16 Haziran 2008 Pazartesi

Dinlenmesi Gerekenler (29) - Love Song

Head underwater
and they tell me
to breathe easy for a while
Breathing gets harder, even I know that
made room for me; but it's too soon to see
if I'm happy in your hands
I'm unusually hard to hold on to

Blank stares at blank pages
No easy way to say this
you mean well, but you make this hard on me

I'm not gonna write you a love song
'cause you asked for it
'cause you need one, you see
I'm not gonna write you a love song
'cause you tell me it's
make or break in this
if you're on your way
I'm not gonna write you to stay
if all you have is leavin',
Imma need a better reason
to write you a love song today

Learned the hard way
that they all say
things you want to hear
and my heavy heart sinks deep down under you and
your twisted words,
your help just hurts
you are not what I thought you were
hello to high and dry

Convinced me to please you
Made me think that I need this too
I'm trying to let you hear me as I am

I'm not gonna write you a love song
'cause you asked for it
'cause you need one, you see
I'm not gonna write you a love song
'cause you tell me it's
make or break in this
if you're on your way
I'm not gonna write you to stay
if all you have is leavin',
Imma need a better reason
to write you a love song today

Promise me that you'll leave the light on
to help me see with daylight, my guide, gone
'cause I believe there's a way you can love me
because I say
I won't write you a love song
'cause you asked for it
'cause you need one, you see

I'm not gonna write you a love song
'cause you tell me it's make or break in this
is that why you wanted a love song
'cause you asked for it
'cause you need one, you see
I'm not gonna write you a love song
'cause you tell me it's make or break in this
if you're on your way
I'm not gonna write you to stay
if your heart is nowhere in it
I don't want it for a minute
Babe, I'll walk the seven seas when I believe that
there's a reason to
write you a love song today

Sara BAREILLES

Championship Manager

Taşlardan kale, asfalttan saha, tebeşirden ceza sahası, kendimizden de futbolcu yağtığımız günlerdi. Arka mahalle hep ezeli rakipti. Onları yenmek farzdan ziyade vacipti. Babadan koparılan harçlıklar bahislerin en büyüğü olan baklava ve buz gibi kolaya ayrılırdı. Bütün bir hafta beklenirdi maç. Sınavlarımızı da bu heyecanla beklememizi beklerdi annelerimiz. Hiçbir zaman hayallerimizde yer eden o yeşil zemine çıkamayacağımızı, afili toplara vuramayacağımızı, kaçırdığımız mutlak bir golden sonra tribünlerden küfür yiyemeyeceğimizi, hakeme itirazdan oyundan atılmayacağımızı, teknik direktöre karşı yıldız topçu kompleksine giremeyeğimizi, maçı kazandıracak son dakika penaltısını üstten dışarıya nişanlayamayacağımızı, soyunma odasında olan bitene tanıklık edemeyeceğimizi adımız gibi biliyorduk aslında. Tüm bunlardı belki de had safhada olan motivasyonumuzun nedeni. Bacak kadar da çocuktuk vesselam. Futbolu doğuştan bildiğimiz için ahkam kesmekte de üzerimize yoktu. Bıyıkları yeni yeni terlemeye başlayan çok bilmiş Türk çocuklarıydık. Dünya Kupası finali ile eşdeğer nitelikteki mahalle maçları için dönemin ünlü futbolcularının kimliğine bürünmeyi de çok severdik. "Ben Albertini'yim oğlum", "Maldini'yim", "Ben takımın beyniyim. Olsam olsam Hagi olurum"lar arasında gerçek kimliğimizden kopardık. Mahallenin abileri ise küçükler arasında oynamayı kendilerine yediremeyecekleri için takımın teknik direktörlüğüne soyunurlardı. Hiçbirimiz tarafından iplenmezlerdi, ancak bunu matah sanırlardı tabii.
Teknik direktörlerin oyuna ve futbolcuya olan katkılarını sorgulamaya başlamam hemen hemen o günlere tekabül eder. Sonuçta sahada oynayan teknik adam değildi. Ne gibi bir katkı sağlayabilirdi? "Haydi canım oradan"dı...
O günlerde tek uğraşımız sokakta top peşimde koşturmak, kazanılan zaferlerin ardından içtiğimiz buz gibi kolalar ile boğazlarımızı şişirmek değildi tabii ki. Ender de olsa evde bulunduğumuz anlar da oluyordu. Böyle anlarda oturup ev ahalisiyle muhabbet etmiyorduk elbette. Bilgisayar dururken ne muhabbeti! Tek bildiğimiz oyun EA Sports'un piyasaya sürdüğü ve kısa zamanda efsane olan FIFA serisiydi. Evet, yine futbol. Biz taraftarı olduğumuz takımları gerçek hayatta uluslararası alanda başarılı göremediğimiz için sanal ortamda o vakitler kaldırılması mümkün olmayan kupaları tuttuğumuz takıma kaldırtıyorduk. Sonra başka bir merak sardı herkesi. Moda değişti. Piyasaya sürülen bir başka oyun size futbolcu değil, teknik adam olma imkânı tanıyordu. Ne kadar zevkli olabilirdi ki? Ben topu klavyenin "S" tuşunu kullanarak Hagi'ye gönderemeyeceksem, yön tuşları yardımıyla Hagi'yi kanada taşıyıp "A" tuşuna abanarak Hakan Şükür'e ortalayamayacaksam ve dolayısıyla "D" ile Kral'a kafayı çaktırıp ağları havalandıramayacaksam kuru kuru oyun oynamanın ne zevki olabilirdi ki? Öyle değilmiş ama. Her daim olduğu gibi zaman yine yanıltmayı başarmıştı beni.
İlk kez bir akşam gezmesinde akraba çocuğunun bilgisayarında tanışmıştım Championship Manager ile. Israrla "Kapat şunu yaaaa, FIFA oynayalım" diye inlerken; Einstein'in o ünlü sözünde ne demek istediğini o gün anlamıştım. Lanet olasıca önyargılar!
Tamam, bu oyunda Zidane ile çalım üstüne çalım basmak size kalmıyordu, istediğiniz oyuncuya pas atıp, istediğinizle gol de yapamıyordunuz ama yine de bir sıradışılık vardı. Sonraları bütün dünyadaki oyuncuları fanatiklik mertebesine eriştiren de buydu zaten. Sahada yıldız olma fırsatını elinizden alıyordu bu oyun. Bir vinç misali sizi olduğunuz yerden kaldırıp, başka bir yere tepetaklak bırakıyordu. Ve siz hayatta kalmaya çalışıyordunuz. FIFA serisinde iyi bir oyuncuysanız yiyeceğiniz kırmızı kartları bile pek sorun etmeyebiliyordunuz, fakat CM'de durum biraz daha farklıydı. Saha kenarındasınız sonuçta. İşler yolunda giderken oyundan atılan bir oyuncunuz tüm plânlarınızı altüst edebiliyordu. İşiniz içinden çıkılmaz bir hâl alıyordu. Eh tabii, siz de içinden çıkmaya çalışıyordunuz. Kısacası kendinizi taktik savaşının ortasında buluyordunuz. Oyunu ilk gördüğümde olanlardı bunlar. Beni cezbedendi daha makul bir ifadeyle.
Başlangıçta da belirttiğim üzere CM size istediğiniz bir futbol takımının teknik direktörü olmanızı sağlayan bir simülasyon. Örneğin, gariban bir Anadolu takımının kontrolünü alt liglerdeyken ele alıp, kulübün size tahsis ettiği kısıtlı bütçeyle ve zekanızla üst liglere taşıyabilirsiniz. Belki de o kadar başarılı olursunuz ki Üsküdar Anadolu'yu önce Süper Lig'e, akabinde Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna taşıyabilirsiniz. Tüm bunlar ne kadar yaratıcı olabileceğinize bağlı. Yıldız olmayan oyuncularla çalışıp bu işi bir onur meselesi hâline de getirebilirsiniz, Barcelona'yı alıp dünya çapındaki futbolcuların kaprisleri altında kıçınıza tekmeyi de yiyebilirsiniz. Zaten oyunun insanı kendine çeken, saatler boyunca başından kaldırmayan niteliği tam da bu noktada ortaya çıkıyor.
Sayısını bilmediğim sıkıcı ve uzun gecelerime arkadaşlık eden, zaman zaman deliler gibi davranmama neden olup kendi kendime basın toplantıları yapmama neden olan bu efsaneden kopmak mümkün olmuyor. Her şeyin illa ki modasının geçtiği günlerde modası bir türlü geçmek bilmiyor. Karanlığın çöktüğü Antalya sokaklarında yenik durumda olduğumuz maçı son bir gayretle lehimize çevirme çabalarımız sırasında annemizin balkondan adımızı seslendiği günler sona erdi ama bilgisayar başında tuttuğumuz takımı zirveye taşıma gayemiz bitmek nedir bilmedi.
"Bir maç daha, bir maç daha oynayayım söz kapatacağım"...
Yalan oldu tabii!

Ardından

Bütün dünya gelir sanki, gelir üstüme
Uzanırım uyku tutmaz, yarınlanır gece
Sen yanımdayken, sızı diner dem verir
Göze mi geldik, dinmez hâlâ sesin
Senle beraber, titrer, söze gelir
hengame biter sanki yenilenir bedenim...

Senden sonrayı sevemedim canım benim,
ardından kimselere çözülemedim
Kalmadı kederimi yüklenecek kelimeler
ben miyim bu aynadaki, bendeki izin mi?

Döner durur aklımdaki bu yarım melodi
tenim titrer, boşluk olur uzayıp söner
Sanki gönül şimdi ıssız yapayalnız
gezer durur, arar sorar ama nafile
Avare bu şehrin tüm küskünleri gibi
kuşkulu ama hâlâ sevdalınım...

Serdar KESKİN

13 Haziran 2008 Cuma

İzindeyiz Ata'm

Hani "Türk, Öğün, Çalış, Gü­ven" demiştin ya...

Biz ilkinde takılıp kaldık. O yüzden çalış­maya va­kit kalma­dı. Kimse­lere de (kendimiz dahil) gü­venmiyo­ruz.

Seninle övünüyo­ruz. Adına barajlar, yollar, köprüler yapıyoruz. Balolar, heykeller, hatalar ya­pıyoruz. Klipler, zamlar, işken­celer, darbeler...

Öyle bir kargaşa yarattık ki senin adına darbe yapanlar, se­nin adına yönetimde olanları devirip, senin fikirlerinle açıklı­yorlar bunu...

Ve devrilenler yi­ne senin fikirlerinle savunuyor­lar kendilerini...

Herkes seni bir dönemki gö­rüşlerinle tanımlayıp başka başka anlatıyor bize...

Asker, demokrat, dindar, ateist, laik, çapkın, milliyetçi... Liste uzayıp gidiyor, biz tartışıp gidiyoruz.

Hala "izindeyiz" ve bu izin hiç bitmeyecek gibi görünüyor, "izinde" olduğumuzdan kab­rine çok ziyaret yaptık, ama sa­na layık bir film yapamadık. 60 yılda... Belki kimseleri sana benzetemediğimizden, belki parayı denkleştiremediğimizden...

"İzinde" olduğumuzdan ağ­zımızı hep seninle açtık, ama adını verdiğimiz hava limanının dış hatlar terminalini bir türlü açamadık. O yüzden Türki­ye'ye gelen turistler "Atatürk Havalimanı" deyince kaçacak delik arıyorlar.

Adına yaptığımız köprülere akın akın koşuyor yurttaşla­rın... intihar etmek için...

Cumhuriyeti, emanet ettiğin gençler polis copundan kafala­rını kaldıramaz haldeler.

Zorlu savaşlarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletin­de bugün çetelerin gölgesi var. Dev posterlerini yaptık ama doğru dürüst bir belgeselini ya­pamadık Ata'm..!

Arkandan ağlamaktan gözlerimiz şiştiği için yazılarını, konuşmalarını doğru dürüst bir kitapta topla­yamadık. Adına kurduğumuz kültür merkezini yangından koruyamadık. Senin adına ikti­dara el koyanlar mirasını çiğne­di, ses çıkartmadık. Kurduğun partiyi kapatıp, arşivini yaktı­lar... Alkışladık...

Çünkü biz izindeyiz Ata'm...

Her sabah, güne "Türküm, Doğruyum, Çalış­kanım" diye bağırarak başla­yan, geri ve tembel nesiller ye­tiştirdik. Sesimiz gür çıkıyor ama eğitimde başarı oranlarımız yerde sürünüyor.

Köşklerin bakımsızlıktan dö­külüyor...

Kocaman resimlerinin asıldı­ğı kamu binaları içinde memu­run aç.

"Beni emanet ediniz" dedi­ğin doktorların biliyorsun seni "geç teşhisten" erken yolcu et­tiler.

Merak etme "izindeyiz" Ata'm...

O dönemde söylediğin bazı sözler bugün 7 kilit altında: Din üzerine, düşünce özgürlüğü üzerine yazdıklarını yazmaya, söylemeye kalkanlar mahke­melerde sürünüyorlar. O gün yazdıklarını, bugün ağıza ala­mayacak haldeyiz.

Seni aşmaktan vazgeçtik, sa­na ulaşamıyoruz Ata'm... Hey­kellerin o kadar büyük, poster­lerin öyle kocaman ki, ardında bir dolu adam kendi pisliğini gizleyebiliyor. Pislik büyüdük­çe heykelleri de büyütüyorlar.

Şu "İzindekiler"in listesini bir görsen inanamazsın Ata'm... Kendini tanıyamazsın.

İşte Erbakan... "izinden yeni dönmüş"tü şimdi yine izinde...

Özlü sözlerini paylaşamıyor­lar.

Yılgınlığa düşmememiz için söylediğin "küçük kıvılcımlar, büyük yangınlar doğurabilir" sözünü itfaiye kapısına asmış­lar.

Bağışla bizi... izindeyiz Ata'm..!


Can DÜNDAR (10.11.1996)

12 Haziran 2008 Perşembe

The Man Who Wasn't There

"Sooner or later everyone needs a haircut..."
Hayatta rastlantılar oluyor. Ben yavaş yavaş bu gerçeğe inanmaya başladım. İki aynı düşünce aynı mekan ve zamanda dile getirildiğinde taraflar yine aynı anda "Bir dilek tut" diye bağırırlar ya, o hesap belki de. Fakat oluyor bu. Tesadüften ayrı olmakla birlikte rastlantılar plânlı bir çarkın doğası gereği ortaya çıkıyor sanki.
Geçtiğimiz günlerde Albert Camus'un ünlü eseri Yabancı hakkında bir yazı yazmıştım. Kitapta hayatı her haliyle kabullenen, umursamaz, "olsa da olur olmasa da olur"cu bir karakterin hayatından kesitler sunuluyordu. İşin rastlantısal yönü bu noktadan sonra başlıyor. Yazıyı yazdığım günün akşamı DVD arşivimde uzun süredir izlenmeyi bekleyen The Man Who Wasn't There isimli filmi rafından alabildim en nihayetinde. Filmin bir "filmnoir" örneği olduğunu ve bunun üstüne sıyah-beyaz tonlarla çekildiğini biliyordum. Uzun zamandır izlemeyi reddetmiş olmamın, ya da daha doğru bir tabirle ertelemiş olmamın nedeni de buydu aslında. Çünkü karamizah olarak nitelediğimiz bu tip filmleri özellikle sakin kafayla izlemek gerekmektedir. Sonuca bir kaplumbağa misali durağan ilerleyen bu tarz filmlere, hani deyim yerindeyse, gününüzde değilseniz hiç dokunmamanız yararınıza olacaktır. Artık izleme vaktinin gelmiş olduğunu düşünmüş olacağım ki o gün kurulup izledim Orada Olmayan Adam'ı. Söz konusu rastlantı da burada yatıyor zaten. Film bittikten sonra afallamıştım. Çünkü senaryo ve ana karakter Ed Crane'nin hikâyesi L'etranger'e Meursault'un öyküsüne son derece benziyordu.
Bir boşluk düşünün. Amaçsız, sıradan, öylesine... Bu boşluktan kopan bir parçanın herhangi bir nesnenin biçimine bürünebileceğini hayal edin. Şimdi düşüncelerinizin de ötesine geçin. Boşluk parçasının bir insan kılığına girdiğini düşünün. Amaçsız, sırada, öylesine, ruhsuz, umursamaz, dizginleri eline almayı hep reddeden... Herkesin olduğu yerde farkındalık yaratman yoksun olan bir insan düşünün. Herkesin olduğu yerde fiziksel olarak bulunmasına karşın aslında orada olmayan bir adam düşünün. Bu adamın etrafındaki kişilerle ve dünyanın ta kendisi ile olan paslaşmalarını kafanızda canlandırın. Birin her zaman bire değil, nadir durumlarda sıfıra bile eşit olabileceğinin kanıtı bu olsa gerek.
The Man Who Wasn't There belki de sinema tarihinin en vurucu isme sahip olan filmidir. En azından bildiklerim arasında öyle. Bir filmin isminin kendisiyle bu denli bağdaşabilmesinden öte son derece karizmatik ve dolayısıyla etkileyicidir. 2001 yapımı bu filmin altında Hollywood'un yaşayan efsaneleri Joel ve Ethan Coen biraderlerin imzası var. Daha önceki yazımlarda da belirttim diye hatırlıyorum; ben bu adamların filmlerine pek alışamamıştım. Hatta bunun da ötesinde hep yerden yere vurmuştum. Zaman her şeyin ilacı derler ya artık tanıklık ettiğim her yapımları ile beni utandırmayı başarıyor Coen biraderler. Başlangıçtaki savunmamın nedeni Fargo'ydu. Bu çok beğenilen ve övülen film benim yüksek beklentilerimi karşılayamamıştı. Kalburüstü bir film olarak değerlendirmiştim işin açıkçası. Fakat sonradan izleme fırsatı bulduğum The Big Lebowski, Barton Fink ve No Country for Old Men gibi yapımlar bu durumu nötrlemişti. The Man Who Wasn't There ile artık durum pozitife çevrildi. Coen biraderlerin rahatlıkla en iyi filmi olarak niteleyebileceğim bu film artık hiçbir önyargı bırakmadı bende. Hatta bundan sonraki filmlerini daha fazla heyecan içinde bekleyeceğimi söyleyebilirim.
Peki filmde anlatılan öykü nedir? Baş kahramanımız Ed Crane pek fazla konuşmayan, elinden sigarasını eksik etmeyen, isyanlarını bastırmayı doğarken öğrenmiş ve toplum içinde bir yabancı olarak yaşamını sürdürmekte olan bir karakterdir. Bir berber dükkanında dükkanın sahibinin yanında çalışmaktadır. Bu durumdan pek memnun değildir. Bir gün berber dükkanına uğrayan bir adam açmayı plânladığı bir kuru temizleme dükkanı için kendisine ortak aradığından bahseder. Birikmiş bir sermayesi olmadığını belirtir ve 10000 doları olan birinin kendisine ortak olabileceğini söyler. Ve çıkar gider... Bu durumu çok düşünen Ed ise bir şekilde adamı bulur ve ortak olmak istediğini, 10000 doları da birkaç gün içinde bulabileceğini belirtir. Bulması gereken 10000 doları ise kendisini karısıyla aldatan yakın bir arkadaşına isimsiz olarak şantaj yaparak elde eder. 10000 doları verdiği adam ise bir anda ortadan kaybolur. İşler karışır, beklenmedik anlarda beklenmedik kişilerin hayatı son bulur, boşlukta olan hayatlar bambaşka yerlere sürüklenir...
Filmin kastına baktığımızda da mutlu oluyoruz. Bir kere Ed Crane rolünde kanımca Hollywood'dan çıkan çok yetenekli aktörlerden biri olan Billy Bob Thornton var. Coen kardeşler kendisine rol teklifi ile gittiklerinde uzatılan senaryoyu geri çevirmiş ve "Siz varsanız senaryoya bakmaya gerek yok" diyerek rolü kabul etmiştir. Filmi izlerken ne kadar usta bir oyunculuk çıkardığını görmeden edemiyorsunuz. Sonuçta büründüğü rol her aktörün kolaylıkla altından kalkabileceği bir rolden fazlasıyla ötesi. Ed Crane'nin eşi rolünde ise Frances McDormand'ı görüyoruz. Bu iki ismin dışında 17 yaşında bir Scarlett Johansson'u izlemek de ayrı bir keyif.
Filmi izlerken filmin izleyiciye karşı takındığı mesaeli tavır dikkatinizi çeker. Ancak 116 dakika sonra, film bittiğinde, bunun tam aksini rahatlıkla iddia edebilirsiniz. Kesinlikle izlenmesi gereken bu Coen kardeşler imzalı film her sinemafilin arşivinde mutlak surette bulunması gereken filmlerden biri.

9 Haziran 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #31

  • Ali Babacan'a göre Türkiye'deki Müslüman çoğunluğun sorunları azınlıklarınkilerden çok daha fazlaymış. Ramazan ayında oruç tutmadıkları gerekçesiyle sokak ortasında dayak yiyenler, liselerde öğle namazı kılan çocuklara ses çıkarmayanlar... Sorun büyük gerçekten.
  • Diyanet İşleri internet sayfasında yayınladığı "e-vaaz"a açıklık getirmiş; "Flört zina değil ama günah!"
  • Dün Tuzla'da bir işçi daha başına düşen demir yüzünden hayatını kaybetti.
  • Türk halkı olarak bulmaca çözmeye, tavla oynamaya çok meraklıyız. Bu kadar zeki olmamızın nedeni bu olsa gerek.
  • Ben bu kene sorununun nedenini buldum galiba. Bundan 2 sene evvel Kuş Gribi yüzünden katledilen binlerce tavuk bu böcekleri yiyordu ve dünya kenesiz çok daha güzeldi o zamanlar. Çok mantıklı gördüm kendimi canım.
  • Bu yaz veya en kötü ihtimalle gelecek yaz bisikletimle bir Karadeniz turuna çıkmayı düşünüyorum. 2 arkadaş da buldum kendime. Kısmet tabii!
  • Digiturk 88'inci kanalda yayın yapmakta olan ve Avrupa'da yılın en iyi belgesel kanalı seçilen İZ TV ülkemizin ilk belgesel kanalı olma özelliğini de taşıyor. Bunun yanında muhteşem bir kanal. Sabah, öğlen, akşam her yemekten sonra iyi gidiyor. İzleyin, izlettirin.
  • Kanal D'de 2 hafta önce başlayan Çok Güzel Hareketler Bunlar isimli program izleyene sandalyeden düşme garantisi veriyor. "Al sana benden aduket"
  • Çok merak ediyorum... Vizyonda bir Türk filmi dönmekte şu sıralar. Adı da; "O... Çocukları"... Hani bu filmi çok da beğenildi. Olur da devam filmi çekilirse adını ne koyacaklar acaba?
  • "Anladıysam Arap olayım" ne kadar mantıksız bir cümledir. Ne yani, dünyanın tek kıt milleti Araplar mı?
  • Erdil Yaşaroğlu çok yüce bir insan.

8 Haziran 2008 Pazar

Militan Atatürkçülük

"Yıl 1920...
Arap, İngilizle birleşmiş; Türk'ü arkadan vurmuş.
Ermeni Rus ile birleşmiş, Doğu Anadolu'yu kana boyamış.
Rum Yunanla, Yunan İngilizle birleşmiş, Batı Anadolu'yu ele geçirmiş...
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış...
Kalan ne?
Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok...
Anadolu'nun 6-7 milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde 95'i okuma yazma bilmez, yorgun, bitkin, ezik bir halk...
Nasıl kurtulmuşuz?
Şaşıp kalıyorum.
Yunan'ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz, İngiliz'i İstanbul'dan nasıl çıkarmışız, dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl oturmuşuz?
İnanılır gibi değil.
Sakın rüya olmasın?
Yıl 1923...
Anadolu'da 10-11 milyon savaş artığı insan yaşıyor, hastalıklı, aç biilaç, parasız...
Yüzde 95'i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz...
Ne yapacaksın?
Demokrasi yap!
Nasıl yapacaksın?
Yeni bir binyıla girerken Nurcu tarikatının ardına bu kadar adam takılmışken, 1923'ün yanmış yıkılmış Anadolusu'nda nasıl demokrasi yapacaksın? Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu'yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın. Fabrikan yok, doktorun yok, uzmanın yok, işçin yok, işadamın yok, tüccarın yok, öğretmenin yok, mimarın yok, yolun yok, suyun yok, barajın yok, elektriğin yok, kadınların çarşafta çuvala giriyor, erkeğin dört karı alıyor, yurttaşlık yasası yok, üniversiten yok, banka yok, burjuva yok, proleterya yok, ihracatçı yok, ithalatçı yok, sermayen yok...
Kalkın bakalım.
Nasıl kalkınacaksın?
Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?
Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş? Merkez Bankası 1930'a değin neden açılamamış?
Özel sektör nasıl oluşturulmuş?
Yeni devlet nasıl kurulmuş?
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş? 1920'de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95'i alfabesizken, savaş artığı bir toplumla okuma yazma seferberliği nasıl açılmış? Kitaplıklarda kitap yokken Ulusal Kütüphane nasıl kurulmuş?
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?
Yok olmanın kuyusundan çıkıp, var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?
Yunanlı ile dostluk nasıl yapılmış?
Avrupa'da saygınlık nasıl kazanılmış?
Şaşıp kalıyorum.
Şaşıp kalıyorum.
Yeni bir binyıla girerken, 65 milyonluk Türkiye'nin hâline bakıyorum.
Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız; her şeyimiz varken neler yapamıyoruz?
Bir de bu ortamda Mustafa Kemal'e saldıranlara bakıyorum..."

Okuduklarınız Ergenekon Operasyonu kapsamında bir gece ansızın gözaltına alınan gazeteci İlhan Selçuk'un 1998 yılında kaleme aldığı bir köşe yazısıdır. Yazıdan anlamak mümkün ki aradan geçen 10 yıla rağmen ülkenin içinde bulunduğu durumda en ufak bir değişiklik dahi yoktur. O gün gündemde olanlar bugün yine kamuoyunu meşgul etmektedir. Cumhuriyet Türkiyesi için son derece vahim bir tablo olduğu da haliyle su götürmez bir gerçektir.
29 Ekim 1923'ü düşünün... Türkiye Cumhuriyeti'nin resmiyete büründüğü gün olarak bakmayalım sadece. Çünkü tek başına bir cumhuriyet idaresinin ilânından çok daha mühimdir bu tarih. Nasıl ki tarih boyunca vuku bulan birçok önemli olay çağ değişimlerine neden olmuşsa, benim nazarımda 29 Ekim 1923'ün önemi de bununla eşdeğerdir. Elbette ki o vakitler dünya üzerindeki tek cumhuriyet değildik. Ancak benim inancım odur ki o vakte kadar kurulan cumhuriyet rejimleri içerisinde kurulurken en büyük acıları çeken ülke Türkiye Cumhuriyeti ve dolayısıyla Türk halkıdır. Nedenleri üzerinde uzun uzun durmaya gerek yok. Ancak yine de kısaca belirtmekte fayda var. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu neden zordu? Bir kere Osmanlı gibi tarihi yüzyıllara dayanan ve utanılası bir geçmişe sahip olan devletin feshi gerekmekteydi. Osmanlı Devleti ise hüküm sürdüğü tarih boyunca saltanat ile yönetilmiş ve hukuk sistemini şeriat esasına dayandırmış bir devletti. Uzun yıllar boyunca süregelen böylesine ağır bir yönetimin sona erdirilmesi ve yerine deyim yerindeyse 180 derecelik bir ters açıya sahip olan cumhuriyet rejiminin koyulması dile kolaydı.
İşin ekonomik yönü ise çok daha vahimdi. Osmanlı maliyesi 1876'dan beri iflas hâlindeydi. 1923 yılına gelindiğinde ülkede sanayi yoktu. Yüzlerce dönümlük toprak da işletilemiyordu. İşletilenlerde ise son derece ilkel yöntemlere başvuruluyordu. Ticari yaşamın azınlıkların elinde olduğu ülkede halihazırda bulunan yeterli bir sermaye de yoktu. Devletin tek gelir kaynağı her yıl köylüden alınan %10'luk aşar vergisiydi. Böyle bir tabloda Mustafa Kemal, İzmir'de İzmir İktisat Kongresi'ni topladı ve yeni devletin ekonomi alanındaki rotasını çizdi. Bu kongre Mustafa Kemal'in devletçilik ilkesinin faaliyete dökülmüş halidir bir nevi.
Dönüp bir de günümüz Türkiyesi'ne bakalım. Yıl 2008. Ülkede aşırı İslâmcı gruplar ile Atatürk ilkelerine bağlı bir avuç insanın kıyasıya mücadelesi söz konusu. İstenmeyen bir tablo olması ayrı bir konu ama var olanı da yok saymak imkân dahilinde değil. Mustafa Kemal'in "Bir sosyal toplum, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşmuştur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını ileri götürelim, diğerini müsamaha edelim de kitlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirli kaldıkça, diğer kısmı semalara yükselebilsin" sözleriyle önemini vurguladığı Türk kadını gün itibariyle hükümetin oyuncağı durumundadır. Fakat Türk kadını kendi üzerinden prim yapılmasına maalesef kayıtsız kalmaktadır. Kadının başı açık mı kapalı mı olması gerektiği tartışmaları şöyle dursun, bir yandan da Türklük kavramının altı buram buram oyulmaktadır. Devlet ise her geçen gün daha fazla dışa bağımlı bir hâl almaktadır. Şimdi Osmanlı'nın yıkılış dönemine şöyle bir bakın. Ne kadar benzer bir tablo değil mi? Ülkemiz öyle bir duruma gelmiştir ki İstanbul'un düşman işgalinden kurtuluşunu kutlamayan halk, özünü inkar eden ve Türkler'i hor görmesiyle bilinen İkinci Mehmet'in 1453 yılında fethettiği İstanbul'un bilmem kaçıncı fetih yıldönümünü kutlamaktan geri kalmıyor. Osmanlı Devleti'nde Türk olanın aşağılanması 1517 yılında halifelik makamının Yavuz Sultan Selim'e geçmesi ile birlikte büyük artış göstermiştir. Çünkü hâlifelik her ne kadar Hz. Muhammed'in vefatının ardından resmen sona erse de İslâmi birlikteliği güçlendireceği düşüncesiyle devam ettirilmiştir. Dolayısıyla imparatorluk sınırları içerisinde yaşayan Araplar peygamber soyundan geldikleri için üstün ırk olarak ilân edilirken, devletin asıl sahipleri olan Türkler'in yanında baş üstünde taşınmışlar, askerlikten ve vergiden muaf tutulmuşlardır. Bir çok tasavvuf edebiyatçısının eserlerinde Türk milleti bariz bir şekilde aşağılanmış, bunu yapan isimler üstüne bir de ödüllendirilmişlerdir. Geçtiğimiz günlerde kutlanan İstanbul'un fethinin bilmem kaçıncı yıldönümü kutlayanların taşıdıkları zihniyet vahimdir ki bu mantıktan başkası değildir. Bilakis Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarkenki temel hedeflerinden biri de Türkler'e kendi kimliklerini vermekti. Tüm bunları göz önünde bulundurunca günümüz Türkiyesi'nde yaşayan gerici kesimin çalışmalarını ne kadar titizlik içerisinde yürüttüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.
Uzun lafın kısası, demem o ki; 1920'li yılların henüz başında çok az yandaşıyla yola çıkan Mustafa Kemal ve arkadaşları imkânsız görüleni olura çevirebiliyorken, günümüz Türkiyesi'nde 70 milyon arasından damarlarında dolaşan asil kanın farkında olan bir grup Kemalist çıkarmak bu kadar mı zor?
Bu sorunun cevabını herkes kendisine vermeli. Ancak Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve okulumdan hocam olan sayın Vural Savaş'ın kaleme aldığı ve bu yazıya ilham kaynağı olan Militan Atatürkçülük kitabında içinde bulunduğumuz durum ve çıkış yolları çok güzel bir şekilde saptanmış. Vural Savaş kitabın özsözünde Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve yaşatanların hepsini Militan Atatürkçü olarak nitelendiriyor ve günümüzdeki militan Atatürkçüler'in sayısının her geçen gün azaldığının altını çiziyor. İçinde bulunduğumuz vahim durumu çok dikkatli düşünerek herkesin kendisine sorması gereken bir soru var: "Ben Atatürkçü müyüm?"... Sonra büyük Atatürk'ün şu sözlerini hatırlayın: "... Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz. Oysa, Türk ulusunun onur ve yenetekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, esir olarak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya tam bağımsızlık, ya ölüm. İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır..." Bu sözler kilit niteliğindedir. Bunun aksini düşünüp de hâlâ Atatürkçü olduğunuzu söyleyemezsiniz.
Militan Atatürkçülük ise adında yattığı üzere mücadeleciliği gerektirir. Zaten mücadeleci olmayan bir Atatürkçü'nün varlığından da söz edilemez. Demokrasinin sağladığı kazanımları demokrasiyi yerle yeksan etmek için kullananlara karşı bir tavrınız varsa, hırsızlardan ve emperyalistlerden arınmış bir Türkiye Cumhuriyeti istiyorsanız, demokrasi kisvesi altında cumhuriyetin temellerini yıkmaya çalışanlara "Dur" diyebilecek gücü damarlarınızdaki asil kanda hissedebiliyorsanız siz de bir Militan Atatürkçü'sünüz demektir.
Şu anda sahip olduğum ve izinden gittiğim ideolojiyi bir nevi Vural Savaş'ın Militan Atatürkçülük kitabına borçluyum. Lisedeki ilk senemde tarih öğretmenimin armağan ettiği bu kitap başucu eserlerimden biridir. Bu kitabı okuduktan sonra bir militan Atatürkçü olduğumu fark ettim. Peki ya siz? Siz gerçekten militan bir Atatürkçü müsünüz, yoksa...

NOT: Yazıyı burada sonlandırırken bahsini etmek istediğim bir husus daha var. Bir arkadaşım ile birlikte son günlerin moda sosyal internet ağı olan Facebook'ta Militan Atatürkçülük ismiyle bir grup oluşturduk. Elbette ki memleketin bir internet sayfası sayesinde kurtarılamayacağının bilincindeyiz. Fakat şuna da inanıyoruz ki bu tip uygulamalar sayesinde en azından birkaç kişiyi faydalı bir şekilde bilgilendirebilmenin anlamı çok büyüktür. Bize destek olmak isteyen, düşüncelerini paylaşmak isteyen herkesi Militan Atatürkçülük grubuna davet ediyorum:

Militan Atatürkçülük Facebook sayfası

The Goonies

Çocukluğumuzda hangimiz beklemiyordu hafta sonlarını, özellikle cumartesi sabahlarını. Pek çoğumuzun bundan kastı hastası olunan çizgi dizileri kaçırmamaktı. Hafta içi erken kalkmamızın sebebi mecburiyet olurdu ancak hafta sonu geldiği zaman sabahın köründe, henüz ev ahalisi rüya aleminin derinliklerinde gezinirken dikilirdik ayağa. El yüz yıkandıktan sonra salonda bulunan en rahat koltuğa kıvrılıp, ele de televizyon kumandasını almak gibisi yoktu. Aksini iddia edebilecek birini tanımadım şimdiye dek. Çizgi filmleri ve dizileri geçtim, başını TRT'nin çektiği birçok televizyon kanalında çocukluk hayallerini nirvanaya ulaştırabilitesi son derece yüksek filmler yayınlanırdı. Bu filmlerin hedef kitlesi çocuklardı ve biz de zaten çocuktuk o vakitler. Hoş, şimdi rastlasam yine kaçırmıyorum bu filmleri. Söz konusu filmler arasında iki tanesi vardı ki TRT sıklıkla yayınlamaktan çok memnun olurdu. İlk film daha önce de blogda yer verdiğim bir film; L'ours. İkincisi ise bu yazıya ilhâm kaynağı olan film The Goonies. Çocukluğumuzun en zevkli anlarına ortaklık eden filmlerden biridir bu. Tekrar tekrar izlemenin bile bıkkınlık vermediği türdendi.
The Goonies... Kendilerine bu ismi layık gören ve mütevazi bir sahil kasabasında yaşayan bir grup afacan çocuk... Hepsi de yoksul birer ailenin çocuğudur ancak yaşama gülümseyerek bakmayı bilmektedirler. Başlarındaki en büyük sorun ise yaşadıkları mahallenin bir grup yatırımcı tarafından golf sahasına çevrilmek istenmesidir. Bunun mümkün olmasının tek yolu da o bölgedeki tüm evlerin yıkılmasıdır. Aileleri 2 gün gibi kısa bir süre içerisinde gereken parayı bulamazsa Goonies dağılacak ve her aile başka bir yerleşim birimine taşınmak zorunda kalacaktır. Tam da bu noktada kader çocuklara güler. Mikey ve Brandon Walsh kardeşlerin evinde çaresizce oturdukları anda Mikey tavan arasında bulduğu bir harita ile geri döner. Artık bir define haritasına sahiptirler. Sonrası ise klâsik... Giden kimsenin geri dönmeyi başaramadığı bir yol. Her şeye rağmen, ailelerini ve evlerini kurtarabilmek için paraya ihtiyaç duyan bu afacanlar takımı böylesine bir maceraya kendilerini hazır hissederler.
1985 yapımı olan bu filmin yönetmenlik koltuğundaki isim Superman, Lethal Weapon, Maverick ve Conspiracy Theory gibi yapımlardan tanıdığımız emektar sinemacı Richard Donner. Filmin senaryosunun altında ise Steven Spielberg'i görüyoruz. Sadece bu iki isim bile heyecanlandırmaya yetiyor, ancak film kesinlikle bu isimler ile yetinmiyor. Filmlerinde rol verdiği birçok çocuk oyuncuyu sonraki yıllarda sinema dünyasının ünlü isimleri hâline getirmeyi başaran Spielberg bu filmle de aynı senaryoyu hayata geçiriyor. Nasıl ki Extra-Terrestial'da rol verdiği Drew Barrymore yılların ardından Hollywood'da demir atmayı başarmışsa, bu filmde rol verdiği iki genç oyuncu sonraki yıllarda birçok önemli filmde boy gösterdiler. Bunlardan ilki The Goonies'de Brand Walsh karakterini canlandıran Josh Brolin. The Goonies ile sinema kariyerine başlayan Brolin, özellikle kariyeri boyunca rol aldığı Hollow Man, Grindhouse, No Country for Old Men, Planet Terror ve American Gangster gibi filmler ile adından sıkça söz ettirmeyi başardı. 2009 yılında vizyona girmesi beklenen Terminator serisinin son filminde ise - son anda bir aksilik çıkmazsa - Terminator karakterini oynayacak.
Çocuk yıldızlardan bir diğeri ise Sean Astin. The Goonies'de Mikey Walsh karakterine hayat veren 1971 doğumlu oyuncuyu birçoğumuz The Lord of the Rings serisinde canlandırdığı Samwise Gamgee rolü ile tanıdık. Samwise Gamgee karakterini layıkıyla canlandıran aktör 50 First Dates ve Click filmleri ile 24 isimli televizyon dizisinde de son derece başarılı bir oyunculuk sergiledi.
The Goonies tüm bu özelliklerinin yanı sıra kötü bir niteliğe de sahipti. Bu da çocukları çok çabuk gaza getirmesiydi. Hayır, kendimden biliyorum. Bu filmi izledikten sonra insan kendisini sokağa atmak, arkadaşları teker teker evlerinden toplamak ve yıkıldı yıkılacak bir kulübede define avcılığına çıkmak istiyor. İlk bakışta Indiana Jones serisinin çocuklar için yapılmış bir uyarlaması gibi gelse de bundan çok çok ötede olan bir filmdir The Goonies. TRT ve diğerlerinin benim jenerasyonum zamanında sahip oldukları çizgiden her geçen an uzaklaştıkları şu günlerde televizyonda rastlamayı beklemek yerine bir yerlerden edinmeye çalışmak en mantıklısı sanırım.

Creativity (17)

Heinz Hot Ketchup

6 Haziran 2008 Cuma

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 37

- Whose motorcycle is this? (Maria de Medeiros)
- It's a chopper, baby. (Bruce Willis)
- Whose chopper is this? (Maria de Medeiros)
- It's Zed's. (Bruce Willis)
- Who is Zed? (Maria de Medeiros)
- Zed's dead, baby. Zed's dead. (Bruce Willis)

(Pulp Fiction)

Dinlenmesi Gerekenler (28) - Sırası Değil

Sakın bana naz etme,
usanır kalbim sana yenilmeye
Suçum seni sevmekse,
yüzünü asma, ceza değil bana

Bugün benim değil, biter senin gibi
Hiç vaktin olmadı senin,
Şimdi gelemezsin sırası değil.

Pinhani

NOT: Bu harika şarkıyı sağ sütundaki oynatıcıdan dinleyebilirsiniz.

4 Haziran 2008 Çarşamba

L'etranger

Herkes birbirine benzemek zorunda mıdır? Belli, sıradan, kalıplaşmış bir yaşam düzeni üzerine mi oturtmak zorundayız yaşamımızı? Koyun olmayı mı seçmeliyiz yani? Sürünün en önünde bulunanı takip etmek zorunda mıyız? Her insan, her yaşam, her yaşanmışlık birbirinin aynadaki yansıması gibi görünmez mi bu durumda? Bir bakıma monotonluğun pençesine bırakırken kendimizi aslında içinde bulunduğumuz topluma ve hepsinden öte kendimize yabancılaşmış oluruz farkına varmadan. Ünlü yazar Albert Camus'un ün kazanmasını saplayan usta işi eseri Yabancı'da işlenen konu da birebir bununla örtüşüyor. Toplumun dayattığı tüm kuralların ötesinde kendisine ayrı bir yol çizen Meursault'un toplumsal yabancılığı ile tanıştırıyor bizi Camus. Meursault'un bakış açısı aslında Camus'un kendisini yansıtan bir ayna misali işlemektedir. Albert Camus dünya görüşü ile de birçoklarından ayrılmış ve bir nevi onlara göre bir yabancı yaftası yemiştir. Çünkü Albert Camus ömrü boyunca yaşamın son derece anlamsız olduğu ve dolayısıyla pek de ciddiye alınmaması gereken bir olgu olduğunu savunmuştur. Öyle ya da böyle, er ya da geç buluşacağımız nihai sonumuzu bile bile didinip durmak, yedim-içtim, benim-senin kavgası yapmak son derece mantıksızdır. Her şeye rağmen yaşamın ölümle son bulacak olmasına karşın insanların yiyip içerek yaşama tutunmaya çalışmalarını da merakla ve ilgiyle izlemiştir. Bundan yola çıkarak da hazır yaşama tutunmaya çalışırken bunu sağımızı solumuzu mutlu etmeye çalışmak için bir amaç olarak görmeliyiz. Camus'un anlatmak istediğinin özü insanın bir saçmalık ürünü olan dünyada ne için yaşadığını bulmasıdır.
Albert Camus, Yabancı isimli romanında kendi idealizmini Meursault karakterinin üzerine giydirmeyi başarmış. Henüz romanın ilk paragrafında bu karakterin sıradışılığını şu cümlesi ile anlıyoruz: "Annem ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdu'ndan bir telgraf aldım: 'Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.' Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü". İlerleyen sayfalarda karakterin annesinin cenazesindeki umursamaz tavırlarına rastlıyoruz. Akabinde ise kendisine aşık olan kadına, onu çok arzulamasına rağmen ettiği kelamlara tanıklık ediyoruz: "Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. ‘Bence bir, ama istersen evleniriz’ dedim. O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir başka sefer de söylediğim gibi: ‘Bunun bir anlamı yok ama, her halde sevmiyorumdur’ diye cevap verdim. Bunun hiçbir önemi olmadığını, isterse evlenebileceğimizi söyledim. Zaten isteyen kendisiydi, ben sadece evet demekle yetiniyordum. O zaman, Marie ‘Evlilik ciddi bir şeydir’ dedi. Ben de ‘Değildir’ diye cevap verdim. Bir an sustu, bana sessiz sessiz baktı. Sonra yine konuştu: ‘Aynı şekilde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı teklifi yapsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyordum’ dedi. ‘Elbette ederdim’ dedim. O zaman ‘Ben seni seviyor muyum acaba’ diye sordu. Ben de ‘Bu hususta hiçbir fikrim yok’ diye cevap verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni muhakkak ki bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı sebeplerden ötürü benden nefret edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, ‘Seninle evlenmek istiyorum’ dedi. Ben de ‘Ne zaman istersen evleniriz’ diye cevap verdim".
Bu kısa alıntılardan anlanabileceği üzere hayatını "olsa da olur olmasa da olur" bir düzenin çerçevesine oturtmuş bir karakterdir Meursault. Karşılaştığı her yol ayrımında her iki yol da alternatif teşkil eder onun için. Yollardan hangisini seçeceği umrunda değildir. Bu yönüyle Meursault karakteri Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam adlı eserindeki C. karakterine çok benzemektedir. Bunu Yabancı'nın sonlarına doğru daha iyi anlarız. Meursault kastetmemesine rağmen ölümüne sebep olduğu bir Arap yüzünden yargılanır. Suçun kendisinden çok gerçek duygularını olduğu gibi yansıtması alışılagelmiş duruma aşina olanları şaşırtmıştır. Kendisinden girmesi istenilen kalıba sığmayı reddettiği için de adeta toplum dışına itilen bir yabancı sayılır. Fakat, elbette ki, yabancı olan Meursault değil toplumun düpedüz kendisidir.
Kitabın bir bölümünde mahkumiyetini yaşarken sahip olduğu zamanı en verimli şekilde nasıl değerlendirebileceğinin muhasebesini yaparken, aslında bir bakıma insanoğlunun içinde yaşadığı topluma ne kadar yabancı olduğunu, sahip olduğu değerlerin kıymetini o değerler ile birlikteyken bilemediğini ve fakat yokluk zamanında bir zamanlar sahip olunanlara o vakitler aslında ne denli yabancı olduğumuzu vurgular. Sözünü ettiğim bu vurguyu da yine kitabın söz konusu bölümünde yapacağım bir alıntı ile aktaracağım: "... Öyle ki, birkaç hafta sonunda, sadece odamdaki eşyaları bir bir saymakla saatlerimi eşeledikçe, iyi tanımadığım, unuttuğum şeyleri de bulup çıkarıyordum. o zaman anladım ki, dışarıda bir gün yaşamış olan bir insan, cezaevinde hiç sıkıntı çekmeden bin yıl yaşayabilirdi. Canı sıkılmayacak kadar anıları olacaktı. Bir bakıma bu da bir kazançtı."

3 Haziran 2008 Salı

3 Haziran 1963

45 yıl geçmiş. Ama onunla ama onsuz. Fiziksel olarak olmasa da aramızda; her an yanımızda, her an memleketinde, her an mavi gözlü, her an dev. Anadolu'da bir köy istirahatgâhına getiremedik seni, tepene de bir çınar dikemedik ama dilimizden eksik etmedik güzel dizelerini.
Nâzım Hikmet Ran'ı aramızdan ayrılışının 45'inci yılında Haziranda Ölmek Zor adlı şarkının sözleri ile anmak istiyorum:

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Yaralı bir şahin olmuş yüregim
Uy anam anam, haziranda ölmek zor
Çalışmışım onbeş saat
Tükenmişim onbeş saat
Yorulmuşum, acıkmışım, uykusamışım
Anama sövmüş patron
sıkmışım dişlerimi
Islıkla söylemişim umutlarımı
Sıcak bir ev özlemişim
sıcak bir yemek
sıcacık bir yatakta unutturan öpücükler
Çıkmışım bir dalgadan, vurmuşum sokaklara
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
Sarı sarı yapraklarla dallarda
insan iskeletleri

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
"Uyarına gelirse tepemde bir de çınar" demiştin yıllar önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki manda gözü
demek ki
şile bezi
bir de Memed'in yüzü
bir de saman sarısı
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
Yıllar var ter içinde taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 Haziran 63'ü
Bir kırmızı gül dalı eğilmiş üstüne
bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
okşar yanan alnını Nazım ustanın
Bir kırmızı gül dalı eğilmiş üstüne
bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
Yatıyor usta

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor

Geçsem de gölgesinden tankların Thomsonların
Şuramda bir kuş ötüyor.
Haziranda ölmek zor...

2 Haziran 2008 Pazartesi

Kendini Sokan Akrep

Banker Kastelli... Nam-ı diğer Abidin Cevher Özden. Son derece medyatik, bir o kadar asi. Türkiye'nin ilk bankeri... Bu sabah ofisinde başına sıktığı tek kurşun ile hayata veda etti. Peşinde ise binlerce insanın ahını buldu.
Denir ki kılıçla yaşayanın sonu yine kılıçtan gelir. Bir nevî çaresiz hissettiğinde kendisini sokan akrep öyküsü onunkisi. Muhafaza edilemeyen refahın eriştiği kötü nihayet. 1980'lerin başında, Twain'in deyişiyle, güneşli havada insanlara verdiği şemsiyeleri yağmur başlayınca birer birer geri almış, 500 binin üzerinde kişiden 2,5 milyar doları kasasına toplamıştı. Vatandaşa olan borcunu ödeyememiş ancak buna karşın mahkeme tarafından tahliye edilmişti. Fakat ceplerinde üç kuruş bırakmadığı insanların yüreğinde kalemi çoktan kırılmıştı.
Kaderin garip bir cilvesi midir bilinmez ama yıllar önce dolandırmış olduğu birçok madurun sonu ile aynı sona sahip oldu. Cevher Özden'in gözlerinin bademe çalıp çalmayacağını ise çok merak ediyorum artık.

Pazartesi Notları #30

  • Işıkların kapalı olduğu bir odada arkaplânda çalan Leonard Cohen ile aşkın sonuna dek dans ediyorsanız, mum ışığının titremesi her daim tüylerinizi ürpertmeyi başarmışsa, ağustos akşamları başınızı göğe kaldırıp hayali bulutlardan yağan yağmurda yüzünüzü ıslatmışsanız en az bir defa, küçüklüğünüzde Şirinler'i görebilmek uğruna uslu bir çocuk olmaya çalışmışsanız, piyano sizin için bir müzik aleti olmaktan öte Sanayi Devrimi'nde yüksek sınıfı temsil eden bir nesne ise, anılarınız peşinize düşmüşse ve düşlerinizin yamacına ulaşamıyorsanız, şehirlerarası yolculuklarda aştığınız her dağı tek tek sayıyorsanız ve o dağların zirvesinde tek tük seçilebilen karın güneşe inat bir şekilde dimdik duruşunu saygıyla karşılıyorsanız, gençliğinize adımınızı henüz atmış olmanıza karşın şimdiden çocukluğunuz size çok uzak geliyorsa, yolculuklarınızda mideniz bulanmasın diye hep önünüze bakmışsanız ve bunun doğru olduğuna kendinizi inandırmışsanız, sizin için hiçbir anlam ifade etmeyen bir şarkıcıdan çıkan harikulade bir parça sizi şaşırtmışsa, ıssız bir adaya düştüğünüz takdirde yanınıza almanız gereken 3 şeyin adını koyamıyorsanız, plâtonik aşklardan nefret ediyor ve akışına bırakmak hiçbir zaman işe yaramıyorsa, Hababam Sınıfı hâlâ gönlünüzde farklı bir yere sahipse ve Kemal Sunal'ın "Eşoğlueşek"lerine inatla gülmeye devam ediyorsanız, her zaman aşağı tükürdüğünüzde sakal ve yukarı tükürdüğünüzde bıyık oluyorsa, zaman zaman yapamadan öldüğünüz takdirde en çok üzüleceğiniz şey üzerine kafa yoruyorsanız, önyargılar yerine atomu parçalamakla uğraşıyorsanız, etrafı ateşle çevrilen bir akrebin kendisini sokması gibi dilinizi ısırdığınızda canınız son derece tatlı geliyorsa, arkadaşlarınızla ruh çağırma seanslarına katılmışsanız ve ortadaki fincanı kendiniz oynatmışsanız herkesten habersiz en az bir kez, altlarındaki arabaları bağırtarak hava attılarını sanan ancak küfür yediklerinden bihaber olan zavallılara aynı gözle bakıyorsanız ben gibi, Alice in Wonderland'daki Humpty Dumpty her zaman bir şekilde ürkütücü gelmişse size, cep telefonunuza kısa mesaj geldiğinde cevabınızı yine aynı yöntemi kullanarak vermek zorunda hissediyorsanız kendinizi, yaz aylarında açık bıraktığınız pencereden içeri sessizce süzülen yarasayı elinizde havlu ile kovalamışsanız bir defa, hayatınızdaki en hakiki mürşid ilimse nazarınızda, ulaşımı kısaltan uçağa inat sırf yolculuğun hakkını verebilmek için otobüs yolculuğu tercih ediyorsanız zaman zaman, ve her seferinde cam kenarından alıyorsanız biletinizi, bisiklet sizin için en hoş ulaşım aracıysa yine de, hayvanların çiftleşmeleri üzerine kurulu olan doğa belgesellerini değil de köyleri, ovaları ve yaylaları tanıtan belgesel filmlerse favoriniz, yaz aylarını biraz da geceleri kumsala inip gitar tellerini birbirine vurmak için iple çekiyorsanız, uzun cümleler bazen gerçekten sıkıcı olabiliyorsa ama inadına devam ediyorsanız okumaya, yöre yöre bölge bölge dolaşıp her yörenin ve her bölgenin kendine has tatlarını denemekse niyetiniz, güneş yüzünden çok sık duyuyorsanız "Çok yaşa"ları ve "Sen de gör"leri, sevdiğiniz insanın sevginizi hak etmediğini düşünmüşseniz vakt-i zamanında, yatağınızdayken istemdışı titriyep irkilmenize olanak tanıyorsa ayaklarınız bazen; Pazartesi Notları otuzuncu kez beline kadar eğilerek selamlar sizleri... Aynı zamanda sallar veda için ellerini usulca!

1 Haziran 2008 Pazar

The Shawshank Redemption

Kasım ayının başında bir film yazısı yazmıştım. Blogun takipçileri hatırlayacaktır. Film Eternal Sunshine of the Spotless Mind idi ve ben o yazımda bu filmi izlemeyen kitleyi şaka yolu ile aşağılamıştım. İzlenmesi gereken birçok film arasından ne idüğü belirsiz filmlere yönelen kesimdi hedefimdekiler. Birazdan bahsedeceğim film için de geçerli aynı sözler. O yüzden sonradan alıngan bir tavır takınacaksanız henüz yolun başındayken okumayı bırakın. Çünkü bu film çok daha önemli bir film ve sözlerim çok daha ağır olabilir. Ha, vakt-i zamanında özellikle Star TV'de hemen hemen her ay yayınlanırdı bu film. Dolayısıyla izlememiş olmanız biraz imkan dışı. Artık malzemeleri de verdikten sonra yemeğin hazırlanışına geçebiliriz.
Aksiyon filmlerinin vazgeçilmezleri arasındadır. Bir mahkumun cezaevinde yaşadıkları bahsini ettiğim. Birçok aksiyon filminde rastlarız bu temaya. Kimi zaman kaçıştır söz konusu olan, bazen de dört duvar arasında mahkumların yaşadıkları zorluklara tanıklık ederiz. Ancak bu tip veya buna benzer bir senaryoyu aksiyon kavramı dışında kullanmak abesle iştigal gelir kimisine. Doğru da olabilir hani... Komedi filminde bir yere kadar olsa da drama ya da buram buram romantizm kokan bir yapımda kolay kolay işleyemezsiniz bu olguyu. Ancak yazıma ilham kaynağı olan film hapishane kavramını beyaz perdede aksiyon unsurlarının dışında tutarak, drama giydirmeyi başarmıştır. Evet, Esaretin Bedeli'nden bahsediyorum.
Nereden çıktı peki The Shawshank Redemption hakkında yazmak. Aslına bakılırsa diğer film yazılarım nasıl ortaya çıktıysa öyle. Bir başlangıcı, bir gelişme bölümü ve bir nihayeti vardı. Her daim yaptığım gibi geçtim rafımın karşısına. Hakkında yazmamış olduğum bir film arayışına geçtim. Sonra The Shawshank Redemption çıkıverdi karşıma. Hem de öyle sitemkâr bir tavırla çıktı ki sormayın gitsin. Utandım aslına bakılırsa. Neredeyse bir yılı dolduracak olan blogda yer verdiğim birçok film içinde kendisini nasıl unuturdum. Telafi etmek lâzımdı. Kaptım raftan. Onunla birlikte yazıyoruz bu yazıyı da. Hah, bunu söyleyince yüzü güldü biraz.
1994 yapımı olan ve en iyi film dahil olmak üzere 7 dalda Oscar'a aday olan ancak Akademi tarafından aynı yılın bir başka kaliteli yapımı Forrest Gump'un gölgesinde bırakılan Esaretin Bedeli'nde eşini ve onun gizli aşkını öldürmek suçundan ömür boyu mahkumiyet cezası alan Andy Dufresne'nin hayatının bu andan sonraki bölümüne tanıklık ediyoruz. Mahkeme tarafından Shawshank Cezaevi'ne gönderilen Dufresne kalbinin ta derinliklerinde çok sevdiği eşini ve buna rağmen kendisini aldattığı adamı öldürmediğini çok iyi bilmesine karşın bunu yine kendisinden başka kimseye anlatamaz. Çünkü zaten bir cezaevini dolduran mahkumların hepsi de kendilerine göre masumdurlar. Hayata ve adalete inancın son bulduğu bu yerde Andy her şeye rağmen korumayı bildiği umudu ile herkesi şaşırtır. Üstelik hapishanede tanıştığı ve çok yakın arkadaşı olan Red'in de yardımıyla umut yollarına çok önceleri duvar ören diğer mahkumları yaşama yeniden bağlamayı başarır. Hapishane yönetiminin de güvenini sonuna dek üzerinde hissetmesi ile birlikte bulundukları elverişsiz mekanı kendi çaplarında bir kültür yuvası hâline bile getirmeyi başarır. Her şeye karşın umudunu ve sabrını yitirmeyen Andy bir yandan da en yakın arkadaşı Red'e bile bahsetmediği bir plânın arifesindedir. Filmin mottosunda da sözü edilir zaten; "Korktukça tutsak, umut ettikçe özgürsünüz" denir. Esaretin Bedeli her şeye rağmen kaybedilmeyen umuda sıkı sıkı, bırakmamacasına sarılmanın filmidir.
Yönetmenlik koltuğunda Fransız yönetmen Frank Darabont'u gördüğümüz film ünlü gerilim romanı yazarı Stephen King'in "Rita Hayworth and Shawshank Redemption" adlı kısa öyküsünden uyarlanmıştır. Oyuncular ise birbirinden usta... Ana karakterlerden Andy Dufresne'yi başarılı aktör Tim Robins canlandırırken, Andy'nin kader yoldaşı Red karakterine ise emektar aktör Morgan Freeman hayat vermiş.
Film hakkındaki en ilginç anektod da filmin yapım yılı olan 1994'te aradığı ilgiyi ve hasılatı bulamamış olmasıdır. 18 milyon Dolar'a mâlolan film gişede 20 milyon Dolar'lık bir hasılata imza atmış; büyük beklentiler içinde girdiği Akademi Ödülleri'nde yedide sıfır çekmiş ve deyim yerindeyse hakkı yenmiştir. Aynı yıl ödülleri Forrest Gump toplarken, birçok sinemasever Esaretin Bedeli gibi son derece kaliteli bir yapımın adeta bir girdap içinde kaybolacağından korktu. Ancak her zaman bir film için en iyi jüri olan sinemaseverler hak edene hak ettiği değeri vermekte geç kalmadı. Gişede aradığını bulamayan Esaretin Bedeli piyasaya sürülen DVD ve benzeri ürünler sayesinde ününü arttırdı. Düzenlenen birçok ankette tüm zamanların en iyi filmi seçildi. Doğrudan bir film göstermek her ne kadar doğru olmasa da her izleyicinin gönlünde bir en iyi 10 listesi vardır. İşte ben ve benim gibi birçok izleyici listesinde yer vermekten geri kalmadı. Bir heykel parçasının vereceği değerden çok daha önemliydi bu.
Olur ya, izlemeyenler vardır belki. Hâlâ! Muhteşem kurgusu, mükemmel senaryosu, harika oyunculukları ve yıllarca hafızalardan silinemeyecek olan finali ile tüm zamanların en dikkat çekici filmlerinden biridir The Shawshank Redemption.

NOT: Yazdıklarımdan Forrest Gump'ın beş para etmez bir film olduğu anlamını çıkarmamanız tarafımdan vurgulanmaktadır. Forrest Gump çok beğendiğim bir film olmakla birlikte Shawshank Redemption'a ödül bırakmayacak kadar iyi bir film değildir. Hele hele en iyi film ödülünü Esaretin Bedeli'ne vermeyen zihniyetin ben alnını karışlarım. Bu film diğerinden birkça gömlek üstündür. Evet.

Ömer Hayyam'dan (3)

  • Şarap sen benim günüm güneşimsin!
    Öyle bir dolsun ki seninle içim.
    Bir bildik görünce beni sokakta:
    Ne o, Şarap, nereye böyle? desin.
  • Girme şu alçakların hizmetine:
    Konma sinek gibi pislik üstüne.
    İki günde bir somun ye, ne olur!
    Yüreğinin kanını iç de boyun eğme.
  • Dedim: Artık bilgiden yana eksiğim yok;
    Şu dünyanın sırrına ermişim az çok.
    Derken aklım geldi başıma, bir de baktım:
    Ömrüm gelip geçmiş, hiçbir şey bildiğim yok.
  • Cennette huriler varmış, kara gözlü;
    İçkinin de ordaymış en güzeli.
    Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:
    Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili.
  • Sen sofusun, hep dinden dem vurursun;
    Bana da sapık, dinsiz der durusun.
    Peki, ben ne görünüyorsam oyum:
    Ya sen? Ne görünüyorsan o musun?
  • Öldürmek de yaşatmak da senin işin;
    Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin.
    Ben kötüyüm diyelim, kimse kabahat?
    Beni böyle yaratan sen değil misin?
  • Ben kadehten çekmem artık elimi;
    Tutmam senin kitabını, minberini.
    Sen kuru bir softasın, ben yaş bir sapık:
    Cehennemde sen mi iyi yanarsın, ben mi?
  • Felek doğruyu eğriyi tartaydı,
    Her işine güzel demek kolaydı.
    Böyle mi yaşardı iyiler dünyada,
    Evrenin özü doğruluk olaydı?
  • Yarım somunun var mı? Bir ufak da evin?
    Kimselerin kulu kölesi değil misin?
    Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya?
    Keyfine bak: En hoş dünyası olan sensin.
  • Tanrı, cennette şarap içeceksin, der;
    Aynı tanrı nasıl şarabı haram eder?
    Hamza bir Arab'ın devesini öldürmüş;
    Şarabı yalnız ona haram etmiş Peygamber.

I'll See You In Another Season, Brotha!

Şimdi efendim bir "flashback" ile dizide Kate karakterine hayat veren Evangeline Lilly'in geçtiğimiz günlerde yayınlanan 4.sezon finali ile ilgili söylediklerine bir göz atalım: "I think the season 3 finale was really good, but I think this season, our finale is the most hard-hitting finale we've ever done. It completely revolutionizes the face of our show. I have no idea what my show is going to look like next year based on the finale. And that's really exciting as an actress. It keeps you interested."
Gerçekten de 3.sezon finali kadar vurucu bir final miydi bilemiyorum ama açıkça söylemek gerekirse son derece etkileyici ancak bir o kadar da tahmin edilebilir bir sona sahip oldu 4.sezon. Hele son dakikayı izlerken bir an ekranla aramda 10 santimetrelik bir fark olduğunu hissettim. Bölüm bittikten sonra da araya giren 8 ay için okkalı bir küfür savurduktan sonra bazı şeylerin yerine oturması için uzun bir süre bekledim. Beyin jimnastiği yaptığımı varsayalım. Sonra da bu dizinin neden manyaklık derecesinde takip edildiğini bir kez daha anladım. Her ne kadar yayınlanan tüm bölümlerde kafamı karıştırsa da, bu yüzden dizideki geridönüşler gibi ben de bölümler arası geridönüş yaşasam da, yaklaşık her bölümün sonunda aval aval ekrana bakakalsam da seviyorum ben bu diziyi. Özellikle 4.sezon finalinde tam "Aha neredeyse büyün cevapları verdiler" derken arka arkaya yeni sorular sıralanınca bunun farkına biraz daha vardım. Yalnız J.J. Abrams'a sesleniyorum buradan. Son sahne için ayaklarını denk al, sinirimi fena bozdun!