunuyordu.

Eğer Sisler Bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
Hiç kimse beni anlayamazdı
Onbeş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
Belki kaçarken vururlardı

Sisler Bulvarı’ndan geçmediğin gün
Sisler Bulvarı öksüz ben öksüzüm
Yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
Aksaray’da ışıklar yanıyor
Sisler Bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum

Attilâ İLHAN

Ey Türk Kadını...

Ey Türk kadını! Aslında ey Müslüman Türk kadını demek daha doğru olacak. Öyle dedim say. Birazdan okuyacakların tamamen ve doğrudan sana, yüzüne karşı söylenmiş sözlerdir. Okurken bir daha düşün! Ayaklarını denk al, üstüne başına çeki düzen ver. Hatta koku bile sürünme. Pis kok! En iyisi, en doğrusu bu, en makûlü bu çünkü. Aksi takdirde sizi ben dahil kimse kurtaramaz. Bir kere sen de ben de biliyoruz fuhuşun ve zinanın affedilmeyecek günahlardan biri olduğunu. Günahkarsın işte. Sana bakan ben, erkek kimliğimle günahın yanından bile geçmezken, doğrudan cehennemliksin sen. "Ama ben kimin altına yatmışım ki?" deme bana. Sus! Günahkârsın. Hem dinimiz ne demiş bak! Bir kadının yabancı bir erkekle baş başa kalmasının "tahrik edici" ve zinaya davetiye çıkarıcı olduğunu biliyor muydun? Bil! Flört dahi etmeyeceksin bundan sonra. Erkek arkadaşın olmayacak mesela. Şayet oldu mu? Bittin sen! Bundan sonra dünyevi yaşamını zevkle yaşamaya bak. Sonrası yok çünkü senin için. Çünkü kadınsın bir kere. Hep ikinci plânda olmaya mahkumsun. Yanında arkadaş sıfatıyla bulundurduğun adamın kafasında dönen senaryolardan bihabersin çünkü. Yazık sana! Cidden! Olamazsın arkadaşım bir erkekle arkadaş falan. Çünkü iffeti bir kadının her şeyidir. Bu namus ile de bütünleşince demeyin hâlinize. Bunları lekeleyecek her türlü kötülük ve yanlışlıkla arana mesafe koyacaksın! Koymalısın demiyorum bak. Koyacaksın. Gerekirse bacak arana duvar öreceksin. O kadar! Sen baban ve ağabeylerin dışında hiçbir erkeğin yanında bulunmayacaksın. Zira öyle bir durumda yanınızdaki üçüncü kişi şeytanın ta kendisidir. Hoş, ben sizlerle yan yanayken göremedim o şeytanı hiç ama olsun neme lâzım, sıkı durmak gerek bir yerde. Ya da... İlle de yabancı bir erkekle mi konuşman gerekti, olur ya otobüse binersin. Geri kalmışlığı sonuna dek yaşarsın ama teknolojinin nimetlerini yan cebine katarsın ve binersin otobüse. Halbuki ilkel el arabaları var bunun için. Tam sana göre. Almalısın bir tane onlardan. Neyse... Otobüse bindin. Eh, Akbil'in de yok. Şöföre ya da muavine para vereceksin. Çeneni ve dilini kıpırdatman gerek. Dilini mi dedim? Hay ağzıma.... Kusuruma bakma. Karıştırmıyorum dilini falan. Paranı uzatırken ağzından çıkan kelimeleri dikkatli seçeceksin. Anladın mı? Anladın mı diyorum sana? Hah, aferin. Devam ediyorum öyleyse. Cümlelerin kalpte şüphe uyandırmayacak ve karşındaki kişiyi hakkında şüpheye düşürmeyecek tarzda olmalı. Şüphe duydu mu, bittin! Ağır başlı olacaksın. Süslenmeyeceksin. Koku... Hiç de bile. Pis olacaksın, pis. Temizlik imândan gelir ama sen pis olacaksın. Erkeğe mahsus çünkü o kural. Temiz olursan dikkat çekersin. Sakın. Sakın! Eğitim alacaksın tabii. Onu da karma eğitim dışında tutacaksın. Ne öyle erkeklerle aynı sınıflara doluşmalar. Ne de olsa hepsi sana aynı gözle bakıyor, değil mi? Onları zorlayan da sensin ne de olsa. Her şeyin sorumlusu sensin Müslüman Türk kadını. Tek yol var senin için. Ya ninja olacaksın sokağa çıkarken, ya da lâik ülkede dinini değiştireceksin.
Lâiklik demişken... Bu sözler benim değil. Yani benim de fikirler benden çıkmadı. Lâik düzenin gereklerinden biri olan Diyanet İşleri'nin dün resmi internet sitesinde yaptığı açıklamaların özetiydi bunlar. Haberiniz olsun istedim. Neyle karşı karşıyasınız bunu bilin en azından. Hâlâ öğrenemediniz ya. İnatçı şeyler siziiii...

Freedom

FOTOĞRAF: www.bobiler.org

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Ayça

Seni düşünmek kolay olsaydı Ayça
gecelerim böyle uzun sürer miydi,
Gözlerim dalıp gider miydi uzaklara?
Seni düşünmek kolay olsaydı
ölmek bu kadar zor gelir miydi bana?

Son yapraklarıyla bölüştüm seni
kibirli bir iklimden arda kalan güzün
ve dağıtır gibi saçlarımı
o esrik rüzgarda hüzün.
Seni düşünmek kolay olsaydı
savrulur muydum hayalinin ayazında
böyle esmer, böyle buruk?
Hiçbir zaman yağmayacak bir yağmurun
düşümdeki sonbir kaç damlasında tutsak
anılarımın kıyısında bir evde
çakılıp kalır mıydım sence?

Seni düşünmek kolay olsaydı
sakinliğim yalancı bir kum tanesi ellerinde
vurup sırtıma çocukluğumu
yollara düşer miydim Ayça?
Ölmek bu kadar zor gelir miydi bana?

Çağlar VAROL

Umudu Demliyor Hayat

Hasreti demliyor hayat sen soluğumdan uzaklaştıkça
Siyah beyaz bir resmin sararmış dalgınlığı vuruyor beni
Vuruyor beni, vuruyor, vurdukça yoruyor bu düş bahçesi
Hayat şarabı lâl eden bir suskunlukla sürüyor...

Anla beni!

Gülleri ve külleri bir anda bırakıp ardında
Gökyüzüne firar eden kuşlarla anla
Bir kentin uğultusuna karışan bakışlarımla

Anla beni!

Umudu demliyor hayat sisler aydınlığa yaklaştıkça
Bir mor menekşenin camlara inat coşkusu sarıyor beni
Sarıyor beni, sarıyor, sardıkça dağıtıyor kederlerimi
Hayat bir sağanaktan delice dökülür gibi sürüyor...

Anla beni!

Sen beni anladıkça tomurcuklarım göğe varıyor
Yağmurlu akpak sevinçler büyütüyor gözlerim
Sen beni anladıkça içimde bir çocuk nefes alıyor...

Meltem KAYA

Gözlerinde Irmaklar

Gözlerin Kızılırmak gibi uzun
derin ve eski bakar bu filmde
Gözlerin Yeşilırmak gibi Anadolu
bu sessiz şehirde

Yazlar eylül yerinde
kesilip gömülür yeşil zamanlar
attığın uçurumda bulamazsın kendini
Gelmez eski sevenlerin cigarası
Kuşlar uçar gider
Sarıkamış'tan Enez'e kadar.

Aralık yerlerden teyel geçer rüzgâr
vadileri sarmış ak pak tülbentlerde
Nesne yok, insan yok, tensiz ağaçlarda
Veda ettiler sözcükler uzakta
Can çekişem üç beş kumru, tek tük keklik
Islık çalar kemanlar en uzakta

Yazlar sessiz geçer kıyılarından
Atlar kaçar upuzun bozkırlara
Sessizlik Kızılırmak kadar olur
eller uçar gider kuşlarla
mendl bağlar bulutlar ağaçlara

İner çıkar anlamsız lastikler
beyaz asfaltta, iki minik serçe
nineler gibi saklanır aydınlık

Varlık yokluğa bedel bu öyküde
yazlar eylüle

Gözlerine çekilmiş ırmaklar
bu ayaz vurmuş şiirde
Sen beklersin, ben beklerim,
ömür biter iki tenha şehirde.

İrfan YILDIZ

Dünyaya Teşekkür

"Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Don Kişotlar'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya."

Kâzım KOYUNCU

Pazartesi Notları #29

  • Pazartesi Notları'nda yarım seneyi geride bırakmışız. Nice yarım senelere, nice senelere, nice asırlara inşallah!
  • 28 Mayıs itibariyle Antalya'da olacağım. Bu ayın 29'unda denizle ilk buluşmam anlamına geliyor tabii. Ne güzel.
  • Ulan blog. Seviyorum lan seni. Ahan da itiraf ettim. Oh be!
  • Tuzla'da ölen işçilerin sayısı en son kaçtı?
  • Dün akşam saatlerinde Fransa'dan süper bir haber geldi. Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivali'nde "En iyi yönetmen" ödülüne lâyık görüldü.
  • Örovizyon'da Mor ve Ötesi 7'nci olmuş. Sevgili blog milletçe ne kadar üzüldük bir bilsen.
  • Aysun Özbek'in tesettüre girdiği ve sporu bıraktığı söyleniyor. Biri de bir gün çıkıp "Tesettürü fırlattım, spora başladım" diye bir açıklama yapsın kafamı keseceğim. Yok, o kadar da değil sanki.
  • Küçükken benim pis kuzenim yerdeki çamuru çokokrem sanıp yerdieüüüü. Titredim birden. Ölmedi ama. Sapasağlam yaşıyor. Demek ki çamur sağlığa zararlı değilmiş. Ekmek bulamazsak çamur yeriz artık.
  • Ülkenin %74,1'i yoksulmuş. Orta sınıf diye bir şey kalmadı artık. Kim kimi yerse... Yerse!
  • Arkadaş şu Ülker'e para vermeyeyim diyorum ama piyasadaki en iyi bisküviyi ve çikolatayı da onlar yapıyor. Ben miyim suçlu yani? Hele Hanımeller Negrita diye bir lezzet çıkarmışlar ki yemeyin gitsin. Hepsini ben yiyeceğim çünkü. Nıhahahahaha!
  • Harun diye bir çocuğun blogunu keşfettim. Çocuk derken harbi harbi çocuk. Ancak büyümüş de küçülmüşlerden. Her şey hakkında yazıyor bu. Her şey hakkında ama. Öyle ki edebiyat kategorisine "Dikkat Yazılı Var" serilerini bile sokabilecek kadar orijinal bir adam. Kültür Sepeti gururla sunar: http://harunguven.blogspot.com/
  • Çayı bile ballı içiyorum ben, nağbeeeeeeer?
  • Leyla Gencer'in küllerinin Boğaz sularına serpilmesinin ardından yankılar sürüyor. Vakit gazetesi yazarı Hasan Karakaya bu durum hakkında "Türkiye'ye her şeyiyle yabancı bir kadın, biliyormuş. Hatta, ölüsüyle bile yabancı! Evet, yakılacak kadar yabancı..." demiş. Pardon ama bu ülkenin resmi bir dini vardı da biz mi unuttuk?
  • Hanımeller'in Anneler Günü için özel çıkan versiyonunu alıp kendim yedim. Kusura bakma anne.
  • Domino's Pizza gibi bir güzelliğin hayatımızda bir yer edinmesi ne kadar da hoş, değil mi sevgili blog?
  • Yıllar önce telefon numaramı değiştirdiğimde yeni numaramdan haberdar olmaları için listemdeki herkese "Yeni numaram bu, kaydedin" diye bir mesaj göndermiştim. Kim olduğumu yazmadığım için "İyi de sen kimsin :)" gibi mesajlara da maruz kalmıştım. Gerektiğinde özeleştirinin dibine vurabilen bir adamım ben. Aşağılamayın beni, n'olur?
  • Küçükken çok zeki fikirlerim vardı benim. Zihnisinir gibi bir adamdım. Şehirdeki herkesin evin dışına klima taktırması halinde yaz aylarının çok serin geçebileceğini düşünürdüm.
  • Aptallıklarıma önümüzdeki hafta devam edeceğim. Bu haftalık bu kadar yeter.
  • "Uçup gideceğine, gerçeği anlamış olsaydı, sevinçten sarılıp "Ben de seni seviyordum" deseydi, ey büyük Allah'ım ne olurdu? Mucizeler, lütuflar, sevindirmeler, nimetler, ödüller, mutlu etmelerle dolu hazinen boşalır mıydı?"
  • En nihayetinde Tek Yüzük'e sahip oldum. Boynumda asılı. Ne Gollum'a veririm ne de Orodruin'e atarım. Yaklaşmayın hüleayn!
  • Uçak güzel bir şey. Ancak şehirlerarası yolculukta cama başınızı dayayıp, cama vuran yağmur damlacıklarını izlemek gibisi yoktur.
  • Josh Holloway, Josh Holloway... Yetti lan! Herif gitti, derdi bitmedi be.
  • Şu ülkede YouTube'ye erişebilen tek mahlukat ben miyim?

25 Mayıs 2008 Pazar

"Yalnız ve Güzel Ülkeme..."

Çok garip bir ülkeyiz biz. Diğer ülkeler de bu durumda mıdır ama zaten bizi de çok ilgilendimiyor onların durumu. Kendi bahçemizin önüne bakmamız, dikkat etmemiz gerekiyor. Kadınlarımız sabahları Seda Sayan, Petek Dinçöz ve Esra Ceyhan'ı izlemek için kurulur televizyonun karşısına. O açmış, öteki işsiz, bir diğeri de kocasından dayak yemekteymiş. Evet, son derece ilgilendirir başkalarının özeli bizi. Magazin programlarının reyting oranlarının tavan yapması da bunun bir göstergesidir. Bir Allah'ın kulu da çıkıp "Yahu size ne Hülya Avşar'ın, Gülben Ergen'in özel yaşantısından" diye sormaz, soramaz. Asıverirler adamı. Bir kitap okumak, bir gazete almak hak getire... Akşam olur erkekler ele alır kumandayı. Kanal kanal dolaşılır ve en nihayetinde bir spor karşılaşması bulunur. Akşam eve geldiğinde yorgundur adam. "Hanım bu akşam da bir tiyatroya gidelim" demez. Koltuğa kurulup, ayakları uzatmak iyidir. Sonra da neden bu milletin genel kültür seviyesi yerlerde sürünüyor diye düşünür dururuz. Sokaktaki adamın karşısına geçsek ve sorsak en beğendiğiniz yerli yönetmen kim diye, muhtemelen alacağımız cevap Sinan Çetin olur. Bir onu bilirler çünkü. Neden? Televole'de o var da o yüzden. Sessiz, sakin, kendi hâlinde bir şeyler başarmaya çabalayan isimlerimizi ne gazeteler yazar ne televizyonlar haber yapar.
Nuri Bilge Ceylan... Kaç kişi biliyor bu ismi? Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, İklimler, Uzak... Peki bunlar ne çağrıştırıyor? "100 kişiye sorduk..." diye başlayan bir anket çözümlemesi yapsam o 100 kişinin kaçı doğru yanıtı verebilir? Bir tahminim var ama söylemeyeyim. Asmasınlar sonra beni de! Neyse, hâlâ bilmeyenlerin bilmesini sağlayalım öyleyse. 1959 İstanbul doğumlu kendi hâlinde bir sanatçı. Profesyonel fotoğrafçılık yapıyor. Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun. Ancak yolunu mezun olduğu bölümden çok uzakta çizdi kendisi. Sonra sinemaya atıldı. Kimsenin desteğini almadan çalıştı, çabaladı. Uluslararası alanda sayısız ödüle boğuldu yapıtları. Müzisyen Sting onu Lars von Trier, Federico Fellini ve Tarkovski gibi yönetmenlerin varisi olarak nitelerken ve Meg Ryan kendisini özel olarak kutlarken kendi ülkesinde herkes hayatına Nuri Bilge Ceylan'ın isminden dahi bihaber devam ediyordu. İklimler ve Uzak ile dünyanın en önemli film festivali olan Cannes'de büyük ödüle aday gösterildi. Büyük ödülü kucaklayamasa da bu festivalden ödüllerle dönmesini bildi. Son filmi Üç Maymun ile de 2008 Cannes Film Festivali'nde hem Altın Palmiye'ye hem de en iyi yönetmen ödülüne aday oldu. Ödüller bu akşam açıklandı. Altın Palmiye evsahibinde kalırken, sahnede en iyi yönetmen ödülünü açıklayacak olan Sean Penn'in ağzından çıkanlar sadece üç kelimeden ibaretti: "Nuri Bilge Ceylan"...
Muhtemelen yarın gazetelerde göremeyeceğiz bu haberi. Ha, belki kenarda köşede bir yere çok dikkatli göz gezdirirsek küçük bir sütun ayrılmış olduğuna tanıklık edebiliriz. Nuri Bilge Ceylan'ın bu akşam elde ettiği ödül çok büyük bir uluslararası başarıdır. "Ülkeni kötülemeden başarı elde edemezsin" kanısının aksine zekası ve yeteneği ile sonuna kadar hak ederek elde etmiştir bu ödülü. Hepsinden öte ödülünü almak için kürsüye çıktığında öyle bir konuşma yapmıştır ki hem dakikalarca konuşulsa anlatılamayacak duyguları tek bir cümle ile anlatmış hem de Cannes'den kilometrelerce ötede bulunan bizleri (en azından beni) hüngür hüngür ağlatmıştır; gururdan tüylerimizi diken diken etmiştir. Yazıyı NBC'nin kürsüde yapmış olduğu konuşma ile kapatmak istiyorum:
"...and I'd like to dedicate the prize to my lonely and beautiful country which I love passionately."

24 Mayıs 2008 Cumartesi

Dinlenmesi Gerekenler (26) - Didou Nana

Oropa ardzo arti varen
Çkim iveri nçari çkvaşa
Miordini miçkutu do
Goytiroku ma si çkvaşa
Miordini miçkutu do
Didou do na ni na

Huriyadas çima ndğasu
Skani mamulyas makipginam
Kankaleşa gamkomile
Vaşilebu taşi rina
Kankaleşa gamkomile
Didou do na ni na

Seri do ndğaşi arti mapu
Skani şaras ginocinepu
Skani dudi midamiğuru
Şkvak kargi mokileku
Skani dudi midamiğuru
Didou do na ni na

Ah orapa si ncgiri ndğaşi
Guri muço domixaşi
Seri iri şeni seriren do
Kukumela naku ndğaşi
Seri iri seriren do
Didou do na ni na

Kâzım KOYUNCU

Ayrılık Sevdaya Dahil

Açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
Gizli bir yılan gibi yuvarlanmış içimde kader
Uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın
Rüzgâr uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
Mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan
Onu çok arıyorum, onu çok arıyorum
Heryerimde vücudumun ağır yanık sızıları
Bir yerlere yıldırım düşüyorum
Ayrılığımızı hisettiğim an demirler eriyor hırsımdan
Ay ışığına batmış karabiber ağaçları gümüş tozu
Gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar yaseminler unutulmuş
Tedirgin gülümser
Çünkü ayrılık da sevdaya dahil, çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
Hiçbir anı tek başına yaşayamazlar
Her an ötekisiyle birlikte her şey onunla ilgili
Telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
Gittikçe genişleyen yakılmış ot kokusu
Yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
Yansımalar tutmuş bütün sahili
Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
Öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
Çünkü ayrılıklar da sevdaya dahil
Çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
Yalnızlık, hızla alçalan bulutlar, karanlık bir ağırlık
Hava ağır, toprak ağır, yaprak ağır...
Su tozları yağıyor üstümüze
Özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır?
Eflatuna çalar puslu lacivert bir sis kuşattı ormanı
Karanlık çöktü denize
Yalnızlık çakmak taşı gibi sert, elmas gibi keskin
Ne yanına dönsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin
Kapını bir çalan, olmadı mı hele elini bir tutan
Bilekleri bembeyaz kuğu boynu parmakları uzun ve ince
Sımsıcak bakışları suç ortağı kaçamak gülüşleri gizlice
Yalnızların en büyük sorunu tek başına özgürlük ne işe yarayacak
Bir türlü çözemedikleri bu ölü bir gezegenin soğuk tenhalığına
benzemesin diye özgürlük mutlaka paylaşılacak suç ortağı bir sevgiliyle
Sanmıştık ki ikimiz yeryüzünde ancak birbirimiz için varız
İkimiz sanmıştık ki tek kişilik bir yalnızlığa bile rahatça sığarız
Hiç yanılmamışız her an düşüp düşüp kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen sanki ateşten bir tebessüm zehir zemberek aşkımız.

Attilâ İLHAN

Nâzım'a Bir Güz Çelengi

Neden öldün Nâzım?
Senin türkülerinden yoksun ne yapacağız
şimdi
Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar bulabilecek
miyiz bir daha?
Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun ne yapacağız?
Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı, ateşle suyun birleştiği
gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler kazandırdın
bana
Denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları
bulutlar gibi yaprak gibi uçarlar
düşerlerdi orada, uzakta,
yaşarken kendine seçtiğin
ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa

Sana Şili'nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum
ve soğuk ay ışığını güney denizleri üstünde parıldayan
halkların kavgasını ve kavgamı benim
ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan...

Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da yalnızım
sensiz
senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen yüzünden
yoksun
dostluğumuzdan, bana ekmek olan,
rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan.

Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
Kuyu gibi kapkara zindanlardan
Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
Ellerinde izi vardı eziyetlerin
Hınç oklarını aradım gözlerinde
Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
yaralar ve ışıklar içinde

Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlar
senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya.
Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
Teşekkürler, böyle olduğun için! Teşekkürler o ateş için
türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.

Pablo NERUDA

Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU

Creativity (16)



23 Mayıs 2008 Cuma

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 35

"Choose Life. Choose a job. Choose a career. Choose a family. Choose a fucking big television, choose washing machines, cars, compact disc players and electrical tin openers. Choose good health, low cholesterol, and dental insurance. Choose fixed interest mortgage repayments. Choose a starter home. Choose your friends. Choose leisurewear and matching luggage. Choose a three-piece suite on hire purchase in a range of fucking fabrics. Choose DIY and wondering who the fuck you are on Sunday morning. Choose sitting on that couch watching mind-numbing, spirit-crushing game shows, stuffing fucking junk food into your mouth. Choose rotting away at the end of it all, pissing your last in a miserable home, nothing more than an embarrassment to the selfish, fucked up brats you spawned to replace yourselves. Choose your future. Choose life... But why would I want to do a thing like that? I chose not to choose life. I chose somethin' else. And the reasons? There are no reasons. Who needs reasons when you've got heroin?" (Trainspotting - Ewan McGregor)

22 Mayıs 2008 Perşembe

Mustafa Kemal

Dağ başını efkâr almış
gümüş dere durmaz ağlar
Gözyaşından kana kesmiş gözlerim
Ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
Ağlar ağlar cihan ağlar
Mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
Altmış üç ilimiz altmış üç yetim
yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
her geçen seni bizden parça parça götürür
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im

Diz dövdüm
gözlerim şavkı aktı Sakarya'nın suyuna
Sakarya'nın suları nâmın söyleşir
Hemşehrim Sakarya, öksüz Sakarya
Ankara'dan uçan kuşlar
Kemal'im der günler günü çağrışır,
kahrolur bulutlara karışır
Gök bulut yaşmak bulut
Uca dağlar dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im

Nasıl böyle varıp geldin, hoşgeldin
Çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin
Şol yüzünde güneş südü sıcaklık
Ellerinden öperim Mustafa Kemal
Senin dalın yaprağın biz senin fidanların
Biz bunları yapmadık
Sen elbette bilirsin bilirsin Mustafa Kemal
Elsiz ayaksız bir yeşil yılan
Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal
Hani bir vakitler Kubilay'ı kestiler
çün buyurdun kesenleri astılar
Sen uyudun asılanlar dirildi
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im

Karalar kuşanmış Karadeniz akmam diyor
Dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor
Bu gece kıyamet gecesi bu vapur Bandırma vapuru
Yattığın yer nur olsun Mustafa Kemal
Ben ölümden korkmam diyor
korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu
Değirmen döndü dolandı yıllar oldu
bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir
O bize öğretmedi kazan kaldırmasını
günahı vebali öğretenin boynuna
erdirip oldurana ana avrat sövmesini
Yüreğim kırıldı kanım kurudu
Var git Karadeniz, var git başımdan
Mızıka çalındı düğün mü sandın
Bir yol koyup gideni gelir mi sandın
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im

Ankara'nın taşına bak
Tut ki baktım uzar gider efkârım
Çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım
Gözlerimin yaşına bak
Ankara Kalesi'nde, Rasattepe'de
bir akça şahan gezer dolanır
yaşın yaşın mezarını aranır
Şu dünyanın işine bak
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.

Attilâ İLHAN

Space Jam

Hiç kimse unutmaz bir filmi ilk kez sinema salonunda izlediği günü. O gün beyaz perdede dönmekte olan filmin pek bir önemi yoktur. Aslında kaptırmışsınızdır kendinizi salonun atmosferine. Yıllar sonra dönüp baktığınızda farkına varırsınız aslında o gün izlemiş olduğunuz filmin her karesini hatırlıyor olduğunuzun. Şaşırırsınız bu duruma. Sonra hafızanızı biraz daha zorlarsınız ve sizi sinemayla ilk kez tanıştıran salonu bile hatırlıyorsunuzdur. İlk sinema deneyimimi yaşadığımda yıl 1993'dü. Bir akşam babam beni ve 5 yaşındaki kardeşimi alıp götürmüştü Antalya Kaleiçi'ndeki tarihi Oscar Sineması'na. Jurassic Park'tı filmin adı. Bir ilk film için pek iyi bir film olduğu söylenemezdi ama her zaman da söylerim ben çok garip bir çocuktum ve acayip bir haz almıştım filmden. Bunları söyledim ama bundan sonra yazacaklarımla pek de bir alakası olduğunu sanmıyorum. Sadece Kaleiçi'nin o buram buram eksi Antalya kokan binalarının içinde bir labirentteymişçesine Oscar Sineması'nı aramak hoşuma giderdi. Şimdi kapandı tabii o sinema. Yazık oldu. Üzüldüm. Bir dönem sanki başka sinema yokmuş gibi yeni gelen her filmi orada izlerdim. O sinemada izlemekten en çok zevk aldığım filmlerde biri de Majesteleri'ni ilk defa bir sinema filminde görmemize vesile olan Space Jam'di. Unutmak mümkün değil bu filmi. Birçoklarına göre kalburüstü bir yapımdır ama ben hâlâ bu filmi izlerken ağzımın sularının akmasına engel olamam. İğrençliğimi geçiniz ve ilk izlediğimdeki halimi tahmin yollarına düşünüz. Ya da vazgeçtim, düşmeseniz daha iyi sanki.
Düşünün bir... Çocuksunuz. Henüz 10 yaşındasınız. Keyif almanıza vesile olan en büyük aktiviteniz sabahtan akşama dek çizgi film izlemek. O vakitlerin en büyük moda çizgi karakterleri de hiç şüphe yok ki Looney Tunes kahramanlarıydı. Her zorluğun altından zekası sayesinde kurtulan tavşan Bugs Bunny, ağzından tükürükler saçarak konuşan ve aptallığın kitabını yazan Duffy Duck, bütün hayatı Slyvester'in pençelerinden kaçmakla geçen Tweety ve diğerleri... Bundan öte çocuk da olsak ismini ve önemini bilmemenin ayıp olduğu "Majesteleri" Michael Jordan... Yemeyip de yanında yatsanız yatılacak cinstendi Space Jam. Animasyon karakterleri ve gerçek hayattan isimleri Roger Rabbit and the Secrets of Toon Town'dan sonra en başarılı şekilde biraraya getiren yapıttı. Ancak elbette ki Michael Jordan'ın Looney Tunes karakterlerinin şaklabanlıklarına ayak uydurmasını beklemek abesle iştigal olurdu. Hâl böyle olunca Bugs Bunny ve arkadaşlarının basketbol oynaması gerekecekti. Bu bağlamda filmin konusunu da sıradan olarak nitelemek yanlış olur. Dünyadan kilometrelerce uzakta yer alan Moron Dağı gezegeninin lideri çok büyük bir eğlence merkezinin de sahibidir. Ancak zamanla işleri yolunda gitmeme başlar. Müşteriler tatmin duygusunu yitirirler. Gezegenin sahibi Swackhammer için artık tek yol dünyaya gidip Looney Tunes karakterlerini Moron Dağı'na getirmektir. Bu sayede Looney Tunes karakterleri bir köle misali çalıştırılacaklar ve gezegen ahalisini eğlendirmek zorunda kalacaklardır. Swackhammer 5 kişilik bir ekibi dünyaya postalar. Dünyada Looney Tunes karakterlerini bulurlar ama boyları çok kısa olan bu yaratıklar bir türlü Looney Tunes karakterlerini gitmeye zorlayamadıkları gibi dalga konusu da olurlar. Kolay teslim olmamayı geçin ayaklarına kadar gelen eğlenceyi kaçırmaya da pek niyetli değildir Looney Tunes'lar. Bugs Bunny bu dakikada cinliğini konuşturur ve yaratıkları bir basketbol maçı yapmaya davet eder ve bu maçı kazandıkları takdirde Moron Dağı'na geleceklerini söyler. Basketbolun ne demek olduğundan bile bihaber olan yaratıklar önce bu teklifi kabul etseler de bu sporun nasıl oynandığını gördükten sonra Looney Tunes'lar karşısında hiçbir şansları olmadığını anlarlar. Artık tek bir yol vardır; dünyaca ünlü basketbolcular Charles Barkley, Patrick Ewing, Muggsy Bogues, Larry Johnson ve Shawn Bradley'in yeteneklerini çalmak! Geri döndüklerinde hem boy hem de en anlamında çok büyüktürler artık. Bu durumu gören Bugs Bunny ve arkadaşlarını haliyle endişe kaplar. Maça bu durumda çıktıkları takdirde kendilerine Moron Dağı'nın yolu gözükmektedir ve bir an önce kafayı çalıştırmaları gerekmektedir. Zira Looney Tunes karakterlerinin de yaptıkları en iyi şey budur zaten. Basketbolu yeni bırakmış olan Michael Jordan ile temas kurarlar ve onu kendi takımlarında oynatabilmek için ikna etmeye girişirler.
Kim ne derse desin bu film hakkında. Pek de umrumda değil açıkçası. Ben son derece keyif alıyorum bu filmi izlerken. Sahneler olduğu gibi aklımda olmasına rağmen o son baskette Jordan ile uzatırım kolumu potaya. Hâlâ...

Zehir

Üstüne dökülen zehir
uyutmuyor, işliyor diplere
Ben miyim değil mi uyurgezer
odamda gecelerce

Aşkı ve dünyayı hakedememiş
kavganon kuruttuğu insanlar
sinekler gibi çarpıp camlara
düşüyorlar yarı karanlıkta

Camlar mı aklım mı hayalim mi
oradan oraya, oradan öteye
Sağalsın dinsin istiyor
dıştakiler ve dipteki
dayanamıyor
dinsin artık yeter.

Gülten AKIN

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Aşkın Dansı

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme
başka bir yer, başka bir dosta meylediyorsun, etme
Ey ay, felek harap olmuş, ziyan olmuş senin için
bizi öyle harap, öyle ziyan ediyorsun, etme.
Ey makamı var ile yokun üstünde olan
sen varlık sahasını terk ediyorsun, etme
Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
sen ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme
Şekerliğinin içinde zehir olsa dokunmaz bize
sen zehri şeker, şekeri zehrediyorsun, etme
Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme
Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme
İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme

Mevlana Celaleddini RUMİ

NOT: Bu şiirin muhteşem Yılmaz Erdoğan yorumunu dinlemek için sağ sütunda bulunan oynatıcıyı kullanabilirsiniz. Evet, böyle de bir güzellik sunuyorum size.

20 Mayıs 2008 Salı

"19 Mayıs Allah'a İsyandır"

Dün yazmış olduğum Pazartesi Notları'nda belirtmiştim 19 Mayıs 2008 günü bir belediye otobüsünde rastladığım olayı. Okumadıysanız aramamanız için tekrar edeyim. Önümde oturmakta olan kara çarşaflı biri bir ilkokulun bahçesinde 19 Mayıs'ı kutlamakta olan çocukları ve onları mutluluk içinde seyretmekte olan ebeveynlerini parmağı ile göstererek yanında oturan kıza sordu: "Bunlar neyi kutluyor ki?"... Tutamadım kendimi. Sinirimden ne diyeceğimi de bilemedim ya, ağzıma gelenleri söyledim. Pek etkili olduğunu da söyleyemek doğru olmaz. Ancak bugün daha çok üzüldüm ağzımdan çıkan cümlelerin "Sen bugün bu topraklarda rahat rahat nefes alıp veriyorsun, kafan estiği gibi giyinip, dinin emrettiklerini kendince uyguluyorsun ya, işte bu çocuklar da onu kutluyorlar" olmadığına. Bugün bir şey okudum ve bunları söylemediğime biraz daha fazla üzüldüm. Çünkü artık bazıları ağızlarına geleni söylemekten çekinmiyor. Ben ve benim gibiler daha ne kadar bekleyecek konuşmak için? Okuduğum ve beni bunları yazmaya zorlayan yazıdan birazdan bahsedeceğim. Bundan önce farklı bir konuda daha dil dökmek istiyorum.
Okuduğum üniversite bu dönem bir ders aldım. Dersin adı Intercultural Communication. İngilizce bilmeyenler için dilimizdeki karşılığını da vereyim: Kültürlerarası İletişim. Bu ders kapsamında bizi dönem boyunca bir konferans odasına kapattılar ve Amerika'nın Nebraska eyaletinde bulunan Lincoln Üniversitesi öğrencileri ile görüntülü konferans yaptık. Dersin amacı farklı kültürlerin birbirini tanımasıydı. Pek çok sunum yapıp ülkemiz hakkında bilgi verdik. Aynı şekilde onlar da... Dönem boyunca en çok şaşırdığım ve sevinsem mi yoksa üzülsem mi bilemediğim durum Amerikalı öğrencilerin Mustafa Kemal Atatürk'ü ve onun ideolojilerini bizden daha iyi anlamalarına tanıklık etmiş olmamdı. Hatta bir gün derse başlarken dev bir Atatürk posteri açmışlar ve biz de onları alkışa boğmuştuk. Bunun yanında pekçoğu Türkiye'ye gelmeyi ve özellikle Anıtkabir'i ziyaret etmek istediklerini söylediler. Değerini bilemediğimiz Atamız ile gurur duyduk bir kez daha? Peki biz Mustafa Kemal'i ne kadar anladık? Buraya da biraz sonra geleceğim.
Yine derslerden birinde Amerikalı öğrencilerden biri hazırladığı sunumunda Amerikan ordusunu tanıtma yolunu seçmiş. Biz zaten yaptıkları icraatlardan tanıyorduk kendilerini de, bu arkadaş ordularını bir melek gibi göstermeye başlayınca "Hah, orada dur işte" demek lazımdı kendisine. En nihayetinde arkadaşın biri tutamadı tabii kendisini ve söz isteyip "Irak savaşı hakkında ne düşünüyorsun?" diye sordu çocuğa. Utana sıkıla "Biz oraya özgürlük götürüyoruz. Amerika Irak halkına demokrasi vermek için orada" gibi bir cevapla kurtulduğunu sanmıştı ki, arkadaşım karşı atağa kalktı: "Amerika ile Irak'ın arası kaç kilometre? Size mi kaldı Irak'a özgürlük götürmek?"... O an derste kayış koptuğu an oldu. Buraya da değineceğim.
Şimdi bandı geriye saralım. İlk paragrafta bıraktığımız yere geri dönelim. Neden bu yazıyı yazıyorum. Evet bir şeylere çok sinirlendim ama neden? Bu sabah internette rastladığım bir yazı karşısında ne yapacağımı şaşırdım. Söz konusu yazı Saadet Partisi'nin Trabzon'un Of ilçesinin gençlik kollarının 19 Mayıs tanımı hakkındaydı. Sitede yer alan bir makaleye göre 19 Mayıs Allah'a isyanmış. 19 Mayıs gelmeden 1 ay önce okullar şer yuvası halini alıyormuş. 19 Mayıs'ın amacı kızları soyup ortalıkta dolaştırarak gençlerin maneviyatını köreltmekmiş. Peki şimdi soralım. Bunu söyleyenler hiç mi tarih okumadılar? Biz 19 Mayıs'ı boşu boşuna gençlik eğlensin kutlasın diye mi bayram eyledik? 19 Mayıs'ı sadece eğlenceden ibaret sanan zihniyetin şeriatçı beyni bu kadarına da mı basmıyor? Özgürlük özgürlük diye inlemeyi bilip sizinle aynı inanç değerlerine sahip olmayanları "tu kaka" olarak göstermek de neyin nesidir? 3 yaşındaki kız çocuğunun etek altını sansürleyen zihniyetin yanında sizin gibi ilkokula giden kızları dahi cinsel bir obje olarak gören zihniyetin ne gibi bir farkı var?
Şimdi hepsini toparlayalım. 19 Mayıs 1919'un Milli Mücadele'nin ve dolayısıyla Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcı olduğundan ve 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'nın da bu yüzden bayram addedildiğini bilmeyen zihniyetin dedeleri Kurtuluş Savaşı'nda birileri vatanı, milleti, dini kurtarmaya çalışırken düşmanla işbirliği içinde miydi? Bugün 19 Mayıs'ı Allah'a isyan kabul edenler Kurtuluş Savaşı'nı kazandırıp dolayısıyla kutsal kitabın yakılıp, camilerin de yıkılmasını önleyen Mustafa Kemal Atatürk'ün anısına bir kez olsun rahmet okudular mı acaba? Madem bu kadar dindardınız sırf ninelerinizin namusunu kurtadı diye, sırf babalarınız anasız babasız büyümedi diye, sırf bugün rahatça yaşayabildiğiniz dininiz ayaklar altına alınmadı diye Mustafa Kemal'e vefa borçlusunuz. Bahsettiğim Amerikalı çocuğa kulak verin siz. Onun inanıp da anlattığı masallara kanın. Ancak burnunuzun dibinde, Irak'ta Müslümanlar'a ve onların dini değerlerine yapılanları hep görmezden gelin. Ve tüm bu olanlara da "Eee, özgürlük abi!" deyip geçin. Siz Müslümansanız ben değilim.

İLGİLİ LİNKLER:

LİNK 1
LİNK 2
LİNK 3

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Bu Hayat

Kaçağım, eşkiya aşklar yaşarım durmadan
Kaşla göz, dağla uçurum arası konar göçerim.
Sürgünlüğümü yurtlanmaz yerleşik sevdalar,
sığsın isterler defnelerim, küçücük saksılarına.
Yetmez, dağbaşlarının teslimiyeti istenir,
ya katlim, ya ihanetim.

Bilmezler bir başka yolu olduğunu.
Yani ben, eşkiya her yanı pusu.
Gözlerindeki dumanlı dağlara sevdam,
zülfünde gölgeye sığınmam bundandır
O zaman keyif çatarım silah diye
sevdanın doruğuna.

Buzullar erir nehirler yatak değiştirir
Sevdalarını ışıklarında yıkarlar
Sonra da yürekleri seslerinde
gürül gürül akarlar
Çıplak suretleri dağ başlarını resmeder
O dem iklim değişir, hüzün olur.

Yüreğimden gayrısına sır vermediğim doğrudur,
kaçaklıktır.
Hadi gel Şahrud'um dağlara gövde verelim,
göğsüm tahtasının altı ol.
Yoksa vuracak beni hasretim bir tenhada
Yakışır mı bir kaçağa ecel eliyle ölmek?

Hayat denen sonsuzluğun
karşısında bir çocuğuz
Düşe - kalka büyürken
kalkamayız birçoğumuz

Bu hayat böyle mi olur
Düşen hep yerde mi kalır
Gün olur belin doğrulur
Kim n'olacak belli m'olur

Ama bitmez yolculuklar
Belki biraz canın yanar
Düştüğün yerde doğrulup
başlar yine ilk adımlar

Bu hayat böyle mi olur
Düşen hep yerde mi kalır
Gün olur belin doğrulur
Kim n'olacak belli m' olur?

Tunay BOZYİĞİT

Pazartesi Notları #28

  • Pazartesi Notları'nda 27 haftayı geride bırakmışız. Nereye kadar dayanabileceğim bakalım!
  • MSN'e o kadar alıştık ki millet olarak sanki ailemizin bir ferdi gibi. Aynı ev içinde bile aile bireyleri ile MSN'de muhabbet eden tipleri geçtim artık duruşmalara dahi MSN'den katılmak mümkün olacakmış. İmam ve cemaat ilişkisine ne kadar da çok benziyor değil mi?
  • İktidar 200 bin kadar işçiyi ilgilendiren yaş çay alım fiyatlarını 85 YKr olarak açıklamış. İşçiler isyan etmiş haliyle. Ama siz getirmediniz mi zaten bunları başa? Müstehaktır efendim.
  • Geçtiğimiz hafta Başbakanlık Basın Merkezi'nin internet sitesi hack'lenmişti. Siteyi hack'leyen kişinin internet sitesini de hack'lemişler sonra. Üstelik siteye girildiğinde sizi karşılayan yazı aynen şöyleymiş: "Hacked by R.T.E."...
  • Tuncay Özkan hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum. Biraz yatışmam gerek. Belki bir sonraki haftaya.
  • Milli Gazete Arçelik'in anneler günü için hazırladığı reklama sansür uygulamış. Afişte yer alan mankenlerin etek boylaı uzatılıp, omuzları kapatılmış. Arçelik dava açıyormuş. Ulan, ulan...
  • Bir Pippa Bacca davası daha... Danimarka'dan bisikletiyle dünya turuna çıkan bir kadın turist Yozgat'ta tecavüze uğramış. Adamı erkekliğinden utandırıyor bu adiler.
  • İnsanların MSN iletilerini okumak, okurken gülmek, gülerken sandalyeden düşmek kadar güzel bir haz yok.
  • Kullananlar bilir... Bir yerimiz burkulduğunda ya da incindiğinde ki bunu genelde futbol oynayanlar yaşar, can havli ile ilk sarıldığımız merhem Ben-Gay'dır. Çoğunluk nefret eder ama ben o merhemin hem kokusuna hem de sürülen yeri hafif yakmasına bayılıyorum. Mazoşist miyim neyim?
  • Kahve Dünyası'ndaki Çikolata Fondü ne muhteşem bir şeydir! Çilek ve muz parçalarını sıcak çikolataya daldırıp ağza atmak yerine, meyveleri olduğu gibi çikolata havuzuna bırakmak ve yaklaşık yarım dakika sonra alıp ağza atmak daha muhteşem bir şey.
  • Bugün bindiğim bir belediye otobüsünde önümde kara çarşaflı bir teyze oturuyordu. Evet, kara çarşaflı amca oturacak değildi tabii. Belki bir anlatım bozukluğu, bilemiyorum. Herneyse... Bir ilkokulun önünden geçerken içeride 19 Mayıs'ı kutlayan çocukları gördü ve yanındaki kıza dönüp "Bunlar neden böyle eğlenip, dans ediyorlar?" diye sordu. Sinirlerim tepeme vurdu tabii. "Yahu siz neden varsınız bu dünyada? Hiçbir şeyden haberiniz olmayacak. Hiçbir şeyi bilmeyeceksiniz. Öyle ot gibi yaşayıp, ot gibi ölüp, ot gibi ahirete gideceksiniz. Sahi ne amaçla varsınız siz?" demeden duramadım.
  • Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramınız bu vesileyle bir kez daha kutlu olsun.

19 Mayıs

Ulu önder Mustafa Kemal'in doğum günü olarak kabul ettiği ve Milli Mücadele sürecini resmen başlatan tarih olan 19 Mayıs 1919'un üzerinden 89 yıl geçmiş. Mustafa Kemal'in doğum günü, ulusumuzun da Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun. İzinden yürüyenler oldukça bu cumhuriyet payidar kalacaktır!

18 Mayıs 2008 Pazar

Bir Film Neden Tercih Edilir?

Evet, sağ sütunda 1 ay boyunca bu sorunun yanıtını arayacağız. Blogun sadık takipçilerinden sevgili Mobius uzun zaman sonra gelen yeni anketin fikir sahibi. Evet, o olmasaydı bu anket olmayacaktı :)

NOT: Ankette birden fazla seçeneği işaretleyebilirsiniz.

Gil Galad

Gil Galad was an elven king
of him the harpers sadly sing:
The last whose realm was fair and free
between the mountains and the sea.
His sword was long, his lance was keen,
his shining helm afar was seen;
the countless stars of heaven’s field
were mirrored in his silver shield.
But long ago he rode away,
and where he dwelleth none can say;
for into darkness fell his star
in Mordor where the shadows are...

Das Leben der Anderen

George Orwell'in en ünlü eseri 1984'ü herkes bilir. Okumamış olanların bile bir yerlerden kulağına çalınmıştır ismi. En azından herkesin bu eser hakkında ucundan da olsa bilgi sahibi olduğunu biliriz. Her fırsatta da dile getirmekten çekinmem; Aldous Huxley'in Brave New World'ü ve Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'i ile birlikte en beğendiğim kitapların başında gelir. Bu eserlerde totaliter rejimlerin toplum üzerindeki dayatmalarına tanıklık ederiz. Kendi kurallarına uyulduğu takdirde toplumların daha yaşanılabilir kılınacağına dair inançları dile getirilir. Özgür düşünce diye bir şey yoktur. Kısacası baştakiler ne derse odur. Siz de paşa paşa uymak zorunda kalırsınız. 1984 devletin büyük gözünün daima halkın üzerinde olduğuna dair kaleme alınmış bir romandır. Toplum içindeki her birey 7 gün 24 saat devletin gözetimi altındadır. Attıkları her adımın, ciğerlerine çektikleri her havanın sayısı devlet tarafından bilinir. Devletin ideolojisine karşı olduğunuz an ipiniz çekilir. Tarih olursunuz diyeceğim ama tarih de olmazsınız. Bir zamanlar bu yeryüzünde nefes alıp verdiğinize dair tüm deliller yok edilir. Bu roman piyasaya sürüldükten sonra haliyle büyük yankı uyandırdı. Kitabı okuyarak sayfalar arasından burunlara vuran umutsuz kokuya maruz kalan herkes bunun sadece bir kitapta yer alan distopik bir öykü olmasını ümit etti. Ancak öyle değildi tabii. Yıllar geçtikçe eserin yazarı Orwell'in bile bir zamanlar devlet tarafından birinci derecede takip edildiğini öğrendikten sonra en yalnız olduğumuz anlardan bile şüphe eder olduk. Winston Smith ve Julia karakterlerinin nasıl yakalandıklarını hatırlayın!
Orwell'in bu eserinin ardından benzer konseptte birçok kitap kaleme alındı, bir o kadar da sinema filmi çekilip, tiyatro oyunu oynandı. Hatta bunlardan biri de 1984'ün aynı yıl Michael Radford tarafından çekilmiş sinema filmiydi. Her ne kadar okumayı sevmeyen kitlelerin 1984'ü tanımaları açısından etkili bir film sayılsa da bunun dışında başrolde oynayan John Hurt'ün bile kalburüstü bir yapım olmasını engelleyemediği bir filmdir. Aynı olay örgüsüne sahip yapımlardan en sonuncusu ve kanımca en başarılılarından biri olan 2006 yapımı Das Leben der Anderen de devletin "başkalarının hayatları" üzerindeki müdahalesini son derece ustalıkla işliyor. Film bayrağı George Orwell'in kitabında 1984 yılının kasım ayında bıraktığı yerden devralıyor. Yalnız bayrağın devralındığı yer bu kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet kontrolü altında kurulan ve sosyalist bir rejimle yönetilen Doğu Almanya. 1980'lerin ortasında Doğu Almanya'da hüküm süren durumu bir düşünün. Son demlerini yaşamakta olan komünist rejim, devletin üzerinden yavaş yavaş elini çekmekte olan Sovyetler Birliği, Berlin Duvarı'nın inşası ile birlikte Batı'ya kaçış umutları sona eren halkın oraya ve oradakilere duyduğu özlem... Kayıt altına aldığı 17 milyon vatandaşın dosyası ile aşmış istihbarat kurumu Stasi de işin cabası... Stasi ajanları ülke genelinde "başkalarının hayatları"nı yakın takibe almış, özel yaşam olgusunu yerle bir etmiş, Batı Almanya yanlılarını tespit etmeyi görev bellemiştir. Üniversite yıllarında okulunu en yüksek derece ile bitirerek devlet ilkelerine son derece bağlı bir Stasi ajanı olan Hauptmann Gerd Wiesler'in geçirdiği inanılmaz dönüşüme ve bunun beraberinde getirdiği drama tanıklık ediyoruz film boyunca.
Georg Dreyman son derece başarılı bir tiyatro yazarıdır. Yazdığı oyunlar devlet tiyatrosunda kapalı gişe oynamaktadır. Bunun beraberinde getirdiği ünün de sahibidir aynı zamanda. Ancak bu tip devlet düzenlerinde bilinir ki sanatçılar takip edilecekler listesinin en başında gelir. Kültür Bakanı olan Bruno Hempf ise Dreyman'ın oyuncu sevgilisi Christa-Maria'na vurgundur ve onun özgüven eksikliğini sömürmektedir. Fakat kadının kendisine yüz vermemesinden de yüz bulan bakan tiyatro yazarı Dreyman'ın takip edilme derecesini Batı Almanya'ya olan eğilimlerinden şüphe edilmesi yüzünden en üst seviyeye çıkarır. Bir gün Dreyman ve sevgilisi Christa-Maria evde yokken Stasi çiftin evine sessiz sedasız girer ve evin dinlenmesini sağlayacak olan tüm düzenekler yerleştirilir. Evin dinlenmesi görevi ise Wiesler'indir. Filmin başlarında işkenceye karşı çıkan bir öğrencisi üzerinde eksi yönde kanaat kullanacak kadar Stasi ilkelerine bağlı olan ve görevi kendi isteği ile kabul eden Wiesler ise baskıcı bir rejim içerisinde, devlet görevini yerine getirebilmek yıllarca eğitimini aldığı ideolojiden ödün vermeyen bir karakterdir. Fakat Dreyman'ı takip sürecinde oyun yazarını ve sevgilisini tanımaya başladıkça ve onların gerçekten de Doğu Almanya'nın üzücü durumunu Batı Almanya ile paylaşma isteklerini gördükçe tökezlemeye başlar. Çiftin müzik, edebiyat ve özgür düşünce dolu dünyasının içine dahil oldukça kendi yaşamındaki boşlukları da doldurmaya başlar. Bir gün evde kimse yokken eve girer ve Dreyman'a doğum gününde hediye edilen Bertolt Brecht kitabını alıp, okumaya başlar. Başlangıçta tahmin bile edemediği bir dönüşümün içindedir artık. Yalnız bir sorun vardır. İçindeki insanı keşfetmeye başlayan Wiesler, Dreyman hakkında topladığı bilgileri sakladığı takdirde Stasi'deki kariyeri sona erecek, açıklarsa da Dreyman'ın masum hayatıyla oynamış olacaktır.
BAFTA, Avrupa Film Ödülleri ve Cesar Ödülleri'nin de içinde bulunduğu birçok uluslararası festivalden toplam 54 ödülle dönmüş ve bunlara kaldırdığı en iyi yabancı film Oscar'ını da eklemiş olan Başkalarının Hayatı'nın yönetmenlik koltuğunda Alman yönetmen Florian Henckel von Donnersmarck'ı görüyoruz. Kendisi son dönemde gözle görülür bir şekilde çıkış yakalayan Alman sinemasının tanınmış yönetmenlerinden. Filmde yönetmenden çok sergiledikleri oyunculuklar ile önplana çıkmayı hak eden isimlere değinmek istiyorum. Bunların başında duruşu ve görünüşü itibarıyla insanda Alman sinemasının Kevin Spacey'i izlenimi yaratan Ulrich Mühe var. Filmde Stasi ajanı Wiesler'i canlandıran Mühe tam da dünya sinemasının kendisini yavaş yavaş tanımaya başladığı dönemlerde, geçtiğimiz yaz, mide kanserine yenik düşerek bizleri büyük bir üzüntüye boğdu. Kendisi bu filmdeki performansıyla pek çok ödülü silip süpürürken herhalde yönetmenin Oscar'a uzanmasındaki en büyük pay sahibi olmuştur. Kendisi aynı zamanda - belirtmeden geçemeyeceğim - filmin son sahnesinde ettiği "No, it's for me" kelamı ile de gözlerimi doldurmuştur. Mühe'nin dışında filmde kesinlikle es geçilmemesi gereken bir isim daha var ki o da hayatı başlı başına bir drama olan tiyatro yazarı Dreyman'ı canlandıran Sebastian Koch. Özellikle mimiklerine olan hakimiyeti ile gönlümde taht kurmuştur kendisi. Her ne kadar Dreyman karakterinin üzerine giydirilen bir elbise olsa da filmin son sahnelerindeki oyunculuğu Wiesler'inki ile birleşince izleyici nirvanaya ulaşıyor.
Başkalarının Hayatı'na aldığı tüm ödüllere rağmen her daim tebriklerle yaklaşılmadı. Doğu Almanya'daki yönetimi abartılı, Batı'yı da kelebeklerin uçuşup kuşların şakıdığı bir yer gibi göstermeye çalıştığı yönünde eleştiriler de geldi. Hatta öyle ki bu eleştiriler zaman zaman son derece şiddetli bir boyut aldı. Eleştirilerin en büyük çıkış noktası ise filmin anti-sol bir tavır takınmasıydı. Bu yazdıklarımın izlemeyenleri etkilemesini istemem. Şayet ben filmde böyle bir şeye de rastlamadım. Bu tip propagandaların gözümüze sokularak yansıtıldığı birçok film sayabilirim. Ancak şunu da söyleyebilirim ki Das Leben der Anderen o filmlerden biri değil. Bu söylediklerimin dışında filmin en çok beğendiğim özelliklerinden biri klasik Hollywoodvari bir mutlu sonla bitmemiş olması. Hani mutlu sonla biten her Hollywood filminde başkahraman mutluluğu para ve erkte bulur ya Başkalarının Hayatı ana karakterine mutluluğu huzur bulmasına yardım ederek vermiş ki benim Avrupa sinemasının en sevdiğim yanını bu oluşturur. Son olarak belirtmek istiyorum ki bu yazı "HGW XX/7'ye ithaf edilmiştir".

Hasta Siempre

Dedicated to Che!

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Fidel'e Şarkı

Haydi gidelim,
ateşli peygamberi şafağın,
gizli patikalardan ulaşalım
o yeşil timsahı kurtarmaya, aşkla sevdiğin.

Haydi gidelim,
isyankâr ve marslı yıldızlarla dolu
cepheyle aşağılanmayı bozguna uğratarak
zafere erişmeye ya da ölümle buluşmaya yemin edelim.

Duyulduğunda ilk atış sesi ve uyandığında
çalılıklar bakirelere yaraşan bir şaşkınlıkla,
orada, yanıbaşında, olgun savaşçılar olarak,
bulacaksın bizi.

Saçıldığında sesin dört rüzgara doğru
adalet, ekmek, özgürlük, tarım reformu,
oradai yanıbaşında, aynı vurgularla,
bulacaksın bizi.

Ve yerini bulduğunda bunca emeğin sonunda
zalime karşı doğruluğun uğraşı,
orada, yanıbaşında, bekçilik edeeken mücadelenin sonuçlarına,
bulacaksın bizi.

Yaralı böğrünü yaladığı gün canavar
milliyetçi bir mızraktır onu orada vuran,
orada, yanıbaşında, gururlu yüreklerimizle,
bulacaksın bizi.

Sanma ki bozabilirler bütünlüğümüzü
rüşvetle kuşanmış yaldızlı bitler,
tek istediğim bir tüfek, mermiler ve bir siper.
Başka hiçbir şey.

Ve şayet engellerse yolumuzu demir,
Amerika tarihine geçen
gerillaların kemiklerini örtmek için
bir mendil isteriz Kübalıların gözyaşlarından.
Başka hiçbir şey.

Che GUEVARA

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 34

"Dünyanın bütün meşhurları bununla traş oluyor. İngiltere kralı, rahmetli başkan Kennedy, taçsız kral Pele, Beckenbauer, kaleci Maier, Nadia Comaneci, Brigitte Bardot, Fenerbahçeli Cemil". (Neşeli Günler - Şener Şen)

Garden State

Çok uzun zaman geçmişti Garden State'yi izleyişimin üzerinden. İzlediğim o kadar çok filmin arasında unutup gitmiştim nasıl gelişip nasıl son bulduğunu. Ancak çok hoş bir film olduğunu unutmamıştım. Yine de hafızamı tazelemek fena olmazdı. İzlenilen filmi tekrar izlemek yerine izlenmemiş bir filmi izleme taraftarı olan ben bu kuralı bir kereliğine bozdum. Yaklaşık 4 saat önce ayaklarımı DVD arşivime doğru yönelttim ve Garden State'yi aramaya başladım. Arşivde olup olmadığını hatırlamıyordum ki bir anda gözüme çarptı film. Çok fazla aramam gerekmedi anlayacağınız. Sanki kendini izletmek istiyormuş gibi rafın en önlerinde bir yerde duruyordu. Çektim aldım filmi ve yeniden izledim. Sıcağı sıcağına da bloga aktarmam gerektiğini düşündüm. Şimdiye dek blogda hakkında en ufak bir söz söylememiş olduğuma üzüldüm. Aslında "Büyük Filmlerden Büyük Replikler"de bir kez değinmiştim, evet.
Garden State çoğunluğun Scrubs adlı televizyon dizisinden aşina olduğu Zach Braff ilk senaristlik ve yönetmenlik denemesi olma özelliğini taşıyor. Sinema sanatında ilkler her zaman zor olsa da Zach Braff'in çıkardığı iş son derece takdire şayan. Üstelik bu filmde başrolü de kendisinin oynadığını eklemek gerek. Herhangi bir insanın yaşayabileceği bir hayatı bir karakterin üzerine muhteşem oturtmuş ve ortaya Garden State çıkmış.
Andrew Largeman 9 yaşındayken kazayla da olsa annesinin felç geçirmesine neden olmuştur. Babasının da bu olay yüzünden kendisini suçlaması üzerine tamamen içine kapanık ve haplara bağımlı bir çocuk olmuştur. Okulu bitirince de kasabasından uzaklara, Los Angeles'e kaçmıştır. Yeni şehrinde hayatını az da olsa bir düzene sokmayı başarmış ve bir film yıldızı olmuştur. Aradan geçen 9 sene içerisinde kasabasına bir kere bile dönmemiş, babasıyla ya da herhangi bir arkadaşıyla dahi iletişim görmemiştir. Bir sabah uyandığında babasının telesekretere bıraktığı mesaj sonucu kasabaya geri dönme vaktinin geldiğini anlar ve yola koyulur. Annesini kaybetmiştir. Garden State'ye annesine karşı son görevini yerine getirmek için dönen Andrew burada babasıyla ve kendisiyle hesaplaşacaktır. Los Angeles'e dönmeye hazırlandığı günlerde tanışacağı biri ise Andrew'in içindeki derin boşluğun yavaş yavaş dolmasını sağlayacaktır.
Zach Braff yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği bu filmin aynı zamanda başrol oyuncusu ve filmde Andrew Largeman karakterini canlandırıyor. Hayatı boyunca hep suçlu gibi hisseden, iki kelimeyi biraraya getiremeyen ve içinde derin bir boşluk bulunan bir karakteri layıkıyla oynamış kendisi. Braff dışında diğer başrolde öyle bir isim var ki izlemeye doyamıyor insan; Natalie Portman. Portman bu filmde öyle saf ve bir o kadar da sevimli görünüyor ki filmin hiç bitmemesini istemenizin sebeplerinden birini oluşturuyor bu.
Filmin senaryosu, bağımsızlığı bir kenara film ile bütünleşen, hatta başlı başına ayrı bir film olan muhteşem müziklerinden bahsetmeden olmaz. Filmin açılış sahnesinde çalan Coldplay imzalı Don't Panic, Remy Zero imzalı Fair, Zero 7'ın seslendirdiği In The Waiting Line ve filmin final sahnesini süsleyen Travis'in Love Will Come Through'su Garden State'yi kaçırmamak için sahip olmanız gereken nedenlerden sadece birkaçı.
Garden State aynı zamanda çok ince detaylara ve hayran olunası sahnelere sahip olan bir film. Filmin son 20 dakikasına girilirken Andrew'in en yakın arkadaşlarından biri onun içindeki boşluğu ona anlatabilmek için Andrew'i kaptığı gibi insanda terk edilmiş hissi yaratan bir yere götürür. İzleyenler bilir gittikleri yer son derece ironi kokan bir yerdir. Filmi inceden takip edemeyenler bu sahneyi gereksiz bulabilir ancak kesinlikle öyle değildir tabii. Sahne hakkında küçük de bir ipucu... Andrew, Mark ve Sam sağanak halinde yağan yamurun altında barakaların üzerine çıkarlar ve... Herneyse! O değil de uzun zamandır bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında yüzümü göğe kaldırıp, kollarımı da yana açarak duramıyorum ya bu beni çok hüzünlendiriyor. Lan yağmur gibisi var mı şu dünyada?

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Bir Başarı Hikâyesi

Apple ve Pixar'ın yaratıcısından kısa bir hayat dersi...

Üç Maymun

NBC ne yapmış böyle ya!

Kent

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim", dedin
Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
bir ceset gibi gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma!
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

Konstantinos KAVAFİS

Creativity (15)

EURO 2004 Final Bileti: 60 Euro
Barcelona Atkısı: 12 Euro
Bere: 4 Euro

Finalde kaybettiği gün Figo'ya Barcelona atkısı atmak: Paha biçilemez!

Dinlenmesi Gerekenler (25) - Nayu

NOT: Şarkının sözleri tersten okunduğu için bu kez sözleri yazamıyorum. Şarkı adını ters okumakla yetinin bu kez :)

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Eski Açık Sarı Desene

Futbolu ele alan filmler ve bunların hedef kitleleri bellidir. Goal ismindeki Tsubasa'nın filme çekilmiş versiyonu tam bir fiyaskodur. Ancak yine de bir dönem sabahları Tsubasa'yı izleyebilmek için erken kalkan erkek çocukları için caziptir. İzlerken "Bu ne böyle kardeşim, biraz gerçekçi olun" deselerde yanlarındakine çaktırmadan "Helal olsun be" diye içlerinden haykırmıyorlarsa ben de adam değilim. Demem o ki bu filmler erkek sinema izleyicisine hitap etmektedirler. Aynı filmleri izleyen bayanlar varsa belki de "Ah keşke böyle bir erkek arkadaşım olsaydı" diye düşünüyor olabilirler, bilemeyeceğim. Zira filme bundan başka bir gözle bakabileceklerine inanmıyorum. 2003 yılında çekilen Eski Açık Sarı Desene isimli Türk yapımı ve futbol temalı film ise bu açıdan diğer filmlerden sıyrılıyor. Ömer Ali Kazma'nın yönetmenliğini yaptığı film tek başına bir futbol filmi olmaktan çok öte. Hepsinin haricinde bir futbol filmi bile değil belki. Bir kültürün, bir ruhun, bir armanın, bir formanın ve turuncudan iz taşıyan tok bir sarı ile vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızının hikâyesi... Galatasaray'ın bir sezonunun öyküsü.
Eski Açık Sarı Desene teknik direktör Fatih Terim'in Galatasaray'ın başına ikinci kez geldiği 2002/2003 sezonunun bir maç süresine sığdırılmış kısa öyküsüdür. Her zaman maç öncesi ve maç sonrası soyunma odasındaki atmosferi merak edenlerin merakını giderecek türdendir. Filmde Fatih Terim'in takımı maçlara nasıl hazırladığı, soyunma odasında maç öncesi motivasyonu nasıl sağladığına tanıklık ediyorsunuz. Futbolun yeşil zemin üzerinde oynanandan ne denli farklı olduğunu keşfediyorsunuz. Filmin oyuncu kadrosunu ise filme alındıklarından bile bihaber olan futbolcular, yöneticiler ve teknik heyet oluşturuyor. Dolayısıyla Fatih Terim'i görüyoruz, Ümit Karan'ı görüyoruz, Hasan Şaş'ı görüyoruz, rahmetli Turgay Vardar'ı görüyoruz, belki Hakan Şükür'ü göremiyoruz ama büyük kaptan Bülent Korkmaz'ı görüp seviniyoruz.
"Futbol asla sadece futbol değildir" diye boşuna demiyoruz. Bu ayrıntı kokan cümleye dahil birkaç örnek görmek mümkün bu filmde. Hepsinden öte Galatasaray var bu filmde. Film ne kadar kötü olabilir ki yani? Evet, böyle de sübjektif yazılar yazarım ben. Zaten objektif olacaksam neden takım tutuyorum ki, değil mi ama?

Her Yağmur Yağdığında...

Her yağmur yağdığında ilk önce ben gelmeliyim aklına,
sonra toprağın kokusu.
Sevdiğin şarkıyı söylemeli damlalar,
"Bitmesin" demelisin!
Islanmaya çıktığında bahçene,
kedin dolaşmalı ayaklarına.
Her zamankinden daha çocuk gülümsemelisin yağmura,
aklında ben,
sonra toprağın kokusu!

Sana şiirler yazdığımı hatırlamalısın,
ve hatta ezberlediğin birini okumalısın hemen,
ya da boşver vazgeçtim,
Attila İlhan’dan olsun şiir,
hem de en gözlüklüsünden.
Yağmur da dinlemeli seni,
ki bana getirsin sesini,
Önce seni getirsin aklıma,
sonra toprağın kokusu!

Sevdiğin şarkıyı da söylemeli damlalar.
Sana yine şiirler yazmalıyım,
yasaklanmalı gözyaşların
ve ağlamalıyım yine
sana daha çok sarılamadığım için!

Her yağmur yağdığında ilk önce sen geleceksin aklıma,
sonra toprağın kokusu.
İçimde ıslanacak yine
seni sevmek korkusu!

İskender ADA

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 33

- Evet, nedir cevabın? (Cem Erman)
- Eşşoleşşek! (Kemal Sunal)

(100 Numaralı Adam)

Pazartesi Notları #27

  • Şampiyonluğumuz kutlu olsun. Metin Oktay'a, Ali Sami Yen'e, sarıya kırmızıya selam olsun! Hem bir yengeç vardı, ne oldu ona?
  • Saatler bir kez daha 20:45'e ayarlandı 10 Mayıs 2008 gecesi tüm Türkiye'de.
  • Kahve Dünyası'nın içi kahveli çikolata topları ne leziz bir buluştur. Akıl edenin aklını seveyim. Fiyatı da uygun sayılır hem.
  • Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu fakir ailelere dağıtılan kömürler yüzünden devletten 141 milyon 36 bin 221 YTL alacaklı olduğunu açıklamış. Seçim döneminde dağıtılan kömürlerin kerameti ortaya çıktı.
  • Samsun'un bir ilçesinde belediyeye koruması amacıyla DSİ tarafından tahsis edilen piknik alanına mescit icat edilmiş. Penguen karikatüristlerinden biri de bu olayı çok güzel karikatürize etmiş; "Allah korur"...
  • Hakan Şükür ve Deniz Baykal'ı birbirlerine çok benzetiyorum. Tip olarak değil tabii ki. Her ikisinde de keçi inadı var. Biri futbolu öteki CHP'nin yakasını bırakmamakta ısrar ediyor. Gerçi Hakan'a saygım sonsuz. Hakan candır.
  • Yaz geldi sayılır. Karpuz kabuğu denize düşeli epey oldu. Dolayısıyla börtü böcek de kendini insanoğluna gösterme derdinde. Kardeşim iyi güzel de hep benim penceremi mi buluyorsunuz içinden geçecek. Deli oluyorum size. Sinir oluyorum size. Girmeyin lan benim odama! Bak yersiniz gazeteyi. Bozmayın lan huzurumu benim. Aaaaaaa!
  • Finallerin bitmesini ve dolayısıyla Antalya'ya dönmeyi dört gözle bekliyorum. Fırsat bulduğum takdirde Karadeniz'i aratmayacak bir güzelliğe sahip olan dedemlerin sakinlerinin bir kısmını oluşturduğu yaylaya gideceğim. Uçsuz bucaksız arazide tepelerini kar bürümüş dağlara karşı haykıracağım. Sonra da o dağlar aynı şekilde bana karşılık verecek. Yankının eşsizliğine hayranım.
  • Van Gölü'nü kirletme yarışması tüm hızıyla devam ediyor. Elimizden pek bir şey gelmiyor tabii. Ancak bilgilenmek ve en azından çorbaya tuz katmak için http://www.vangolukirlenmesin.com/ sitesini ziyaret edebilir ve tabiata sahip çıkmak için çalışanlara ufak bir yardım manasında bir imza atabilirsiniz. Van Gölü çok sevinir buna.
  • Zamanda yolculuk mümkün müdür bilinmez. Her zaman kafamı kurcalar bu kurgu. Bu yüzdendir ki Back to the Future serisi en beğendiğim filmlerin başında gelir. Zaman ve mekanda yolculuk ile ilgili bulabildiğim her şeyi incelerim. Nikola Tesla'nın deneyleri bunların başında gelir mesela. Philadelphia Deneyi her zaman ilgimi çekmiştir. İnsanlar "Zaman makinası yapılabilseydi gelecekten bugüne gelirlerdi" tezini öne sürse de nereden biliyoruz ki gelmediklerini? Ben kendimi bununla avutadurayım, bahsini edeceğim şey biraz farklı zaten. Günümüz teknolojisi ile belli dönemlerin müziklerini dinleyebiliyoruz. 60'lar, 70'ler, 80'ler... Öncesi ve ötesi... Belli bir zamanda gelip gitmek, o dönem moda olan şeyleri öğrenebilmek için müzikten iyi bir zaman makinası olabilir mi acep?
  • Bir dönem cep telefonu sahibi öğrenciler arasında birbirine çağrı bırakma gibi hiçbir amaca hizmet etmeyen bir alışkanlık vardı. Ben buna çok sinir olurdum. Ne alaka lan?
  • 7 Mayıs 2008 günü http://www.blograzzi.com/ adlı internet sitesi Kültür Sepeti'ni "Günün Blogu" seçmiş. Neye göre, kime göre? İyiydik biz böyle.
  • Çıldırın, çıldırın!

11 Mayıs 2008 Pazar

Dinsiz Atatürk!

  • "Muhterem sanatkârlar, aziz arkadaşlar... Bizi yanlış yola sevk eden kötü niyetliler, bilesiniz ki çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatmışlardır. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti yok eden, esir eden, harap eden kötülükler hep din görüntüsü altındaki küfür ve melânetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Oysa elhamdülillah hepimiz Müslüman'ız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin gereklerini öğrenmek için şundan, bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esaslarını anlatmaya yeterlidir. Buna rağmen "Hafta tatili dine aykırıdır" gibi hayırlı, akla ve dine uygun konular hakkında, sizi kandırmaya çalışan kötü niyetlilere inanmayın. Milletimizin içinde gerçek ve ciddi alimler vardır. Milletimiz bu gibi alimleriyle övünür. Onlar milletin ve ümmetin güvenine sahiptirler. Bu gibi ulemalara gidin. "Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?" deyiniz, fakat genel olarak buna da ihtiyaç yoktur. Özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâm'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın; o şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın gerçekleştiği bir din olmasaydı son olmazdı, ahir din olmazdı."
  • "Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslâm'ın kafirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, akılladır."

Erik Ağacı

Avludaki erik ağacı bir küçük bir küçük,
benzemiyor doğru dürüst bir ağaca bile.
Ama gene de parmaklıkla çevrili dört yanı,
korunsun diye güvenlik içinde.

Büyüyemiyor, zavallıcık,
büyümeyi isterdi tabii.
Çok az görüyor güneşi,
yapacak bir şey yok artık.

Erik ağacı erik vermiyor hiç.
Gel de erik ağacı olduğuna inan.
Ama gene de bir erik agacı o,
belli yapraklarından.

Bertolt BRECHT

Leyla Gencer'i Kaybettik

Türkiye'nin opera dünyasına kazandırdığı en önemli isimlerden ve 20. yüzyılın en büyük divalarından biri olarak tanınan Leyla Gencer, Milano'daki evinde 80 yaşında yaşama veda etti. "La Diva Turca"nın naaşı vasiyeti üzerine San Babila Kilisesi'nde düzenlenecek cenaze töreninin akabinde yakılmak üzere krematoryuma götürülecek. Daha sonra yine vasiyeti üzerine İstanbul'a getirilecek olan külleri Ortaköy'de yapılacak bir törenle Boğaz sularına bırakılacak.

61'inci Cannes Film Festivali

Kaydadeğer bulduğum ender film festivallerinden biridir Cannes Film Festivali. Festivalde yarışacak filmleri takip etmekten büyük haz alırım. Hele bir de festivalin yarışma bölümünün sonuçları açıklanmadan aday filmleri izleme fırsatı bulursam ve kendi favorilerimi çıkarabilirsem değmeyin keyfime. Geçtiğimiz günlerde festivalin organizasyon komitesi Altın Palmiye için yarışacak 20 filmi basına tanıttı ve bu filmlerin gösterim günleri ile saatlerini de açıkladı. Altın Palmiye'yi kazanmak için çaba gösterecek olan filmlerden biri de Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi Üç Maymun. 14 Mayıs akşamı Fernando Mereilles'in Blindness isimli filmi ile açılışını yapacak olan festivalde 16 Mayıs akşamı Ceylan'ın filmi izleyici karşısına çıkacak. Altın Palmiye'yi kazanan film 25 Mayıs akşamı açıklanacak ve büyük ödül Robert de Niro tarafından verilecek.

8 Mayıs 2008 Perşembe

Ayrılıklardan

Böyle sessiz ayrılıklarda,
her şey önceden belli olur.
En güzel zamanında, aşkın ve hayatın
insan deli olur..

O, kadırga taraflarında bir evden çıkmıştır.
Masum bir yalanla -halama diye-
Gözleri pabuçlarında, mahcup
ellerine yapışmış gibidir
harçlığından arttırıp aldığı
sevimli hediye..

Ah, insan nasıl çıldırmaz nasıl
Bir çaresizlik,
bir umutsuzluk sarmış her yanı.
Aranızdan insanlar geçer.
Bulutlar geçer.
O, kırmızı mürekkep gibi dudaklarıyla, zoruna
utanarak gülümsemeye çalışır.

Bu gülüş en aldatmazıdır vaatlerin.
Yıllarca sonra bir uzak gurbette bile;
zulmüne dayanılmazken yalnız saatlerin,
bir yeşil yaprak üstünde gözlere,
görünür, uzaklaşır...

Turgut UYAR

Bill Shankly'den Aforizmalar

Futbolu orta şekerli takip edenler tanımaz onu. Ya çok içinde olmalısınız futbolun ya da sıradışı hayat insanlara karşı bir ilginiz olmalı onun hakkında bilgi sahibi olabilmeniz için. İngiltere'nin dünya üzerinde en sevilen takımı Liverpool'u Liverpool yapan adam Bill Shankly'den söz ediyorum. Doğumundan ölümüne dek her zaman kalıpların arasından sıyrılmış, megalomanlığın kitabını yazmış bir isim kendisi. 1913'de İskoçya'da doğmuş, 14'ünde okulu terk edip hayatını meşin yuvarlağın etrafında döndürmekte karar kılmış, İkinci Dünya Savaşı sırasında oynadığı bir gösteri maçında ilk defa Kırmızılar'ın formasını giyme fırsatı yakalamıştır. Yakalayış o yakalayış... Bırakmaz bir daha. Bırakamaz. Çünkü Liverpool formasının ve isminin bir çekiciliği vardır daima. Savaş bittikten sonra futbol oynamayı bıraksa da söz konusu spordan kopmamıştır. Bu kez antrenörlük hayatına adım atarak futbolun diğer kolunda söz sahibi olmak istemiştir. En nihayetinde Liverpool ile kaderleri yine kesişmiştir. Takımı ikinci ligde aldı ve kısa zaman içinde "efsane" takımı kurdu. Liverpool'un Kırmızılar olarak anılması ondan yadigârdır. Yeşil sahalardaki başarısı kadar aforizmaları ile de tanınan Shankly 1973 yılında takıma UEFA Kupası'nı kazandırdıktan sonra bırakmıştır takımı. Ancak bu ayrılık Shankly'nin 1981'de bu dünyadan ayrılışında olduğu kadar üzmemiştir futbolseverleri.
Aşağıda Bill Shankly'nin çok sevdiğim sözlerinden birkaçını bulabilirsiniz:
  • "Futbolda birçok başarı kafada biter. Öncelikle en iyisi olduğuna inanamalısın ve buna kendini inandırmalısın. Benim zamanımda bir söz vardı: Liverpool şehrinde iki büyük takım var: Liverpool ve Liverpool yedekleri."
  • "Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir."
  • "Birinciysen birincisindir, ikinciysen hiçbir şey."
  • "Hakemlerin sorunu nedir biliyor musunuz? Kuralları biliyorlar ama futboldan anlamıyorlar."
  • "Topla ne yapman konusunda kararsız isen golü at, alternatiflerini ben maçtan sonra söylerim."
  • "Bak oğlum sen ayağını kırmadın. Bütün sorun beyninde."
  • "İnandığım sosyalizm herkesin herkes için çalıştığı ve herkesin ödüllerden pay aldığıdır. Futbolda ve hayatta böyle düşünüyorum."
  • "Bu oyuncularımın kim için oynadıklarını, rakiplerin ise kime karşı oynadıklarını bilmelerini sağlıyor." (Anfield Road'un çıkış tünelinde yazan "This Is Anfield" yazısı için...)
  • "Sadece ne söylüyorsa dediklerine katılmadığımı söyleyin." (Bir maç sonrası kendisine hararetli bir şekilde soru yönelten İtalyan gazeteciye...)
  • "Üzülme Alan, hiç değilse İngiltere'nin en iyi takımıyla aynı kentte yaşıyor olacaksın." (Liverpool'un ezeli rakibi Everton'a transfer olan Alan Ball'a...)
  • "Doğru, Roger Hunt çok kaçırıyor. Ancak kaçıracağı yeri de iyi biliyor."
  • "İngiltere'yi neredeyse yok ettik. Bu tam bir facia. Çünkü kazanan 5-4 biziz." (İkinci Dünya Savaşı sırasında oynanan bir İngiltere-İskoçya maçının ardından)
  • "5-1! Eh, en azından rövanş için Anfield'e geldiklerinde artık biraz futbol oynarlar." (Şampiyon Kulüpler Kupası'nda deplasmanda Ajax'a 5-1 mağlup oldukları maçın ardından...)
  • "Neden gidip göle atlamıyorsun?" (Kendisine yöneltilen "Bay Shankly, neden takımınızın yenilmezlik serisi birdenbire sona erdi?" sorusuna cevaben...)

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Auf Der Anderen Seite

Her yönetmenin kendine özgü bir tekniği vardır. Farklı bir sinema tarzı yansıtırlar beyaz perdede. Zaten bu sayede birçok yönetmenin arasından sıyrılırlar. Fatih Akın da bu isimlerden sadece biri. Üstelik, her ne kadar filmleri Alman filmi olarak sayılsa da, kendisi bir Türk. Kıvanç duymamız için yeterli bir sebep. Ancak her fırsatta gün yüzüne çıkarmaktan büyük haz aldığımız milliyetçilik duygumuzu önplanda tutmayacağım. Çünkü Fatih Akın gibi bir yönetmenin yeryüzünde olması Türkiye'den öte dünya sinaması için büyük şans. Bugüne kadar hayata geçirmek istediği tüm hayallerini kamera yardımıyla gerçekleştirmeyi başardı. Sensin ile bu sektöre giriş yaptığında henüz kimsenin dikkatini çekmemişti. 2000 yılında çektiği Im Juli ile tanıdık birçoklarımız onu. Tanımasak ayıp olurdu zaten öylesine güzel bir filmin üstüne. Akabinde Solino ve tüm sıradışılığı ile Duvara Karşı geldi. Fatih Akın gerçekten de her yeni eseri daha önce yaptıklarının üzerine koymayı başarıyordu. Crossing the Bridge ile sinema filmi tadında bir belgeselin nasıl yapılacağını gösterdi tüm dünyaya. Anlatmak istedikleri de önemliydi bu noktada. Ve en nihayetinde son eseri olan Yaşamın Kıyısında için kamera karşısına geçti. Yarısı Türkiye'de geçen bu film Almanya'nın Oscar adayı da seçildi. Oscarsallığı tartışılır bu yapım aslında tam bir festival filmiydi ki zaten Altın Portakal ve Cannes'deki başarılarıyla bunu kanıtlıyordu. Hepsinde önemli olan ise Fatih Akın'ın bu kez çok farklı bir yönteme başvurmasıydı. Daha önce Amores Perros ve Before the Rain gibi yapımların türünün en iyi örneklerini verdiği bu yöntem öyle her yönetmenin kolay kolay altından kalkabileceği gibi değildi. Çünkü tek bir film içinde, seçeceğiniz birden fazla birbirinden alakasız ana karaktere ayrı birer hikaye çizmeli ve filmi karakterlerin sayısı kadar parçaya bölerek herbir karakterin hikayesini paralel olarak birbirinin içinden geçirmelisiniz. Anlatması bile bu kadar zor işte. Ancak Yaşamın Kıyısında'yı izledikten sonra rahatlıkla söyleyebiliriz ki Fatih Akın tüm zorlukların altından ustalıkla kalkmayı başarmış. Belirlediği üç farklı karakterin hikayesini bölümler halinde aktarırken bir zaman sonra hepsini aynı öyküye dahil edebilmiş. Almanya'da ikamet eden Karadenizli bir gurbetçi, annesini Almanya'da bir ayakkabıcının yanında çalışıyor olarak bilen genç bir anarşist Türk kızı ve yaptıklarını onaylamadığı evladının peşinden yolu Türkiye'ye dek uzanan bir Alman annenin farklı yollarda başladıkları öykü filmin kavşak noktasında birbirine bağlanıyor.
Fatih Akın'a Altın Portakal'da en iyi yönetmen ve Cannes'de en iyi senaryo ödülünü kazandıran bu filmin oyuncu kadrosuna baktığımızda ise birbirinden usta isimlere rastlıyoruz. Bir kere filmdeki ilk öyküye oyunculukları ile damga vuran iki isim var. Bunlardan biri usta aktör Tuncel Kurtiz. Gurbette yaşayan bir Karadenizli'nin asiliğini bu kadar içten oynayabilirdi bir insan. Tuncel Kurtiz bu filmdeki rolü ile Altın Portakal'da en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Aynı öyküde rol alan bir diğer önemli isim ise Nursel Köse. Son derece cüretkâr bir rolde karşımıza çıkan Köse de Tuncel Kurtiz'e layık görülen ödülün aktristlere verilen versiyonuna sahip oldu aynı festivalde. Bu isimlerin dışında ilk defa izleme fırsatı bulduğum oyuncu Baki Davrak beni şaşırtmayı başardı. Son derece duru ve manzara fotoğrafını aratmayacak bir yüze sahip olan Davrak filme son derece yakışmış. Filmde az da olsa Yelda Reynaud'u da görüyoruz. Hepsinin dışında başlangıçta filmin en zayıf halkası gibi görülen bir Nurgül Yeşilçay gerçeği var bu filmde. Kalburüstü bir oyunculuk ortaya koyan Yeşilçay özellikle izleyenlerin hemen anımsayacağı cesur sahnelerde de kendisini göstermiş. Sadece bu sahneleri dolayısıyla bile kendisini takdir etmek farz olmuştur.
Filmin senaryosu bakımında pek bir ayrıntıya girmek istemedim. Çünkü filmin ilk intiba olarak insanda uyandırdığı sakinlik hissine ihanet etmek de istemedim aynı zamanda. İzlemeden önce nasıl hissediyorsanız izlerken de hissettiğiniz aynı duygu filmin finalinde tavan yapıyor. Bu noktada belirtmeliyim ki Yaşamın Kıyısında muhteşem bir girişe ve daha da muhteşem bir finale sahip. Hatta sinema tarihindeki en iyi film sonu "cast" akışına bile sahiptir. O kadar da iddialıyım bu konuda. Kâzım Koyuncu da cabası.