belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2008 Cuma

İz TV

Neil Postman televizyon haberciliği ile ilgili bir kitabında şu sözleri kullanır; "Hava raporu sunucularından meteoroloji haritalarını iyi okuması değil, izleyiciyi cezbetmesi beklenir. O yüzden sevimli bir kişilik, meteoroloji dalındaki bir dereceden daha önemlidir". Buradan aptal kutusunun bilgiye değil daha çok görselliğe önem verdiği çıkarımını rahatlıkla yapabiliriz. Başlangıçta Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi dahilinde tamamen kamu yararı güden yayınlar yapılması mecburiyken, zamanla kâr kaygısı güden yayınlar yapılmaya başlandı ve kimsenin de buna sesi çıkmadı. Televizyon dünyasındaki tekelleşme televizyonu altın yumurtlayan bir tavuktan farksız kıldı. Medya patronlarının ortaya çıkması ile reklamlar baş tacı edildi ve televizyon bir nevi sirke dönüşmeye başladı. Yatay, dikey ve araçlararası tekelleşmeler bireyi ikinci plâna itti. 1990 yılında Turgut Özal'ın anayasaya rağmen oğluna televizyon kanalı açması iplerin artık tamamen koptuğunun bir göstergesiydi. Dolayısıyla televizyon dünyası kamu yayıncılığı açısından çok büyük bir boşluk meydana geldi.
Başlangıçta yaptığım alıntıdan da anlaşılabileceği üzere medyada bilgiye dayalı değil, görselliğe dayalı yayın anlayışı oluştu. Bilhassa haber programlarını bilenler değil, göze hitap edenler sunmaya başladı. Bir bakıma enerjiler iyi görmekten çok iyi görünmeye harcanır oldu. Köle misali Türk izleyicisi de bunu yedi, yiyor ve yemeye de devam edecek gibi görünüyor. Bunu doğrulamak için halka inmeye de gerek yok üstelik. Sabahtan akşama kadar televizyonlarda izlenmekte olan programları bir düşünün. Akşam "yemekten sonra" kuşağında yer alan "kutu açmaları", birbirinden gereksiz arkası yarınları üzerine ekleyin. Harmanladınız mı iki kuşağı da? Öyleyse bu durumun muhasebesini yapmak yine size düşüyor.
Yine, az önce Türk televizyonlarında bir boşluğun oluştuğundan yakınmıştım. Kapanması zor görülen boşluğun, ez azından, biraz daha büyümemesi için çalışan bir televizyon kanalı var. Birçokları bilmese de Şubat 2006'dan bu yana yayın yapıyor bu kanal. Ve inadına da ayakta duruyor. "Türkiye'nin ilk bilgi ve belge kanalı" sloganı ile yola çıkan kanalın adı İz TV. Bildiğim kadarıyla şimdilik sadece Digiturk'te 88'inci kanalda yayın yapıyor. Sadık bir izleyici kitlesi de var. Genel Yayın Yönetmeni koltuğunda Coşkun Aral'ın bulunduğu kanalın bünyesinde Savaş Karakaş, Serkan Ercan, Nasuh Mahruki ve Eray Canberk gibi isimler yer alıyor. Yıllardır National Geographic ve Discovery Channel'in Türk televizyon izleyicisine dayattıkları ile yetinmek zorundayken, İz TV sayesinde cennet vatanımızın her bir köşesini ayrıntıları ile tanıma fırsatı ediniyoruz. Bunu da hayıflanmadan yapamıyoruz maalesef. Çünkü insanların "Paris, Barcelona, Dubai vs" diye inlediğini görüp aslında içinde yaşadığımız güzellikleri ne denli gözardı ettiğimizi anlıyoruz. Rahatlıkla söylemek mümkün ki Türk televizyonlarında bulunan en yararlı kanalın Digiturk'te olması ve dolayısıyla birçok kitleye ulaşılamaması İz TV'nin tek eksiği. Evde bulunduğum anlarda açık bıraktığım tek kanal olduğunu söyleyebilirim.
Bu kadar lafını ettikten sonra İz TV'deki programlar hakkında da biraz dil dökmek zorunda hissettim kendimi. "Türkiye Notları" isimli programda Coşkun Aral'ın peşine takılıyoruz ve ülkemizin gizemli noktalarını keşfediyoruz. Nasuh Mahruki'nin ayak izlerinin takip ettiğimiz "En" isimli programda ise Türkiye'nin "en"lerine doğru huzurlu yolculuklar yapıyoruz. Ülkemizin en yüksek dağına çıkıp, en derin mağarasına iniyoruz. Savaş Karakaş imzalı "Sudaki İzler"de ise adından da anlaşılabileceği üzere mavi derinliğin altında yatan gizemi çözüyoruz. En beğendiğim programlardan biri olan "Gidiş-Dönüş"te ise Serkan Ercan ülkemizi demiryolu hatları yardımıyla gezip yolculuk öykülerini aktarıyor. Anadolu'nun saf ve temiz insanlarını, bilmediğimiz yönlerini oralardaymışçasına izliyoruz. Yine favorilerimden olan "Wilco'nun Karavanı" programında dümeni mükemmel Türkçesi ile Wilco van Herpen'e bırakıyoruz. Karavanı ile Türkiye'yi bucak bucak dolaşan Wilco'nun bir gün kapımızı çalmasını umuyoruz. "Yemeğin Yolculuğu"nda Fransız gurme Olivie Despertz ile dünyanın en güzel ve en çeşitli mutfağını ağzımızın suları aka aka daha yakından tanıyoruz. "Ustalara Saygı" bölümünde ise Süha Arın, Ara Güler ve Haluk Cecan gibi isimler karşısında selam duruyoruz. Evet, bunların hepsini biz yapıyoruz. Ve son bir not; İz TV, Kasım 2007'de İtalya'nın Venedik kentinde düzenlenen Hotbird TV Ödülleri'nde "Avrupa'nın En İyi Belgesel Kanalı" ödülüne layık görülmüştür. Değerini bilelim.

Daha yakından tanımak için; İz TV Web Sitesi

19 Kasım 2007 Pazartesi

Crossing The Bridge The Sound of İstanbul

Fatih Akın'ın 2005 yılında çektiği bir belgesel filmden bahsedeceğim şimdi. Filmin adı başlıkta da görüldüğü üzere Crossing the Bridge: The Sound of İstanbul. Belgesel dedik ama sakın ola Afrika'daki yaban hayatını ya da Güneş Sistemi'ndeki gezegenleri anlatan bir belgesel sanmayın. Bilindik belgesel klişelerini bir nevi yıkan bir eser İstanbul Hatırası. Öyle ki müzik ve İstanbul adına hoş dakikalar geçirmenizi sağlayan bir film bu. Film İstanbul Boğazı'nın eşsiz manzarasıyla başlar, İstanbul'un her semtinden harika görüntüler sunar ve yine Boğaz ile sona erer. Tabii tüm bu eşsiz manzaralar film boyunca her türlü müzikle sentezlenerek sunulur izleyiciye. Öyle ki Beyoğlu'nda sokak aralarında çalan mahalli çalgıcılara da rastlarsınız, barlarda rock müzik ile coşan gençleri de görürsünüz, hatta yeri gelince Orhan babanın sazın tellerine inceden dokunuşunu hisseder, Müzeyyen Senar'ı görünce de hafiften bir rakı masası kurma isteği duyarsınız. Aslında filmin vermek istediği mesaj son derece açık; İstanbul öyle bir şehir ki her tarzda müziği hiçbir şekilde tereddüt etmeden benimseyebiliyor. Peki film boyunca karşımıza çıkarak bizleri mutlu eden, kendilerinin ekrana yansıyan yönlerini bize izletme fırsatı verdiği için Fatih Akın'a teşekkür etme isteği uyandıran müzisyenler kimler? Baba Zula, Duman, Replikas, Erkin Koray, Ceza, Mercan Dede, Sezen Aksu, Orhan Gencebay, Müzeyyen Senar, Sertab Erener, Demir Demirkan, Candan Erçetin ve dahası... 'Dahası' dedim de, sanırım bu dahası içinden bir gruba ayrı bir yer vermem gerekecek. Evet, izleyenlerin tahmin ettiği üzere bu grup Siya Siyabend! Beyoğlu'nun arka sokaklarında kendilerince müzik yapmaya çalışan ama bu işi gerçekten hakkını vererek yapan bir grup Siya Siyabend. Belgeselde Hayyam isimli çok hoş bir parça seslendiriyorlar. Bunun dışında belgeselin, bence, en önemli unsurunu da oluşturuyorlar. Bilhassa müzik yaparken verdikleri toplumsal mesajlar gerçekten çok anlamlı. Kendilerini görüp, performanslarına tanık olup, yaşam felsefelerini idrak edip de piyasadaki birçok boş adamın yerinde neden Siya Siyabend'in olmadığının muhasebesini yapmayan kişi yoktur herhalde. Onlar öyle bir grup işte... Benim bu belgesel hakkında yazı yazmamın yegane sebebi olan grup...
Grup elemanlarından Bizon Murat'ın kaleme almış olduğu ve 2006 yılında Radikal Gazetesi'nde yayınlanmış olan bir köşe yazısıyla bitirelim yazıyı:

"Sokakta varolurken dikkat edilmesi gereken şeyler vardır; insanların birbirini kıskanmasından dolayı başına gelebilecek saçmalıklar gibi. Bir insan bir insanı kıskanır mesela bu normal bir durumdur, ama platform sokak olunca bazı şeyleri ciddi boyutta yaşamak durumunda kalabilirsin. Hiç bilmediğin bir mahalleden, bir sokaktan geçerken sırf tipin yüzünden sana saldırmayı hesap edebilecek adamlar var sokaklarda.
Sokak bizim evlerimiz, işlerimiz, hayatlarımız arasında gidip geldiğimiz köprünün ta kendisi. Köprü bizi bir yerlere bağlar ve o köprüde karşına her an her şey çıkabilir.
Sokakta varolabilmek, inanın filmlerde, kitaplarda varolabilmekten çok farklı bir olma anı içerir. Bu an; 'Canın anda olduğu, cananın canlandığı an'a çok benzer.
Sokağın mekân olarak bir farkı varsa; herkesin olmasından ötürü, herkesin orada olabilme hakkı olmasından ötürü vardır. Bu mekânda; insanlar birbirlerini algılarıyla kısıtlayabilirler. Bunu şöyle açabilirim; 'Ben bir şey anlatırım, senin kulakların yüzünden küfre girer' der, dervişin biri...
Sokakta bir mekân, feşmekan... Sokağı bence çok abartıyorlar; insanlar odalarda ışıksızken, neden sokakta duvarların dibinde de olmasınlar ki. Ayrıca insanlar; mekânları doğru düzgün yaşayamıyorlar, nasıl sokakları çok iyi yaşayabilirler ve yaşamadan nasıl bilebilirler ki... Fatih Akın'ın filminde Dede'nin bir lafı var; 'Taşın ruhu yoktur, taş taştır, ruh da ruh', yani taşa kafanı koymadığın sürece taşın taş olduğunu anlayamazsın, bu yeterince açıklayıcı bence.
Aşmamız gereken düşüncelerimiz, aşmamız gereken yaşamlarımız, aşmamız gereken sokaklar var... Yıllar boyunca sokakta savaşmadan, kavga etmeden ayakta kalmanın bir yolu olmadığını gördükten, ya da en azından evi, odaları olduğu için ya da sadece kiralık özgürlükleri olduğu için birbirlerinden kaçan insanların ardından, bana kalan akıl hastalığıyla yol yürümem gerektiğini gördükten sonra şunu anladım; aç tokun halinden anlayamaz, düşünsel anlamda da anlayamıyor. Düşünebilen yaratık, düşünemeyenlerle beraber yol yaparken onları köleleştiriyor, aynı biraz parası olanların diğerlerini yönetme tribi gibi bir şey bu.
Kim yönetiyor bu ülkeyi, sokaktaki hangi insan yönetiyor?.. Onlar sokağa çıkmıyorlar ki zaten, konvoylar şeklinde geziyorlar, yanlarında siyahlı/silahlı korumaları, buraya geliyorlar burası iptal oluyor, oraya gidiyorlar orası iptal oluyor. Onlarınki tek kelimeyle korku, nasıl korkuyorlar biliyor musunuz? Sokakta sürekli can korkusu var, bizimse can korkusundan geçmiş insanlara ihtiyacımız var. Şöyle yanından şeytan geçse selamün aleyküm deyip, yolunu seçecek insanlar gerekiyor bize.
Benim sokakta öğrendiğim tek şey; her şeyin değiştiği ve bu değişimin en çabuk sokaklarda fark edildiğidir. Biz devrimci insanlarsak, anın devrimcisi olmamız gerekiyor, kendimizi değiştirmeliyiz yani, içimizdeki nefreti, öfkeyi değiştirmeliyiz.
Bir de hiç farketmez hangi yoldan gideceğin, yeter ki git o yoldan... O yola düşmekle, yolda olmayı düşünmek farklı şeylerdir. Yüzyıllardır insanlar; yolda olanlarla, yolda olmayı düşünenler arasında 'düşünceleriyle' pinpon topu oynarlar. İnsanların bu ahlakları reddedip, kendilerine ahlak üretemeyişlerinin sonucu gerçek ahlaksızlık olabilir, onu da biz yaşıyoruz zaten."

19 Ekim 2007 Cuma

Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi

Ünlü gazeteci Emin Çölaşan'ın Hürriyet Gazetesi'nden kovulduktan sonra kaleme aldığı ve başlığıyla Uğur Mumcu'ya atıfta bulunduğu kitabı Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi piyasaya sürüleli iki hafta bile olmamasına karşın önümüzdeki hafta 60.baskısını yapmaya hazırlanıyor. Hürriyet Gazetesi'nin son dönemde takındığı tavır ve Emin Çölaşan'ın bunun aksi yönde yazdığı yazılar Çölaşan'ın gazetedeki işine son verilmesiyle sonuçlanmıştı. Bu doğrultuda düşündüklerini halka daha rahat ve daha özgür bir şekilde aktarmak isteyen Çölaşan bu kitapta memleketin gidişatı üzerindeki düşüncelerini aktarıyor. Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi piyasada 10 YTL üzerinden satılıyor.

4 Eylül 2007 Salı

Bir Demokrasinin Doğuşu


Bir demokrasinin doğuşunu anlatır Demirkırat... Türkiye'de tek partili sistemin çöküşünü ve cumhuriyet tarihinin en sancılı dönemine atılan adımın öyküsünü aktarır bu belgesel. 1991 yılında Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı'nın birlikte hazırladıkları 10 bölümlük bir televizyon belgeselidir Demirkırat. Aldığı olumlu tepkiler sayesinde aynı yıl piyasaya kitap olarak da çıkmıştır.
Şu sıralar piyasaya DVD+Kitap olarak çıkan Demirkırat belgeselinde Mustafa Kemal'in kurduğu cumhuriyetin ilk dönemlerini, İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığına gelişini ve halkın özgür iradesine dayalı çok partili rejimin kabulünü adım adım takip edebileceksiniz. Özellikle saçma sapan işler peşinde koşan ve yakın tarihini bile incelemeye değer görmeyen günümüz gençliğinin mutlaka okuyup, izlemesi gereken bir proje Demirkırat. Ülkeye gelen demokrasiyle birlikte artan siyasi parti sayısını; Demokrat Parti'nin doğuş, yükseliş ve çöküş yıllarını ve 27 Mayıs'a uzanan bu uzun yolculuğu soluk soluğa ve hayretler içerisinde takip edeceğinize eminim.
Yukarıda da belirttiğim gibi Demirkırat bugünlerde piyasaya DVD+Kitap olarak sunuldu. Seçkin kitabevi ve mağazalardan 25 YTL'ye edinilebilmekte. DVD'si 10 bölüm ve toplam 8 saat 43 dakikadan oluşurken, Doğan Kitap tarafından basılan kitap ise 199 sayfadan oluşmakta. Mutlaka arşivde bulunması gereken bir yapım. Kaçırmayın derim.