8 Haziran 2008 Pazar

Militan Atatürkçülük

"Yıl 1920...
Arap, İngilizle birleşmiş; Türk'ü arkadan vurmuş.
Ermeni Rus ile birleşmiş, Doğu Anadolu'yu kana boyamış.
Rum Yunanla, Yunan İngilizle birleşmiş, Batı Anadolu'yu ele geçirmiş...
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış...
Kalan ne?
Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok...
Anadolu'nun 6-7 milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde 95'i okuma yazma bilmez, yorgun, bitkin, ezik bir halk...
Nasıl kurtulmuşuz?
Şaşıp kalıyorum.
Yunan'ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz, İngiliz'i İstanbul'dan nasıl çıkarmışız, dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl oturmuşuz?
İnanılır gibi değil.
Sakın rüya olmasın?
Yıl 1923...
Anadolu'da 10-11 milyon savaş artığı insan yaşıyor, hastalıklı, aç biilaç, parasız...
Yüzde 95'i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz...
Ne yapacaksın?
Demokrasi yap!
Nasıl yapacaksın?
Yeni bir binyıla girerken Nurcu tarikatının ardına bu kadar adam takılmışken, 1923'ün yanmış yıkılmış Anadolusu'nda nasıl demokrasi yapacaksın? Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu'yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın. Fabrikan yok, doktorun yok, uzmanın yok, işçin yok, işadamın yok, tüccarın yok, öğretmenin yok, mimarın yok, yolun yok, suyun yok, barajın yok, elektriğin yok, kadınların çarşafta çuvala giriyor, erkeğin dört karı alıyor, yurttaşlık yasası yok, üniversiten yok, banka yok, burjuva yok, proleterya yok, ihracatçı yok, ithalatçı yok, sermayen yok...
Kalkın bakalım.
Nasıl kalkınacaksın?
Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?
Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş? Merkez Bankası 1930'a değin neden açılamamış?
Özel sektör nasıl oluşturulmuş?
Yeni devlet nasıl kurulmuş?
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş? 1920'de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95'i alfabesizken, savaş artığı bir toplumla okuma yazma seferberliği nasıl açılmış? Kitaplıklarda kitap yokken Ulusal Kütüphane nasıl kurulmuş?
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?
Yok olmanın kuyusundan çıkıp, var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?
Yunanlı ile dostluk nasıl yapılmış?
Avrupa'da saygınlık nasıl kazanılmış?
Şaşıp kalıyorum.
Şaşıp kalıyorum.
Yeni bir binyıla girerken, 65 milyonluk Türkiye'nin hâline bakıyorum.
Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız; her şeyimiz varken neler yapamıyoruz?
Bir de bu ortamda Mustafa Kemal'e saldıranlara bakıyorum..."

Okuduklarınız Ergenekon Operasyonu kapsamında bir gece ansızın gözaltına alınan gazeteci İlhan Selçuk'un 1998 yılında kaleme aldığı bir köşe yazısıdır. Yazıdan anlamak mümkün ki aradan geçen 10 yıla rağmen ülkenin içinde bulunduğu durumda en ufak bir değişiklik dahi yoktur. O gün gündemde olanlar bugün yine kamuoyunu meşgul etmektedir. Cumhuriyet Türkiyesi için son derece vahim bir tablo olduğu da haliyle su götürmez bir gerçektir.
29 Ekim 1923'ü düşünün... Türkiye Cumhuriyeti'nin resmiyete büründüğü gün olarak bakmayalım sadece. Çünkü tek başına bir cumhuriyet idaresinin ilânından çok daha mühimdir bu tarih. Nasıl ki tarih boyunca vuku bulan birçok önemli olay çağ değişimlerine neden olmuşsa, benim nazarımda 29 Ekim 1923'ün önemi de bununla eşdeğerdir. Elbette ki o vakitler dünya üzerindeki tek cumhuriyet değildik. Ancak benim inancım odur ki o vakte kadar kurulan cumhuriyet rejimleri içerisinde kurulurken en büyük acıları çeken ülke Türkiye Cumhuriyeti ve dolayısıyla Türk halkıdır. Nedenleri üzerinde uzun uzun durmaya gerek yok. Ancak yine de kısaca belirtmekte fayda var. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu neden zordu? Bir kere Osmanlı gibi tarihi yüzyıllara dayanan ve utanılası bir geçmişe sahip olan devletin feshi gerekmekteydi. Osmanlı Devleti ise hüküm sürdüğü tarih boyunca saltanat ile yönetilmiş ve hukuk sistemini şeriat esasına dayandırmış bir devletti. Uzun yıllar boyunca süregelen böylesine ağır bir yönetimin sona erdirilmesi ve yerine deyim yerindeyse 180 derecelik bir ters açıya sahip olan cumhuriyet rejiminin koyulması dile kolaydı.
İşin ekonomik yönü ise çok daha vahimdi. Osmanlı maliyesi 1876'dan beri iflas hâlindeydi. 1923 yılına gelindiğinde ülkede sanayi yoktu. Yüzlerce dönümlük toprak da işletilemiyordu. İşletilenlerde ise son derece ilkel yöntemlere başvuruluyordu. Ticari yaşamın azınlıkların elinde olduğu ülkede halihazırda bulunan yeterli bir sermaye de yoktu. Devletin tek gelir kaynağı her yıl köylüden alınan %10'luk aşar vergisiydi. Böyle bir tabloda Mustafa Kemal, İzmir'de İzmir İktisat Kongresi'ni topladı ve yeni devletin ekonomi alanındaki rotasını çizdi. Bu kongre Mustafa Kemal'in devletçilik ilkesinin faaliyete dökülmüş halidir bir nevi.
Dönüp bir de günümüz Türkiyesi'ne bakalım. Yıl 2008. Ülkede aşırı İslâmcı gruplar ile Atatürk ilkelerine bağlı bir avuç insanın kıyasıya mücadelesi söz konusu. İstenmeyen bir tablo olması ayrı bir konu ama var olanı da yok saymak imkân dahilinde değil. Mustafa Kemal'in "Bir sosyal toplum, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşmuştur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını ileri götürelim, diğerini müsamaha edelim de kitlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirli kaldıkça, diğer kısmı semalara yükselebilsin" sözleriyle önemini vurguladığı Türk kadını gün itibariyle hükümetin oyuncağı durumundadır. Fakat Türk kadını kendi üzerinden prim yapılmasına maalesef kayıtsız kalmaktadır. Kadının başı açık mı kapalı mı olması gerektiği tartışmaları şöyle dursun, bir yandan da Türklük kavramının altı buram buram oyulmaktadır. Devlet ise her geçen gün daha fazla dışa bağımlı bir hâl almaktadır. Şimdi Osmanlı'nın yıkılış dönemine şöyle bir bakın. Ne kadar benzer bir tablo değil mi? Ülkemiz öyle bir duruma gelmiştir ki İstanbul'un düşman işgalinden kurtuluşunu kutlamayan halk, özünü inkar eden ve Türkler'i hor görmesiyle bilinen İkinci Mehmet'in 1453 yılında fethettiği İstanbul'un bilmem kaçıncı fetih yıldönümünü kutlamaktan geri kalmıyor. Osmanlı Devleti'nde Türk olanın aşağılanması 1517 yılında halifelik makamının Yavuz Sultan Selim'e geçmesi ile birlikte büyük artış göstermiştir. Çünkü hâlifelik her ne kadar Hz. Muhammed'in vefatının ardından resmen sona erse de İslâmi birlikteliği güçlendireceği düşüncesiyle devam ettirilmiştir. Dolayısıyla imparatorluk sınırları içerisinde yaşayan Araplar peygamber soyundan geldikleri için üstün ırk olarak ilân edilirken, devletin asıl sahipleri olan Türkler'in yanında baş üstünde taşınmışlar, askerlikten ve vergiden muaf tutulmuşlardır. Bir çok tasavvuf edebiyatçısının eserlerinde Türk milleti bariz bir şekilde aşağılanmış, bunu yapan isimler üstüne bir de ödüllendirilmişlerdir. Geçtiğimiz günlerde kutlanan İstanbul'un fethinin bilmem kaçıncı yıldönümü kutlayanların taşıdıkları zihniyet vahimdir ki bu mantıktan başkası değildir. Bilakis Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarkenki temel hedeflerinden biri de Türkler'e kendi kimliklerini vermekti. Tüm bunları göz önünde bulundurunca günümüz Türkiyesi'nde yaşayan gerici kesimin çalışmalarını ne kadar titizlik içerisinde yürüttüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.
Uzun lafın kısası, demem o ki; 1920'li yılların henüz başında çok az yandaşıyla yola çıkan Mustafa Kemal ve arkadaşları imkânsız görüleni olura çevirebiliyorken, günümüz Türkiyesi'nde 70 milyon arasından damarlarında dolaşan asil kanın farkında olan bir grup Kemalist çıkarmak bu kadar mı zor?
Bu sorunun cevabını herkes kendisine vermeli. Ancak Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve okulumdan hocam olan sayın Vural Savaş'ın kaleme aldığı ve bu yazıya ilham kaynağı olan Militan Atatürkçülük kitabında içinde bulunduğumuz durum ve çıkış yolları çok güzel bir şekilde saptanmış. Vural Savaş kitabın özsözünde Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve yaşatanların hepsini Militan Atatürkçü olarak nitelendiriyor ve günümüzdeki militan Atatürkçüler'in sayısının her geçen gün azaldığının altını çiziyor. İçinde bulunduğumuz vahim durumu çok dikkatli düşünerek herkesin kendisine sorması gereken bir soru var: "Ben Atatürkçü müyüm?"... Sonra büyük Atatürk'ün şu sözlerini hatırlayın: "... Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz. Oysa, Türk ulusunun onur ve yenetekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, esir olarak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya tam bağımsızlık, ya ölüm. İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır..." Bu sözler kilit niteliğindedir. Bunun aksini düşünüp de hâlâ Atatürkçü olduğunuzu söyleyemezsiniz.
Militan Atatürkçülük ise adında yattığı üzere mücadeleciliği gerektirir. Zaten mücadeleci olmayan bir Atatürkçü'nün varlığından da söz edilemez. Demokrasinin sağladığı kazanımları demokrasiyi yerle yeksan etmek için kullananlara karşı bir tavrınız varsa, hırsızlardan ve emperyalistlerden arınmış bir Türkiye Cumhuriyeti istiyorsanız, demokrasi kisvesi altında cumhuriyetin temellerini yıkmaya çalışanlara "Dur" diyebilecek gücü damarlarınızdaki asil kanda hissedebiliyorsanız siz de bir Militan Atatürkçü'sünüz demektir.
Şu anda sahip olduğum ve izinden gittiğim ideolojiyi bir nevi Vural Savaş'ın Militan Atatürkçülük kitabına borçluyum. Lisedeki ilk senemde tarih öğretmenimin armağan ettiği bu kitap başucu eserlerimden biridir. Bu kitabı okuduktan sonra bir militan Atatürkçü olduğumu fark ettim. Peki ya siz? Siz gerçekten militan bir Atatürkçü müsünüz, yoksa...

NOT: Yazıyı burada sonlandırırken bahsini etmek istediğim bir husus daha var. Bir arkadaşım ile birlikte son günlerin moda sosyal internet ağı olan Facebook'ta Militan Atatürkçülük ismiyle bir grup oluşturduk. Elbette ki memleketin bir internet sayfası sayesinde kurtarılamayacağının bilincindeyiz. Fakat şuna da inanıyoruz ki bu tip uygulamalar sayesinde en azından birkaç kişiyi faydalı bir şekilde bilgilendirebilmenin anlamı çok büyüktür. Bize destek olmak isteyen, düşüncelerini paylaşmak isteyen herkesi Militan Atatürkçülük grubuna davet ediyorum:

Militan Atatürkçülük Facebook sayfası

4 yorum:

MOBIUS dedi ki...

Anıl o kadar güzel yazmışsın ki, dilerim bloguna gelen herkes üşenmez yazını baştan sona okur. Üşenmezler demem; her cümlenin büyük anlam taşıması ve es geçilmemesi gerektiği.

Mustafa Kemal Atatürk'ün düşüncelerini, fikirlerini kalıplaştırmak yerine bunları sorgulamaya, tartışmaya açmak her zaman bence en iyi yoldur, doğruyu bulmak ve gerçekleri saptırmamak adına. Aile,okul,çevre üçlemesinden sıyrılıp herkesin Kemalizme dair doğru bilgileri edinme,araştırması taraftarıyım. "Militan Atatürkçülük" de başvurulabilecek yegane kaynaklardan biri.

Keza Facebook olsun veyahut başka iletişim kanalları farketmiyor. Belli bir dilin altına düşülmediği müddetçe insanlarla konuşulabilmeli, fikir alış-verişinde bulunulabilmelidir.

Kıssadan hisse,çok güzel yazmışsın :)

ultrANIL07 dedi ki...

Düşüncelerin için çok teşekkür ederim. Dediğim gibi Facebook şimdilik bulabildiğimiz en basit çözüm. Ha, ne kadar başarılı bir çözüm orası tartışılır. Zaten konu da internet ya da başka bir ortam değil. Yoldan geçen bir adamı bile tutup onun anlayabileceği dili takip ederek önyargılarından arındırabilirsek ne mutlu bize.

murat dedi ki...

Sizi canı gönülden tebrik ederim. Sizin gibi gençler sayesinde bu ülke ayakta duruyor!

Adsız dedi ki...

Prospektüs

Kullanmaya başlamadan önce prospektüsü baştan sona dikkatlice okuyunuz.

- Prospektüsü muhafaza ediniz. Daha sonra tekrar okuma ihtiyacını duyabilirsiniz.
- Diğer sorularınız için CHP veya laik sivil toplum örgütlerine danışınız. Not: Lütfen DB’yi rahatsız etmeyiniz kendisi son derece meşgul bir zattır ve sizin sorunlarınız ve sorularınız ile ilgilenemez.
- Bu sadece sizin kullanımız için hazırlanmıştır. Bu nedenle başkalarına kullandırılmamalıdır. Sizinle aynı zihniyet belirtilerine sahip olsalar dahi, başkaları tarafından kullanılması, kullananlara ciddi zararlar verebilir.
- Yılda bir gibi belli aralıklarla Anayasa mahkemesi kontrolüne gidilmelidir.

Nedir ve hangi durumlarda kullanılmaktadır:
Laik ve anayasal düzen, Türk kimliğini, Atatürk milliyetçiliğini ile problemleri olanlar ve milli servet ve milli sermayeye karşı uluslar arası konsorsiyumları tercih edenler tarafından kullanılması tavsiye edilmektedir.

Yan etkileri:
Kamu kurum ve kuruluşları, laik ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti taraftarları ile bağdaşmaz. Ulusal çıkarlar, yani milli menfaatler doğrultusunda hareket etmeye özen gösterenler ile sürekli bir çatışma ve gerginlik ortamı yaratır. Bencillik, şahsi menfaat belirtileriyle boy gösterir. Zaman, zaman toplumsal depresyonlara yol açar.

Yan etkilere karşı alınacak önlemler:
Bu zihniyete karşı olanların, tehlike bertaraf edilene kadar bir çatı altında toplanması ve gelecek seçimlere öyle gidilmesi.

Kullanım bilgisi:
125 mg – İrtica
175 mg – Bölücülük
125 mg – Ticaret
Etkili madde: İnsanların cahilliği

Ruhsat Numarası:
22072007

Sunum şekli:
Kesin alkol ve sigara yasağı, az miktarda sözde laiklik ile titiz bir tesettür.

Ticari sunum şekli:
AB(D) sömürgesi

Ruhsat sahibi:
AB(D)

Üreticisi:
AKP, MHP

Temsilcisi:
RTE

Son kullanım tarihi ve depolama:
Seçimler ya da Anayasa mahkemesi tarafından belirlenir. Depolamak için lütfen tarikat, aşiret, vakıf ve mümkünse örümcekli ve karanlık ortamlar tercih edilmelidir. 25 derece altında saklayınız. Güneş, medeniyet ve ışıktan koruyunuz.

Önder Gürbüz
Almanya
www.gurbuz.net