30 Ekim 2007 Salı

Sev'in Anısına...

video
Müzik: Always by Bon Jovi

Vurulduk Ey Halkım, Unutma Bizi!

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık,
babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken
bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini,
yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük,
dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı.
İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık.
Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
Yüreğimiz işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Fidan gibi genç kızlardık; hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden.
Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.
Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,
taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

Ölümcül hastaydık.
Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acımaksızın. Gelinliklerimizin
ütüsü bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
Vicdan sustu.
Hukuk sustu.
İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Kanserdik; ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.
Uydurma davalarla kapattılar hücrelere.
Hastaydık.
Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki.
Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.
Önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık
önlerine.
Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Giresun'daki yoksul köylüler, sizin için öldük.
Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük.
Doğu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük.
İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler, sizin için öldük.
Adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize.
Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.
Mezar taşlarımıza basa basa, devleri yönetenler gizli emellerle,
başlarımızı ezmek,
kanlarımızı emmek istediler.
Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk, komünist dediler.
Ülkemiz bağımsız değil dedik, kelepçeyle geldiler üstümüze.
Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız
bayrağımızı daha da dik tutabilmekti çabamız.
Bir kez dinlemediler bizi.
Bir kez anlamak istemediler.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
Bir kadın eline değmemişti ellerimiz.
Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha.
Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına.
Herkes tanıktır ki korkmadık, içimiz titremedi hiç.
Mezar toprağı gibi taptaze,
mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi...

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar,
ağabeyimiz, babamız yaşındaydılar.
Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı bütün olan bitenlere.
Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere
bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük.
Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına.
Batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

Bir gün mezarlarımızda güller açacak
ey halkım, unutma bizi.
Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak
ey halkım unutma bizi...

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz,
şimdi hep birlikteyiz.
Ey halkım, unutma bizi...

Uğur MUMCU
Cumhuriyet – Sesleniş - 25 Ağustos 1975

29 Ekim 2007 Pazartesi

Çikolata Kız

Unutmayacağım, unutturmayacağım!

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 11

"People once believed that when someone dies, a crow carries their soul to the land of the dead. But sometimes, something so bad happens that a terrible sadness is carried with it and the soul can't rest. Then sometimes, just sometimes, the crow can bring that soul back, to put the wrong things right." (The Crow - Rochelle Davis)

Dinlenmesi Gerekenler (5) - It's Probably Me

If the night turned cold and the stars looked down
And you hugh yourself on the cold cold ground
You wake the morning in a stranger's coat
No one would you see

You ask yourself, who'd watch for me
My only friend, who could it be
It's hard to say it
I hate to say it, but it's probably me

When your belly's empty and the hunger's so real
And you're too proud to beg and too dumb to steal
You search the city for your only friend
No one would you see

You ask yourself, who could it be
A solitary voice to speak out and set you free
I hate to say it
I hate to say it, but it's probably me

You're not the easiest person I ever got to know
And it's hard for us both to let our feelings show
Some would say I should let you go your way
You'll only make me cry

If there's one guy, just one guy
Who'd lay down his life for you and die
It's hard to say it
It's hard to say it, but it's probably me

When the world's gone crazy and it makes no sense
There's only one voice that comes to your defense
The jury's out and your eyes search the room
And one friendly face is all you need to see

If there's one guy, just one guy
Who'd lay down his life for you and die
It's hard to say it
I hate to say it, but it's probably me

STING & ERIC CLAPTON

Paris, Je T'aime

Dünyadaki her şehrin farklı bir havası, kendine özgü bir büyüsü vardır. Tek başına sahip olduğu özellikle ayırır kendini diğer birçok şehirden. Barcelona kültür şehridir mesela. Tiyatroları ve sanatsal faaliyetleri ile ünlüdür. Barcelona'yı ziyaret edecek kitlenin şehri öncelikli tercih sebebidir bu. Sonra İstanbul mesela... Her semti, her caddesi, her sokağı buram buram tarih kokan kenttir. Milyonları içine çeker bir girdap misali. Bir kere girdiğiniz de çıkışı yoktur ya, aynen öyle işte. Ve Paris elbette... Onu rakiplerinden farklı kılan ne tarihidir ne de kültürü. Paris "aşıkların kenti" olması sebebiyle farklıdır. Birçok yeni evli çiftin balayı için düşünüdükleri ilk kent değil midir, ya da kaç sevgili düşünmemiştir Eiffel'in altında el ele tutuşmayı?
Geçtiğimiz yıl "Paris'te aşk başkadır" temalı festival tadında bir film çekildi. Bu film 21 ünlü yönetmen ve çok sayıda tanıdık oyuncunun katılımıyla her biri 7-8 dakikayı geçmeyen 18 farklı "Paris'te aşk" temalı kısa filmden oluşan koca bir film çekildi. Yönetmenler arasında kimler mi vardı? Bruno Podalydes, Gurinder Chadha, Gus Van Sant, Joel ve Ethan Coen kardeşler, Walter Salles, Daniela Thomas, Christopher Doyle, Isabel Coixet, Nobuhiro Suwa, Sylvain Chomet, Alfonso Cuaron, Olivier Assayas, Oliver Schmitz, Richard LaGravenese, Vincenzo Natali, Wes Craven, Tom Tykwer, Frederic Auburtin, Alexander Payne ve Gerard Depardieu!
Filmin oyuncu listesine göz attığımızda da tanıdık isimlere rastlamak mümkün. Bunlardan birkaçı şöyle; Natalie Portman, Gerard Depardieu, Rufus Sewell, Bob Hoskins, Elijah Wood, Steve Buscemi...
Paris, Je Taime çoğu sinemaseverin yüreklerinde filizlenen önyargı tohumlarını kökünden koparıp atabilecek bir yapım. Kanımca şu ana kadar izlediğim "aşk" temalı filmler içinde en başarılısı, Paris'in farklı aşkları bir araya getirmesinin resmi adeta... Filmlerin birinde hor görülen Müslüman bir kıza sahip çıkan bir genci, başka bir tanesinde iki hüzünlü pandomimcinin birbirleriyle kesişen hayatlarının hikâyesini izleyebilmek mümkün. Paris, Seni Seviyorum'da uzak ülkelerden Paris'e gelmiş, yalnızlığın hiçliğinde aşkı içinde yaşayan bir kadına da, otopark temizlikçisi ve aşkını platonik olarak yaşayan göçmen bir zencinin yürek burkan öyküsüne de, kör bir genç ile aktrist olma yolunda ilerleyen genç bir kızın azimli birlikteliklerine de, ve hatta Paris'in karanlık sokaklarında rastlayıp aşık olduğu gence sahip olmak için onu ısıran bir vampire bile rastlayabilirsiniz.
18 filmin hepsi birbirinden güzel ama elbette ki filmi izleyen herkesin yaptığı gibi kişisel favorilerimi listelemem farz, sonra eğer izlediyseniz pası size atmam da vacip oldu. 18 film içinden bir "Top 8" çıkardım kendime. Şöyle ki;
1- Sylvain Chomet'in pandomimcilerin hüzünlü öyküsünü anlattığı filmi.
2- Tom Tykwer'in kör bir genç ile kalburüstü bir aktrist adayının hikâyesini aktardığı filmi.
3- Göçmen bir zencinin platonik ve yürek burkan hikâyesini anlatan Oliver Schmitz'in filmi.
4- Vincenzo Natali'nin "Paris'te Vampirlerin Aşkı" temalı filmi :)
5- Isabel Coixet'in karısından metresi için boşanmayı düşünüp eşinin kanser olduğunu öğrenmesiyle ona yeniden aşık olan adamın öyküsünü yansıttığı filmi.
6- Gurinder Chadha'nin aşkın parçaladığı din ayrımını konu alan filmi.
7- Coen biraderlerin vazgeçilmez oyuncuları Steve Buscemi'yle destekledikleri ve metroda geçen komik film.
8- Ölen oğlunu Paris sokaklarında arayan annenin öyküsünü anlatan Nabuhiro Suwa'nın filmi...

NOT: Filmi izlediyseniz kendi favorilerinizi yazmanız hoşuma gidecektir. Hoşum nerede mi? Aşağıda "Yorum" yazısına tıkladıktan sonra giderken sağda, dönerken solda...

Bu da fragman;


EDİT: Bu yazı Ekşi Sözlük'teki çaylaklık sürecimde kullanılmak üzere bugün biraz kırpılmış ve şansımı denemek üzere sözlüğe girilmiştir. Hakkımızda hayırlısı :)

Kardeşim Bir Pilottu

Bir pilottu kardeşim.
Güzel bir günde emri geldi.
Hazır etti çantasını
güneye doğru koyuldu yola.

Bir fatihti kardeşim.
Yerimiz yoktu yaşamaya.
Topraklar ele geçirmekti
öteden beri hayalimiz.

Kardeşimin fethettiği yer şimdi
Guadarrama Dağları'nda.
Boyu tam bir seksen,
derinliği bir elli.

Bertolt Brecht

84.Yılda, İlk Günkü Heyecanla...

Bir Festivalin Ardından

44.Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde ödüller 28 Ekim Pazar günü Antalya Cam Piramit Kongre ve Fuar Merkezi'nde düzenlenen muhteşem kapanış gecesiyle sahiplerini buldu. Festival kapsamınde "En İyi Film" ödülü Yumurta'ya giderken, "En İyi Yönetmen" ödülünün sahibi ise Yaşamın Kıyısında filmiyle Fatih Akın oldu. Gecenin sunuculuğunu Meltem Cumbul ve Halit Ergenç yaparken sinemaya emek vermiş birçok isim de geceye iştirak etti.
Festival sonunda hangi ödülün kime gittiğine bakalım şimdi;

En İyi Film: Yumurta
Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü: Yaşamın Kıyısında
Behlül Dal Digitürk Genç Yetenek Jüri Özel Ödülü: Saadet Işıl Aksoy (Yumurta)
En İyi Yönetmen: Fatih Akın (Yaşamın Kıyısında)
En İyi Senaryo: Semih Kaptanoğlu-Orçun Köksal (Yumurta)
En İyi Müzik: Zülfü Livaneli (Mutluluk)
En İyi Kadın Oyuncu: Özgü Namal (Mutluluk)
En İyi Erkek Oyuncu: Murat Han (Mutluluk)
En İyi Sanat Yönetmeni: Naz Erayda (Yumurta)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Özgür Eken (Yumurta)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Nursel Köse (Yaşamın Kıyısında)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Tuncel Kurtiz (Yaşamın Kıyısında)
En İyi Kurgu: Andrew Bird (Yaşamın Kıyısında)
En İyi Laboratuvar: Şafak Stüdyo (Sis ve Gece)
En İyi Saç ve Makyaj: Songül İbrahim-Fatma Kardeş (Mutluluk)
En İyi Kostüm: Naz Erayda (Yumurta)
En İyi Ses Tasarımı-Miksaj: Orçun Korluca (Mutluluk)
En İyi Özel Efekt: Ödüle değer çalışma yok.

Kapanış gecesinde ayrıca 3.Uluslararası Avrasya Film Festivali'nin ödülleri de sahiplerini buldu. Bu bağlamda "En İyi Film" ödülü Eran Kolirin'in Bandonun Ziyareti filmine, "En İyi Yönetmen" ödülü de Buğday'ın Sırrı filmiyle Abdellatif Kechiche'e gitti.

28 Ekim 2007 Pazar

Oyster Farmer

"Onunla tanışana kadar kaybedecek hiçbir şeyi yoktu" mottosuyla yola çıkan bir film İstiridye. Avustralya ve İngiltere ortak yapımı olan ve 2004 yılında izleyicinin karşısına çıkan bu "bağımsız" film balık pazarlarını dolandırarak para kazanan bir adamın, Jack Flange'nin, hikâyesinden bir kesit sunuyor ve seyirciyi 87 dakika boyunca ekran başında hoş bir tebessümle tutmayı başarıyor. Özellikle ağır geçen bir haftanın sonunda cuma akşamı evinizde en güzel koltuğunuza kıvrılıp, oldukça sakin ama bir o kadar da cüretkâr bir film izlemek isterseniz Oyster Farmer tam size göre.
Jack Flange sıra dışı bir adamdır. Yalan söylemekte üstüne yoktur, hırsızlık yapmakta da. Ancak 24 yaşındaki bu adam için aşk konusunda diğerlerinde olduğu kadar başarılı değildir.
Jack'in kız kardeşi Nikki geçirdiği bir trafik kazasından sağ olarak kurtulsa da kazanın bıraktığı fiziksel hasarlardan kurtulabilmesi için tedavi görmesi, tedavi için de para bulunması şarttır. Bu amaçla "evlerinden" uzağa, Avustralya'da muhteşem bir nehir kenarına konuşlanmış bir balıkçı kasabası olan Hawkesbury'e giderler. Jack kardeşi için para kazanmak zorundadır. Yeni kasabalarındaki ilk icraatı bir balık pazarını soymak olur... Kaptığı parayı hemen kendine kargo yoluyla gönderir. Ancak günler geçtikçe ortada bir sorun olduğunu anlar. Balık pazarından çaldığı para bir türlü posta kutusuna gelmemektedir. Jack kendi silahıyla vurulmuştur. Ortada bir hırsız daha vardır. Jack bu paranın çalıştığı istiridye çiftliğindeki komşularından biri tarafından çalındığından şüphelenir. İlk başlarda bu şüpheleri son derece çekici bir kadın olan, lâkin geride bıraktığı yaşam pek de parlak olmayan Pearl üzerine odaklanır. Ancak bu şüpheler daha sonra yerini yüreğinde aniden oluşacak aşk tohumlarına bırakır. Tüm bunlar olup biterken Jack'in çalıştığı istiridye çiftliğinde herkes bir küvet yüzünden birbirine girer.
Oyster Farmer'ın konusu hakkında bu kadar bilgi yeter sanırım. Ben 10 üzerinden 8'i layık gördüm ama öyle herkesin rahatlıkla beğenebileceği türden bir olduğunu da söyleyemem. Öncelikle sessiz ve ağır ilerleyen filmlere ne kadar dayanıklığı olduğunuzun muhasebesini yapmalısınız kafanızda. Sonra kendinize "geçer not" verebiliyorsanız başlayın bu romantik komediyi izlemeye. Film bittiğinde hiçbir hissetmeyecek olursanız da en azında bir belgesel film tadı veren Hawkesbury Nehri'nin nefes kesen görüntülerine eşlik etmiş olmak "cast" akarken mutlu bir gülücükle ekrana bakmanızı sağlayacaktır.
Avustralya-İngiltere ortak yapımı olan Oyster Farmer'ın yönetmeni bu filmle üçüncü yönetmenlik deneyimini yaşayan Anna Reeves. Yönetmen ilk yönetmenlik deneyimini 1994'de yaşayıp, 1995'den 2004'e kadar hiçbir yapımda kamera arkasında veya önünde yer almamış olsa da, İstiridye'de çıkarmış olduğu işi görünce kendisini takdir etmemek mümkün değil.
Oyuncu kadrosunda pek tanıdık isim yok. Benim gözüm sadece başroldeki Jack Flange karakterini canlandıran Alex O'Loughlin'i bir yerlerden ısırdı. Filmi izlerken "nereden" olduğunu hatırlayamasam da film bittikten sonraki araştırmalarım kendisini The Holiday'de görmüş olabileceğimi söyledi. Her ne kadar teyit edemesem de kendisinin oynadığı diğer yapımları izleme fırsatı bulamadığım için The Holiday'de görmüş olabileceğimi sanmaktan başka yapabileceğim birşey yok. Filmdeki bir diğer "güzel" öğe de Pearl karakterini canlandıran Diana Glenn. Filmi izlerken, eğer erkekseniz, "Geçin şu Jack'i de bana Pearl'ü gösterin" diye inletebilir bu kadın sizi :)
Uzun lafın kısası bir yerlerden bulun bu filmi, ekleyin arşivinize. İzleyeceğiniz zamanı da iyi seçin. Rahat kafayla izlemenizde ya da rahatlamak istediğinizde izlemenizde fayda var, ortası olmasın ama. Eğer ki romantik bir aşk öyküsü olsun, komedi ile harmanlansın ve eşsiz manzaralara doyursun beni diyorsanız, izleyin efendim!

26 Ekim 2007 Cuma

Memleketimden Manzaralar

Bu akşam arkadaşlarla yemeği nerede yiyeceğimize karar verdik ve okuldan çıktık. İstanbul'da Küçükbakkalköy'de yer alan ve favorimiz olan bir mekana gidiyorduk. Lokantaya 200 metre kala bir akvaryumcunun dükkanının önüne koyduğu beyaz tahta dikkatimi çekti bir anda. Şoku atlattıktan sonra teknolojinin de yardımıyla tahtayı fotoğrafladım. Üzerinde yazanlar gerçekten anlamlı :)

Mustafa Kemal'den

"Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır... Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk, anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur... Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."

The Italian Man Who Went To Malta

İtalyan'ın birinin yolu bir gün Malta'ya düşer...

25 Ekim 2007 Perşembe

Unknown

Tanımadığınız birisine ne kadar güvenebilirsiniz? Peki ya bir sabah kalktığınızda geçmişinize dair hiçbir şey hatırlamıyorsanız etrafınızdaki herkesin yabancı geldiği bir dünyada korkmaz mıydınız? Unknown'daki 5 adamın başına gelenler bundan farklı değildir.
Bir sabah gözlerini nerede olduğunu bilmedikleri, çıkışı olmayan bir depoda açarlar. Dahası bilmedikleri tek şey nerede oldukları değildir, kim oldukları konusundaki dahi en ufak fikirleri yoktur. Kurtuluşları iki şeye bağlıdır; birbirlerinden şüphe etmek ya da birbirlerine güvenmek.
İçlerinden ilk gözlerini açmayı başaran Jean Jacket olur. Kim olduğunu bile hatırlamayan bu adam kalkıp da etrafına baktığında biri sandalyede bağlı duran, biri burnu kırık ve baygın halde yerde yatmakta olan, biri omzundan vurulmuş ve sağ kolundan bir demire kelepçelenmiş, bir diğeri de bilinçsizce yere serilmiş olan dört adam görür. Kim olduklarını merak etmesine fırsat kalmadan onlar da ayılır ve bir filmde Leonard'ın yaptığı gibi geçmişlerini sorgulamaya başlarlar. Ancak zaman geçip de taşlar yerine oturmaya başladığında anlarlar ki içlerinden bazıları "iyi adam", bazıları ise "kötü adam"dır.
2006 yapımı Unknown'un yönetmen koltuğunda Simon Brand isimli yeni yetme bir yönetmeni görüyoruz. Oyuncu kadrosuna baktığımızda ise en azından filmin kamera arkasındaki isimlerden daha iyilerine rastlıyoruz ki bunlardan biri Jean Jacket karakterini canlandıran; The Count of Monte Cristo, The Passion of the Christ ve Deja Vu gibi filmlerden tanıdığımız yetenli oyuncu James Caviezel. Caviezel dışında filmde görmekten mutlu olduğum bir diğer oyuncu da, her ne kadar az görünse de, İsveçli aktör Peter Stormare. Bu iki ismin dışında görünce "aha lan biliyorum ben bu adamı ama adı neydi ya?" diyeceğiniz bir isim var. Bu ismi gördüğümüz filmlerin başını Saving Private Ryan, The Green Mile ve We Were Soldiers çekiyor. Neyse haydi ismini de vereyim; Barry Pepper.
Unknown'u izlemeden önce yapmanız gereken en önemli şey beklentilerinizi pek yüksek tutmamak. Filmi bu şartlar altında izlediğiniz takdirde, son yarım saatte arka arkaya patlayacak olan sürprizlerle de birlikte, sevebilme ihtimaliniz (bkz. Yılmaz Erdoğan) çok yüksek. Açıkçası filmin benim üzerimde bıraktığı etki pozitif ve 10 üzerinden 7'yi rahatlıkla layık görüyorum. Yine de iyi bir yönetmenin elinde çok daha fazlasını bulabilirdik. Sağlık olsun!

23 Ekim 2007 Salı

"Everything Is Something Happened"

Sanırım biz İngilizce'yi yanlış biliyoruz...

"Asker Bülent"in Gözyaşları

Bülent Uygun... Türk futbolunun nam-ı diğer Asker Bülent'i... Sakaryaspor'da başlayan futbol kariyerine renkdaş ve ezeli rakip Kocaelispor'da devam etti. Futbolculuğu dikkat çekmiş olacak ki 1993 senesinde İstanbul'un Anadolu yakasına taşınmak zorunda kaldı. Fenerbahçe'de harika bir performans ortaya koydu ve takımdaki ilk yılında gol krallığına ulaştı. Attığı her golden sonra tribünlerin önüne gelip asker selamı çakışını izledik hep.
Futbolu bırakalı 5-6 yıl oluyor. Şu günlerde futbolu bıraktığı takım olan Sivasspor'un teknik direktörü. Dün akşam itibariyle takımını ligin zirvesine taşıdı. Ancak çok sevinemedi Asker Bülent! İstiklâl Marşımız okunurken sahaya gözlerinden akan gururla baktı ve asker selamını verdi yine. Özlemiştik onu böyle görmeyi ama dün akşam verdiği selam ne kadar öncekilere oranla daha fazla anlam içerse de keşke vermeseydik o şehitleri de Bülent Uygun'u da bu seferlik görmeseydik bu halde...

20 Ekim 2007 Cumartesi

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 10

"Keaton always said 'I don’t believe in god, but I’m afraid of him'. Well I believe in god, and the only thing that scares me is Keyser Soze." (The Usual Suspects - Kevin Spacey)

Before The Rain

Yağmurun dünya üzerindeki her şeyi temizleyebileceği ve hatta her şeyin üzerine bereket yağdırabileceğini söylenir hep. Peki öyle midir gerçekten? Yağmurun temizleyemeyeceği, üzerine bir çarşaf çekip örtemeyeceği birşey yok mudur? İnsanların birbirine uyguladığı vahşet karşısında ne yapabilir? Bunu durdurabilecek gücü var mıdır bulutlardan düşmekte olan yağmur damlacıklarının? Peki ya insanoğlunun en acımasız ve en gereksiz icadı olan savaş söz konusu olursa... Her kurşundan dökülen kanı temizleyebilir mi yağmur? Belki suyla karışan kırmızı toprak tarafından emilir, fakat kaybedilenlerin yüreklerde bıraktığı anılar ve acılar nasıl unutturulur? Dünyada kaç yılı birbirine namlu doğrultmadan geçirmeyi başarmıştır ademoğlu? Yeryüzünde, kimilerinin harita üzerindeki yerini dahi bilmediği yerlerde, sokağa ekmek almak için çıkan insanların beş dakika sonra evlerinde olabileceklerinin garantisi var mıdır? Bu şartlar altında yaşamın bir yerlerinden tutmaya çalışan insanların neler çektiğinden Londra'da, Paris'te, Viyana'da, Roma'da bir kafeteryada kahvesini yudumlamakta olan insanların haberi var mıdır? Sadece televizyonda gördükleri ve gazetelerde okudukları onlara savaşın tanımını yapabilir mi? Günümüzde barışın istisna olduğu dünyada yaşayan ile yaşamayan için anlamı çok farklıdır savaşın. Sonbaharın gelmesi, yağmur taneciklerinin toprağı ıslatması hiçbir şeyin üzerini örtememektedir maalesef...
Bu kadar soru işareti yeter. 1994 yılında Yağmurdan Önce isminde bir film çekildi. Makedon yönetmen Milcho Manchevski yazıp yönettiği film tek başına bir savaş filmi olmaktan çok öte. Yugoslavya'daki iç savaş yıllarının ele alındığı film Sözler, Yüzler ve Resimler adlı üç farklı hikâyeden oluşuyor. İlk uzun metraj film denemesini yapan yönetmen o zamana kadar sinemada görülmeyen muhteşem bir kurguyla tanıştırır sinemaseverleri ve onları yüreklerinden yakalar. Öyle ki uzun zaman sonra yapılan bir ankette birçok sinemasever tarafından şimdiye dek çekilen en başarılı film olarak gösterilir.
Üç farklı senaryoyu belli bir döngü içerisinde sunar Before The Rain izleyiciye. İlk hikâyede köyünden kaçan bir Arnavut kızın Makedonya'daki bir Hıristiyan manastırına sığındığını görürüz. Hayatı boyunca solumaktan kurtulamadığı savaşın kokusu yüzünden "sessizlik yemini" eden Kiril adlı genç rahip bir gece odasına geldiğinde görür Zamira isimli genç kızı. Kız kendisini ele vermemesi için yalvarır Kiril'e. Ertesi gün manastıra gelen Makedonyalı Hıristiyan eli silahlı bir çete manastırdaki rahiplere genç Arnavut bir kızı sorarlar. Anlattıklarına göre kız arkadaşlarından birinin ölümüne sebep olmuştur.
Yüzler ismini taşıyan ve filmin en kısa bölümü olan ikinci bölümde ise Makedonya'daki savaş ortamından çok çok uzaklarda buluruz kendimizi. Savaş fotoğrafçılığı yapmakta olan ve alandaki başarısı sayesinde Pulitzer Ödülü'nün sahibi olmayı başaran Aleksander Kirkov, Londra'daki fotoğraf editörü olan sevgilisi Anne'e kendisiyle birlikte ülkesi Makedonya'ya dönmesi için teklifte bulunur. Aleksander bıkmıştır... Ödülü almasına vesile olan vahşet içerikli kareleri onu mutlu etmemektedir artık. Çünkü iki eli arasında tuttuğu fotoğraf makinasının bir cinayet aleti olduğunu düşünmektedir ve bu nedenle ülkesi Makedonya'ya geri dönmeyi plânlamaktadır. İşin özü ülkesinde geçmişini bulacağını ummaktadır. Ancak uçağa bindiğinde yanındaki koltuk boş kalır. Yugoslavya'daki iç savaştan çekinen Anne ise vahşeti Londra'nın göbeğinde bulur.
Filmin son bölümünde ise ikinci hikâyeden aşina olduğumuz Kirkov'un öyküsünü bize aktarır Manchevski. Ünlü fotoğrafçı uzun yıllar sonra ülkesine dönmüştür. Ancak hiçbir şey hayallerindeki gibi, bıraktığı günkü gibi değildir. Bir zamanlar birlikte okula gittiği arkadaşları ile birbirlerinin kasabalarına giremedikleri için artık görüşememekte, etnik ayrım yüzünden bir zamanlar aşık olduğu kadını görememektedir. Yıllar önce bırakıp gittiği evinin önüne geldiğinde ise ağzından tek kelime çıkar Kirkov'un: "Savaş!"... Makinasını fırlatıp atan Kirkov her ne kadar artık yeni bir yaşam arasa da savaş insanların hayatından hiç çıkmadığı gibi onun hayatının geçtiği film şeridini de yine bir ucundan yakalamayı başarır.
Makedonya'nın ilk Oscar adayı olan ve Venedik'ten Altın Aslan dahil 5 ödülle dönen bu başyapıt, üçüncü öykünün son bulmasıyla noktalanır. Başlangıçta da dediğim gibi bu üç öykü her ne kadar birbirinden ayrı gibi görülse de bir zaman gelir ki aslında filmde ön plana çıkan dört karakterin hikâyesi de bir yerde çakışır. Anlarız ki karakterlerin yaşamlarının bir kesitini bize sunan bu üç bölüm bir çember oluşturur, bir döngü yaratır. Yağmurun yağmasından hemen önce hikayeler birleşir, senaryolar üst üste gelir. Damlalar gökyüzünden düşmeye başladığında ise hiçbirinin yaşamı eskisi olmayacaktır. Filmde de dendiği gibi aslında "Zaman sonsuzdur, döngü asla tamamlanmaz"...

19 Ekim 2007 Cuma

Dinlenmesi Gerekenler (4) - Gayret Et Güzelim

Gitmem gerek bu şehirden
Bir rüya oldun sevdamın gergefinde
Neden çocuklar beni gösteriyor
Yağmur yağsa güneşin yerine
Ha gayret güzelim gayret
Biter elbet bu yağmur sabret
Sensizlikten olsa gerek
Çekilmez oldu buralar
Hep benle beraber bulamadıklarım
Bak cesaretim yok artık
Geç oldu yorgunum
Yine deli oldum sayende
Saçında rüzgar
Ha gayret güzelim gayret
Biter elbet bu yağmur sabret
Ayrılıktan olsa gerek
Gecikiyor sabahlar
Hep benle beraber unuttuklarım
Dönmüyor epeydir başım
Denizler yalan
Sevmek ateş olurmuş derler
Yanmak yalan
Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar
Yanlış bir öyküdeyim beni yeniden yaz
Bir çocuktum sevmiştim
Avuçlarımda aynalar
Gayret et güzelim elini uzat
Ha gayret güzelim gayret
Biter elbet bu yağmur sabret

DÜŞ SOKAĞI SAKİNLERİ

Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi

Ünlü gazeteci Emin Çölaşan'ın Hürriyet Gazetesi'nden kovulduktan sonra kaleme aldığı ve başlığıyla Uğur Mumcu'ya atıfta bulunduğu kitabı Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi piyasaya sürüleli iki hafta bile olmamasına karşın önümüzdeki hafta 60.baskısını yapmaya hazırlanıyor. Hürriyet Gazetesi'nin son dönemde takındığı tavır ve Emin Çölaşan'ın bunun aksi yönde yazdığı yazılar Çölaşan'ın gazetedeki işine son verilmesiyle sonuçlanmıştı. Bu doğrultuda düşündüklerini halka daha rahat ve daha özgür bir şekilde aktarmak isteyen Çölaşan bu kitapta memleketin gidişatı üzerindeki düşüncelerini aktarıyor. Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi piyasada 10 YTL üzerinden satılıyor.

16 Ekim 2007 Salı

Marceau ve Lambert Portakal'a Geliyor!

Kabul ediyorum, başlık biraz pazar yerinde pazarcıların attıkları naralara benzedi. Günün getirdiği yorgunluğa veriyorum bunu. Neyse, zaten konumuz bu değil! Malum bu hafta sonu 44.Antalya Altın Portakal Film Festivali ve festivalin dünyaya açılan yüzü 3.Uluslararası Avrasya Film Festivali başlıyor. Antalya Kültür Sanat Vakfı tarafından da geçtiğimiz günlerde festival için kente gelecek olan Türk ve dünyaca ünlü sanatçılar birer birer basına açıklandı. Basın toplantısında kendim bizzat bulunamasam da ayrıntıları merakla takip ettim ve bu sene her sene adından daha da fazla söz ettiren festivalin bu sene de birbirinden ünlü konuklara ev sahibi olacağının müjdesini aldım. Bu isimlerden ikisi dünyaca ünlü Fransız aktrist Sophie Marceau ile bir o kadar meşhur Amerikalı aktör Christopher Lambert olacakmış. Bu isimlerin yanı sıra festival kapsamında şehre iştirak edecek önemli isimler arasında sinema dünyasının yeni dahilerinden ve Elizabeth: The Golden Age'in yönetmeni olan Pakistanlı yönetmen Shekhar Kapur, 4 kez Goya Ödülü'ne aday olarak gösterilen İspanyol aktör Jordi Mollâ, Lady In The Water, Rabbit-Proof Fence ve Psycho gibi filmlerin görüntü yönetmenliğini üstlenmiş Christopher Doyle, ünlü İngiliz yönetmen Nicolas Roeg, Harry Potter and the Goblet of Fire'da tuttuğunu koparan gazeteci Rita Skeeter karakterini canlandıran Miranda Richardson ve efsanevi film Doctor Zhivago'da başrol oynayan Rita Tushingham yer alacak.
Festivale katılacak Türk sanatçıların isimleri de şöyle; Barbaros Erköse, Bergüzar Korel, Burhan Öcal, Cansel Elçin, Cansu Dere, Cem Özer, Cem Yılmaz, Ceyda Düvenci, Demet Akbağ, Demet Evgar, Derya Alabora, Ebru Ceylan, Erkan Oğur, Ezel Akay, Fadik Sevin Atasoy, Genco Erkal, Güven Kıraç, Handan İpekçi, Halil Ergün, Halit Ergenç, Hülya Koçyiğit, İlhan Erşahin, Kenan Işık, Kıvanç Tatlıtuğ, Lale Mansur, Levent Üzümcü, Meltem Cumbul, Naz Elmas, Nejat İşler, Özge Özberk, Özgü Namal, Pelin Batu, Reis Çelik, Saadet Işıl Aksoy, Sedef Avcı, Selda Alkor, Semih Kaplanoğlu, Seray Sever, Serra Yılmaz, Sezen Aksu, Tamer Karadağlı, Tardu Flordun, Uğur Polat, Yavuz Turgul, Yılmaz Erdoğan, Zeki Demirkubuz ve Zuhal Olcay.
Gözlerim Şener Şen ve Nuri Bilge Ceylan'ı da aradı ama seneye ödül almak için gelirler inşallah.

En Seksi Süper Kahramanlar

Fantastic Four'un ikinci filminin DVD'si piyasaya çıkınca internette bir site bunun şerefine sinema tarihinin en seksi 10 süper kahramanını seçmiş. Listede ilk sırayı ünlü video oyunu Tomb Raider'ın güzel kahramanı Lara Croft'u canlandıran Angelina Jolie almış. Jolie zirveye oyların %36'sını alarak kurulmuş. Anket sonuçlarına göre sinemaseverlerin en seksi bulduğu ikinci süper kahraman Fantastic Four filminde Sue Storm karakterini canlandıran Jessica Alba olmuş. Alba pastadan %19'luk bir dilim almış. Ankette bronz madalya ise Catwoman rolünde izlediğimiz Halle Berry'e gitmiş. Esmer güzel oyların %11'ine sahip olmuş. Listenin geri kalanı ise şu şekilde sıralanmış:
4- Catwoman --> Michelle Pfeifer (%10)
5- Barbarella --> Jane Fonda (%8)
6- Wonderwoman --> Lynda Carter (%6,5)
7- Buffy Summers --> Sarah Michelle Gellar (%5)
8- Batgirl --> Alica Slyverstone (%2)
9- Elektra --> Jennifer Garner (%1,5)
10- Bionic Woman --> Michelle Ryan (%1)

14 Ekim 2007 Pazar

"In Rainbows" Fiyaskosu

Daha önceki yazılarımdan birinde de değinmiştim Radiohead'in son albümü olan "In Rainbows"a. Albümün müzik dünyasında bir ilki başlatarak, Radiohead hayranlarının "istedikleri fiyata" sahip olabileceklerinden bahsetmiştim. Yalnız bu uygulama grubu tamamen hayalkırıklığına uğrattı. Tahmin edildiği üzere albümü alan hayranların üçte birlik kısmı albüme tek kuruş dahi ödemedi. İngiliz The Times gazetesinin bu doğrultuda yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre albüme verilen ortalama tutar 5,78 EURO. Bununla beraber 67 kişi albüme 14,45 EURO'dan fazla bir değer biçmiş. 10 kişilik bir kitle ise albüme 57 EURO vermiş. Demek ki sadece Türk insanı değilmiş bedava sirkeyi baldan tatlı bulan.

12 Ekim 2007 Cuma

Sadece Ay-Yıldız

Son günlerde televizyonda dönen bir reklam var. Söz konusu reklam Milli Takım sponsoru Turkcell'in... Arka arkaya gelen üzücü şehit haberleri ve yaklaşan Yunanistan maçı yüzünden milli duygularımızı alevlendirmeyi başaran, televizyonda her gördüğümde tüylerimi diken diken yapan, beni ilk kez bir reklam filmine ağlatan bu reklamı paylaşmak istedim. Türk insanının birbirine ne kadar bağlı olduğunu gözler önüne seren reklamla Turkcell de hedefine ulaşmış olacak. Eh bize de tebrik etmek düşer...
NOT: Cat Stevens'ın Lady D'arbanville'ini güzel değiştirmişiz ama :)

10 Ekim 2007 Çarşamba

Be Hey Dürzü!

OKUMADAN ÖNCE NOTU YA DA SADECE "NOT": Aşağıdaki dizeleri bilmeyen olduğunu sanmıyorum ancak şu günlerde yeniden hatırlamakta fayda var, özellikle son satırları...

BE HEY DÜRZÜ!

Ne ararsın Tanrı ile aramda?
Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yoksa haramda
Başı açığa neden türban sorarsın?

Rakı, şarap içiyorsam sana ne?
Yoksa sana bir zararı, içerim.
İkimiz de gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.

Esir iken mümkün müdür ibadet?
Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et...
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.

İşgaldeki hâli sakın unutma.
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz.
Sen anandan yine çıkardın amma,
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.

NEYZEN TEVFİK

Ömer Hayyam'dan (1)

Sevgili, seninle biz bir pergel gibiyiz
İki başımız var, bir tek bedenimiz
Nereye dönersek dönelim seninle
Nihayet baş başa verecek değil miyiz?

------------------------------------------

Var mı dünyada günah işlemeyen söyle:
Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
Yüce tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.

------------------------------------------

Niceleri geldi, neler istediler,
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler.
Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler...

------------------------------------------

Tanrı bizi çamurdan yarattığında,
Biliyordu bu dünyada işimiz ne olacak.
İşlediğim günahlar hep onun emriyledir,
O halde cehennemde beni niçin yakacak?

------------------------------------------

Can yoldaşı dostlar çekilip gittiler
Ecel çiğnedi hepsini birer birer
Yan yana oturmuştuk hayat sofrasına
Bizden birkaç kadeh önce sızıp gittiler…

------------------------------------------

İnsan son nefese hazır gerekmiş
Nasıl ölürse öyle dirilecekmiş.
Biz her an şarap ve sevgiliyleyiz
Böylece dirilirsek işimiz iş.

Hepimiz 13 Şehidiz!

KORKMA, SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK!

9 Ekim 2007 Salı

"Harry Potter ve Ölüm Yadigârları" Artık Türkçe

Harry Potter serisini sona erdiren kitap olan Harry Potter ve Ölüm Yadigârları bugünden (9 Ekim 2007) itibaren Türkçe olarak piyasada. Dünyadaki en erken çevrimlerden biri olan kitabın Türkçe basımı serinin diğer kitaplarında olduğu gibi yine Yapı Kredi Yayınları tarafından yapıldı ve kitabı dilimize yine Sevin Okyay ve oğlu Kutlukhan Kutlu çevirdi. 700 sayfadan oluşan serinin son kitabında yazar J.K.Rowling, bundan önceki altı kitapta ucunu açık bıraktığı Dumbledore'un ölüp ölmediği, Snape'in gerçekten hain olup olmadığı, Ölüm Yadigârları'nın neler olduğu, R.A.B.'nin kimliği, Lord Voldemort'un akıbeti ve daha niceleri gibi soruların cevaplarını tek tek veriyor. Kitabın iç kapağında yazanlar ise şöyle:
Harry Privet Drive'da bekliyor. Voldemort ve onun meşhur yandaşları olmaksızın güvenli bir şekilde oradan uzaklaşırken ona eşlik etmek için Zümrüdüanka Yoldaşlığı geliyor - tabi eğer yapabilirlerse. Ama ya sonra Harry ne yapacak? Dumbledore'un ona bıraktığı önemli ve imkansız gibi görünen görevi nasıl yerine getirecek?
Harry, karanlık, tehlikeli ve imkansız gibi görünen bir görev üstlendi: Voldemort'un geriye kalan Hortkuluklarını bulmak ve onları yok etmek. Harry hiç bu kadar yalnız hissetmemiş ya da gölgelerle dolu bir gelecekle yüzleşmemişti. Ama Harry görevini tamamlamak için bir şekilde içindeki gücü bulmak zorunda. Kovuk'un sıcaklığını, güvenini ve arkadaşlığını geride bırakıp, korkmadan ya da tereddüt etmeden kendisi için planlanmış olan yolu izlemeli.Harry Potter serisinin yedinci ve son bölümünde, J.K. Rowling, sabırsızlıkla beklenen pek çok soruyu cevaplamak için muhteşem sır perdesini kaldırıyor. Büyüleyici, zengin olay örgüsü, nefes kesici kıvrım ve dönüşler, kitapları tekrar, tekrar ve tekrar okunacak olan yazarın hikaye anlatıcılığında bir kraliçe olduğunu doğruluyor.

Yapı Kredi Yayınları tarafından piyasaya sürülecek olan kitap 9 Ekim 2007 Salı günü sabah saat 10:00'da okurları ile buluşacak. Kitabın satış fiyatı 30 YTL.

EDIT: Sağdaki fotoğrafta havamı attığım üzere kitabı bugün akşam saatlerine doğru en yakın D&R'dan aldım. Alırken de çok garip duygular içinde olduğumu fark ettim. Şimdiye dek hiçbir Harry Potter kitabını alırken böyle hissetmemiştim. Adını da koyamıyorum ki daha garip olanı bu. Aylardır kitap hakkında "spoiler"e maruz kalmamak için yırtındım. Bunda da başarılı oldum şu ana kadar. Kitabı elime aldığımda kapıldığım büyünün bununla hiç alakasının olmadığını anladım. Başka bir şeydi işte. Kimlerin ölüp kimlerin kaldığı pek önemli değildi aslında. Mağazadan çıkınca yolda kapağa daldığımda anladım aslında ne olduğunu. Elimdeki kitap bittikten sonra artık başka Harry Potter olmayacaktı benim için. Belki en sevdiğim kitabı sorsanız düşünmeden Yüzüklerin Efendisi diye yanıtlarım ama bu çok farklıydı işte. Yüzüklerin Efendisi'ni keşfettiğimde bütün kitapları hazırdı ve ardı ardına okuma fırsatım olmuştu. 2000 yılında tanıştığım Harry Potter'a ise ancak 2007'de son noktayı koyabileceğim. Okurken pek farkında değildim ama şimdi daha rahat anlıyorum ki bu kitap yaşantımda aslında önemli rol oynamış. Bir kitabın bitişine üzülüyorsam eğer varsayımım doğru olsa gerek. Kitabı alalı 6 saat kadar oluyor ve şu an benim oyuncağım haline gelmiş durumda. İşin garibi henüz herhangi bir detay görme korkusuyla kitabın kaç sayfa olduğunu bile son sayfasına bakarak öğrenemiyorum. Dün başladığım bir Orwell kitabına lanet okuyorum. Çünkü huyum değildir başladığım bir kitabı yarıda bırakıp bir başkasına başlamak. Arkadaşını satmaktan farkı yoktur benim için. Ölüm Yadigârları'nın sadece kapağına bakmakla ve arka kapak yazısını tekrar tekrar okumakla yetiniyorum şimdilik. "En kısa zamanda okuyacağım" da demeyeceğim çünkü okumaya başladığımda tadını çıkara çıkara son vereceğim Harry'nin hikâyesine.
Bu arada belirtmek istedi canım. Eve geldiğimde ders çalışmakta olan ve en son okuduğu kitap Cin Ali olan 18 yaşındaki kardeşim kitabı elimden kaptı ve son sayfayı aramaya başladı. "Ne yapıyorsun lan sen?" soruma "Harry'nin akıbetini merak ediyorum" diye cevapladı ve sayfaya baktıktan sonra sırıttı. Ben de cevabı "Ben o kitabı bitirene kadar Harry Potter hakkında tüm bildiklerini unutacaksın ve lafını bile açmayacaksın" diyerek yapıştırdım. Öyle kaldı...
EDIT 2: Fotoğrafın üzerindeki tarihi kaale almayın efendim. Fotoğraf 10 Ekim 2007 saat 00:23'de çekilmiştir. Makinem kafayı yemiş biraz da...

8 Ekim 2007 Pazartesi

Fahrenheit 451

"Kitaplar bir tür depo gibidir ve biz onlarda unutacağımızdan korktuğumuz şeyleri saklarız. İçlerinde büyülü bir şey yoktur. Büyü, sadece o kitapların anlattıklarındadır, evrenin parçalarını birleştirip bize nasıl elbise gibi sunduklarındadır".
Sansürü, televizyonu, totaliter rejimleri ve uzunca bir süredir sürdürdüğümüz yaşam tarzını en keskin biçimde eleştiren yapıtlardan biri olan Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451 isimli romanından alıntıdır bu sözler. Dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı bilimkurgu yazarlarından olan Ray Bradbury bu eserinde bir itfaiyeci olan Guy Montag'ın hikâyesinden bir kesit sunar. Öykü yazılı olan her şeyin yasak olduğu bir toplumda geçer. Gün gelmiştir ve artık itfaiyecilerin görevi söndürmek değil yakmak olmuştur. Yaktıkları şeyler ise kitaplardan başka bir şey değildir. Yaygın olan ortak kanıya göre okumayan insanlar düşünmek zorunda kalmayacaklardır ve bu durum da onları üzüntüden ve sıkıntıdan uzak kılacaktır. Ülkenin herhangi bir yerinde evinde kitap barındırdığı anlaşılan birinin işi çok zordur. Böyle anlarda itfaiye binasında çalan alarmın ardından harekete geçen ekip önce kitabı imha ederler. Eğer kitabın sahibi dirençle karşılık verirse onun da sonu farklı olmaz.
Böyle bir ortamda geçen hikâye yine bir itfaiyeci olan Guy Montag'ın gözünden anlatılır. Montag yıllar yılı hiçbir şeyin nedeni sorgulamadan yakmıştır hep. Gün gelir sokaklarına yeni taşınan bir ailenin 17 yaşındaki kızıyla arkadaş olur. Clarisse adındaki bu küçük kız Montag'ın hayatının akışını değiştirecektir. Montag hayatının tüm yanlışlarını doğrularıyla değiştirme kararı almıştır. Kısa zaman sonra karısı dahil herkesin televizyonun esiri olmasını şaşkınlıkla karşılamaya başlar. Yıllardır evinde sakladığı birkaç kitabı saklı oldukları yerden çıkarmanın zamanı gelmiştir artık. Yıllar önce bir parkta karşılaştığı ve kitap sakladığından adı gibi emin olduğu, ancak nedense dokunmayı dahi düşünmediği Faber isimli ihtiyar adam gelir aklına birden. Bir şekilde ona ulaştıktan sonra hâlâ kitap saklayan birileri olduğunu öğrenir. Kitapları kaybolmaması için kelime kelime ezberleyen bu insanlarla düzene karşı umutsuz bir savaşa girişirler.
Fahrenheit 451 ülkemizde İthaki Yayınları tarafından piyasaya sürülmüştür ve 238 sayfadır.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 9

"I’ll make him an offer he can’t refuse." (The Godfather - Al Pacino)

6 Ekim 2007 Cumartesi

The Children of Hûrin

The Children of Hûrin, John Ronald Reuel Tolkien'in "tamamlanamamış öykülerinden" biridir. Aslına bakılırsa bu kitap Kayıp Öyküler Kitabı ve Silmarillion'da da yer bulan Turin Turambar'ın öyküsünün ayrıntılı bir şekilde anlatılmasından ibarettir. Öykü bilindik Orta Dünya hikâyesinden çok çok öncelere, henüz Hobbitler Orta Dünya'ya adım atmadan çok önceye dayanır. Ayrıca kitapta öyküsü anlatılanlar alışılagelmiş Elfler, Cüceler veya Hobbitler değildir. Turin'in öyküsü öz be öz insan ırkının öyküsüdür.
Kitabın başında eseri babasının el yazmalarından toplayıp genişleten Christopher Tolkien'in bir de önsözü bulunur. Bu önsözde mahdum Tolkien, Tolkien hayranlarının büyük bir çoğunluğunun sadece Yüzüklerin Efendisi hakkında bilgi sahibi olduğunu söyler ki bu doğrudur. Bu insanların büyük bir bölümü ne Silmarillion'u, ne Kayıp Öyküler Kitapları'nı ne de Hobbit'i okumuştur. Hâl böyle olunca Tolkien'in hayal dünyasına Yüzüklerin Efendisi ile giren biri aslında hikâyenin başını kaçırmıştır. Bu tarih dersine İlk Çağ ve Orta Çağ'ı pas geçip direkt olarak Yeni Çağ'dan başlamakla eşdeğerdir. O yüzden her ne kadar The Children of Hûrin diğer Tolkien eserlerine oranla daha yalın bir dile sahip olsa da öncesinde en azında Silmarillion okunmalıdır diye düşünüyorum.
The Children of Hûrin ülkemizde Hûrin'in Çocukları adıyla İthaki Yayınları tarafından Eylül 2007'de piyasaya sürüldü. Kitabın sayfa sayısı 357.

Dinlenmesi Gerekenler (3) - Eylül Akşamı

Hiçbir neden yokken ya da biz bilmezken tepemiz atmış ve konuşmuşuzdur.
Onca neden varken ve tam sırası gelmişken hiçbir şey yapmamış ve susmuşuzdur.
Aynı anda aynı sessiz geceye doğru "İçim sıkılıyor" demişizdir.
Aynı sabaha uyanırken kimbilir aynı düşü görmüşüzdür.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında...
Belki benim kağıt param, bir şekilde, döne dolaşa senin cebine girmiştir.
Belki aynı posta kutusuna değişik zamanlarda da olsa birkaç mektup atmışızdır.
Ayın karpuz dilimi gibi batışını izlemişizdir deniz kıyısında.
Aynı köşeye oturmuşuzdur köhnede belki birkaç gün arayla.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında...
Bostancı dolmuş kuyruğunda sen başta ben en sonda öylece beklemişizdir.
Sabah 7.30 vapuruna sen koşa koşa yetişirken, ben yürüdüğümden kaçırmışımdır.
Aynı anda başka insanlara "seni seviyorum" demişizdir.
Mutlak güven duygusuyla başımızı başka omuzlara dayamışızdır.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında...

BÜLENT ORTAÇGİL

PS: Bu sözler için daha ne denebilir ki?

Kusturica Portakal İçin Geliyor

Arizona Dream, Çingeneler Zamanı, Babam İş Gezisinde, Kara Kedi Ak Kedi gibi filmlerle tanınan ve Underground filmiyle Altın Palmiye'yi kucaklayan dünyaca ünlü Boşnak yönetmen Emir Kusturica 44.Antalya Altın Portakal Film Festivali'ne onur konuğu olarak katılacak. Yalnız bu konuda çatlak sesler de çıkmaya başladı. Altın Portakal'ı daha iyi yerlere getirmek için elimize çok iyi bir fırsat geçmişken gündemi farklı noktalara çekme çabası içinde birileri. Bir grup insanın dün Antalya'da yaptığı basın toplantısı Emir Kusturica'nın Antalya'ya gelmesiyle ilgiliydi. Söylediklerine göre Bosna'nın Sırplar ile yaptığı savaşta Kusturica kendi halkını satıp Sırplar'dan yana bir tavır kullanmış. Hatta bununla da kalmayıp "Boşnak ve Müslüman olmaktan utanıyorum" gibi bir laf da etmiş. Tabii bunların tümü ülkemizin belli bir yere gelmesini istemeyen, beyinleri örümcek ağlarıyla kaplanmış kişiciklerin iddiası. Bu şahıslar işi daha da ileri götürüp Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı'na Kusturica'nın kente gelmemesi yönünde baskı yapacaklarını ve aksi bir durumun söz konusu olması durumunda ise festival boyunca protesto yapacaklarını belirtmişler. Peki kim mi bu şahıslar? Saadet Partisi Antalya il teşkilatının üyeleri... Şaşmamak gerek sanırım!

Wag The Dog

Why does a dog wag its tail? Because the dog is smarter than the tail. If the tail was smarter, it would wag the dog"! (Neden bir köpek kuyruğunu sallar? Çünkü köpek kuyruğundan daha akıllıdır? Eğer kuyruk köpekten akıllı olsaydı, işte o zaman kuyruk köpeği sallardı)... Bu sözle başlar 1997 yapımı Wag The Dog!
Geçtiğimiz hafta Kamuoyu dersinde hocamız bütün ders araçlarını kaldırmamızı istedi. Sonra da benden gidip bir yerlerden DVD Player bulmamı istedi. Sabahın köründe yarı uykulu bir şekilde sınıfa çekip gelmeme dua etmeyen hoca, sanırım beni uyandırmak istiyordu. Radyo, Sinema ve Televizyon bölümünden rica ettim ve aleti kaptığım gibi sınıfa getirdim. Allah'tan hoca benden önce sınıfa televizyonu getirtmiş. Aksi takdir de bir televizyon kucaklayıp geldiğimi düşünemiyorum. Neyse, konumuz bu değil. Her dersi son saniyesine kadar işlemeyi hastalık haline getirmiş olan hocamız o gün bizi ters köşeye yatırdı. İş yine bana düştü. DVD Player'ı TV'ye bağladıktan sonra (O an kendimi hademe gibi hissetmedim değil hani) bana bir cd uzattı. Yalnız cd'nin üzerinde herhangi bir etiket yoktu ve aklıma türlü şey geldi. Sonra dedim kendi kendime "Oha! Saçmalama" diye ve bu kısa monoloğu sona erdirdim. DVD'yi playera sürdükten sonra çıkan menüden anladık ki hoca bize sabahın 9'unda film izletecekti. Filmin adı da Türkçe'ye Başkanın Adamları olarak çevrilen Wag The Dog'du. Film başlarken hoca sınıfı terk etmek üzereydi, tek bir kelime etmeden. Seslendik hocaya bir açıklama yapması için. Şöyle bir cevap aldık: "İzleyin bu filmi. İmza kâğıdı bende. İmza atıp çıkamayacaksınız yani, zuhahahhaha"... "İyi, güzel, seyredelim de nereden çıktı ki şimdi bu sabah sabah?" diye geri döndük biz kendisine. "Çocuklar bunu izleyin, sonra da aynı senaryoyu Türkiye üzerinde düşünmenizi istiyorum. Sonra da buna uygun bir makale yazıp gelin haftaya" dedi. Ve gitti...
Film başladı. Sabahın ilk saatleri olması ve sınıfın alabildiğine karanlık olması benim ve birçok arkadaşın ekrana boş boş bakmasına yol açtı. Ancak film biraz ilerledikçe ve biz kendimize gelmeye başladıkça filmin enterese etmeye başlamıştı çoğunluğu. Robert De Niro'nun canlandırdığı reklamcı Conrad Brean'ı hararetli bir toplantının ortasında görürüz filmin başında. Kriz masası oluşturulmuştur. Amerika Başkanı seçimlere kısa süre kala bir sex skandalı ile gündeme gelmek üzeredir. Böylesine sansasyonel bir haberin medyada yer bulması demek Başkan'ın seçimi keybetmesine eşittir ve birilerinin, başkanın adamlarının, bir şeyler yapması gerekmektedir. Kriz masasının oluşturulma nedeni de budur zaten. Karar alınır... Onlara göre başkanın sex skandalı halka sadece uydurma bir savaş ile unutturulabilir. Taşlar dizilmiştir ve masum kurban olarak da Arnavutluk seçilmiştir. Conrad Brean, bir film yapımcısı olan ve Dustin Hoffman'ın canlandırdığı Stanley Motss'a giderek yardımını ister. Böylece ikili Başkanı kurtarmak uğruna Arnavutlar'ı zan altında bırakacak bir medya tuzağı kurmaya başlarlar.
Gerçekten de film izleyen bir insan içinde bulunduğumuz dünyaya daha da kuşkulu bakmaya başlıyor. Gördüklerimiz değil de bize gösterilenlerin gerçek ne kadar gerçek olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Son olarak bir noktaya dikkat çekmek istiyorum ki filmin çekildiği zaman Clinton'un Lewinski Skandalı'yla aynı yıllara tekabül eder. Böyle de bir bilgi vermek istedim :)

4 Ekim 2007 Perşembe

Facebook Şeysi...

İki haftadır arkadaşlarımın soru bombardımanına uğruyorum. Karşıma çıkan "Facebook'a üye misin?" diye soruyor. İlk başlarda meraktan soruyordum "Neymiş ki Facebook?" diye ben de. Aldığım cevaplar bir nevi Yonja benzeri site olduğu yolundaydı. İyiydi, güzeldi de ben Yonja falan kullanmamıştım. Üstüne üstlük o siteye karşı bir tavır sergiliyordum. Neyse... Facebook'a üye olup olmadığımı merak edenlerin sayısının giderek artması sinirlerimi de bozdu haliyle. En son dün beni havaalanına bırakacak olan arkadaşımın arabasında iki başka arkadaş tarafından yöneltildi aynı meraklı soru. Artık insanları başımdan defetmeyi düşündüğüm için "En kısa zamanda üye olacağım" dedim. Akşam eve geldiğimde ise bir ara aklıma geldi Facebook şeysi... Girdim ve üye oldum. Bir müddet vakit geçirdikten sonra 180 derece döndüm. Oldukça başarılıydı bu Facebook şeysi. Neden mi? İlkokul aşkımdan, çocukluk arkadaşlarıma kadar hepsini buldum da ondan...

Radiohead'den Bir İlk!

Ünlü İngiliz progressive rock grubu Radiohead yeni albümü In Rainbows'u yepyeni bir uygulama ile piyasaya süreceğini açıkladı. Grubun internet sitesi olan Radiohead.com'dan yapılan açıklamaya göre 10 Ekim'de çıkması beklenen söz konusu albümün satışı sadece internetten gerçekleştirilebilecek. Yalnız beklenen yenilik ve sürpriz tabii ki bu değil. Radiohead hayranlarının merakla beklediği albüm sadece internetten alınmakla kalmayacak. Albümü satın almak isteyen biri albümü almak istediği fiyatı da kendi belirleyecek. Her ne kadar grup albümü finansal açıdan riske atsa da, bu karar hayran kitlesi tarafından haklı olarak sevinçle karşılanmış. Albüm 2 Ekim'den itibaren Radiohead'in sitesinde siparişe açılmış durumda. Saldıralım!

2 Ekim 2007 Salı

Anket Sonucu

Yaklaşık 1,5 aydır sitede dönmekte olan anket gün itibariyle sona ermiştir. Peki ne sormuştuk bu ankette? Hatırladığım kadarıyla başarılı yönetmen Tim Burton'un şimdiye dek yaptığı en iyi filmi sormuştum. Ankete katılan 26 kişinin verdiği oylar sonucunda %34'ü oluşturan 9 kişinin Tim Burtonla ilgilenmediğini öğrendik. Beni üzdü tabii bu durum ama saygılıyız herkesin düşüncesine tabii. Bunun dışında oylar şu şekilde dağıldı:
Beetlejuice: 5 oy (%19)
Edward Scissorhands: 4 oy (%15)
Big Fish: 4 oy (%15)
The Nightmare Before Christmas: 2 oy (%7)
Diğer: 2 oy (%7)
Ed Wood: 0 oy (%0)

PS: Ankete katılan herkese hayrına verdikleri oylar için teşekkürü bir borç bilirim efendim! Saygılar...