denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2007 Pazar

Mektuba Cevap

Birkaç yazı önce yazdığım "Mektup" başlıklı yazının ikinci safhasıdır bu! Haydi bakalım...

--------------------------------------

Sevgili eski sevgili;

Mektubun elime geçti ve beni oldukça şaşırttı. İlk zamanlar olsa bu yaptığına acayip içerler, bir güzel sinirlenir ve belki de gönderdiğin mektuba cevap olarak seni bulup bir şekilde yaptıklarına seni pişman ederdim. Lâkin bunların hiçbirini yapmayacağım. Pek bir beklenti içinde olmasan da yazdığın mektuba verilmiş bir cevap olduğunu görünce heyecanlanmış olmalısın. Tabii ilk cümlelerimle bunu yaptığına pişman bile etmiş olabilirim seni, tabii pişmalık nedir öğrenebildiysen. Gurur dolu bir cevap olmayacak bu ya da tamamen nefret ürünü bir mektup. Yıllar beni son derece değiştirdi, senin bile tahmin edemeyeceğin kadar yani. Aslına bakarsan seni ilk gördüğüm yerde sıkıca bir kucaklamayı dahi düşünmedim değil. Bunun nedeni, deyim yerindeyse, mutasyonumu tamamlamamı sağlamış olman, beni daha kozmopolit hale getirebilmiş olman. İlk zamanlar körü körüne bir kin beslerken, artık olaylara farklı açılardan bakmayı yaşadıklarım sayesinde öğrendiğim için müteşekkirim sana. Mesela en önemli fark ne mi artık bende? “Aşk” kelimesinin üç harfli kısa bir kelime olmasına inat, büyüttüm kavramı kendi içimde. Aşkın sadece kız ve erkeğin birbirine bağlanması olmadığını anladım mesela. Örneğin bir kuşa, bir futbol takımına, bir filme, bir şarkıya ya da ne bileyim senin yazdığın gibi bir şehire mesela.
Ayrılığın uzun ve zorlu yolunda gölgesine sığınacağım ve rahatça ağlayabileceğim bir ağaç aradım mesela. O ağacın dalına tutunurken sıkı sıkıya, Leonard Cohen’den “Dance Me to the End of Love”dın sen benim için en basitinden. Yani merak etmeyecektin sen, çünkü çoktan unuturdum ben seni de şu şarkılar olmayacaktı işte.
Dallardan biri de “Eternal Sunshine of The Spotless Mind” oluyordu sonra. Ben Jim Carrey oluyordum, sen ise Kate Winslett. Farkına vardım ki Kate Winslet olamazmışsın sen. Bazen de batan güneşi izliyordum ağacın altında ve iki renk görüyordum tepenin arkasında: sarı ve kırmızı. En sıkıştığım, en bunaldığım anlarda Galatasaray’ı örtünüyordum üzerime. İyi de geliyordu. Beni hiçbir zaman terketmeyen ve terketmeyecek de olan tek aşkım olduğunu bir kez daha anlıyordum. Karşılık gözetmiyordu onun aşkı hem de.
İstanbul Boğazı’nı boğaz yapan martılara takılıyordu gözüm ara sıra. Gece gündüz demeden aşkları olan denize ne kadar da sıkı bağlandıklarını gözlüyordum. Martıların aşkına kavuşması için elimdeki simitten bir parça koparıp denize atıyordum. Parçaları almak için denize her dalışlarında ben de mutlu oluyordum onlarla. Sevap işliyordum kendimce, mantıklı bulduğum ibadeti gerçekleştiriyordum. Sonra düşündüm. Gitmiştin sen ve yoktun yanımda. Neye yarardı ki artık hatıralar? Avunacak şeyler gerekiyor insanlara. Daha sonra anlamsız hayatıma anlam katacak kişinin yine kendim olduğunu öğrendim. Umursanmamayı umursamamayı öğrendim.
Sonrası malum, bahsettiğin ve çok güzel bir şekilde isimlendirdiğin Antalyam’ı, yani Sevdaların Başkenti’ni, terketme zamanıydı. Yalnız bundan sonra her şeyi buna bağlayacağım. Aslında beni hayata yeniden bağlayanın ne bir film, ne bir şarkı ne de martılar olduğunu anladım Antalya’dan sonra. Ayrılırken Antalya benim için belki Kepez üstünden dökülen birkaç damla gözyaşıydı. İnsanın böylesine sevdiği bir yerden böylesine acı hatıralarla ayrılması ne kadar kötüydü bilemezsin. “Bu şehirden gitmiyordum”, sadece “gidiyordum bu şehirden”. Çünkü her ne kadar iki cümle arasındaki fark çok küçük de olsa işte o aradaki fark nice zahmeti anlatıyordu, nice gözyaşını belki de, ayrılıkları, ve hatta yaşanamayanları, binlerce lanet edişi o şehre, kaldırımların yalnızlığını anlatıyordu bana. Pozitif baktığımda ise yepyeni bir başlangıcın umudunu ya da en derin acılarla birlikte bırakılan güzellikleri anlatıyordu. Aslında anlayana anlatıyordu. Esas anlaması gereken hiç duymayacak olsa bile belki. Fakat aradan zaman geçtikçe ve hayatımın önümdeki birkaç yılını geçireceğim yeni kentime baktıkça, içimdeki Antalya ve İstanbul’u biraz olsun bize benzettim, bize göre yorumladım. Bu beni zaman zaman yaralıyor ama çoğu zaman mutlu kılıyor.
Antalya… Doğduğum, büyüdüğüm, gençliğimin ilk yıllarını eskittiğim şehrim, memleketim. Hayata serpildikten sonra akşamları Kaleiçi’nde arkadaşlarla parasızlık yüzünden dalgakıranlarda demlendiğim, sonra oradan çıkıp barların ve diskoların duvarlarına kulaklarımı dayadığım, dönen başımıza ve bulanan midemize inat Konyaaltı’na kumsala indiğim ve hatta o güzelim Akdeniz’i gecenin bir yarısı işeyerek kirlettiğim, güneş doğana kadar kimsesiz şezlonglarda yattığım ve annemi merak ettirdiğim, ve nasıl doğmamı, büyümemi izlemişse günü gelince son nefesime de tanıklık edecek olan şehr-i Antalyam. Kaçındıkça içine düşülen ama ne yaparsan yap kopulamayan kentimdir orası benim, bir zamanlar senin için düşündüğüm gibi. İnsana “özlem” kelimesinin ne anlama geldiğini bir anda öğretiveren şehirdir. Turkuazın en güzel halidir bir de, özlemi sıcağından daha fazla yakan.
İlk zamanlar sen olurdun Antalya. Ona olan sevgim gibiydi sana olan sevgim de işte. Üstüne koklanan onca güle rağmen burundaki kokusu hâlâ kendine özgü olan, özlenen, ve hatta beklenendi. Sılada Antalya için ne düşünüyorsam, ayrılık kapıyı çaldığında sen aynısıydın. O güzel günler gelip geçtiğinde, ardından ağlamadım, “kal” demeni de beklemedim değil hani. Her kelimesi avuntu kokan cümlelerim de hazırdı senin için. Uzaktaki yakınların yeriydi Antalya ben başka diyarlardayken, aynı zamanda yakında uzaklardan varacağım şehirdi hep. Sana da uzaklardan varacağımı düşünürdüm. Evet, sadece düşünürdüm.
Beylerbeyi’nde, Boğaz’a karşı oturup karşımdaki koca gri kenti izlerken, hayal ederdim hep o an bir el dokunsa omzuma diye. Ben de dönüp bakmadan kimin geldiğini anlasam. Yüzümde bir gülümseme, gözlerimde bir damla yaş ile ömrüme ömür katsam İstanbul’un önünde. Gelen Antalya olsa, yani sen olsan. Bir gün elbet bana yeniden evlenme teklif etmesini beklediğim eski sevgilim, ilk aşkım gelmiş olsa, o beklenen gün için gelmiş olsa. Bu kez reddetmesem ve omzumdaki elini göğsüme götürüp “evet” diye yanıtlasam. Sıkı sıkı sarılsam. O teklif gelmeyecekti ve ben de beklenmedik şehre ve insanlara bırakacaktım kendimi. İlk başta boş ve anlamsız gelen İstanbul doldurabilecek miydi tüm bunların yerini? Antalya gibi bir bağ kurabilecek miydim onunla senin aranda? Ya da bunu istiyor muydum gerçekten? Zira bunun yanıtını bulmak için çok fazla beklemeyecektim.
İstanbul’a ilk geldiğim gün ellerimde valizlerle kendimi garip hissediyordum. Hep filmlerde görmüştüm bu hale düşenleri. Gerçekmiş meğer. Bu koca şehirle göz göze geldiğimiz ilk an uyuşamayacağımızı anlamıştım. Her şeyin ilacı olan zamanın bu uyuşmazlığı düzeltemeyeceğini kim söyleyebilirdi ki? Düzeltti de zaten.
Küçüklüğümde İstanbul “çınarlı, kubbeli mavi bir liman”dı benim için ve kimse beni o limana çıkaramazdı. Fakat büyük konuşmamak gerekirmiş. Çıktık o limana. Alışma devresinin ardından istesem de istemesem de alışmam gereken bu kente çok da zor alıştığım söylenemezdi. Bir kere, ikinci bir aşıklar kenti bulmuştum kendime. Yalnız bu defa biraz farklıydı. Tek kişilik aşk yaşanırdı İstanbul’la İstanbul’da. Asla bir ikincisi olmazdı yani. Bu dev şehir benim için binlerce koca eskitmiş, yosma ama nasıl oluyorsa her sabah bakire olarak uyanan bir kadındı. Çirkin ve kirliydi. Dokunmak dahi istemezsin ya, aynen öyleydi işte. Yalnız gece olup da güzel bir elbise giyince üzerine ve bir de makyaj yaparsa, içinden geçen şeylere yenik düşersin bir anda. Unutuverirsin diğer düşünceleri. İstanbul’un olursun, her şeyinle. Sabah kalkarsın ve bu kez üzerinde bir pişmanlık duygusu olur. Dün gece yaptığına yanarsın. Kara bir gece kalır sadece geriye. Yalnız akşam şehir seni nasıl tavlayacağını gerçekten iyi bilir. Sen de kanıverirsin bu geçici güzelliğe.
Seni düşünürken bazen dolunaylı bir gece yarısı köprünün altından ilerleyen bir gemi ile Beykoz’a ulaşıyordum. Hoştu mesela bu. İstemesem de istemesen de birlikte oluyorduk. Garip. Bazen de takıyordum seni koluma ve akşam “bütün meyhanelerini dolaşıyorduk İstanbul’un”. Üsküdar’dan Beşiktaş’a gidecek olan vapurda ince belliden bir çay alıyordum; bir sana bir de bana. Senin çayın ya soğuyordu kendi kendine ya da öylesine bıraktığım masada martıların içini ısıtmakla meşgul oluyordu, kalan simit susamları rüzgarla denize savrulurken. Böyle günlerde mesela tek bir martının siyah beyaz bir fotoğrafı oluyordu İstanbul gözümde.
Günler, aylar, yıllar geçip de İstanbul’a alıştığımda ise ağzıma sıçacağını bile bile beraber olduğum tek kadın oluveriyor İstanbul, istesem de terkedemiyorum. Bir bakıma bu dünyadaki görüp görebileceğim en keyifli hapis cezası oluveriyor. Müebbet verseler üzülür müyüm? Böyle bir kadınla beraber olacağımı bilsem de üzülmem herhalde. Kadınlara bakış açımı değiştiren, seni bile sevdiren bu cezaevinden firar edemem sanırım. Gün gelir sen de tanık olursun tüm bunlara. Sonra bu mektubu tekrar eline alırsın. Ağlarsın, ağlarsın, ağlarsın. Kelimeler biter, sözler kifayetsiz kalır, kalemin düşer, bir damla gözyaşı mektubunun pulu olur. Bu hikaye de bu şekilde son bulur.

29 Eylül 2007 Cumartesi

Mektup

Geçtiğimiz yıl Mario Levi'den aldığım "Yaratıcı Yazarlık" dersinde vize ödevi olarak bizden bir çalışma istemişti hocamız. Aslında çalışma iki aşamalıydı ancak ben şimdilik bu çalışmanın ilk safhasından bahsedeceğim. Konu gayet açıktı; bir mektup yazacaktık. Ancak mektubu başka birinin ağzından kendimize yazacaktık. Bu mektubu yazdıktan sonra ise bu mektuba bir de cevap yazacaktık. Yazdım da! Başka birinin ağzından kendime yazdığım mektup şöyle efendim. Uzundur biraz ama okumayabilirsiniz elbet tabii...

---------------------------------------------------------
Vakit gece yarısını epey geçti. Yatağa erken girmeyi plânlıyordum bu gece, ama son birkaç haftadır olduğu gibi bugün de beceremedim. Okuldan çıktıktan sonra arkadaşlarımın ısrarlarına dayanamayıp onlarla birlikte Yalı Kafe’ye gittim, sen bilmezsin, zaman öldürmek istiyorsan eğer o açıdan eşsiz bir yerdir. Artık kabak tadı vermeye başlayan klasik muhabbetlerimizi yaptık yine ve geçirdiğimiz birkaç saatin ardından hepsinden izin istedim, çok yorgundum ve bir an önce kendimi eve atmam gerekiyordu. Anlayışlı kızlardır. Kafeden dışarı çıktığımda karanlığın yavaştan şehrin üzerine çöktüğünü gördüm, saat epey geç olmalıydı. Evin bulunduğu sokağa geldiğimde bakkal Cengiz amcaya da uğrayıp akşam yemeği için birkaç şey aldım ve eve doğru devam ettim. Sokağa girdiğimde balkondan ev arkadaşlarım bakıyorlardı, bir an azar işitecekmişim gibi gelse de ilginç bir şekilde hoşgörülü davrandılar. Bunları sana neden anlatıyorum inan ki ben de bilmiyorum. Aradan geçen o kadar yıldan sonra, sana yazmak için kalemi ve kâğıdı elime aldığımda kelimelere dökmem gerekenler bir günümün nasıl geçtiği üzerine olmamalıydı belki. Evet, şu an vakit gece yarısını bir hayli geçti, hatta sabaha birkaç saat kalmış olmalı. Nedendir bilmiyorum son zamanlarda böyleyim işte. Sanki gece, güneşin doğuşunu tek başına beklemek istemiyormuş gibi yanına alıyor beni her gün. Saat 23:00 sularında duştan çıktıktan sonra evin içinde çıt çıkarmadan dolaşan bir kedi kadar sessiz bir şekilde attım yatağa kendimi. Gözlerimi yumdum ve uykuyu beklemeye başladım, gelmedi. Sağıma ve soluma dönerek yattığımda da uyku odama uğramadı, bundan önceki gecelerde olduğu gibi. Birden aklıma sen geldin, aslında uzun zamandır vardın ama belli belirsizdin, bir sabun köpüğü gibiydin misal, belirmesiyle kaybolması bir olan. Anladım ki annemin uzun sarı saçlarımı dakikalarca taradığı günler gibi aklımdasın. Aradan geçen bunca yıla rağmen neden bir anda yeniden dünyama girdin, açıkçası bunun cevabını arıyorum. Zamanında sana karşı yaptıklarımın cezasını mı ödüyorum, onu da bilmiyorum ama kesin olan bir şey var ki; kaç zamandır seni özlüyorum. Bu iki kelimeyi gün gelip de senin için söyleyeceğim ihtimal dahilinde bile değildi. Şu an hissettiklerim de aşk bâbında olmayabilir, ama ne önemi var ki zaten?
Evet, bu gece son derece beklenmedik oldu her şey. Yattığım yerden aniden kalktım. Anlamıştım; güneşin karşıdaki tepenin ardından yükselişini sabah serinliğinde yine izleyecektim. Pijamamın üzerine geceliğimi aldım, hava oldukça serindi, ve karanlık odamda pencerenin yanına sandalyemi çektim. Perdeyi araladığımda karanlık ve hafif puslu Ankara sokaklarında pazar yeri artıklarını süpüren birkaç çöpçü ve onlara sessizce eşlik eden bir kedi dışında hiçbir şey görmedim ama sokağa uzun süre bakmaya devam ettim. Dalmış gitmişim; çöpçülerin işlerini bir nebze olsun kolaylaştıran yağmurun yağmaya başladığını farketmeden. Sonbahar bas bas geldiğini haykırıyordu adeta. Belki de sadece hasretti bütün gece Ankara’ya yağan, kimbilir? Pencereye vuran hasret damlacıklarının şiddetini artırmasıyla silkelendiğimde sokak bomboştu, yanan gece lambalarının aydınlattığı bir otobüs durağına sığınmış iki köpek vardı, o kadar. O an, Haziran titreyişleri misali bir ürperti kapladı içimi. Sonrası malum, oturduğum sandalyeyi iki metre ötedeki masaya çektim. Kâğıt ve kalem sözleşmişçesine masanın üstündeydi. Yağmur oldukça şiddetli yağıyordu, ancak ben kâğıdı ve kalemi elime alınca aniden hafifledi. Sanki birkaç haftadır uykusuz geçirdiğim geceler ve az önce yağan yağmur amaçlarına ulaşmışlardı; gecenin bir yarısı bana seni hatırlatmışlardı tekrar ve geri çekilmişlerdi. Öyle ki; uzun zamandır yüzünü görmeyip, sesini dahi duymadığım sana bunları yazdıracak kadar.
Aradan tam olarak kaç ay geçti bilmiyorum. O gün yaşadığımız yol ayrımından sonra gün gelip de seni yeniden düşüneceğimi sanmazdım. Üzeri karalanmış lise sıralarında başlayan, aslında başlayıp başlamadığı bile kocaman bir soru işareti olan, arkadaşlığımız, arkadaşlık olarak kalsaydı belki seninle hâlâ görüşüyor olurduk, ancak senin için hissettiklerim yine böyle olur muydu, hiç sanmıyorum. Gözlerimizin ilk karşılaşması da yine böyle bir sonbahar günü olmuştu, hatta yazdıkça canlanan anılar yardımıma koşuyor ve sanki artık daha net hatırlıyorum; o gün de yağmur vardı Antalya’da ve ben cam kenarında dışarıyı izlerken sen yanıma gelip, dışarının soğuğu ellerine işlemiş olmasına rağmen; “Yağmuru çok severim, her gün de yağsa şikayet etmem. Hele bir de sonbahardaysan ve o sonbaharı da Antalya’da yaşıyorsan...” demiştin. Ben de sadece bakıp gülümsemekle yetinmiştim. Antalya sevgin de büyüktü, bir aralar benden daha çok sevdiğini düşünüp kıskanmıştım Antalya’yı. Evet, yüzüne karşı söyle(ye)mediklerimi kendime söylüyordum. Bana yaklaştığında gönül penceremi hep açık bırakıyordum ve oradan da sana karşı hep soğuk rüzgârlar esiyordu ve sen bunu hissetmene rağmen sesini dahi çıkarmıyordun. Beni acıtan hep bu olsa da her şeye rağmen benden kopmanı istemiyordum. O zamanlar sanki bir oyunun içindeymişim gibi hissediyordum; oyunda bir avcı vardı ve bir de kurban. Galiba avcı hep ben oluyordum.
Zamanı gelince sana fırsat da verdim. “Hiç şüphesiz ki dünyanın en güzel yeri olan Antalya”nın bunda payı büyüktü. Yalan söyleyemem, sık sık yaptığımız Kaleiçi yürüyüşlerimizde güneşin batışını izlerken bana anlattığın komutan Attalos’un hikâyesi hâlâ aklımda, Attalos’un “Bana dünyadaki cenneti bulun!” emrine askerlerinin Antalya’yı işaret ettiği de... Sana seni yazarken seni bir kez daha kıskandım Antalya’dan. Hani deniz feneri tüm gece kendisinin olan okyanusa aşıktır ya yalnız, tüm gece kendisinin olur tüm derya. Sesini çıkarmaz, çok mutludur çünkü. Sonra ay yerini yavaş yavaş güneşe bırakır. Okyanusu sarı bir ışık aydınlatmaktadır gün boyu. Dalgalar ve tüm mavilikler karanlık çökene kadar güneşindir artık. Deniz feneri aşkının gün ışığıyla dansını izler acı içinde, ama yine suskundur çünkü onun mutluluğu aynı zamanda kendi mutluluğudur. Akşam olup da güneş batınca artık sadece kendisi ve engin okyanus vardır. Sevdiğini aydınlatmak, onu mutlu etmek fırsatı artık yalnız onun elindedir. Bazen kıskanır ama yeri gelince sevgilerin en büyüğünü elinden geldiğince yansıtmaya çalışır. Benim kıskançlığım da böyleydi işte, ne eksik ne de fazla. Yanlış anlama, tesellim de var aslında; çünkü biz seninle kısa süren serüvenimizi “sevdaların başkenti”nde yaşadık.
Düşünüyorum da galiba ben değiştim, hem de çok. Kendimi ulaşılmaz hissederken bugünkü halime bakıyorum ve biliyorum ki bu eski ben değilim. Değişimden kastım olumlu değil. Bu değişimde senin de rolün var ama sen bunu bilmiyorsun, en azından bunları okuyana kadar bilemeyeceksin. Sen bana insanın sadece biyolojik değil, psikolojik olarak da gelişebileceğini öğrettin. Hata benim, geç öğrendim. O zamanlar çocuk oyuncağı gibi gelen bazı şeyleri hiçe sayarak savurdum ve artık ne kadar ulaşmaya çalışsam da ulaşamıyorum. Sana fazlasıyla acı çektirmiş de olabilirim. O zamanlar bunu isteyerek yapıyordum ve sen bunu bilmene rağmen her seferinde biraz daha inatçı oluyordun. Beni gerçekten sevenin sen olduğunu anlamam geç oldu. Okulun kapanmasına yakın olanlar ise her şeyin tuzu, biberiydi zaten. Her insanın bir dayanma sınırı vardı ve ben seninkini oldukça zorladığımı bilemedim. Bittikten sonra, bu kez ben izledim seni, ama hep gizli gizli... Konyaaltı’nda, ilkbaharın kaçak yağmurları ardında ellerin cebinde sahilde yürürken ıslanmaya aldırmadın bile. Seviyordun yağmuru, hele bir de Antalya’daysa. Yalnız bu kez hüznün tek taraflı değildi. Bilmiyorum, belki de hüzünlü olan bendim, kendimi inandırmaya çalıştığım bir durumdu sadece. Palmiye ağaçlarının yaprakları altından, deniz kenarında üşümemek için yalnızlığını örtünmüş gence bakıyordum. Sanki dalgalar seni, kumsal da beni anlatıyordu sana, biliyorum. Kumsala ulaşmak için savrulan dalga her çabasında sevgilisi kumsalın ellerine uzanıyor, fakat tutamadan geri çekiliyordu. O an bulutlar sanki sana ağlıyordu ve üzerime bıraktıkları her gözyaşı yüreğime saplanan oklardan farksızdı. O gün seni son görüşüm olmuştu, bu açıdan sana göre şanslıydım. Buna şans denirse tabii...
Aylar geçmişti ve eylül olduğunda Antalya’dan ayrıldığından haberim yoktu. Sonbaharı farklı bir yerde geçirecek olman beni şaşırtmıştı. Belki de Antalya’da sonbaharı sevmiyordun artık. Sonradan öğrendim ki eline geçen fırsatı iyi değerlendirmişsin ve okul için İstanbul’a yerleşmişsin. Hayalindeki iki kentten biriydi İstanbul, onu da hatırlıyorum. Hayallerini teker teker gerçekleştiriyordun, biri dışında. Benimle ilgili hayallerini yıktığım için şimdi çok üzgünüm.
Üç yıl mı oldu yoksa dört mü, tam olarak bilmiyorum. Tek bildiğim sevdaların başkentine veda edeli 2 yıl oluyor. Artık benim de ikâmetimde başka bir şehir var. Seni bıraktığım yerde değilim uzun zamandır. Giderken üzerime sadece ömrümün en büyük esareti olan hasretini aldım. Benim içimde Antalya kelimesi başlı başına seninle bütünleşmişti. İçinde senin olduğun bir şehir beni de rahatsız ediyordu artık. Ankara’dayım artık ben de, belki bir yerlerden kulağına çalınmıştır. Başlangıçta iyi oldu böylesi. En azından anılardan kaçmak için durmadan yol değiştirmek zorunda kalmayacağım. Kaleiçi’ndeki günbatımları, Konyaaltı sahili, körfez, Yat Limanı, Lara önce sensiz kaldı, sonra da ben terkettim umursamazca. Antalya’ya en son şehirlerarası bir otobüsten baktım. Başımı yasladığım otobüs camından koca şehire son bir bakış attım Kepez üstünden, gözyaşlarımın farkına daha sonra vardım.
Şimdi beni görsen bitik sesli bir kız bulursun karşında. Şaşırırsın. Adımlarım başka sokaklara götürüyor artık beni. Girdiğim her sokakta seni buluyorum, burada bile. Yeni farkına varabildim girdiğim her sokağın aslında bilinçaltım olduğunu. Öylesine yer etmişsin ki bende ve ben de öylesine yok saymışım ki her şeyi. Öyle bir hâl aldım ki sorma gitsin. Sabahları keyifsiz kalkıyorum mesela ve güneşten önce yokluğun giriyor odama ve açık penceremden içeri süzülen sensizliği nefes nefes içime çekiyorum her gün. Ardından yalnızlığın zehirli çiçeklerini suluyorum gözyaşlarımla ve yavaş yavaş yüreğimde tomurcuklanmaya başladıklarını hissediyorum. Hatırlar mısın bana söylediğin son sözü? “Sen benim için ‘hep beklenen’ ama aslında ‘hiç gelmeyecek olan’dın.” O zamanlar bana pek bir anlam ifade etmiyordu bu sözler. Balıkçının balık olmayan bir denizde boşa kürek sallaması gibi bir şeydi. Artık daha iyi anlıyorum, çünkü rollerimizin değiştiğini hissediyorum. Yolumuz kesişmez bir daha, onu da biliyorum. Ama ben yine de bekliyorum.

22 Eylül 2007 Cumartesi

Şimdi Okullu Olduk!


"Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz, yaşasın okulumuz" şarkısını mırıldanarak başladık biz okullu olmaya. Bebeklik çağımız sona ermiş, adam olma yolundaki ilk adımı gideceğimiz okulun bahçesine atmıştık. İlkokula başlayacaktık ya dünyanın en büyük insanı oluvermiştik bir anda. Dünyayı biz yaratmıştık ve etraftakiler biz ne dersek onu yapmak mecburiyetindeydi.
Aslında benim okulla ve öğretmenlerle tanışmam öyle pek hoş başlamadı. Başlangıçta ne kadar hevesli de olsam anaokulunu ocak ayında terk ettim. O sabahı da unutamam. Erkenden kalkmış cicilerimi ve bicilerimi giymiş, hevesle okula başlamak için ebeveynlerimin ellerini tutup yola çıkmıştım. Yalnız çıkış o çıkış. Sokağa ayak basar basmaz yan çizmiş, ağlamaya ve hatta sızlanmaya başlamıştım. Belli bir süre beni anaokuluna götüren annemin benimle birlikte sınıfta kalması için yalvardığımı hatırlarım. Kadıncağız kalamazdı elbette gün boyunca orada. Beni avutmak için koridorun köşesinde beklermiş gibi davranıp, sınıfın kapısı kapanır kapanmaz evin yolunu tutarmış. Arada sırada dedem de uygulamak zorunda kalıyordu aynı plânı. Zaten daha önce de dediğim gibi çok fazla durmuyorum o anaokulunda, duramıyorum. Kaçış yok tabii, ilkokulun yolları bekler beni...
Ertesi sene ilkokula başlama zamanı geldiğinde biraz daha rahattım. En azından 6-7 ay daha fazla büyüktüm. Hem galiba anaokulundayken sorun bende değildi, çocukluklarından kurtulamayanlardaydı(swh). Benim zamanımda şimdiki gibi çocukların alışmasını sağlamak amacıyla okullar bir hafta erken de başlatılmıyordu. Eli mahkum gitmek zorundaydık öyle ya da böyle. Hızlı da başlamıştım okula. Hızlı derken derslerden bahsetmiyorum. Buradaki "hızlı"nın anlamı "fırlamalıkla" muadil. Daha okulun ilk gününde tanımadığım kızların üzerine atladığımı bilirim. Hımm. Sanırım bundan bahsetmesem daha iyi olurdu (Çocuktum ama, masumdum).
Sonra her sabah andımızla başlardık. Bazen benim de okuttuğum olurdu, güzel olurdu. Pazartesi sabahları tatilin etkisinden İstiklâl Marşımız kurtarırdı bizi. Yine cuma öğleden sonraları tatil zilini de o çalardı. O anlarda adeta bir yarışmanın içindeymişçesine olanca sesimizle yüklenirdik mısralara; "KORKMA SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK..."! Sanki sesi en çok çıkana promosyon olarak bir gün fazladan tatil verilecekmiş gibi...
Sabahları yataktan kalkmak güzel gelirdi o zamanlarda. Şimdiki gibi değildi yani. Annemin hazırladığı kahvaltıyı iştahsız bir şekilde yarım yamalak mideye indirdikten sonra, yine annemin hazırladığı beslenme çantam ile okula giderdim. O çantada suluğundan, ne kadar nefret etsem de, haşlanmış yumurtasına kadar olurdu. Bir de Yerli Malı Haftalarımız olurdu ki iple çekerdim. Sınıf ortadan kalkar bir anda piknik yapar halde bulurduk kendimizi. Hoştu tabii!
Derslere gelince... Bir Hayat Bilgisi vardı ki hâlâ onun üzerinde çalışmalara devam ediyoruz. Ömrümüz yettiğince de devam edecek gibi görünüyor. Hayatımı karartan, başımın belası matematikle de tanışıklığımız o yıllara dayanır. Fiyakalı ismi "abaküs" olan sayı boncuklarımız vardı ki sayesinde sayı saymayı öğrendik, sağ olsun o da. Bir hata yaptığımızda genelde elimizde patlayan ince öğretmen sopalarıyla tanışmamıza vesile olmuşluğu da vardır kendisinin. Yine sayabilmemize yardımcı olan plâstik fasulyelerimiz, krakerleri andıran ince ve uzun çubuklarımız da vardı bizim. Defterlere ve kalemlere de sahiptik. Onlarla yazılar yazar, çizer, oynardık. Haftada bir öğretmenimiz, güzel yazıp yazmadığımızı görmek için kontrol ederdi hep. Hâlâ düzeltemedim doktor yazımı.
Müzik dersinde ise tohumları fidanlara, fidanları ağaçlara döndürmekten ve elimizde baltalarla ormana gitmekten başka bir şey yaptımızı hatırlamıyorum.
Sonra fiş defterleri tutardık. Ali'yi ata baktırır, Işık'a ılık süt içirir, Ömer'e de mısır yedirirdik o defterlerde. Tasası da bize düşerdi.
Resim dersim hep "pekiyi"ydi. Daima ağaçlar, sivri uçlu dağlar ve çöpten adamlar çizerdim. Çöp adam dedim de nasıl unuturum. Hayatımızın belki de ilk kahramanıyla tanışmamız da aynı döneme rastlar. İstisnasız herkesin arkadaşlığını tereddüt etmeden kabul etmiştir o. Zaman zaman tatile giden, canı istediğinde atına binen, ödevini yarına bırakmayarak hepimize örnek olan, vücudu gibi tek boyutlu yaşayan Cin Ali'ydi o. Bir de topacı vardı. Efendi olmasına efendiydi de, lâkin efendiliğin birilerine battığı ülkemde "çağa" ayak uyduramadığı gerekçesiyle müfredattan kaldırdılar Cin Alimiz'i.
Velhasıl günümüzde okula başlayan çocukları gördükçe hüzünleniyorum. Kendim için değil elbette. O ufaklıklar için. Ben "ufaklıkken" yaşadığım heyecanın aynısını yaşıyorlar mı? Sanmıyorum! İleride neler anlatabilirler? Bilmiyorum! O çocuklar bilmiyorlar, belki bilseler de anlamsız bulacaklar ama bizim abaküsümüz, Yerli Malı Haftamız, divitlerimiz, masmavi önlüklerimiz ve rengârenk fasulyelerimiz vardı. Bir de Cin Alimiz... Velhasılı kelam çok mutluyduk biz onlarla...