öylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Doğan Güneş...

...ile birlikte...

Bugün pazar.
bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün

Bu kadar benden uzak,
bu kadar mavi,
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

3 Nisan 2010 Cumartesi

Durum Raporu #3

Askerdeyken insan ister istemez zorunlu görevini tamamladıktan sonra yapacaklarının bir çetelesini tutuyor. Özgürlük kıymete biniyor ya, en ufak edimin önemi had safhaya ulaşıyor. Dönüşümle birlikte sıraya koyduğum şeylerin başını Galatasaray'ın şampiyonluk kutlamalarına katılma fikri çekiyordu. Öyle ya 16 Mayıs terhis günü olduğu kadar Süper Lig'in bitiş günü anlamına da geliyordu. Bu plan yalan oldu gibi... Galatasaray ben kadar istemiyormuş, elden ne gelir...

Buna mukabil ikinci sırayı Lost'un final sezonuna vermiştim. Öyle ya, nasıl takip ettiğimi çevremdekiler bilir. Geçtiğimiz mayısta askerde olacağımı öngörmüştüm ve 1 senelik bir ara verdiğimin bilincindeydim. Yine de hazırlıklarımı tamamlamıştım. Evde olan kardeşime sipariş verilmişti, bölümler itinayla her perşembe sabahı arşivleniyordu. Beni bekliyorlardı... Hâlâ da devam ediyor bu durum. Geçtiğimiz perşembe 10'uncu bölüm hazırdı mesela. Dizinin gidişatı hakkında herhangi bir bilgiden özenle kaçınmayı da başardım. Bugüne kadar... Facebook üzerinden gelen bir mesaj ile birlikte üniversiteden ev arkadaşımın densizliğinin kurbanı oldum. Adamda Karşıyaka kanı var bir kere, ne desen boş. Şu ölmüş de, bu ölmüş, bıdı bıdı. Ağzının payını verdim vermesine de hevesim kaçmadı desem yalan olur. Şimdi önceliğim başka...

Geçtiğimiz sonbaharın başında bekliyordum aslında God of War 3'ü. Askere gitmeden alıp bitirmek istiyordum. Çıkış tarihi ertelendi, ertelendi, ertelendi... Sonra askerdeyken bir gün NTVSpor'u takip ederken o malum reklamı gördüm. İçim gitti, dizimi dövdüm. 17 Mart'da dünyayla aynı anda Türkiye'deymiş... Asar mısınız, keser misiniz? Halihazırda bekliyoruz ya, bekleyeceğim efendim, bunu da bekleyeceğiz. Döner dönmez ilk işim olacak sanırım God of War 3'ü satın alıp, PS3 başında nirvanaya ulaşmak, mitolojiyi baştan yazmak... Emrinde olacağım Kratos'umun...

Emre Aydın'ı bekledik aylarca, ona da laflarım var aslında. Albümü ısrarla çıkarmadı... O da "Hele Anıl bir askere" gitsin diyenler kervanına katıldı.

Bir şey değil de gündemden, internetteki yeniliklerden, daha fazlasından bihaber yaşar oldum. Günlerim defter yazmak, Excel'de tablo çizmek, çerçeve çakmak, nöbete girmek ve benzer hareketlerle geçiyor. Akşam olunca da uyku kollarına alıyor zaten. Ama bir yandan da güzel aslında. Tayyip Erdoğan'ın yüzünü görmüyorum mesela, adını duymuyorum. Amcanın birinin dediğine göre pek çok ülkede 1915 olayları kabul görmüş. Küfür sallıyordu amca, o da olmasa onu bile bilemeyeceğim. Gündem diye bir şey yok bende.

"Bitmez" diye diye başladık, gün itibariyle 42'ye düştük.

Bitecek sanırım!

20 Şubat 2010 Cumartesi

Durum Raporu #2

Böyle bir yer Horasan. Yapacak, gezecek, görecek pek fazla seçeneği olmuyor burada insanın. Yine de böyle düşününce karşılaştığınız ilk tepki "Sen oraya askerlik yapmaya gittin; gezmeye, görmeye, keyif yapmaya değil." oluyor. İyi, tamam da çarşı izni denen şeyi laf olsun diye mi sunuyorlar asker adama?
Burdur'un bir tek caddesi vardır. Adı da Mecburiyet Caddesi'dir. Burdur halkının zorunluluğu o tek caddenin adına ne de güzel yansımış diye düşünmeden edemiyor insan. Horasan bir il değil en azından. Yoksa Burdur ile aynı kaderi paylaşıyorlar. Şehirlerarası bir yolun orta yerinde gelip geçen otobüsleri, kamyon şoförlerini ve nicelerini karşılamak ve hatta onları buyur etmek için kurulmuş sanki burası. Zira bu coğrafyanın insanların9ın tabiatında bu var: Yabancıyı konuk etmek. O tek dörtyolun şarkını, garbını, kuzeyini, güneyini adımlayınca Horasan yazıyor ayaklarınız bembeyaz zeminin üzerine. Doğu'nun insanlarının bambaşka olduğunu sadece duymakla yetinmiştim şimdiye dek. Askerlik bahane olmasaydı günün birinde ülkenin bu yalnız kısmına çeker gelir miydim merak edip de, ihtimal veremiyorum. Fakat, şimdi, şu anda hiçbir mutsuzluğum olmadığı gibi inadına da mutlu ve umutluyum aslında. Bu ülke insanlarının aslında ne kadar birbirinden farklı ve birbirine yabancı olduğuna kendi gözlerimle tanık oluyorum her gün. Batı kadar Doğu'nun da önemli olduğunu hissediyorum çünkü. Tüm imkansızlıklara, beklenen hizmetlerin bir türlü gelmeyişine karşın insanların yurt sevgisini, iyimserliklerini gözlerinden okuyorum her gün. Askerlik Şubesi'ne topları kaçan ilkokul çocuklarıyla muhabbet ediyorum. Onlar da çocuk nihayetinde. Ama bir farklılıkları da var. Bunu muhabetlerinde görüyorsunuz. "Nesi var?" demeyin, anlatamam! "Bize denizi anlat" diyorlar mesela. Söz versen havada kalır.
Havalar ise bir garip. Televizyonda yurdun batısını gördükçe bulunduğum şehir konusunda ciddi şüphelere düşüyorum. Gelirken en büyük korkumdu Erzurum soğuğu. İnsanlar şanslı olduğumu söylüyorlar, "Bu sene burada kış yok, kışı Antalya ve İstanbul yaşıyor bu sene" diyorlar. Yalan da değil. Bir defa gece nöbetinde -32 dereceye maruz kaldım ama hepsi bu. İnsanın iliklerini donduracak bir soğuk olmadan geçirdik koca kışı. Kar derseniz, karşıdaki dağların zirvesinde dahi görebilmek için dikkat kesilmeniz gerektiğini söylerim. Şubatın bile bitmek üzere olduğu şu günlerde yakıcı bir güneşin olduğunu ve kazakları dahi çıkardığımı belirtsem inanın hiç mübalağa etmiş olmam. Bu konuda da şans yanımda...
Askerliğimi sorarsanız... Selamı var! Cidden. Ben bile zar zor görüyorum kendisini. Nöbetler de olmasa unutacağım içinde bulunduğum ortamı. Sabahtan akşama kadar bilgisayar başındayım. Excel, Word ve bilimum program üzerinde çalışıp duruyorum. Hafta ne zaman başlıyor ne zaman bitiyor anlamıyorum bile. Belgegeçer ve tıpkıçekim makineleri arasında mekik dokuyorum. Mekik demişken... 35 standart mekiğin belini bükebiliyorum da barfikste 3'ü ancak buluyorum. Geçen sene kırılan köprücük kemiğim bu yüzden çok küfür ediyor bana. Anlayacağınız yapabileceğim en rahat askerliği yapıyorum. Çavuş olunca ayak işlerinden de uzak oluyorsunuz. Arta kalan zamanları da kitap okuyarak geçiriyorum. The Lord of the Rings'in üzerinden altıncı kez geçmek iyi olurdu burada. Çünkü biraz Mordor'u da andırmıyor değil buralar. Atmosferse atmosfer!
"Şafak" diye bir şey de var burada. "Baba yatar, şafak atar" diyorlar. Mutlu oluyorlar böyle zamanlarda. Bizimki de 84 işte. Notlar birikiyor. Elbette onların da günü gelecek.
Ha bir de, kendi Olric'imi yarattım burada. Toprak, güneş ve biz bahtiyarız. İkimiz bir tutunan olmaya çalışıyoruz. Değil mi Olric?

Olric?

17 Ocak 2010 Pazar

Durum Raporu

Rapor falan değil aslında. Neyin raporu olabilir ki zaten? "Esas duruşta süper duruyorum", "Atışlarda berbatım" ya da "Soğuklarla başım dertte" demeyeceğim. Şu olabilir belki: "Zaman geçmiyor laaaaan!"



Evet, biraz sükunet, biraz huzur olsa süper olacak. Başka da bir şey istemiyorum. İstiyorum aslında ama ona gün itibariyle daha 118 gün var. Gelir muhakkak, ama gelene kadar neler getirir neler götürür tahmin etmek güç.



Bundan tam 37 gün önce Erzurum Ilıca'da bulunan Oto Ulaştırma Alayı'na teslim olmuştum. Acemilik deniyormuş bu 1 aylık sürece... Son derece acemi gibi davrandım zaten, aynı şekilde de devam ediyorum. Anladım ki asker olmaktan çok asker gibi görünmek daha önemli kendinizden bir şeyler kaybetmek istemiyorsanız.



8 Ocak'ta Palandöken'deki tugayda yapılan yemin törenini müteakiben kalan günlerimi geçireceğim ikamet de belli oldu: Horasan Askerlik Şubesi... Hayrına memurluk yapıyorum burada. 118 gün kalmışken bir ses vereyim dedim. Ayrıntıları ajandamda biriktiriyorum. Dünya dolusu notla döneceğim diye umut ediyorum 16 Mayıs günü. 17 Mayıs'ta da şimdiye kadarki en uzun Pazartesi Notu gelebilir. Ağzınız mı sulandı?

Zaman zaman, zaman zaman... Hımmm, o zaman...

2 Kasım 2009 Pazartesi

Bir Zahmet!

Cem Yılmaz'ın Bir Tat Bir Doku'su bir dönem ne kadar meşhurdu, hatırlarsınız. Bir Tat Bir Doku'nun bir bölümünde Cem Yılmaz TRT ile ilgili bir anısını aktarır. Mizah dünyasına adım attığı ilk yıllarda TRT'de yayınlanan bir programa davet edildiğinden, düzgün bir Türkçe'ye sahip olan TRT spikerinin karşısında utançtan nasıl yerlere düştüklerini söylüyordu... Sözün özüne dönmek lazım. Demem o ki TRT bir zamanlar saygın bir kurumdu. Artık ne denli öyle, tartışılır.
Türkiye insana biçilen değerin üç kuruş olduğu, her gün türlü zorbalıkların yaşandığı bir ülke maalesef. Ülkenin en saygın kurumlarından biri olması beklenen TRT ise bu gerçeğe çanak tutmakta. Yol kesenlerin, otopark mafyalarının cirit attığı ülkemizde herhangi bir sokaktan geçerken bir anda önünüzde biten it kopuk tayfasını bir hayal edin. Ellerinde bir sopa, ayakta kumaş pantolon, gömleğin üstten üç düğmesi açık... Üstelik sayıca da fazlalar. "Höt!" diyorlar, sus pus kalıyorsunuz. Kafanıza sopa indireceklerine adınız kadar emin olduğunuz için ne derlerse yapıyorsunuz. En nihayetinde izin verirlerse de toz oluyorsunuz dört nala. Her gün olan şeyler bunlar. Kötü olanı övme, bundan eğlence çıkarma gibi hasta ruhlu bir alışkanlığımız var bizim. Yoksa Recep İvedik neden hâlâ bir halk kahramanı yaftası taşısın ki üzerinde? Az sonra izleyeceğiniz görüntülerde de çakma, aslında belki de daha gerçek, bir Recep İvedik vakası izleyeceksiniz. Kendine has bir tarza sahip olan genç bir vatandaşımız sırf farklı oluşunun bir getirisi olarak yolunu kesen iki maganda tarafından aşağılanıyor, özünü inkar etmekle itham ediliyor. Yeri geliyor çocuğa "Rockçı mısın lan sen? Özüne dön türkü dinle." deniliyor. Üstelik durumun vahameti tüm bunlarla sınırlı kalmıyor. Yol kesenler kurbanın cebindeki paralara ve nüfus cüzdanına da el koyuyor. Biraz eğlenip, keyif yaptıktan sonra da ceplerinden çıkardıkları 5000 TL'yi gencin ellerine tutuşturup kendi deyimleriyle arazi oluyorlar, hiçbir açıklama yapmadan... Evet, bu gizli kamera yardımıyla yürütülen bir yarışma programı. Bundan eğlence çıkarmaya çalışan, bir gencin gururunu 5000 TL'ye satın alan, farklı olmayı özünü inkar etmek olarak yansıtan kurum ise TRT.
Hayırlı işler efendim...

3 Ekim 2009 Cumartesi

Özgürlükler Ülkesi!

Facebook'un popüler oyunu Farmville de erişimi engellenen sitelerden biri oldu. Gerekçe ise kullanıcıların Online Üretici Sertifikası'na sahip olmamalarıymış. Sanırım bunun bir sonraki aşaması mimarlıktan mezun olmayanlar için Lego'nun yasaklanması ya da ehliyeti olmayanların ellerinden oyuncak arabaların alınması olacak.

24 Eylül 2009 Perşembe

Bir Zorunlunun Yaşam Rehberi

Bugün okulların ilk günü...

Çocukluğum çok uzak bugün. Aslında bir o kadar da yakın. İnsan doğuştan yükümlü bu dünyada... Pek çok şeye hem de... Birtakım insanların tarih boyunca aldığı kararlar ve kurdukları düzen sebebiyle bazı zorunluluklara sahip oluyorsunuz. Anne karnındayken bana sorulsaydı, mağara insanı olmayı kendime yakıştırabilirdim sanırım. Hatta paralel evrende mutlaka öyle olmalıyım. Buna inancım sonsuz. Hoş, buna rağmen, madem ki biraz distopik konuşuyoruz, belki de bir tercih hakkım olsa hiç olmamayı dilerdim. Neme lazım! Birinin ölüm günü sizin doğum gününüz oluyor. Bir taraf kederden ağlarken, diğer taraf mutluluktan da ağlasa mutlaka ortak bir paydada buluşuluyor. Dünyanın neden yapıldığı konusunda biyoloji kitapları palavra sıkıyor. Basbayağı hammaddesi gözyaşı bu gezegenin.

Kendimi bilmeye başlamam kaç yaşıma tekabül eder, bilemem. Ancak okul yollarını aşındırmadan önce içimi kıpır kıpır eden bir hevese sahip olduğumu söyleyebilirim. Okula gitmek rüştünü ispat etmek demekti benim çevremde. Adam olmak demekti bir nebze... Okula gitmeyene kız vermezlerdi. Okula gitmeyenin karnı aç olurdu. Okula gitmeyen sokakta yatardı. Okula gitmeyen şöyleydi ve biraz da böyleydi. Abilere ve amcalara pipinizi göstermemekte diretirseniz ayıplanmazdınız belki ama okula gitmeyeceğinizi dile getirdiğinizde bir enik gibi ensenizden kavrardı birileri. Bu gazla başladım anaokuluna. Anaokulu dedikleri şeyin çorbadan olduğunu kavrayışım biraz zaman alacak olsa da, adında bulunan okul kelimesinin bir albenisi vardı sanki. Beslenme çantamdan çıkan örümceği gördükten sonra firar ettim, o ayrı.

Bugün okulların ilk günü...

El mahkumdu ilk zil çaldığında. Sonra da öyleydi... Dedim ya, zorunluluk. "Okumayıp da ne yapacaktın be deli?" diyeni de anlarım. Fakat zaten sorunum okumamak değildi ki benim. Yaşıtları ebeveynlerine oyuncak sipariş verirken, sürekli kitap isteyen de benden başkası değildi sonuçta. Bu sığlığımla dile getirmekten kıvanç duyuyorum ki Erkin Koray'ı karşımda görsem, öpmek için ellerine kapanırım. Okumak ayrı şey ne de olsa! Yine de ilkokul macerama dönersek, bir altın çocuk olmadığımı rahatlıkla itiraf edebilirim. Bir ilkokul öğrencisinin notları ne kadar ortalama olabilirse o kadar ortalamaydı benimkilerde. Bu beş senelik dönemde altın madalyayı boynuma geçirdiğim iki dal vardı. Bunlardan birincisi okuma yarışları, diğeri ise kız arkadaşlarla olan ilişkilerim. İlişki derken... Gayet masumane...

Bugün okulların ilk günü...

Parlak bir öğrenci değildim. Bunu zaten söyledim. Artık ortaokuldayım. Matematiğim yıldızlı 1'di, fakat sorana büyüyünce bilgisayar mühendisi olacağım yalanını söylemeden edemedim. Aslına bakılırsa zevk de alıyordum. Birileri beni alaya alıyordu, karşılığı aynı şekilde verilmeliydi. En iyi notumu beden eğitiminden alıyordum. Bunda da okulun futbol takımında yer alıyor oluşumun etkisi vardı. Yoksa öğretmen basketbol topunu elime attığında tutmasını bilemeyip parmağını sakatlayan bir adamın beden eğitiminden bile kırık not alması abes sayılmazdı. Nedense şefkatliydi bedenciler (Bkz; bedenci), resimciler, müzikciler...

Evet, bugün okulların ilk günü...

Ergenlik sancılarıyla birlikte geldi lise dönemi... Kumaş pantolonlar, bembeyaz ütülü gömlekler, kravat... Herkes istediğini giyip gelse, olmuyormuş... "Zorundasın arkadaşım! Statü farkı yaratamazsın."... Peki ağabey! İyi güzel de bu okul ne zaman bitecek be ağabey?

Öğretmenler ders anlatırken sıra altlarında hatmettiğim kitapların da yardımıyla üniversiteye şutladım kendimi. Kuzenlerimden birinin lafıdır, hiç unutamam. Şöyle demişti: "Bak Anıl, şimdi çalış. Üniversiteye gidince zaten çalışmana bile gerek kalmayacak. Rahat edeceksin." Bok yemiş, afedersiniz. Tavuk muydum ben? Elbette biliyordum öyle olmayacağını ama hafiften umut da etmemiş değildim. Ne de güzel demiş modern ozan Karaca; "Umut garibin ekmeği, umar ha umar umar..." Hayatımda ailemden ilk defa kopmuşum. İstanbul bir masaldı benim için, her gece uykudan önce kendime anlattığım. Masalların da gerçek olabileceğine o vakit inandım. 5 sene vardı önümde. Bitmek bilmeyecek 5 sene... Bir yanından tutarsanız muhteşemdi. Özgürlük, nihayet. O gün pazardı işte... Beni ilk kez güneşe çıkardıkları pazardı hem de...

Bugün okullar açıldı. Bilmem kaç milyon öğrenci daha eğitim görmeye başladı. Helalleri hoş olsun. Fakat hiçbiri koyun olmasın... Hayatımdaki ilk zorunluluktu bir okul bitirmek. Tam 17 sene okudum... Ne için? Bu an için. Büyüklerime sorsanız, "O artık adam" derler hiç kuşkusuz. Okula gitmemenin nasıl bir şey olduğunu merak ederdim hep. Bugün görünce mavi önlüklüleri, beyaz gömleklileri ve tabii ki kravatlıları, gözlerim doldu. Artık okul yoktu. Şimdi düşünüyorum da, gerçekten çok mu kötüydü? Bilemiyorum. Bir başkaldırışın getirisiydi belki. Hayatta hiçbir zaman zorlanmaya gelemeyen bir bünyenin intikam arzusuydu...

Şimdi önümde tek bir zorunluluk kaldı... Bu ülkede erkek olarak dünyaya gelenleri bağlayan bir yükümlülük bu. Ben üniversitenin de sona ermesiyle artık özgürlüğüme kavuştuğumu düşünürken, hayattaki son zorunluluğum çıktı karşıma. Aralık ayında asker oluyorum. Vicdanımın sesini dinleme gibi bir ihtimalim de yok bu ülkede. Yani anlayacağınız, aralık ayından itibaren disiplinin ne olduğu öğretilip, adam edileceğim. Tekrar... Zorla... Dedim ya, hayattaki son yükümlülüğüm artık bu... Ondan sonrası iyilik sağlık...

Bugün zorunlulukların ilk günü...

9 Eylül 2009 Çarşamba

İstanbullu'nun Tedbirsizliği ve Sonuçları

Resim Forzabeşiktaş.com'dan... Son baktığımızda skor böyleydi, şimdi ise fark biraz daha açıldı maalesef. Yenilen taraf sürekli halk oldukça...
İki gündür yağmur yağıyor İstanbul'a. Bir hayli şiddetli yağıyor yağmur. Ve yağmur haber oluyor Türkiye'de. Neden? Çünkü can alıyor. Çünkü bu ülkede hayatta kalmanın ne kadar zor olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Yaşanan bu vahim tablo sonrasında gözlerin ilk çevrileceği isim olan Büyükşehir Belediye Başkanı "Yaşananlar İstanbullu'nun tedbirsiziğinin sonucudur" deyip, bizleri yanıltmıyor. 15 senedir aynı zihniyet yönetiyor İstanbul'u. Daha öncekiler neyse, şimdiki de o. Her şeyi kaderciliğe bağlamakta üstümüze yok. Yahu bu ülkede başı kapalı bayanların özne gösterildiği ve 17 Ağustos depremine gönderme yapan "7,4 Yetmedi mi?" gibi manşetler atan gazeteler var. Sıradaki haberin "Ramazan'da oruç tutmadılar, sonları böyle oldu"ya varmayacağını kim iddia edebilir ki?
Ormanlık alanlar tahrip ediliyor bu ülkede. Sırf monopollerin cepleri biraz daha dolsun, sökülmekte olan cepler iyiden iyiye delinsin diye... Gerçekten doğa intikam mı alıyor dersiniz? Alıyorsa golü yiyen her zamanki gibi neden yine çaresiz halk oluyor?
Kaç senedir beklenen büyük İstanbul depremi için bas bas bağırmıyor mu profesörler? Bırakın olası depremdeki hasarı minimuma indirmeyi, yağmura bend olmayı başarabilecek bir çalışma dahi yapılmadı. Hesap soran? Hak getire!
Gelişmiş veya bazı şeyleri aşmış olarak nitelediğimiz ülkelere bakınca ancak kasırgaların televizyon ve radyo kanallarına haber olduğunu görüyoruz. Bu ülkede yaz mavsiminin sona ermemesi için dua eden milyonlarca insan var. Kış felaketten başka bir şey getirmiyor çünkü onlar için. Oy toplayıp başlara taç olan "koca koca" adamlar ağacın meyvesini mideye indirirken, vatandaşa dalı kalıyor selde tutunup boğulmamak için. Üstyapıya yığınla yatırım yapın siz. Ne de olsa buzdağının üstünü görüyor halk, öyle değil mi?
İstanbul'a yağmur yağıyor... İnsanlar yağmur yüzünden can veriyor. Birileri çıkıp halkı hedef gösteriyor. Kente bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken, evleri su basan İstanbullu üçüncü köprüyü ne yapsın ki?

22 Ağustos 2009 Cumartesi

3'üncü Sene

2 sene önce bugün bu yazıyla hayata geçirmiştim blogu. Geçen sene dalga konusu olan pastadan sonra misafire bulduğunu vermeye azmettim :) Neyse, geçelim...

Ne yapmışım bu iki sene içinde? Neler gelmiş başımıza? Neler yaşamışım? Neler paylaşmışım? Birçoğunu ve hatta hemen hemen hepsini aktarmaya çalıştım bu blog ortamında. Filmlerin nabzını tuttum, elin getirdiğince... Kanımca "büyük" olduğuna inandığım filmlerden de kısa diyaloglar sunarak anımsamaya yardımcı oldum. Köşede bucakta duyup da kulağıma çalınan parçaların blogu okuyanlarca da dinlenmesi gerektiğine inandım. Anketler yardımıyla takipçilerimin meraklarına ortak oldum. 90'lı yılların unutulmazlarına doğru yolculuk yapıp çocukluğuma döndüm. Her pazartesi toplumdan ve kendimden verdim. Öyle de bir anlatım yapıyorum ki şu an neredeyse birazdan ağlayacağım. Nedir yani kendinden vermek? Değil mi ama!

Hep yolunda gitmedi bazı şeyler. Gün geldiği sansür bile yedim. Bu konuda şikayeti bulunan yegâne blog kullanıcısı değilim. Ama yine de işin boyutunu daha ciddi bir noktaya getiren şey de bu değil mi? "İnternet üzerinde her gün bir websitesinin kapatıldığı şu günlerde..." diyelim ve gerisini siz getirin işte...

En çok üzücü olanı ise geçtiğimiz ocak ayında yaşandı belki de. Sol köprücük kemiğimi kırınca bir süre yazılara da ara vermek zorunda kaldım. Bu "yazısızlık" hâli o dönem içinde belki de en çok canımı sıkandı.

Farklı bir şeyler yapmaktı başlangıçtaki amacım. Gün geçtikçe anladım ki herkes kadar sıradandım. Sadece kendi cümlelerimle fark yaratabilirdim, yine de bu bir şeyi değiştirmeyecekti tümevarımlar aynı olduğu müddetçe. Ben zevk alıyorum burada yazmaktan. Daha ne kadar sürdürürüm bilemiyorum. Ara ara açıp aylar önce yazdığım yazıları okumak bile haz veriyor bana. Alınganlık olmasın tabii ama bu blogu daha çok kendime söz geçirmek için hazırladığıma artık daha fazla inanıyorum. İnandığım sürece de devam edeceğim galiba. 2 yıl boyunca yanımda olanlara teşekkürler...

2 Ağustos 2009 Pazar

Walt Disney İlk Ansiklopedim

Hiç kuşkusuz çocukluğumdan bugüne taşıyabildiğim için mutlu olduğum şeylerin başını çekiyor Walt Disney İlk Ansiklopedim. Gazetelerin yığınla ansiklopedi dağıttığı yıllardan Junior Larousse ile birlikte çekip çıkardığım 18 ciltlik bir bilgi şöleniydi bu ansiklopedi. Okuması da resimlerine bakması kadar zevkliydi. Günümüz çocuklarının sahip olamayacağı düşüncesi ise bir hayli üzücü tabii.

7 Nisan 2009 Salı

Lan!

Antalya'da Yat Limanı'na indiğinizde karşınıza çıkan ördekler sizi bu tabelaya götürüyor. Onların bırakmış olduğundan şüpheleniyorum. Ne de olsa herkes kendine yakışanı yapar.

4 Nisan 2009 Cumartesi

Amstrad CPC 6128

Hey gidi günler hey... Bir nostaljidir gidiyor son zamanlarda, farkındayım. Ancak buna değinmezsem olmaz. Amstrad CPC 6128... Kendisi benim ilk bilgisayarım olur. Ne efsane işler çıkarırdım onunla, sormayın gitsin. Rakibi elbette ki C64 idi, fakat Amstrad'ın eline su dökebilen yoktu o zamanlar. Şimdiler insanlara milyonlarca byte'nin yetmediğini düşünürsek, bir Jpeg resim kadar hafızası ile neler neler yapmazdık ki? Basic kullanabilirdiniz örneğin bu alet sayesinde... Oyunlarını ise sormayın gitsin... Barbarian, Arkanoid, Boulder Dash, Harrier Attack, International Karate... Vay vay vay...
Bilgisayar açıldığında makinaya "Cat" komutu verdiğinizde takmış olduğunuz disketin içinde ne var ne yok görebilirdiniz. Programları çalıştırmak için başvurmanız gereken komut ise şöyleydi; Run" program ismi...

3 Nisan 2009 Cuma

Demokrasi Derken...

Bir tekziple başlamakta fayda var. Yayınladığım
son Pazartesi Notları'nı hatırlarsanız, gecenin
bir yarısı okul köşelerinde oy bekçiliği yaptığımdan
bahsetmiştim. 200 bine yakın oyun da yok edildiği-
ni söylemiştim. Bir kere oy miktarı 200 bin değil,
2 bindi. 200 bin oy tek bir okuldan çıkmaz be...
Neyse, az sonra izleyeceğiniz videoda adı geçen
Celal Yardımcı İlköğretim Okulu evime 50 metre
kadar uzaklıkta bulunan ve seçim gecesi belli
bir saate kadar bulunduğum okuldur.

1 Nisan 2009 Çarşamba

1 Nisan

Elimde olsa bir balık çizerdim :)

Kilit!

Yaklaşık bir buçuk senedir yazıyorum bu blogda. Birçok güzel insanı tanımama vesile oldu. Bu açıdan baktığımda benzersiz buluyorum yaptığım işi. Haddime olmayarak, biraz da yaratıcılıktan yoksunluğuma vererek Kültür Sepeti koydum blogun adını. Birilerini yüreklerinden yakalayabildiysem, birilerine ufacık da olsa bir şeyler anlatabildiysem ne mutlu bana. Zira ben çok fazla şey kazandığımı düşünüyorum. Söyleyecek şey çok aslında ama ne kadar uzarsa o kadar zor olacak sanki. Başka bir yerde, başka bir şekilde yeniden yollarımızın kesişmesi dileğimle... Herkese teşekkürler!