31 Aralık 2007 Pazartesi

The Man From Earth

Dün gece bir film izleme fırsatım oldu. Bu öyle bir film ki çok düşük bütçeyle çok fazla şey ortaya koymuş. 2007 yapımı olan, tanıtımı için neredeyse hiçbir şey harcanmayan ama yakaladığı yüksek beğeni sayesinde adını duyuran The Man from Earth'den bahsediyorum. Sinema bilgisine güvendiğim arkadaşlarım ve Ekşi Sözlük'te hakkında okuduklarım beni direkt olarak IMDb'ye yönlendirdi. IMDb'de 6000'i aşkın kullanıcının oylaması sonucu 8,4 gibi bir ortalama elde etmiş olduğunu gördüm. Ardından kendimi tutamadım ve nedir ne değildir diyerek izlemeye koyuldum.
87 dakikalık bu filmin son derece ilginç bir konusu var. Çok fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Sadece bir gün biri karşınıza geçip "Ben 14000 yaşındayım" derse nasıl bir tepki vereceğinizi düşünün.
Film boyunca 8 insanı bir odada muhabbet ederken izliyoruz. Bu odadan başka bir mekan daha yok film boyunca. Yalnız bundan filmin sıkıcı olduğu kanısına varılmamalı. Aksine ben filmi izlerken 87 dakikanın nasıl geçtiğine bir anlam veremedim. Dar bütçeli yapımların da kaliteli olabileceğine tanıklık etmek istiyorsanız izleyin bu filmi derim.

Pazartesi Notları #8

  • Yılbaşı günlerini hiç sevmem. İğrenirim. Herkes gelmesini dört gözle beklerken ben gelmemesi için kaparım gözlerimi. Normal miyim yoksa anormal mi bilemiyorum ama bildiğim bir şey var ki o da böyle hissetmemde ilkokuldayken, ortaokuldayken ve hatta lisedeyken zorunlu olan yılbaşı çekilişlerinin payının büyük oluşudur.
  • Küçükken yılbaşı geceleri televizyonda geride bırakılmaya hazırlanılan yılı hep bir ihtiyar olarak, girilecek yılı da bir bebek olarak gösteren animasyonlar yayınlanırdı. İhtiyara üzülürdüm ben hep!
  • Sonra, 15 gün boyunca hep geride bıraktığımız senedeymişim gibi hissederim. Aynı durumu saatlerin geriye ya da ileriye alınışında da yaşarım. Garibim ben, garip!
  • Hıristiyanları da merak ederim. Acaba her yılbaşında gelen yeni yılı mı kutlarlar yoksa İsa'nın yeni yaşını mı? Olaya hangi açıdan bakarlar?
  • 15 gün arayla telef olan koyunlar-keçiler ve hindiler. Hindiyi severim ama...
  • İnsanlar eğlenmek için kendilerini kasarlar. Eğlenmek zorunlu mudur? Herhangi bir gün yaşanılan eğlenceden farkı nedir?
  • Ateistler söz konusu günde ne yapar? İlginç! Bu da soru mu? Müslümanlar, Yahudiler ne yapıyorsa onu...
  • Dexter izleyerek girmek istiyorum ben belki 2008'e...
  • Telefonum çaldı. Arkadaşlar çağırıyor. Hmm... Gidiyorum... Ama bi' sorun neden gidiyorum? 2008'i karşılamaya değil elbette. Arkadaşlarımla eğlenmek benim amacım.
  • Benim küçüklüğüm de garipmiş. Oturup reklam filmlerini izlemeyi çok severmişim. Hatta ebeveynlerim bu yüzden bir VHS kasedi reklam filmleri ile bile doldurmuşlar.
  • Kanyon Levent'teki D&R mağazasını görmemek ayıp. Mağaza başlı başına ayrı bir alışveriş merkezi sanki. Aranıp da bulunamayacak DVD yok! Bu bana yetti.
  • Sözlükte biri Yılbaşı başlığına "En komik askeri rütbe" yazmış. Komik insan!
  • http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=%238834753
  • Ha bir de... Dünya Güneş etrafında yeni turuna başlıyor bugün. Çok mutluyum lan sevgili blog! Anlatamam yani, o derece.
  • Hafta içi Hürriyet.com.tr'de "Benazir Butto suikastinin failinin patlama sırasında kopan kafasını yayınlayalım mı yayınlamayalım mı" diye bir anket vardı! Kutlarım!
  • İşinize yarar belki; 19 Ocak 2008 gecesi Hicri takvime göre 1429 yılına giriyormuşuz.
  • "Benim hiç Noel Babam olmadı ağbiiiiii"
  • Bağlayalım! Bu geceyarısı itibariyle merhaba diyeceğiz 2008'e. Dünyanın dört bir yanında insanlar bir araya gelecek bugün. Hepsinin amacı aynı; çok şey bekledikleri yeni yılı karşılamak. Tıpkı geçen sene 2007'yi beklerken yaptıkları gibi. Onlar için değişen bir şey yok. Ancak beklenen hiçbir yıl beklendiği gibi olamıyor maalesef. Geçen sene bu vakitler insanların umutla bekledikleri 2007 onlara ne getirdi? Birkaçını sayayım; Hrant Dink suikasti, 18 nisanda Malatya'da gerçekleşen yayınevi baskını, Dağlıca'da 12 askerimizin şehit edilişi ve dahası, mayıs ayında Ankara Ulus'ta vuku bulan bombalı saldırı, İsrail'in Lübnan'a saldırışı, yurdun dört bir yanında giderek artan araç kundaklama olayları, Benazir Butto suikasti... Örnekleri çoğaltmak mümkün. Gelişi coşkuyla kutlanan 2007 kutlamalara böyle karşılık verdi. Ha, her gelen yıl sadece felaket mi getiriyor. Tabii ki değil ama verdiği mutlulukları fazlasıyla alıyor ki orası kesin. Dünyayı daha fazla kana bulayacak olan 2008'in gelişini kutlayalım bu gece. Yüreğimiz el verirse...
  • Uzatmayalım... Sağlıklı yıllar efendim!

Anket Anket Üstüne

İki gündür yeni bir anket dönmekte blogda. Huyum değildir eklediğim bir anket hakkında açıklama yapmak. Ancak söz konusu anket için bu kuralı çiğneyeceğim. Zira bu anket biraz da blogda neyi daha fazla görmek istediğinizi belirleyecek. Tabii "None of Them" seçeneği ile beni hayal kırıklığına da uğratabilirsiniz. Anket kapandığında bu seçenek en yüksek oyu alırsa bakarsınız blogu da kapatırım. Ben gözdağını vereyim de...

30 Aralık 2007 Pazar

Creativity (6)

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 19

I don't want to waste another moment of my life without you in it. - (Garden State - Zach Braff)

Dinlenmesi Gerekenler (13) - Jigsaw Falling Into Place

Just as you take my hand
Just as you write my number down
Just as the drinks arrive
Just as they play your favourite song
as the magic disappears
no longer wound up like a spring
before you've had too much
come back and focus again

The walls abandon shape
You've got a cheshire cat grin
all blurring into one
This place is on a mission
before the night owl
before the animal noises
closed circuit cameras
before you're comatose

Before you run away from me
efore you're lost between the noise
the beat goes round and round
the beat goes round and round
I never really got there
I just pretended that I had
What's the point of instruments
words are a sawed off shotgun

Come on and let it out
Come on and let it out
Come on and let it out
Come on and let it out

Before you run away from me
before you're lost between the notes
just as you take my mic
just as you dance, dance, dance

Jigsaw falling into place
There is nothing to explain
Regard each other as you pass
She looks back, you look back
not just once
not just twice
Wish away the nightmare
Wish away the nightmare
You've got a light you can feel it on your back
You've got a light you can feel it on your back
Jigsaw falling into place

RADIOHEAD

Michael J. Fox

Çok severim Michael J. Fox'u. Benim neslim onu başrol oynadığı Back to the Future serisindeki Marty McFly karakteri ile tanıdı. O filmle büyümüştük biz. O filmle sevmiştik Dr. Emmett Brown'u, Biff Tannen'i ve McFly ailesini. Geleceğe Dönüş serisi ile yıldızını parlatmayı başaran Michael J. Fox sonrasında da yerinde saymadı elbette. Birçok filmde yer aldığı gibi birçok animasyon filminde de karakterlere kendi sesini verdi. Tam da Geleceğe Dönüş serisinin dördüncü filmini çekmeye hazırlanırken o talihsiz Parkinson hastalığı her şeyi mahvetti.
Kendisi ilk başlarda hastalığını herkesten, hatta kendinden bile gizleme yolunu seçti. Bunu yapmaktaki amacı sahnelerden, beyaz perdeden kopmamaktı elbette. Yalnız hastalık ilerledikçe hastalığın beraberinde getirdiği daha büyük sorunlarla mücadele etmek zorunda kalıyordu. Hastalığını öğrendiği vakit kendisine alkolün kollarına bırakıyordu. Artık ondan da vazgeçmesi şarttı. Her şeyden öte hastalığını kabul etmenin vakti de gelmişti.
Michael J. Fox en nihayetinde doktor tedavisini kabul eder. Ancak bir şartı da vardır. Hastalığından ve tedavisinden doktoru, ailesi ve bağlı bulunduğu film şirketinin üst düzey yöneticileri dışında kimse haberdar edilmeyecektir. Tedaviyi bu alanda dünyanın en iyilerinden olan bir doktor üstlenir. Doktorunun kendisine söylediği şey gayet açıktır. Michael istediği takdirde ameliyata alınacaktır. Ancak bu ameliyat büyük risk taşımaktadır. Bunu belirten doktoru hastalığı ameliyat olmadan kendisinin de yenebileceğini de ekler. Doktoru o an için ameliyatı pek de gerekli görmez işin açıkçası.
İşin garibi aynı doktor çok kısa bir zaman sonra Michael'i yeniden yanına çağırır ve aniden onu ameliyat etmek istediğini söyler. Michael "Daha geçen gün ameliyata gerek görmemiştin" gibi bir cevap verince, doktor aynen şu cevabı verir:
"Aldığın ilaçlarla hep durumu idare edebildin, titremelerini saklayabildin... Film setlerine giderken bile bunu ayarlayabiliyorsun. Ve elbette bu riskli bir ameliyat; işte hep bu yüzden; yani çekimlerin aksayabilir, kariyerin bitebilir korkusuyla tedavide daha ileri adımlar atmamızı yavaşlatıyorsun, sinema kariyerine ara vermekten çekiniyorsun.
Ancak geçtiğimiz günlerde bana bir şey anlattın. Bazen küçük oğluna, Sam'e, gece yatmadan önce masal okumak istediğinde kitabı tutarken çok zorlandığını, hatta bazen sayfaları çeviremediğini, ve hatta bu konuda bazen oğlundan yardım aldığını söyledin. Veli toplantısına gitmekten korktuğunu anlattın. Michael; pek çok kişi televizyona çıkabilir ama sadece bir tek kişi çocuklarının babası olabilir."

Lafı daha fazla uzatmayacağım. Hollywood'u sarsan Michael J. Fox'un Parkinson hastalığının açıklanışı bu konuşmanın ardından yapılan bir basın toplantısı ile oldu. Bu olay aynı zamanda tedavinin tam anlamı ile başlangıç noktasını oluşturdu. Michael J. Fox hayranlarını üzen o basın toplantısında kariyerine son noktayı koyduğunu açıklamıştı.
Parkinson hastalığının artık çaresi de var. Kendisi internet sitesinde tedavi maratonunda bitiş çizgisine çok yaklaştığından bahsediyordu. Sevindirici haber ise onu çok uzun bir aradan sonra ilk defa büyük bir yapımda izleme fırsatı bulacağız. 2009 senesinde gösterime girecek olan A Christman Carol filminde Jim Carrey, Gary Oldman, Christopher Lloyd ve Bob Hoskins gibi isimlerle birlikte rol alırken göreceğiz.
Heyecanla bekliyorum(z)!

29 Aralık 2007 Cumartesi

Beyaz Mantolu Adam

Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu. Caminin önündeydi. Büyük bir camiydi bu.
Yakın bir zamanda bitirdim Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken isimli öykü kitabını. Yukarıda alıntı yaptığım bölüm ise kitabın ilk hikâyesi olan Beyaz Mantolu Adam'dan. Oğuz Atay aslında kitap boyunca böylesine sadece kelimelerle kurmuş cümlelerini. Kısa ama son derece manidar.
Beyaz Mantolu Adam 16 sayfalık kısa bir öykü. Ancak etkileyici gücü son derece kuvvetli. Kısacık alıntıdan da anlaşılacağı üzere öykünün ana karakteri bir dilenci. Çevresinden aldığı tüm tepkilere rağmen sesini çıkarmaya bir tiptir o. Oğuz Atay hikâye boyunca karakterin dilsiz olduğunu söylemez ancak söylemiş kadar olur. Dilencimiz çulsuzdur ve birçok roman karakterinde olduğu gibi yalnızlık ve başarısızlık onun kaçınılmaz yazgısıdır. Hayatta hiçbir şeyi umursamayan bu adam bir gün önünden geçtiği bir vitrindeki beyaz mantoya kaptırır kendini. Ancak kaybedenlerin insan yerine konmadığı düzen ona mantonun bedelini ödetecektir.

Buralara Da Bekleriz

Fena bir açılış yaptı Amerika'da. IMDb Top 250'ye kafadan girdi. Geçtiğimiz günlerde 115'inciydi. Şimdi 136'ya gerilemiş. Ortalaması da 8,5. Elimiz mahkum bekliyoruz usturanın bir ucunu da Türkiye'ye!

Dexter

Fena bir diziye sardım şu sıralar. Seri katillerin iç dünyasıyla fena halde ilgilenen bana yeni yıl armağanı gibi oldu bu. Dizinin adı Dexter. Diziye ismini veren bir de anti kahramanımız var. Kendisi küçük yaşta bir aile tarafından evlat alınmış. Aşk dahil hiçbir hissiyata nail olmayı becerememiş, düzene aşırı derecede önem veren bir tip ayrıca. Aynı zamanda bir adli tıp uzmanı. Boş zamanlarında da seri katillik yapıyor. Hem de pek çok seri katilin olduğu gibi zeka küpüdür. Her ne kadar bir seri katilin etrafında dönenleri anlatsa da bu dizi karanlık falan değildir. Hatta çok da eğlencelidir. Hele bir jeneriği vardır ki sormayın gitsin. Başa sarıp tekrar tekrar izlenesidir. Müziklerine de denecek laf bulamıyorum. Gerilimin artması gereken noktalar için ayrı sakin sahnelerde ayrı ama aynı kalitede müziklere sahip. Diziye başlamakla finaller öncesi ne kadar doğru bir iş yaptım bilmiyorum ama oturup saatler izlemesi çok zevkli oluyor. Prison Break, Heroes, How I Met Your Mother, 24 gibi dizilerin kıçına tekmeyi bastım. Lost'u saymadım tabii. Ancak o da 3.sezonu gibi olursa ona da aynı tarifeyi uygulamaktan mutluluk duyacağım. Esenlikler...

Yıkıma Dur!

28 Aralık 2007 Cuma

Nâzım'dan Sürpriz Var

Sadece Türkiye'nin değil dünyanın gördüğü en büyük ozanlardan olan Nâzım Hikmet Ran'ın Dört Güvercin adını taşıyan yeni bir şiiri bulundu. Nâzım'ın eşi Pirâye'nin arşivinde şiirin yanı sıra üç tane de yarıda kalmış roman taslağına rastlandı. Yapı Kredi Yayınları yakında bu taslakları yayınlayacağını duyurdu. Şiiri de aktaralım tam olsun.

Dört Güvercin

Geldi dört güvercin
suda yıkanmak için.
Su mahpusane yalağındaydı.
Ve güneş
güvercinlerin
gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı.
Girdi dört güvercin
yıkanmak için
suyun içine.
Ve kederli toprakta dört insan
baktı dört güvercine.
Güvercinler hep beraber
güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında
uçabilirler.
Durdurmaz onları demir ve duvar.
Güvercinlerin yumuşak kanatları var.
Ve kanatlar
Şimdi burda, şimdi damın üzerinde.
İnsanların kanatları yok
İnsanların kanatları yüreklerinde.
Dört güvercin
güneşe varmak için
yıkandı, uçtu sudan.

Nazım Hikmet RAN

Yılın En İyi Filmleri

Empire ve Premiere dergileri geride bırakmaya hazırlandığımız yılın en iyi filmlerini sıralamışlar. Hemen bakalım...

Empire dergisinin seçtiği 2007 yılının en iyi filmleri şöyle:
1. The Bourne Ultimatum
2. The lives of others
3. Atonement
4. Ratatouille
5. The assasination of Jesse James by coward Robert Ford
6. Zodiac
7. Superbad
8. Hot Fuzz
9. Knocked up
10. Half Nelson


Premiere dergisi tarafından seçilen yılın en iyi on filmi ise şöyle:
1. There will be blood
2. No country for old men
3. Killer of sheep
4. Private fears in public spaces
5. The darjeeling Limited
6. The diving bell and the butterfly
7. Zodiac
8. Ratatouille
9. I’m not there
10. Sweeney Todd: The demon barber of Fleet Street

Hüzün Ki En Çok Yakışandır Bize

Hüzün ki en çok yakışandır bize
Belki de en çok anladığımız
Biz ki sessiz ve yağız
bir yazın yumağını çözerek
ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze
ovayı köpürte köpürte akan küheylan
ve günleri hoyrat bir mahmuz
ya da atlastan bir çarkıfelek
gibi döndüre döndüre
bir mapustan bir mapusa yollandığımız
Biz, ey sürgünlerin Nazım'ı derken
tutkulu, sevecen ve yalnız
Gerek acının teleğinden ve gerek
lacivert gergefinde gecelerin
şiiri bir kuş gibi örerek
halkımız, gülün sesini savurup
bir türkünün kekiğinden tüterken
der ki, böyle yazılır sevdamız
Hüzün ki en çok yakışandır bize
Belki de en çok anladığımız...

Hilmi YAVUZ

27 Aralık 2007 Perşembe

Anket Sonucu

Bir süredir sitede dönmekte olan güzide bir o kadar saçma anketimiz nihayete ermiş bulunmakta. Ankette bir resmi yorumlamınız istenmiş, en fazla oy alan seçeneğin de doğru yanıt ilân edileceğini belirtmiştik. Cevaplara gelince...
Katılımcıların %7'sini oluşturan iki kişi resimde anlatılmak istenenin bir Truva sandalyesi olduğunu, yine diğer 2 katılımcı da resimin Truva masası olduğunu iddia etmiş. %15'lik dilimi oluşturan 4 kişi de Truva'ya kafayı takmış olacak ki yanıt olarak "Resimde görülen Truva halkından başkası değildir" şıkkını işaretlemişler. Yine bir diğer 4 kişi daha o konuyu işlemediklerini belirtip sorudan yırtmaya çalışmışlardır. Kınıyorum kendilerini. Ankete katılan 5 kişinin oluşturduğu %19'luk dilim ise beylerine danışma joker haklarını kullanmışlar. Kadınlarımız kendilerine güvenmeli tabii. Neyse! Ankete katılanların %34'ünü oluşturan 9 şahıs ise doğru cevabı belirlemiş oldu böylece. Bu 9 kişi sorulan sorunun bir haksızlık olduğunu düşünüp anneye isyan etme anlamı güden "Anne yaaaa!" yanıtını seçmişlerdir.
"E ne bu şimdi?" dediğinizi duyar gibi oldum. Haklısınız. Ben de bilmiyorum. Söz, bir daha olmayacak!

EDIT: Evet, bu ankete resim dahi dayanmadı. O da haklı.

26 Aralık 2007 Çarşamba

The Elephant Man

İnsanoğlunun doğup, büyümesi, ölümü ve dolayısıyla varoluşu ne kadar doğal ise yine aynı insanoğlunun bu aşamalardan nasıl geçtiği de son derece mühimdir. Demek istediğim; her insan ya da herhangi bir canlı dünyaya eşit şartlarda gelemeyebilir. Hayatını istediği gibi, diğerleri ile muadil koşullarda devam ettiremeyebilir de. Biraz daha açık olmak gerekirse her bireyin dünyaya gerek fiziki gerekse ruhsal bakımdan sağlam olarak gelebileceğinin bir garantisi olduğunu kim iddia edebilir. Her gün, her saniye yeryüzüne kaç yeni hayat "Merhaba" diyor? Bunların kaçının sağlam kaçının ise engelli olarak dünyaya geleceğini bilmesek de her iki kümeyi de dolduracak kadar olduklarını tahmin etmek pek güç değil. Peki bu iki kümeden bir birleşim kümesi çıkarabiliyor muyuz? Yoksa tamı tamına zıt kutuplara mı yönlendiriyoruz? Yüreğimiz ilkini seçmek iter elbette, ancak aklımız kesinlikle ikincisi olduğunu söylüyor bize. Peki bunun sebebi nedir? İnsanların bedensel ya da ruhsal deformasyona uğramış olmaları onları görmezden gelmemiz, toplumdan dışlamamız ve hatta bulundukları durumu alay konusu etmemiz için yeterli bir sebep midir? Kendi tercihleri olmamasına karşın bulundukları hâli kabullenmiş insanlarla bizim alıp veremediğimiz nedir? Sorular sorular sorular... Cevapları olmayan, olsa da dile getirmek için iki dudağımızı kıpırdatmadığımız sorular... Aslında cevapları dışarıya değil kendimize vermemiz gereken sorular... Siz kendi cevabınızı arayadurun aslında kendi iç hesaplaşmanızı yapmanıza yardımcı olabilecek cevap niteliğindeki bir adamın hikâyesini, aslında hepimizin hikâyesini aktarmaya çalışayım size.
John Merrick, Victoria döneminde İngiltere'de yaşamış genç bir adamdır. Annesi kendisine 4,5 aylık hamile iken bir filin saldırısı sonucu hayatını kaybetmiştir. Merrick mucizevi bir şekilde çok ender rastlanan bir hastalığın da kurbanı olarak dünyaya gelmiştir. Hastalığının ise eşi benzeri yoktur. Sahip olduğu illet yüzünden son derece deforme olmuş bir bedene ve yüze sahiptir. Yıllar hızla geride bırakılır. Doktor Frederick Treves şehre gelen gezici bir panayırda sergilenmekte ve adeta bir kafes hayvanı muamelesi görmekte olan "Fil Adam" hakkında bilgi sahibi olmak ister. Fil Adam'ın sahibi Bytes'a para vererek onun hazinesini görme fırsatı yakaladığı an aslında hayatındaki pek çok şeyin artık eskisi gibi olmayacağının da farkına varır. Doktor Treves onu hapsolduğu korkunç hayattan kurtarır ve o zamana kadar hiç de aşina olmadığı bir dünya ile tanıştırır. Her başlangıçın zorluğu gibi Treves'in Merrick'i topluma kabul ettirmesi kolay olmaz. Treves onu çalıştığı hastaneye getirir. Ancak doktor heyeti umutsuz vaka olarak gördükleri Merrick'in akıl sağlığının bile yerinde olmadığı iddiası ile hastaneden uzaklaştırılmasını talep ederler. Her şeyin ilacı olan zaman Merrick'in yaralarına da merhem olur. Bir süre sonra anlarlar ki Merrick'in akıl sağlığında herhangi bir sorun olmadığı gibi kendisi son derece zeki bir insandır. Merrick bir süredir bulunduğu yeni çevreye, başlangıçta kendisinden ürken ve ona karşı olanlar da Merrick'e alışmaya başlar. Ancak kimsenin birbirine benzemediği dünyada yine de Merrick'i toplumdan dışlayacak, onu kendi çıkarları doğrultusunda kullanacak insanlar da birden bire boy göstereceklerdir.
Fil Adam olarak anılan John Merrick'in gerçek yaşam öyküsüne bire bir dayanan ve insanoğlunun kendisi gibi olmayana, yani ötekine, karşı takındığı acımasız tutumu, kendisinden farklı olanı kabullenmekteki zorlanışı anlatan 1980 yapımı bu muhteşem filmin yönetmenlik koltuğunda Kayıp Otoban ve Mulholland Drive gibi filmlerden tanıdığımız usta isim David Lynch'i görüyoruz. Kendisi bu filmde en iyi performanslarından birine imza atmış ve kamera arkasında ve önünde ne varsa hepsini kusursuz bir şekilde yönermiş. Özellikle filmi 1980 yapımı olmasına rağmen siyah beyaz çekmeyi düşünmesi o dönemi çok iyi yansıtmasına olanak tanımış. Müzikler bile öylesine kullanılmış ki zaten insanın yüreğiyle oynayan bu filmi daha da dokundurucu kılınmış.
The Elephant Man'in oyuncu kadrosu da harikulade. Özellikle başrolde gördüğümüz ve Doktor Frederick Treves'i canlandıran Anthony Hopkins film boyunca oyunculuk dağında nasıl zirve yapılırın dersini vermiştir. Hele filmin başında Merrick'i ilk gördüğü sahne vardır ki "Tamam, budur" dersiniz. Hopkins dışında Fil Adam John Merrick'i Nineteen Eighty-Four, Alien, Harry Potter and the Sorcerer's Stone, Captain Corelli's Mandolin, Dogville ve V for Vendetta gibi yapımlardan tanıdığımız aşmış aktör John Hurt canlandırıyor. Kendisi her ne kadar bu filmde John Merrick'in bedensel deformasyonu yüzünden oyunculuğuna bedenini katamasa da sadece gözleriyle bile nasıl bir oyuncu olduğunu göstermiş. Özellikle Doktor Treves'e öyle bir "Beni iyileştirebilir misiniz?" deyişi vardır ki gözlerinize söz dinletemezsiniz o an.
The Elephant Man her bünyenin kolay kolay kaldırabileceği bir film değil. Öncelikle bunu belirtmek gerek. Çünkü gerçekten filmi izlerken bir sinema şölenine tanıklık ettiğinize mi yoksa kendi kendinize ıstırap çektirdiğinize mi karar veremiyorsunuz. Ancak kesin olan bir şey varsa o da abartısız 124 dakika boyunca boğazınıza birer birer gemici düğümlerini atıyor bu film, gerçek anlamda nefesinizi kesiyor. Nefesi kesilmek... Mecaz değil, gerçek. Filmin sonlarına doğru sahiden nefes alamadığımı hatırlıyorum. David Lynch öyle bir Fil Adam aktarmış ki beyaz perdeye bu Fil Adam'a tanıklık eden insan aslında çirkine ve çirkinliğe bakarken kendi içindeki çirkini ve çirkinliği keşfedip keşfedemediğini sorguluyor. Öyle bir düşünce alıyor ki sizi gerçek Fil Adam'ın John Merrick mi yoksa kendimiz mi olduğunun muhasebesini yaparken buluyoruz kendimizi. Her gün akşam haberlerini izlemek için açtığımızda birçok Fil Adam'a rastlamıyor muyuz? Onları sırf para kaygısı yüzünden ekranlarda pazarlayanlar kimler oluyor peki? Kararı siz, biz vereceğiz! Böyle bir film The Elephant Man, izlenmesi gereken izlendikten sonra bir daha izlemeye korkulan... İnsanın sıdkını sıyıran, gözlerden akan iki damla yaşı yanaktan süzülerek yere konduran...

25 Aralık 2007 Salı

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 18

When you’ve got nothing, you’ve got nothing to lose. - (Titanic - Leonardo DiCaprio)

NOT: Her ne kadar büyük bir film olmasa da...

Dinlenmesi Gerekenler (12) - It's Been A While

It's been a while
since I could...
Hold my head up high
It's been a while
since I first saw you
It's been a while
since I could stand
on my own two feet again
and It's been a while
since I could call you

And everything I can remember
as fucked up as it all may seem
consequences that I've rendered
have stretched myself beyond my means

It's been a while
since I could say
that I wasn't addicted
It's been a while
since I could say
I loved myself as well and...
It's been a while
since I've gone and fucked things up
just like I always do
It's been a while
but all that shit seems to disappear when I'm with you

And everything I can remember
as fucked up as it all may seem
consequences that I've rendered
gone and fucked things up again... again

Why must I feel this way?
Just make this go away
Just one more peaceful day

It's been a while
since I could...
Look at myself straight
It's been a while
since I said I'm sorry
It's been a while
since I've seen the way
the candles light your face
It's been a while
but I can still
remember just the way you taste

Everything I can remember
as fucked up as it all may seem
to me... I know this pain
Can I blame this on my father?
He did the best he could for me

It's been a while
since I could...
Hold my head up high
It's been a while
since I said I'm sorry

Staind

Les Choristes

Geçtiğimiz hafta D&R'da dolaşırken The Elephant Man'in piyasaya yeni sürülen DVD'sini görüp de heyecan içinde satın almaya karar verdiğim filmin yanı başında bulunan ve son derece doğal bir kapağa sahip başka bir yapıma daha rastladım. Hatıra fotoğrafı çektirmiş bir grup öğrenci ve öğretmenin süslediği kapağın üst kısmında büyük harflerle "Bir Yatılı Okul Hikâyesi" yazıyordu. Çok merak ettim ve o gün tek bir film alma niyetiyle girdiğim mağazadan iki filmle çıkmış oldum.
Dün gece ders çalışmaktan bunaldığım bir anda kitabı defteri bir kenara fırlattım. O anda yeniden göz göze geldik Les Choristes ile. Havamda değildim. Havamda olmadığım zamanlar genellikle film izlemeyeceğim zamanlardır. Ancak rahatlamam gerekiyordu. Pek bir şey beklemeden başladım filmi izlemeye. Zaman ilerledikçe film beni ister istemez havaya sokmayı başardı. Çok hoş ve başarılıydı. Zaten bir Fransız filmi yok yere iki kategoriden aday olamazdı Oscar'a...
Koro, 1949 yılı savaş sonrası Fransa'da işsiz müzik öğretmeni Clément Mathieu'nün hikâyesini anlatır. Mathieu gelen bir teklif üzerine yatılı erkek öğrencilerden oluşan Fond de l'Etang isimli okulda işe başlar. Ancak okula geldiği ilk gün başına gelenler aslında nasıl bir ortamda eğitim vereceğinin habercisidir. Okuldaki öğrencilerin hemen hemen hepsi haylaz ve asidir. Okulun yönetimini elinde bulunduran müdür ise öğrencilere karşı çok sert yaptırımlar uygulamakta, hücre cezası ve dayak gibi acımasız cezalar vererek kendince disiplini sağlamaktadır. Clement'in öğrencilere yaklaşımı ise tamı tamına zıttır. O bu tip cezalarla hiçbir yere varılamayacağına, cezaların caydırıcı olmaktan ziyade öğrencileri ispiyonculuğa yöneltebileceğine inanmaktadır. Clement'in aklında yatan çözüm ise çok farklıdır. O en iyi bildiği iş olan müzik sayesinde öğrencilerle hoş bir bağ kurar. O andan sonra kelimelerin kifayetsiz yerde öğrenciler için notalar konuşmaya başlar.
Tüm bunların yanında belirtemekte fayda var ki Les Choristes bilindik bir senaryoya sahip. Ancak bu filmin başarısız olduğuna işaret değil. Koro, sadece Fransa'da 8,5 milyon izleyici toplamış. Bununla birlikte Fransa'da tüm zamanların en çok izlenen 15'inci filmi olmuş. Bu film sinemaya astronomik rakamlar harcamaya bayılan Amerikan sinemacılarının ibretle izlemesi gereken fevkâladenin de fevkinde olan bir yapım. Sinemadan hoşnut olmayan bir bünyenin dahi sadece müzikleri için bile ekran karşısına geçmesi gereken bir film.
Yönetmenlik koltuğunda Christophe Barratier'in bulunduğu filmde Clément Mathieu karakterine Fransız aktör Gérard Jugnot hayat vermiş. Jugnot aynı zamanda filmin yapımcısı. Kendisi filmi çekebilmek için Paris'te bulunan evini ipotek ettirmiş. Daha sonra filmin gişede yakaladığı büyük başarı sayesinde o senenin Fransa'da en çok kazanan aktörü olunca evini de geri almış. Bunun dışında başrolde oynayan oyuncuların geneli ilk kez kamera karşısına geçen çocuk oyunculardan oluşmakta. Bunların başında ise film boyuna solo söyleyen "melek yüzlü Pierre Morhange" karakteri var. Bu karaktere hayat veren 1990 doğumlu Jean-Baptiste Maunier gerçekten de filmde tanık olduğumuz performansın gerçek sahibi. Morhange karakteri dışında Pépinot karakteri var ki onun hikâyesi bir başka dokunaklıdır. Ayrıntıya girmeyeceğim. Ben ağlamadım ama filmin sonunda ağlayanı çok duydum. Hepsi bu Pépinot'nun yüzünden.
2005 Altın Küre en iyi yabancı film adayı, 2005 Oscar Ödülleri en iyi yabancı film ve en iyi müzik adayı, 2005 Bafta Ödülleri en iyi müzik, en iyi yabancı film ve en iyi uyarlama senaryo adayı bu filmi bulursanız kaçırmayın.

24 Aralık 2007 Pazartesi

Pazartesi Notları #7

  • TRT'de bir zamanlar yayınlanan Bir Başka Gece'yi özledim. Tabii bir de ilerleyen yaşıma inat Susam Sokağı'nı.
  • CNNTürk ekranlarında yayınlanmakta olan belgesel tarzı programları işi gücü bırakıp da izlemek çok hoş oluyor gerçekten. Bu programların başında Görmeniz Gereken 50 Yer, Hayatım Sinema, Her Yerde 1 Haber Var ve Yol Üstü Lezzet Durakları geliyor. NTV'de yayınlanmakta olan Yekta Kopan'ın kadife sesiyle birlikte ekranlara taşınan Gece Gündüz'ü unutmayalım.
  • Hayat çok garip gerçekten. Cuma günü Yol Üstü Lezzet Durakları'nın o günkü durağı Erzurum'du. Meşhur Çağ Kebabı tanıtıldıktan sonra ilk defa rastgeldiğim bir tatlıyı öğrendim. Kadayıf Dolma dedikleri bu tatlı o gün ister istemez dilimin damağımın iki kat nemlenmesine sebebiyet vermişti. Yemek için de kalkığ Erzurum'a gidemezdim ya! Gariplik burada değil tabii, bundan sonrasında. Dün İstanbul'a geldim ve havaalanından taksiye bindim. Klasik taksi muhabbeti sonucu olarak taksicinin Erzurumlu olduğunu öğrendim ve izlediğim programdan bahsettim. Adam adresimi isteyip, ardından da "Sana memleketten Kadayıf Dolma getirteyim" diye tutturmasın mı! Düşüncelerim önce tatlının dayanılmaz görüntüsüne odaklansa da caydım o işten.
  • Wrap Beef denedim bugün. Muhteşem bir tat.
  • Madem ki boğaz işlerinden girdik bugün Lipton'un zengin çeşitlerinden birine değinmeden edemeyeceğim. Ekinezya diye bir kış çayı çıkarmış bunlar. İçmeden duramıyor insan.
  • Bu reklamlardan hiçbir gelir elde etmemekteyim. Yoksa ben enayi miyim!
  • Hocalarıma karşı saygıda kusur etmemişimdir hiçbir zaman. Her zamanda aramı iyi tutmuşumdur. Bugün bu alışkanlığımı fena şekilde bozdurdu içlerinden biri.
  • Buradan Damon Lindelof'a ses etmek istiyorum. Kaç aydır bekletiyorsunuz bizi, 8 bölüm ne demek lan? Isırırım adamı ben.
  • MGM aslanının adı Leo The Lion'muş ve ölene dek Memphis'de yaşamış. Bu bilgiyi neden mi verdim? Laf olsun diye.
  • Yaklaşık 2 haftadır sağ tarafta saçma bir anket dönmekte. Maksat anket olsun.
  • Last.fm dalgasına yeni kaptırdım kendimi. Süpermiş!
  • Yazmak istediğim bir dünya film var. Üşengeçlik ve vakitsizlik de var elbette.
  • "Seni seçtim Pikaçuuuuu"... Her zaman bunu söylemek istemişimdir, evet!

23 Aralık 2007 Pazar

Vassiliki

İç savaşlar ve dünya savaşları yönetmenlerin ve senaristlerin vazgeçilmezidir. Bilinen tarihi olayları güzel bir senaryo ve sağlam bir aşk hikâyesi ile desteklediniz mi, üstüne bir de bu yapıma yüksek bir bütçe hazırladınız mı gişede başarı kaçınılmazdır. İş bittiğinde eser herhangi bir nitelik taşımasa da oyuncular isim yapmış kişilerse ve iyi bir PR çalışması yapılırsa başarılıdır o film (Bkz; 300).
Yunanistan sinemasının son dönemde parlayan ismi Vangelis Serdaris'in 1997 yapımı filmi Vassiliki de yine bir iç savaş dönemini ele alıyor. Üstelik ne yönetmeni, ne oyuncuları, ne de bütçesiyle bir yere gelebilecek bir filmdi bu. Vassiliki 1949 yılında yaşanan Yunan İç Savaşı dönemine götürüyor izleyiciyi. Filme adını veren Vassiliki asilerden birinin karısıdır ve asilere mühimmat taşırken jandarma teşkilatı tarafından ele geçirilir. Kendisini yakalayan jandarmalar arasında bir çavuş Vassiliki ile ilgilenmeye başlar. Çavuş bilgi almak için Vassiliki'ye şiddetli bir sorgu uygular ancak daha sonra dik başlılığı Vassiliki'ye karşı cinsel bir tutkuya dönüşür. Çavuş her şeyi göze alır ve Vassiliki'yi askeri mahkemeye sevketmek yerine serbest bırakır. Bunun neticesinde de kara listeye alınır. Tüm bunlar onu yıldıramaz, aksine üniformasındaki şeritleri koparıp kalbinin sesini dinlemeye karar verir. Vassiliki ile yaşamayı düşündüğü ilişki kimse tarafından kabul görmez. Artık ikisi için umutları ve hayalleriyle birlikte özgür bir yaşama duydukları inanç için savaşma vakti gelmiştir. Ancak hiçir şey umdukları gibi gitmeyecektir.
Temposuz filmlere tahammül edebilenler için izlenecek bir film Vassiliki. Ancak aksini düşünüyorsanız 2 saatlik film size 2 gün sürüyormuş gibi de gelebilir. Son karar sizin tabii.

18 Aralık 2007 Salı

Jackson'dan Haber Var

John Ronald Reuel Tolkien'in aynı adlı romanı Yüzüklerin Efendisi'ni sinemaya taşıyan ve bu yapıt ile Oscar kazanan Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson The Hobbit'i de çekeceğini resmen açıkladı. New Line Cinema ve MGM'in uğruna birleştiği The Hobbit 2009'da çekilmeye başlanacakmış. İşin garibi Peter Jackson ile New Line Cinema tamamlanan üçlemenin ardından davalık olmuştu... Olsun olsun, barıştıkları iyi olmuş. Siz keyfinize bakın, ben göbek atacağım iki dakika.

31 Ocak 2008

Daha önce 7 Şubat'ta başlayacağı açıklanan 4.sezon bir hafta geriye alındı. Kayda değer ilk görüntüler bunlar efem!

Yoruldun Ağırlığımı Taşımaktan

Yoruldun ağırlığımı taşımaktan
Ellerimden yoruldun
Gözlerimden gölgemden
Sözlerim yangınlardı
Kuyulardı sözlerim
Bir gün gelecek ansızın gelecek bir gün
ayak izlerimin ağırlığını duyacaksın içinde
uzaklaşan ayak izlerimin
ve hepsinden dayanılmazı bu ağırlık olacak.

Nazım Hikmet RAN

17 Aralık 2007 Pazartesi

Pazartesi Notları #6

  • - Bir başka Kültür Sepeti ile Pazartesi Notları'na daha hoşgeldiniz efendim! - Hoşbulduk!
  • İnsanın memleketi gibi yokmuş vallahi. Bıraktım İstanbul'u 10 günlüğüne.
  • Antalya da beni özlemiş olacak ki beni en güzel haliyle karşıladı. Evin penceresinden dışarı baktığımda 10 metre ötesini göremiyorum yağmur yüzünden. Aslında yağmur dememeliyiz bunun için. Çünkü ben yağmurun böyle bir şey olmadığını iyi biliyorum. Yağmur suyun havadan yere dökülmesidir. Bu havanın komple su olması gibi bir şey. Yer ve gök birleşmiş durumda şu an.
  • Merve'yi Tavla diye bir site var. Erkekseniz eğer girip şansınızı bir deneyebilirsiniz. Bayansanız da deneyebilirsiniz. Söz, kimseye söylemeyeceğim :) http://www.merveyitavla.com/
  • Sourberry'de her pazartesi gecesi 23:00 ile 00:00 arasında yayınlanan Dünyevi Saatler isimli programı kaçırmayın. Üzülürsünüz ulan!
  • Neden her seferinde Jessica Alba'ya Jessica abla diyesim geliyor? İlginç tabii.
  • "Görmüyor musun, kabuk bağlamıyor kanattığın hiçbir yaran!"
  • İnsan tatilde kafa dinlemek, arkadaşlarıyla dağıtmak ister, di mi? Ben neden ders çalışmak zorundayım?
  • Mümkünse Türklerin YouTube'a yorum yapması yasaklansın ya da adam gibi yorum yapmayı bilmeyenler pirinç taşı gibi ayıklansın.
  • Mor ve Ötesi'nin Eurovision'da mor olmaktan ötesini görebileceklerini sanmıyorum. Tamam vurmayın canım...
  • Kardeşim için mi ebeveynlerim için mi üzüleceğimi şaşırdım bugün.
  • Ders arasında bu kadar çıkıyor. Daha fazla yazasım yok bugün.
  • Ha, Yol Üstü Deniz vardı bi', ne oldu ona?

I Know What You Did Last Summer

Orta okulda olmalıydım. Kuzenim ile her hafta sonu film izlemek için sınırlarımızı zorlayarak yaptığımız kamp günlerinden biri olmalıydı. Deli gibi korku filmi arıyorduk o sıralar. VCD satın almak için uğradığımız her mağazada o gece arka arkaya izleyebileceğimiz filmler arıyorduk. Bir süre sonra artık izlemediğimiz film kalmayınca mağaza sahibinden tavsiye istiyorduk. Böyle bir günde tanıştık Geçen Yaz Ne Yaptığını Biliyorum isimli filmle. İlk başta filmin adı bile bize garip gelmişti ama farklılık olsun diye verdik parayı ve aldık filmi. Beraberinde aldığımız diğer filmleri izledikten sonra gecenin ilerleyen saatlerine ulaştığımızı fark ettik. Yine de sona bıraktığımız bu filmi içten içe merak ettiğimiz için izlemeye karar verdik. Oturduk ve izledik.
Julie, Helen, Ray ve Barry okullarının düzenlediği mezuniyet balosunun ardından kendi başlarına eğlenmek için yola çıkarlar. Baloda tükettikleri içki yetmemiş, araba ile seyir halindeyken de içmeye devam etmişlerdir. Aldıkları haz had safhadayken Barry'nin arabası dördünün de göremediği bir gölgeye aniden çarparak yol kenarında durmak zorunda kalır. Dördü de olayın şokunu ve şaşkınlığını üzerlerinden atamazlar. Hepsinin önlerinde uzun bir hayat vardır. Başarılı bir geleceğe daha ilk adımı attıkları gün başlarına gelmiştir felaket. Yerde yatan bedende herhangi bir hayat belirtisi yoktur. Bu olayın gerçekleştiğini onlardan başka bilen ve gören de yoktur. Bir an önce bir karara varmak zorundadırlar. Planları dahilinde cesedi yok edecek ve bu sırrı mezara götüreceklerdir. Aradan tam bir yıl geçer. Biri onları ve yaptıklarını takip etmektedir. Olayın dört tanığına o gün birer mektup gönderilir. Her bir mektupta yazan tek cümle onları 1 yıl sonra bir araya getirir. Mektubu yazan her kimse, onların geçen yaz ne yaptıklarını çok iyi bilmektedir.
I Know What You Did Last Summer genelde televizyon yapımlarını yöneten yönetmen Jim Gillespie tarafından 1997 yılında çekilmiş. Oyuncu kadrosuna baktığımızda aşina olduğumuz isimleri görmek mümkün. Bunlardan biri Ghost Whisperer, Garfield serileri, The Tuxedo gibi yapımlardan bildiğimiz Jennifer Love Hewitt. Overrated filmlerde oynamayı çok sever bu abla. Kendisinin dışında yine her anlamda kalburüstü bir isim daha var bu filmde; Sarah Michelle Gellar. Kendisi ne güzeldir, ne seksidir, ne de rol yapabilir. Ancak Amerikalılar hep el üstünde tutat bu hatunu. Nedenini bilemiyorum. Bunun için Amerikalı olmak lâzım belki de. Her neyse, abidik filmlerden tanıyoruz kendisini.
Biz sinemada bu tür filmlere teen slasher diyoruz. Yani 1996 yılında Wes Craven tarafından başlatılan bir korku filmleri furyasına verilen isimdir bu. Daha açık olalım. Klişe korku filmlerinin altını çizer bu furya. Bir grup genç takılırlar, biri ölür (ki bu genelde şişman ve zenci olandır), devamı gelir, vs...
Nedenini bilmediğim halde o zamanlar çok sevdim ben bu filmi. Öyle ki eve gelen her misafir çocuğuna zorla izlettirdiğimi dahi hatırlarım. İçerdiği birçok klişeye rağmen o zamanlar çok özgün gelmişti bana. Sinema tarihinin en uzun isimli filmi olmaya aday olan bu yapımın ertesi sene devamının (evet, o filmin adı daha uzundu) çekildiğini öğrendiğimde çok da mutlu olmuştum. Uzun zamandır izlemedim filmi. Açıkçası son izlediğimde eski zevki alamamıştım. İtiraf edeyim kendi kendime "Ben bu filmi neden bu kadar büyütmüşüm?" diye sormayı da ihmal etmemiştim. Ancak bu filmden 10 sene sonra dahi aynı türdü üstüne koyan yok. İlk göz ağrım o benim. Güzeldir güzel.

Gece ve Karanlık

Perili Köşk mimlemiş bizi. İyi de etmiş. Teşekkürlerimizi ilettikten sonra konusu Gece ve Karanlık olan mim hakkında bir şeyler çiziktirmeye çalışalım...
Gece... Yeryüzünün üstüne, beraberinde getirdiği tüm ayaza rağmen bir süreliğine yorgan olup örtünendir. İnsanların çok büyük bir bölümünün değerine bilmediği ve feragat edemedikleri uykuları yüzünden boşa harcadıkları zamana eşdeğerdir. İnsanı çaresiz, yapayalnız kılan; dolayısıyla duygularını sivrelten, buram buram hüzün kokan; radyodan cızırdayarak odayı dolduran slow parça eşliğinde iki çift ayağı farkında olmadan pencereye yönelten ve sönük sönük parıldayan sokak lambasının önünde toprakla buluşan yağmur taneciklerini seyrettiren, yürek burkan... Deniz ve kumsalın aşkı gibi gündüz ile yasak aşk yaşayan, deniz gibi yârine bir türlü kavuşamayan, onun yokluğunda kalbini çaresizce yağmurlarına açandır gece... Gündüz gibi değildir. Her şeye rağmen köpeklerindir gece. Köpekten ne anlıyorsanız onlarındır işte. Benim gündüzümdür...
Ve karanlık... "Karanlığa güvenin. O neyi görmemeniz gerektiğini bilir." diye bir söz var. Kim demiş hatırlamıyorum. Severim!

15 Aralık 2007 Cumartesi

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 17

People should not be afraid of their governments; governments should be afraid of their people. - (V For Vendetta - Hugo Weaving)

Dinlenmesi Gerekenler (11) - Tonight

She never took the train alone she hated being on her own
She always took me by the hand and say she needs me
She never wanted love to fail she always hoped that it was real
She’d look me in the eyes and say believe me
But then night becomes the day and there’s nothing left to say
If there’s nothing left to say then something’s wrong
Oh tonight you killed me with your smile so beautiful and wild so beautiful
Oh tonight you killed me with your smile so beautiful and wild so beautiful and wild
And as the hands would turn with time she’d always say hat she was my mine
She’d turn and lend a smile to say that she’s gone
But in a whisper she’d arrive and dance into my life
like a music melody like a lovers song
Oh tonight you killed me with your smile so beautiful and wild so beautiful and wild
Oh tonight you killed me with your smile so beautiful and wild so beautiful and wild
Through the darkest night comes the brightest light
and the light that shines is deep inside
It’s who you are
Oh tonight you killed me with your smile so beautiful and wild so beautiful
Oh tonight you killed me with your smile so beautiful and wild so beautiful, beautiful
Oh tonight you killed me with your smile so beautiful and wild so beautiful and wild
So beautiful and wild
So beautiful and wild

Reamonn

Çıkmaz Sokak

Bir daha dünyaya gelsem
Yine seni severdim
Beni üzesin diye
Beni deli divane edesin diye
Biliyorum
Sen de bir daha dünyaya gelsen
Yine beni sevmezdin
Kahrımdan öleyim diye...

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Arı Filmi

Severim animasyon filmleri...

İkinci Narnia Yolda

Bundan birkaç sene evvel Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap isimli fantastik bir film girmişti vizyona ve iyi bir hasılat ile noktalamıştı beyaz perde macerasını. Her ne kadar ben filmi izlememiş olsam da izleyenlerden çok olumlu eleştiriler aldım. İzlememiş ve hiç de merak etmemiş olduğum bu yapımın Prens Caspian isimli devam filmi geliyormuş 6 Haziran 2008'de. Devrik cümle kurmayı sevmekle beraber filmin afişinden acayip derecede Prince of Persia havası aldım. Sırf bunun için bile izlerim yani. Ne yapayım yani, çekmiyorsunuz ki bir Prince of Persia.

Fazıl Say'ın Açıklamaları

"Bu iktidar, bana ve müzik sanatına şimdiye kadar dostça davranmadı. ‘Metin Altıok Ağıtı’ adlı oratoryom dolayısıyla, iktidarın ilk kültür bakanı, çeşitli yöntemler kullanarak eserin sansür edilmesini sağladı. Bu olayı, hiç unutamıyorum.
Müzik sanatını küçümsemenin başta gelen örneklerinden biri, Milli Eğitim Bakanlığı’nın önceki yıl okullarda müzik ve resim derslerinin kaldırılması girişiminde bulunmasıdır. Bizim milli eğitim sistemimizden sanat eğitimi dışlanamaz. Başka bir olumsuz örnek ise Türkiye’nin bugün on bin müzik öğretmeni açığı bulunduğu halde, lisans öğrenimini tamamlayan genç müzikçilerimizin öğretmen olmasını önlemek için engeller icat edilmesidir. Bunlar, basının ve halkın gözünden kaçmış olabilir ama, müzik benim mesleğim; benim gözümden kaçmadı. ‘Sanatçı, alnında ışığı ilk hissedendir’ özdeyişini, ‘Sanatçı, karanlığın tehlikesini ilk hissedendir’ anlamında da düşünebiliriz.
En çok da gelecek kuşaklar için kaygılanıyoruz. Eğer, günün birinde karanlık güçler Cumhuriyetimize ve ulusal değerlere hayat hakkı tanımazsa, onlara teslim olacak değiliz."

Bu sözler dünyanın ayakta alkışladığı piyanistimiz Fazıl Say'a ait. Yaptığı açıklamalarda mevcut hükümeti hedef tahtası olarak seçmiş. Şimdiye ortaya koydukları ile Avrupa müzik kültürünü temsil ettiğini, yalnız bunu yaparken de kökeni olan Anadolu halk kültüründen de kesinlikle kopmadığını ve hatta tüm eserlerini halk kültüründen aldığı feyz ile harmanladığını belirtmiş. Kendisinin sözlerinden de anlamak mümkündür ki hükümetin istisnasız her şeye el atması kendisini etkilemiş. Çıplak heykellerin yerinden edildiği, nü portrelerin üzerlerinin örtülerek sergilendiği, toplumsal değerlere uymadığı gerekçesiyle birçok eserin sansür duvarına çarptığı günümüz Türkiye'sinde kendisine yer olmadığını düşünüyor Fazıl Say. Türkiye'nin giderek Orta Çağ kültürü ile yoğrulduğunu ve bunun çağdaş uygarlık seviyesini hedefleyen bireylerin önündeki en büyük engel olduğunu, kendi inandığı değerler doğrultusunda gerekirse zamanı geldiğinde Türkiye'den ayrılabileceğini söylemiş.
Fazıl Say'ın söyledikleri tahmin edilebileceği üzere farklı yerlere çekildi. Herkes istediği gibi yorumladı. Halbuki kendisinin bu sözleri ile aslında tam olarak neyi anlatmak istediği son derece aşikâr. Dedim ya herkes istediği gibi yorumluyor diye. İktidar partisinin adını ağzıma bile almak istemediğim bir milletvekili "Ya sev ya terk et" sözü ile paralel olarak şuna benzer bir açıklama yaptı; "Fazıl Say böyle düşünüyorsa, ülkeyi terk etmesi hâlinde Türkiye'nin bir kaybı olmayacaktır"... Ya ben lan neyse bir şey diyemiyorum...

12 Aralık 2007 Çarşamba

Oyun


Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi 9. Kısa Film Yarışması'nda "en iyi film" ödülünü kucaklamış olan kısa filmmiş bu!

Bulgur King

Sevgili arkadaşım bilog İstanbul Şişli'de kayda almış bu görüntüyü. Bundan önce sitede gördüğünüz tüm creativityleri unutun. Yaratıcılık budur arkadaş!

EDİT: Aha bu da internet siteleri; http://www.bulgurking.com.tr

Creativity (5)

Bu Adam Benim Hocam!

11 Aralık 2007 Salı

Bir Yalnızlık İşareti

Bir cam gibi önünde
yüzümü elinle sil
Hohlayarak üstüne
seyret boş bir sokağa
hüzünle yağışını yağmurun.
Sonra kaplasın yavaşça
ılık buğusu soluğunun
yüzümü baştan başa.

Ve bırakıp gittiğinde
bir küçük boşluk kalsın
alnını dayadığın yerde;
bir yalnızlık işareti
işleyen ta içime.

Metin ALTIOK

10 Aralık 2007 Pazartesi

Pazartesi Notları #5

  • Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı ve bir dönemin sonuna geldik. Geldik gelmesine de finaller, projeler üst üste geliyor. 9 günlük tatil var ama bana durmak yok.
  • Britanya küresel ısınma sorununu en aza indirgemek için nükleer enerji yerine rüzgâr enerjisi kullanacakmış. Ne dersiniz hoş olmaz mı? Keşke herkes böyle yapsa.
  • Küresel ısınma ile ilgili bir gelişme de Almanya'dan... "Aydınlık için 5 dakika karanlık" sloganı doğrultusunda geçtiğimiz günlerde Almanya'da bir gece yarısı ışıklar 5 dakikalığına kapatılmış. Bazılarının bir imzasına bakarken, başka yerlerde insanlar toplu halde mücadele ediyorlar. Garip!
  • Cuma günü Kabadayı giriyor vizyona. Kendimi kandırıp görmem lâzım ilk günden. Ne kadar ertelersem o kadar kötü.
  • İspanya'da Katalanlar süper bir olayı hayata geçirmişler. Bicing adını verdikleri bu sistem dahilinde ülke genelinde bisiklet istasyonları açılmış. Herhangi bir istasyondan kiraladığınız bisikleti yine herhangi bir istasyona bırakabiliyor, bu sayede güzel seyahatlere imza atabiliyormuşsunuz. Türkiye'de görmek isteriz en kısa zamanda. Tek eksiğimiz de buydu ya!
  • Britanya'da iktidar partisi seçimlerde oy kullananlara belli bir ücret ödeneceğini açıklamış. Katılımı artırmaya çalışmanın da bu kadarı. Türkiye'deki iktidarın böyle bir yola başvurduğunu düşünmek bile istemiyorum.
  • 14-20 Aralık 2007 tarihleri arasında TÜRSAK tarafından düzenlenecek olan 10. Uluslararası Sinema Tarihi Buluşması'nda Rainer Werner Fassbinder'in 16 saatlik filmi de gösterilecekmiş. Ben Yüzüklerin Efendisi'nin 3 filmini dahi arka arkaya izleyemiyorum, bunu hiç izleyemem herhalde. Sorunun bende olduğunu da düşünmüyorum. O kapasiteye sahip biri yoktur dünyada. İnsanı sinemadan soğutur vallahi.
  • "Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. İnsan gibi yaşamak..."
  • Aşırı derecede Coca-Cola tüketiyorum. Sonum iyi değil. Durduramıyorum efendim!
  • Helyum gazı satılır mı? Almak istiyorum.
  • Yağmur bitmesin, yağsın durmadan. 365 gün yağsın. 6 saat artıyor... Süperim!
  • Yargıya da el atıldı. İktidar yargıda kadrolaşmanın önünü açacak yasayı hazırladı, iktidarın cumhurbaşkanına da sadece imzâlamak düştü. Yakında Arapça yazmaya başlarsam şaşırmayın. Zorunda kalabilirim, belli mi olur!
  • Türk halkının %21'i hiç diş fırçası kullanmıyormuş. Başka bir şeyle fırçaladıkları hakkında umut mu etmeliyim, "Vay halimize" mi demeliyim?
  • Hayalimdeki TRT Genel Müdürü Can Dündar'dı, olmadı.
  • Tarık Akan ve Halit Akçatepe'nin oynadığı ve her izlediğimde gözlerimi dolduran Canım Kardeşim filmini hatırlatmak istedim. Bu vesileyle televizyon kanallarına haykırmak istiyorum "Bırakın her gün eklenen saçma sapan dizileri de bana Kemal Sunal verin, Şener Şen verin, Adile Naşit verin, Münir Özkul verin; Canım Kardeşim verin, Neşeli Günler verin, Tosun Paşa verin, Üç Kağıtçı verin... Verin oğlu verin" diye.
  • Sabah uykusuna dayanamıyorum.
  • Sadece beyaz peynir, tereyağı, sıcak ekmek ve çayın olduğu sade kahvaltıları özledim. Yeter be!
  • Bir de ne özledim biliyor musunuz? Biri dut ağacını sallarken altına büyük bir masa örtüsü germeyi... Sonra o örtüyü bohça haline getirip kaçmayı ve afiyetle yemeyi.
  • Fotomaç Gazetesi bıraksın artık "Hasan Şaş'ırttı, Hakan'a Şükür, Selçuk'a İnan" gibi manşetler atmayı. Sıkıldım artık!
  • Magnum acı biberli çikolata çıkarmış. O ne ola ki?
  • Türk insanını birçok konuda anlayamadığım gibi gazete okuma konusunda da anlamam. Gazeteciye gidip gazete almazlar ama yanlarında gazete okuyan birini gördükleri zaman yan gözle bakarak okurlar. Garibiz biz vallahi.
  • Milli Piyango yeni yılda 25 Milyon YTL verecekmiş. Annemin "Bir bilet de sen al" diye başlaması muhtemeldir.
  • Facebook'ta en güzel ve en yakışıklı Facebook üyesini seçecek olan bir grup kurulmuş. İşin garibi an itibariyle 1000'e yakın boş üye bu gruba üye olmuş. İçlerinde arkadaşlığımı yeniden gözden geçirmem gereken bir de arkadaşımı gördüm. Allah akıl fikir ihsan eylesin. Amin!
  • Ghost Whisperer izleyen var mı?
  • "Bu haftalık da bu kadar. Beni özleyin anacım. Baaaay!"

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 16

We fish a lot, and every night, we read a book. He's so smart, Jenny. You'd be so proud of him, I am. He, uh, wrote you a... a letter, and he says I can't read it. I'm not supposed to, so I'll just leave it here for you. Jenny... I don't know if mama was right or if it--it's lieutenant Dan. I don't know... If we each have a... destiny... or if we're all just floating around accidental-like on a breeze... but I -- I think... maybe it's both. Maybe both get happening at the same time. But I miss you, Jenny. If there's anything you need... I won't be far away... - (Forrest Gump - Tom Hanks)

Dinlenmesi Gerekenler (10) - Nefesim Nefesine

Yatar gül harmanı gibi
Canımın dermanı gibi
Her yanında çiçek açmış
Binboğa ormanı gibi

Nesine yâr nesine
Ölürüm ben sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine

Canım sese mi geldin?
Kadem basa mı geldin?
Sağ olsam gelmez idin
Öldüm yasa mı geldin?

Nesine yâr nesine
Ölürüm ben sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine

Saçın yüzüne perde
Yüreğim düştü derde
Ayaküstü duramam
Seni gördüğüm yerde

Nesine yâr nesine
Ölürüm ben sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine

Zülfü LİVANELİ

The Butterfly Effect

Bir yetenek düşünün. Öyle bir yetenek ki zamanda yolculuk yapabilmenize olanak tanıyacak. Yalnız bu yeteneği sınırlandıralım biraz. Geleceğe gitme konusunu kaldıralım mesela ortadan. Yeteneğimizi sadece geçmişimize gidebilmek için kullanabildiğimizi varsayalım. Yine de isterdi herhalde insan böyle bir özelliği olmasını. İnsanoğlunun en büyük düşü değil midir zamanda yolculuk yapmak? Her ne kadar imkân dahilinde olmasa da öyledir. Ancak madem ki varsayıyoruz, sadece geçmişe gitmek için kullanabilecek olsak da böyle bir yeteneğimiz olmasını isterdik sanırım. Bunun ne gibi bir kötü yanı olabilir ki sonuçta?
"Her şey başlangıçta son bulur" gibi başarılı bir motto ile yola çıkmış bir film The Butterfly Effect. Senaryosu ile bağdaştırınca başarılı olduğunu söylesem daha mantıklı olur sanırım.
Evan Treborn çocukluğundan kalma hatırlamak dahi istemediği anılarla yüzleşmek zorunda kalan genç bir adamdır. Babasından kendisine kalan bir de yetenek vardır. Bu yetenek sayesinde kendi geçmişine yolculuk yapıp, geçmişindeki olayları değiştirebilmektedir. Yalnız geçmişinde en ufak bir oynama yaptığı her olay çevresindekilerin ve kendisinin geleceğini farklı olarak etkilemektedir. Bir zaman sonra bazı hatalarını düzeltmek için geçmişine yaptığı her yolculuk giderek büyüyen bir felaket halini alır.
Arkadaşlarımın baskısı yüzünden biraz geç izleme fırsatı buldum bu filmi. Gecenin bir yarısında izlediğim için de filmin yarısına kadar olayları kavramakta güçlük çektim. Film bittiğinde bana hakim olan düşünce filmin benden ortalamanın üstünde not almış olmasıydı. Yönetmenliğini Eric Bress kişisinin yaptığı filmin başrollerinde ise son zamanlarda adı Demi Moore ile anılan genç aktör Ashton Kutcher ve hastası olduğum hatın Amy Smart yer alıyor.
Kısa oldu bu yazı. "Havamda değilim" diyelim.

9 Aralık 2007 Pazar

Bana Old And Wise'ı Çal

Erkan Can hastalarının mutlaka izlemesi gereken 24 dakikalık bir kısa film Bana Old and Wise'ı Çal. Film ismini tahmin edebileceğiniz üzere The Alan Parsons Project'in ünlü şarkısı Old and Wise'dan alıyor. Film aynı zamanda bir türlü beğenemediğim yönetmen Çağan Irmak'ın ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturtması bakımından ayrı bir önem taşıyor. Kendisi asistanlık yaptığı dönemden kazandığı para ile bu filmi çekiyor ve 1998 İFSAK Kısa Film Festivali'nde bu film ile birincilik ödülünü kazanıyordu.
Bana Old and Wise'ı Çal öyle bir film ki ya gerçekten beğenirsiniz ya da hiç beğenmezsiniz. Ortası yoktur yani. Gerçekten beğenmek istiyorsanız filmi gecenin bir yarısı izlemenizde fayda var. Çünkü film yalnızlık ve gece temaları üzerine oturtulmuş. Filmin atmosferini de bu doğrultuda az çok tahmin edebilirsiniz. Anlayacağınız elinize geçerse bu film, gidip de güneş size en tepeden bakarken izlemeye kalkmayın.
Oğuz bir radyo kanalında gece 00:00 ile 05:00 arasında program yapmakta olan bir DJ'dir. Programının adı da Yalnızlar Saati'dir. Programı doğrultusunda gecenin ilerleyen saatlerine uygun slow parçalar çalmaktadır. Bir gece yine rutin bir program sırasında programa biri telefonla bağlanır ve Old and Wise adlı şarkıyı Eda (soyismini hatırlamıyorum ama vardı) isimli birine armağan eder. Bu olay ertesi gün de tekrarlanınca bizim Eda isimli bayan dayanamaz ve gecenin bir yarısı Oğuz'un yayın yaptığı stüdyoya gider. O sırada Oğuz ile aralarında ilginç bir muhabbet başlar. Eda'nın anlattığına göre parçayı kendisine armağan eden adamın bunu yapabilmesi imkân dahilinde değildir.
Filmin kısıtlı oyuncu kadrosunda ise görmekten keyif alacağınız isimler mevcut. Bunlardan biri ve en önemlisi ilk cümlede de belirttiğim gibi Erkan Can. Kanımca en iyi ikinci Türk oyuncusudur bu adam. Erkan babanın dışında filmde Derya Alabora ve sinemamızın yüzü bilindik ama ismi duyulmamış kahramanlarından Nedim Doğan'ı görüyoruz.
Kısa filmin yazısı da kısa olur. Sevgiye, ölüme, aşka, yaşanmışlıklara ve birine adanmış şarkılara dair bir film izlemek isterseniz Bana Old and Wise'ı Çal'ı izleyebilirsiniz pekâlâ. Son olarak dediğim gibi bu filmi gecenin bir yarısı izleyin. Sonra da film sizi kendiliğinde herhangi bir radyo kanalına bağlayacaktır. Buna emin olabilirsiniz.

6 Aralık 2007 Perşembe

Paris, Texas

İnsanlar vardır ya hani birbirlerini çok severler. Bu sevgi sonraları yerini aşka bırakır. Baktıkları her yerde sadece birbirlerinin gözlerini görürler. Bunun mutlu olurlar sadece. Başka hiçbir şeyin önemi yoktur. Sadece beraber olmaktır tek dilekleri, ebediyen. Sonra evlenmeye karar verir iki insan. Bu sonsuz aşkı tamamına erdirmeye, ölünceye kadar tüm zorlukları el ele karşılamaya hazırdırlar artık. Önce nişan yüzüğü takılır. Bir süre sonra da dünya evine girilir. Bu an ile birlikte perde iner. İkinci perdeyle birlikte hiçbir şey mazideki gibi değildir artık. Öncesinde mutlu bir yuva kurmanın heyecanı içinde yanıp tutuşan bünyeler birbirlerine yabancılaşmaya başlar, beraber bulundukları dört duvar içinde birbirlerine yabancı oluverir eski aşıklar. Genelleme yapılamaz, ancak büyük oranda böyledir bu. Her köşe başındakie evde bir şekilde yaşanan hikâyenin sözcüklere vurulmuş halidir bunlar.
10 numara bir yol filminden bahsedeceğim şimdi. Aslında film olmaktan çok öte, hayatın kendisinden bir bölümdür o film. Paris, Texas'dır o film. İzleyeni avuçlarına alan, ona istediğini yaptırmakta son derece başarılı olan bir yapımdır Paris, Texas. İlk dakikalarında Texas'dan muhteşem görüntüler eşliğinde başlar yolculuğunuz, avucun içinde ısınmış bir haldesinizdir. Texas'dan Los Angeles'a dek uzanan yolculuğun gizemine kapılırsınız bir yandan, diğer taraftan tatlı bir gülümseme konar yüzünüze. Sonra durum değişir. Ruh halinizle kedinin fare ile oynadığı gibi oynar yönetmen Wim Wenders. Zamanı gelince anlarsınız ki mutluluğunuz yerini hüzne bırakmıştır. Lâkin film bittiğinde yine de mutlusunuzdur. İyi ki de izlemişsinizdir bu filmi.
Travis'in aniden ortadan kayboluşunun üzerinden 4 yıl geçmiştir. Gidişiyle kendisi gibi ortadan kaybolan karısı gitmeden önce tek oğulları Hunter'ı Travis'in kardeşine bırakmıştır. Tüm aramalara rağmen kimse Travis'den haber alamaz. Bir sabah erkek kardeşi Walt Henderson çalan telefonu açtığında bir gariplik olduğunu sezer. Kendisini arayan Texas'taki bir hastanedir. Travis, Los Angeles'dan kilometreler ötede bir hastanede bulunmuştur. Toparlanan Walt Texas'a gider. Hastaneye ulaştığında Travis yoktur, sabah hastaneyi terk etmiştir. Walt bir süre kendisini Texas'ın kavurucu sıcaklıktaki çöllerinde aradıktan sonra Travis'i bulur. Issız çölün ortasında bilinçsizce yürümektedir Travis, tek bir yöne doğru; Paris! (Not düşmekte fayda var. Paris bildiğiniz Paris değil!) Walt Travis'i hemen aracına alır. Walt bir türlü Travis'i konuşturamadığı gibi Travis zaman zaman yine kendini çöle atmaya çalışır. Travis'in geçmişi hakkında unuttuğu çok şey vardır. Artık Walt abisinin hafızasını geri getirmek için her şeyi yapmaktadır. Los Angeles'a ulaştıklarında ise yap-bozun parçaları yerli yerine oturmaya başlar. Travis oğluna kavuşmuştur. Şimdi ulaşması gereken bir kişi daha vardır; karısı Jane. Çünkü tüm cevapsız soruların cevabı ondadır.
Muhteşem bir senaryo, harikulade oyunculuklar, sağlam bir kurgu, kusursuz bir görüntü yönetmenliği... Bunların hepsini yönetmen Wim Wenders takdir edilesi bir ustalıkla harmanlamış ve ortaya 1984 yapımı Paris, Texas çıkmış. Oyuncu kadrosuna baktığımızda ise kayıp ve gizemli adamımız Travis rolünde emektar oyuncu Harry Dean Stanton'ı görüyoruz. Daha önce birkaç filmini izlediğim bu aktör hiçbir filminde beni bunda olduğu kadar etkilememişti. Sonra filmde az ama öz görünen bir bayan var. Bu bayan ki babamın gençlik yıllarında posterleri ile duvarlarını süslermiş. Daha fazla lafı dolandırmaya gerek yok. Bu kadın Alman aktrist Nastassja Kinski. Filmi ilk izleyişimde babama fazlasıyla hak verdiğimi hatırlıyorum. Bu isimler dışında filmde çok tanıdık başka yüzler yoktu hatırladığım kadarıyla. Yalnız küçük Hunter'ı canlandıran çocuk karakter Hunter Carson'ın performansı beni çok etkilemişti. Kendisi şimdilerde 30'unun üstünde olmalı.
Peki nedir bu filmin insanı bu kadar etkilemesine sebebiyet veren şey? Bir kere bunu cevabı 139 dakikalık filmin yarısında sonra, yavaş yavaş Travis'in 4 yıllık gizemi aydınlanmaya başladığında veriliyor. Kısacası Travis oğlunu da yanına alıp eşi Jane'i bulmak üzere yola çıktığı anda başlarsınız etkilenmeye. O ana kadar normal bir filmden farkı yoktur çünkü Paris, Texas'ın. O andan sonra ortaya çıkar ve diğer filmlerden kendini ayırmaya başlar. Çok fazla detay verip izlemeyenlerin o zevkten mahrum kalmasına gönlüm razı olmaz. Bu yüzden kanımca çok da kilit olmayan bir şeylerden bahsetmek isterim. Travis, Jane'i bulur. Ancak Jane onu bıraktığında hiç de aklına gelmeyecek bir yerdedir. İkisi de utanır. Birbirlerinin yüzüne bakamazlar ki o sahneyi anlatamamak içimi eritiyor şu anda. İkisi de kendi öykülerini birbirlerine anlatmaya başlarlar. 8,5 dakika sürer bu sahne. Kesintisizdir. Deyim yerindeyse dikkat kesilirsiniz sahneye ve bitmemesi için dua edersiniz. Sonunda belki de gözyaşları içinde "Budur!" diye mırıldandığınızda anlarsınız ki bu film bir yol filmi olmaktan çok ötedir... Bir aşk filmidir. Harika bir kompozisyonun ekrana yansıtılmış halini izlersiniz. Son sahne ile can evinizden vurulursunuz. Travis karakterine mi yoksa Jane karakterine içinizin parçalanması gerektiğine karar veremezsiniz. Gönlünüz birini seçer. Benim gibi Travis'i seçenlerden olursanız söz konusu sahnenin ardından alıp başınızı uzaklara gitmek, yürümek, kaybolmak, geçmişinizi unutmak için ardınıza dahi bakmadan çekip gitmek istersiniz öylece. Film bittiğinde ise afalladığınızla kalırsınız. Ne yapacağınızı bilememek koyar size ve en yakın zamanda Travis ve Jane'in, hatta Hunter'ın öyküsünü yeniden izlemek için söz verirsiniz kendi kendinize.

EDİT: Tabii belirtmek gerek bu filmin Cannes'dan büyük ödül dahil 3 ödülle döndüğünü.

Being John Malkovich

Dünyaya bir başkasının gözünden bakmak hoş olsa gerek. Her şeyi, hayatınızı, geçmişinizi ve hatta geleceğinizi geride bırakıp başka bir insanının beyninde bitivermek; onun baktığı yerlere bakıp, onun yaşadıklarına tanık olmak... Kısacası bir anda o kişi oluvermek, kontrolü ele geçirmek. İnsan böyle bir şeyin olabileceğini bilse peşinden gider mi düşünmeden? Bence gider. Peki yine aynı insan peşinden gittiği yolda sonradan pişmanlık yaşar mı? Belki de daha önceden geri dönüşün çok zor olacağını tahmin edebilse her şey start çizgisinden kalırdı.
Craig Schwartz için hayat dahil her şey sıradandır. O kendi halinde bir kuklacıdır. Gece gündüz atölyesinde kukla yapımı ile uğraşır. Kişisel saplantıları onu zamanla farklı arayışlara yönlendirir. Örneğin sapıkça hareketler sergilemeye başlar; kuklalarını cinsel fantazilerine alet etmek gibi. Bundan filmin erotizm koktuğu görüşünü çıkarmamışsınız umarım. Çünkü hiç alakası yok. Eh, en azından çok alakası yok. Schwartz evlidir aynı zamanda. Eşi kendisinden de sıradışıdır. Filmi izlerken ne işle meşgul olduğunu çözememiştim ama hayvan delisi olduğunu hatırlıyorum o kadının. "O kadın"ın kim olduğundan sonra bahsedeceğim ama filmde kim olduğundan bahsettim sanırım. Craig'in eşi demiştim sanırım. Evet, manyaktır bu kadın. Evi hayvanat bahçesine çevirmiştir misal. Bilimum hayvanı küçücük evde bulmak olasıdır. Craig hayvanlar konusunda takıntılı karısı ile yavaştan anlaşamamaya başlar. Çünkü sahip olduğu tek yetenek olan kuklacılıkta dünyanın en iyisi olduğuna inansa da kimse onu keşfetmediği sürece o dünyanın en iyisi değildir. Haliye haneye yeteri kadar para girmez. Birilerinin çalışmayı artırması gerekmektedir. O birisinin kim olduğu bellidir aslında ama bundaki maksat kuklacılığa ayrılan sürenin artırılması değildir elbette ki. Evet, Craig ek iş aramaktadır. Aslında çok da aramaz ve bir kurumda arşivci olarak çalışmak üzere işe girer. Olaylar da bu andan itibaren garipleşmeye başlar. Arşiv dairesi şirketin bulunduğu koca binanın 7 buçukuncu katındadır. Evet, böyle bir kat vardır. Asansöre binersiniz. 7. ve 8. katların arasına geldiğiniz an kapı aralığına değnek benzeri bir cismi sokarsınız ve 7 buçukuncu kat önünüzdedir. Tabii haliyle tavan ile taban arasındaki mesafede ona göredir. Bu sahne son derece ilginçtir mesela. İşler hafiften yoluna girmeye başlamıştır Craig için. Ancak bir gün ofisinde tesadüf eseri gizli bir geçit keşfeder. İnsanın başına felaket getiren iki şeyden biri olan merak bu noktada hissettirir kendisini. Craig geçidi kullanır. 1 dakika sonra bambaşka bir yerdedir. O artık Craig Schwartz değil, ünlü aktör John Malkovich'in ta kendisidir. 15 dakikalığına dünyayı Malkovich'in gözü ile görmeye başlar. O nereye giderse o da oradadır. 15 dakika biter ve Craig kendini otobanın kenarında bulur. Tam da o noktada Craig'in kafasında bir ampul yanar. Güzel iş arkadaşı Maxine ve eşi Lotte'nin yardımlarıyla insanların para karşılığında 15 dakikalığına John Malkovich olmalarına olanak sağlarlar. Ancak bir yerlerde John Malkovich'in kendisi bir şeylerin ters gittiğinin farkına varırken, Craig ise 15 dakikalık süreyi sınırsız yapıp John Malkovich'i adeta kendisine başarı merdivenlerini teker teker yükseltecek bir kukla yapmanın planlarını yapmaktadır.
Being John Malkovich hikâyesi itibariyle böyle bir film. Gerek senaryosu, gerekse kurgusuyla beni benden alan, izlerken zamanın nasıl geçtiğini insana sorgulatan bir film. Bu süper filmin yönetmeni Spike Jonze. Oyuncu kadrosu ise görenlerin yüzlerini güldürecek cinsten. Bir kere üzerine kurulduğu adam John Malkovich filmin her yerinde desem yanlış olmaz herhalde. Malkovich'in dışında beğendiğim aktörlerden biri olan John Cusack de Craig Schwartz karakterine hayat vermiş. Craig'in eşi Lotte'u ise Cameron Diaz canlandırmış ve sizi temin ederim ki bu filmdeki Cameron görüp görebileceğiniz en çirkin Cameron ki beni hayalkırıklığına uğratmadığını söylesem kendimle çelişirim.

4 Aralık 2007 Salı

Pazartesi Notları #4

  • Eveeet, bu hafta da salıya sarktık, hakkımızda hayırlısı artık. Lâkin bahanelerim var. Yarın (yani bugün) gereksiz ders fizikten sunum yapmam gerek. Ona hazırlandım diyelim.
  • Erol Mütercimler'den aldığım Türk Devrim Tarihi'nde sınıfın en yüksek ikinci notunu çaktım. Kim demişti "Erol hocanın notu kıttır" diye? Yoksa iş bende mi bitiyor?
  • 3-13 Aralık arası Akbank Sanat'ın katkıları ile 4.Ks. Flm. Fstvl. başlıyor. Takip etmeye çalışacağım.
  • Portekiz, İsviçre, Çek Cumhuriyeti.
  • Vivident Cube hoş bir şeymiş. Sayesinde artık sakız çiğniyorum, evet.
  • Sağlam olmayan kaynaklardan edindiğim bilgilere göre CMYLMZ önümüzdeki ilkbaharda yeni filmi AROG'un çekimlerine başlayacakmış. Filmin adını sondan başa doğru okuyun bir de.
  • Aylık sinema dergilerine hayranım. Sayelerinde DVD arşivim daha da genişledi.
  • "Lie With Me filmini Türkiye'de istiyoruz" diyenler... Birleşin!
  • Altın Pusula... Nasıl olacak bakalım? Üçlemeler her zaman risk taşır. İlki tutmazsa yapımcı firma batar.
  • Waffle'a tadını veren muzdur arkadaş. Başka malzeme olmasa da olur.
  • Cuma = Hand of God, Cumartesi = Papazın Çayırı
  • "Fıstık benim olacak. Vurucam kırbacı, vurucam kırbacı."
  • Her ne kadar tanışıklığımız olmasa da rahat uyu Kerrigan.
  • Hazır el atmışken... Isparta'da hayatlarını kaybedenlere de Allah'tan rahmet diliyorum.
  • En yakın zamanda kendime bir Şener Şen haftası ayarlamalıyım.
  • Sonunda! Apocalypse Now'ın DVD'sini görmek... Sonunda!
  • Çocukluk kahramanım, Tsubasa... İlk göz ağrımız Benjamin olsa da onun yeri farklıdır işte. Sonunda ele geçirdim Road to 2002'nin bölümlerini. Benden mutlusu yok...
  • Facebook'ta ilkokul arkadaşım olduklarını iddia edenlerin sayısı gün geçtikçe artmakta. Ulan ne boktan bir hafızam varmış benim. Ayıp ettik adamlara. Biraz daha yumuşak olsaydım keşke. Yumuşak derken... Tavır bakımından yani :)
  • Nestle'nin sıcak çikolatası süper.
  • 14 Aralık gelse de tatil yapsak. Kafam şişti hafiften.
  • Hafta sonunu hasta geçirdim. Gitti güzelim plânlar.
  • Her hafta sonu dışarı çıkıp en az iki DVD ile geri dönmek makes me happy. (I run each teen me -- hö?)
  • Bir Yunan filmi izledim dün gece. Adı Vassiliki... Garip film. Yakında hakkında yazacağım zaten. Yalnız bir Türk filmi izler gibi oldum. İki millet birbirine bu kadar mı benzer! Neyse bunları da yazacağım.
  • Kinder Bueno vs. Ferrero Duplo... And the winner is Duplo :)
  • Laptop çok ısındı. "Yat artık" diyor bana...

3 Aralık 2007 Pazartesi

George Bernard Shaw

George Bernard Shaw'un hayat hikâyesi, düşünce yapısı, karizması, yakıp yıkan aforizmaları beni her zaman etkilemiştir. Hani bazı insanlar vardır ya okula gitmenin gereksiz olduğuna inanan, bu adam da öyle işte. Yaşamı boyunca her fırsatta okul eğitiminin hayat okulunda alınacak eğitimden sıradan olduğunu savunmuştur Bernard Shaw. Aslına bakılırsa haklıdır da. Tabii ki okul yaşantısı boyunca alınacak olan pratik bilgiler son derece mühimdir, lâkin yaşamın kendisini bireye tecrübe ettirdiği anlar vardır ki hiçbir kalıplaşmış okul bilgisi bunu size veremez. Çevremize baktığımızda da bu böyledir. Çok uzaklarda aramaya gerek yok. Dünyada belli bir yere gelmiş, ölümlerinin ardından çok uzun yıllar geçmesine rağmen geride bıraktıkları sayesinde gelecekte de hatırlanma onuruna nail olmul kişilerin biyografisine üstünkörü bir bakış atmak yeterli olacaktır bunun için. Ne için yeterli olacaktır? Bu önemli şahısların büyük çoğunluğunun geldikleri noktaya okul eğitimi olmadan geldiklerine tanıklık etmeye elbette ki.
Bernard Shaw ciddi ve başarılı görünmenin anahtarı olarak hiç tebessüm etmemeyi ya da espri yapmamayı görenlerden değildir. Aksine kendisi ciddi görünümüne karşın son derece gülümser bir kişiliktir. Onun zekâsını var eden de zaten budur. Sözünü ettiğim ünlü düşünür 26 Temmuz 1856'da Dublin'de, evin üç çocuğunun en küçüğü olarak dünyaya gelir. Kendisinden büyük iki kız kardeşi vardır. Üç kardeş çocuk yıllarının büyük bölümünü anne ve babalarının şiddetli kavgalarına tanıklık ederek geçirirler. Bu durum en sonunda öyle bir noktaya gelir ki anneleri başka bir adamla birlikte Londra'ya gider.
Kendisinden büyük olan iki kız kardeşi anneleri ile birlikte giderken küçük Bernard babası ile kalmayı seçer. Babası tarafından okula gitmesi için zorlansa da gittiği hiçbir okulda tutunamaz. En nihayetinde de okulu bırakıp bir emlakçının yanında çalışmaya başlar. Tam da o noktada farkına varır iş hayatının kendisine göre olduğunun. 1876 yılına gelindiğinde ise kız kardeşlerinden biri hayatını kaybeder. Böylece Bernard Shaw Londra'ya annesinin yanına gitmek zorunda kalır. İngiltere'deyken ailesinin kendisine verdiği düşük haftalığı kütüphanelerde harcamaya karar verir. Anlaşılacağı üzere kendi eğitimini kendisi verir. Aynı zaman zarfında Vandeleur Lee takma adı altında müzik eleştirileri yapmaya başlar. Daha sonra bu yazılarını derleyerek Toyluk isimli kitabını tamamlar. Ancak aksilikler peşini bırakmaz ve kitabı yayınlatamaz.
1884 yılına gelindiğinde Bernard Shaw sosyal ve siyasal görüşünü de Fabian Derneği'ne girerek belli eder. Bu derneğin üyeleri sosyalizmi savundukları gibi Marksist devrimi olduğu gibi reddediyorlardı. Toplumun bir günde değiştirilemeyeceğini, işçilerin başlarındakileri devirseler bile toplumun bunu idrak etmesinin zaman alacağını belirtiyorlardı. Bu yüzden tek ihtiyaçları olan şey zamanın kendisiydi.
1891 yılında İbsen'ciliğin Özü adlı eserini piyasaya sürdü. Aynı yıl Dul Erkeklerin Evleri adlı tiyatro oyununu tamamladı. 1924 yılında ise kendisine açık bir şekilde sosyalizmi anlatması için mektup yollayan bir kadın için Akıllı Kadının Kapitalizm ve Sosyalizm Rehberi isimli eserini yayınladı. Bu eserin hazırlanması 3 sene sürdü. Yani 1924 yılında almış olduğu mektup kendisini o kadına borçlu hissettirmiş olacak ki 3 yılın sonunda 1927'de bu eseri tamamladı ve özellikle İngiltere'de büyük beğeni topladı. Öyle ki birçokları tarafından İncil'den sonraki en önemli eser olarak nitelendirildi.
Bu eseri kaleme aldığı yıllarda kendisini onore edecek büyük ödüller peş peşe gelmeye başlamıştı. 1925 senesinde Nobel Edebiyat Ödülü'nü kucakladıktan sonra 1938'de sinemaya uyarlanan eseri Pygmalion ile de Oscar'a uzanarak bu bakımdan ilk ve tek oldu.
Tüm bunların dışında George Bernard Shaw benim ve birçoklarının gönlünde olağanüstü aforizmaları ve hazırcevaplığı ile taht kurmuştur. Bunu belirtip de örnek vermemek olmaz tabii. Mesela kendisi büyük bir savaş karşıtıydı. Bunu da "Kahramanca can vermek, yeteneksiz kişilerin ünlü olabildikleri tek yoldur" diyerek özetliyordu. Yine Winston Churchill ile aralarının limoni olduğu bilinir herkes tarafından. Rivayet odur ki bir oyununun galası için Churchill'e gönderdiği davetiyeye "Davetiye iki kişiliktir. Bir dostunuzu alıp gelebilirsiniz, tabii varsa" diye eklemekten geri kalmamıştır. Gerçi sonra cevabını yine bir mektupla almıştır: "Galaya değil ama ikinci oyuna gelebilirim, tabii sahnelenirse".
George Bernard Shaw 1 Kasım 1950 tarihinde hayata gözlerini yumar. Geride ise birçok değerli eser ve gülücükler saçan bir zekâ bıraktı.

Creativity (4)

25 Ocak 2008

2 Aralık 2007 Pazar

Man Cheng Jin Dai Huang Jin Jia

Başlığa bakıp da "Bu ne lan?" diye sormayın lütfen. Yukarıda okuduklarınız Curse of the Golden Flower isimli filmin orijinal dilindeki yazılışıdır. Hangi dil olduğu konusunda pek fazla düşünmeye de mahal yok sanırım. Evet, hepinizin tahmin ettiği gibi Çince'dir. Yazı hakkında fazla ve gereksiz ayrıntıya girdikten sonra Altın Çiçeğin Laneti (Türkçe'sini de yazıp karizmayı yapalım) hakkında yazmaya başlayalım.
Çoğumuzun Hero filmiyle tanıdığı Yimou Zhang kişisinin 2006 yılında çektiği Curse of the Golden Flower kısa süre içinde gerek kurgusu gerekse senaryosu ile kült kategorisine girmeye hak kazandı diyebiliriz. Özellikle filmde kullanılan kamera teknikleri, yüzyıllar öncesinin Çin'inin günümüze olduğu gibi taşınmış olması takdire şayan.
İnsanların bazı sırları vardır. Ne pahasına olursa olsun dile getirilmemesi gereken ölümcül sırlar... Öyle ki açıklandığı takdirde binlerce insanın sonunu felakete çevirebilir bu sırlar. 10.yüzyılda Çin'de hüküm süren Tang Hanedanlığı'nın imparatorunun sadece kendisinin değil, hanedanlığın geleceğini de etkileyecek bir sırrı vardır ve açığa çıkması herkes için felaket olacaktır. Bunun yanı sıra İmparator, hasta olan İmparatoriçe ve iki oğlu arasında soğuk rüzgârlar esmektedir. yoksa ölümcül sır taşıyan tek kişi İmparator değil midir? Bu kadarını söyledikten sonra cevabını anlamışsınızdır sanırım :) Yine de burada bırakacağım senaryo hakkında brifingimi. Çünkü filmin kendisi sürprizlerle dolu ve olur ya bir gün izlemek isterseniz diye, zevkinizi kaçırmak istemem.
Beni oldukça etkileyen bu filmin oyuncu kadrosu hakkında da bir şeyler çiziktirmek isterdim ama kurtarmıyor maalesef. Yalnız İmparator rolünde oynayan Chow Yun-Fat hakkında bir şey söyleyebilirim belki. Kendisini tanımamız gerek bir yerlerden. Birkaç Hollywood yapımında da boy göstermişliği var çünkü. En basitinden Pirates of the Caribbean: At World's End desem bir şeyler çağrıştırır belki. Onu bunu bilmem de bu filmde harbiden süper rol yapmış kendisi, kutlamak gerek.
Tüm bu anlattıklarımın dışında filmin yarattığı atmosfere de dokundurmak lâzım. Bir kere film adeta bir renk cümbüşü. Her yerden altın sarıları, kırmızılar, maviler fışkırıyor. Gökkuşağını izliyorsunuz deyim yerindeyse, bu biiir. İkincisi; savaş sahnelerinden haz alıyorsanız Man Cheng Jin Dai Huang Jin Jia tam size göre. Hele ninja kılıklı oradan oraya uçan tipler var ki - neyse anlatmayayım, izlenmeli onlar.
Uzun lafın kısası klişe Amerikan sinemasından bunaldıysanız eğer, ki buna eminim, atın kendinizi sokaklara, gezin mağaza mağaza, arayın bu filmi. Malum büyük olasılıkla artık sinemada izleme şansınız olmayabilir bu filmi. İzleyin işte, uzatmayın!

Taxi Driver

Martin Scorsese'yi tanırsınız. Raging Bull, The Color of Money, Goodfellas ve The Aviator gibi birçok önemli filmin yönetmenidir kendisi. 65 yaşındadır aynı zamanda. En son geçen sene The Departed gibi kalburüstü bir filmle hem en iyi film hem de en iyi yönetmen dalında Oscar'ı kucakladı. Daha önce de yönetmenlik koltuğunda bulunduğu filmler Oscar almıştı tabii ancak kendisi çok kez aday olmasına rağmen en iyi yönetmen dalında bu ödüle ulaşamamıştı. Oscar jürisi artık kendisine daha fazla ayıp etmemeye karar vermiş olacak kendisine bu ödülü Köstebek ile verdiler. Bir bakıma iyi de ettiler, ne diyeyim. Ancak, her zaman da dile getiririm, üzüntüm şudur ki kendisi bu filmle en iyi yönetmen ödülünü almayı hak etmemişti. O yüzden geçmişte çektiği daha başarılı filmlerle alamayışı garip gelmiştir bana. Mesela Taxi Driver... Scorsese bu filmle Oscar'a aday bile olamamıştır. Filmden bahsetmiyorum, yönetmenin kendisinden bahsediyorum. Ancak bana soracak olursanız bu filmdeki yönetmenlik performansı Köstebek'te olduğundan çok daha iyidir. Tek kusuru yönetmenin yükseliş dönemine denk gelmesidir bu filmin. Yine filmden bahsetmedim dikkat ederseniz. Ancak şimdi filme geçiyorum. Çünkü film hakkında söyleyeceğim şeyler de var. "Overrated" olarak değerlendiririz ya bazı filmleri, işte benim nazarımda bu film o kategoride. Açıklamasına geçelim.
Taxi Driver güzel filmdir, sıkmadan izletir kendini. Hatta öyle sahneler vardır ki harbiden çok hoşunuza gider. Ancak bundan fazlası değildir benim gözümde. PR'ı iyi yapılmış bir yapımdan ötesi değildir. Konusu hakkında biraz bilgi vereyim ondan sonra bir şekilde devam ederim yine.
Travis Bickle geceleri uyku sorunu çeken bir adamdır. Sırf bu yüzden gecelerini değerlendirme yolunu seçer ve bir taksi durağına iş başvurusunda bulunur. Talebi kabul edilen Travis koca New York'da sarı siyah damalı arabasıya dolanmaya başlar. Dolandıkça ve taksisine müşteri aldıkça birçok garip insanla tanışır. Rastladığı kimse normal değildir aslında. Sonra bir gün yaklaşan başkanlık seçimleri için aday durumunda bulunan senatörün kampanya merkezinin yanından geçerken içerideki Betsy'i görür ve ona aşık olur. Cesaretini topladığı gibi gider konuşur kendisiyle ve onu sinemaya davet eder. Ancak bu işi eline yüzüne bulaştırır. Takip eden günlerden birinde arabasına çok küçük yaştaki bir hayat kadını biner. Küçük kızın durumu onu çok etkiler ve onu bu hayattan kurtarmaya çalışır. Fakat işler yine istediği gibi gitmez. Hiçbir şekilde istediklerini yapamayan Travis toplumu düzene sokmanın sadece silah kullanmaktan geçtiğini kavrar.
Hakkında daha yazmak isterdim ama zaten yazdığım her sinema yazısında gereğinden fazla anlattığımın farkındayım. Bundan sonrası izlemek isteyenlere sürpriz olsun. Neyse... Efendim film güzel dedik ama abartıldığı kadar da yok diye de ekledik. Sonra bir de çok hoşuma giden, gerçekten büyük izleyene büyük keyif veren sahneler olduğundan da bahsettik. Mesela hayatta porno filmlerden başka filmlerin olabileceğinden habersiz olan Travis'in aşık olduğu kadını bir porno filme götürmesi gerçekten ironi kokuyor. Bunun dışında silahlanma yolunu seçtiğinde kendini dünyanın hakimi olarak görmesi ve sonrasında gelen meşhur "You talkin' to me?" sahnesi. Bunlar gibi birkaç tane daha var ama şu an için hatırlayamayacağım.
Oyunculara da değinmek gerek. Filmi izlerken Scorsese'nin üzerinize yıldız yağdırmış olduğunu anlarsınız. Kariyerinin en iyi performanslarından birini ortaya koymuş Robert De Niro, küçük yaştaki hayat kadını rolünün altından ustalıkla kalkan 14 yaşındaki Judie Foster, filmdeki güzelliği ile göz kamaştıran Cybill Shephard ve usta oyuncu Harvey Keitel... Evet, hepsini bir arada bulmak mümkün.
Geçen hafta okuldaki Cep Sineması'nda yeniden izleme fırsatı buldum bu filmi. Filmden çıktıktan sonra arkadaşlarla konuştum. Çoğunluğun yorumu "Ne biçim film bu böyle yaaaa" oldu... "Tabii size Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu'nu izletmek lâzım" dedim ben de.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 15

He could build a house, but he couldn’t build a home. (The Lake House - Keanu Reeves)








NOT: Biliyorum, pek büyük bir film değil ama filmin akışı doğrultusunda etkileyici bir söz.

Dinlenmesi Gerekenler (9) - Gücüm Yetene Kadar

Güneş burada da var, ta ki batana kadar
Yıldızlar yine parlak, şafak atana kadar
Bilsen şimdi nerdeyim çılgın gecelerdeyim
Uzun bir seferdeyim gücüm yetene kadar
Gonca güllerim vardı burcu burcu kokardı
Rengi soldu sarardı sevip tutana kadar

Bir yağmur ki dinmiyor, fener söndü yanmıyor
Yüreğim dayanmıyor hasret bitene kadar
Bilsen şimdi nerdeyim çılgın gecelerdeyim
Uzun bir seferdeyim gücüm yetene kadar
Gonca güllerim vardı burcu burcu kokardı
Rengi soldu sarardı sevip tutana kadar

Şükriye TUTKUN

1 Aralık 2007 Cumartesi

Rabbit-Proof Fence

Avustralya kıtasında kıtayı baştan sona saran çitler vardır. Bu çitlerin amacı tamamen çiftçilerin ekinlerini korumaktır. Çünkü bölgedeki tavşanlar kalabalık şekilde çiftçilerin mahsullerine saldırarak harap etmektedirler. Bu nedenle hükümet tarafından tavşan geçirmez çitler olarak bilinen bu çitler çekilir. Bu çitler bir bakıma çiftçiler ile tavşanlar arasında geçilmesi yasak bir sınır görevi görür.
Kıtada hükümetin yaptığı tek iş bu değildir. 1900'lü yılların başından 80'li yıllara dek süren bir hükümet politikası vardı. Buna göre ülke genelindeki tüm melez çocuklar (Aborijin'lerden biri ile beyaz ırktan birinin evlenmesi sonucu dünyaya gelen çocuklar) devlet tarafından çok küçük yaşta ailelerinden zorla kopartılıyorlardı. Bu ırkçı politikanın tek bir amacı vardı; vasıfsız insanlar olarak gördükleri bu melez çocukları özel kamplarda eğitmek ve ileride beyazlara hizmet etmeleri için yetiştirmek. Onlar için çocukların ailevi duygularının pek bir önemi yoktu.
Yukarıda anlattığım iki olay da gerçek. 2002 yılı Avustralya yapımı olan Rabbit-Proof Fence'de bu iki olay çok güzel bir şekilde birbirine bağlanmış. Doris Pilkington Garimara'nın Follow The Rabbit-Proof Fence isimli kitabından uyarlanan filmde 14 yaşındaki Molly ile 8 yaşındaki kardeşi Daisy ve 10 yaşındaki kuzeni Gracie'nin hikâyesine odaklanıyoruz. Öncelikle filmin ikinci olayla ilişkisinden başlayalım. Tahmin edebileceğiniz üzere bu üç küçük kız melezdir ve diğer melez çocukların başına gelen felaket onların üzerine doğru hızla yol almaktadır. Molly, Daisy ve Gracie annelerinden yürek burkacak bir şekilde koparılırlar. Götürüldükleri yetiştirme kampına alışamamışlardır. Küçük kardeşi Daisy ve kuzeni Gracie'nin haline üzülen Molly'nin önünde tek seçenek vardır; şimdiye kadar kimsenin kaçmayı başaramadığı bu kamptan onları kaçırmak. İlk aşama tamamlanmıştır ancak ufacık ayakların işi artık çok daha zordur. Çünkü aşmaları gereken 2000 kilometrelik bir mesafe vardır. Yani bu nereden baksanız Türkiye'nin batı ucundan doğu ucuna uzanan mesafe demektir. Üstelik arkalarında iz sürme konusunda çok başarılı bir yerli ile tüm kuvvetlerini seferber etmiş bir hükümet varken bu kaçışı yapmak zorundadırlar. İşte bu noktada yukarıda sözünü ettiğim ilk olaya konuyu bağlama vakti. Herkesin zekasından şüphe ettiği Molly'nin bu zorlu yolda aklından geçen plân çok farklıdır. Molly, kaçış yolunda köylerinden geçmekte olan tavşan geçirmez çitleri hatırlar. Ona göre çite ulaşabilmek işleri kolaylaştırmakla aynı anlamdadır.
Yönetmenlik koltuğunda Aziz ve Kemik Koleksiyoncu gibi filmlerden tanıdığımız Phillip Noyce'un olduğu filmin görüntü yönetmeni olan Christopher Doyle'u da ayrıca tebrik etmek gerek. Şöyle söylemeliyim ki uzun zamandır izlediğim yapımlar içinde kameranın böylesine ustalıkla kullanıldığı hatırlamıyorum. Zaten böyle bir filmde bu ustalık sağlanamasa yapım böylesine çarpıcı olamazdı. Oyuncular hakkında da bir şeyler karalamak lâzım. Özellikle başroldeki çocuk oyuncular ayrı bir parantezi hak ediyor. Kendilerinin ilk kamera önü deneyimi olmasına rağmen pek çok oyuncuya taş çıkarttıklarını söylemek kesinlikle yanlış olmaz. Oyuncular demişken... Az önce de sözünü ettim birçoğunun ilk oyunculuk deneyimi olduğundan. Filmin DVD'sinde çekimler ile ilgili ayrı bir bölüm var. Özellikle o yılları yaşamış, gerçekten de o kamplara götürülmüş insanların çekimler sırasında hüngür hüngür ağlamalarına tanıklık etmek ve yönetmenin bu yüzden yaptığı "stop"ları görmek insanı ayrı bir hüzne boğuyor.
Son olarak bir şeyler söylemek gerekirse adeta bir sistem eleştirisi olan bu filmi kaçırmayın derim. Kaçırmayın!