john ronald reuel tolkien etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
john ronald reuel tolkien etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2009 Salı

The Legend of Sigurd and Gudrûn

Beklenen kitap içinde bulunduğumuz hafta içerisinde kitapçılardaki yerini aldı. Tolkien'in The Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi'nden önce kaleme aldığı bir eser Sigurd ve Gudrûn Efsanesi... Ustanın kendisinin ve oğlu Christopher Tolkien'in önsözüyle başlayan eser şimdilik Türkçe'ye çevrilmiş değil. 375 sayfalık esere dün sahip oldum. Fiyatı biraz el yakan cinsten ama söz konusu Tolkien olunca ses etmiyoruz tabii. Dün geceden beri sahip olduğum heyecanın sebebidir bu kitap.

7 Mayıs 2009 Perşembe

The Hunt For Gollum

2003 Aralık ayında Return of the King'i izledikten sonra büyük bir boşluğa düşmüştüm. Evet buna ilk defa değinmiyorum ve belki de anlata anlata gına getirdim. Olabilir. Söz konusu LOTR ise gerisi teferruattır, falan filan...
Neyse... Geçtiğimiz yıl müjdeli haberi almıştık. The Lord of the Rings üçlemesinin ardından hikayenin öncesinin konu alındığı The Hobbit'in de beyaz perdeye uyarlanacağının müjdesini vermişti Peter Jackson ve Guillermo Del Toro. Heyecanımın haddi hesabı yoktu tabii ama 2012'ye gelene dek de yığınla gün vardı önümde. Kitabı tekrar tekrar okumak ya da üçlemeyi artık bilmemkaçıncı kez izlemek bir yana da, yeni bir şeyler görmek içindi tüm sabırsızlığım. Nihayet birkaç ay evvel ben ve benim gibilerin sesini duyan bir amatör ekip çıktı. 3000 Dolarlık bütçeleri ile 40 dakikalık bir kısa film çekeceklerini, 3 Mayıs 2009 tarihinde de Dailymotion üzerinden filmin gösterimini yapacaklarını açıklamışlardı. The Hunt for Gollum isimli filmin hikâyesi The Hobbit'ten sonrasını ve The Lord of the Rings'ten öncesini ele alıyordu. Tek Yüzük'ün Shirelı Bilbo Baggins tarafından ele geçirilmesinin ardından Yolgezer'in Gollum'un peşine düşüşünü 40 dakikaya sığdırmayı başarmış bir yapım bu. Orta Dünya'nın kaderini henüz yolunda başında tayin etme görevi Gandalf tarafından Aragorn'a verilmiştir. Bundan sonra Aragorn'u Gollum'u tayflardan önce bulmak için yollara düşmüş halde görürüz.
Evet, amatör bir grup tarafından çekildi The Hunt for Gollum. Zaten filmin aylar evvel yayınlanan fragmanlarında da bu belirtilmişti. "A film made by fans for fans" sözünden bunu anlamak mümkündü. Filmi izledikten sonra söyleyebiliyorum ki çok kaliteli bir iş çıkarmış abiler. Elceğizleri dert görmesin. Kanımca Tolkien'in dünyasındaki karanlık atmosferi Jackson'dan bile iyi yansıtmışlar. Bunu isteyerek mi yaptılar bilemiyorum ama amatör bir yapım olmasının bundaki payı son derece büyük diye düşünüyorum. Zira eldeki son derece düşük bütçeyi nereye harcayacağını şaşırır insan. Makyajlar, efektler, karakterlerin dünyası... Yapılan iş saygıyı hak ediyor, kesinlikle. The Hobbit'i heyecanla bekleyen bünyelerin de ağzına bir kaşık bal sürmeden edemiyor bu yapım.
Filmi izlemek isteyenleri şöyle alalım o halde:

http://thehuntforgollum.s3.amazonaws.com/index.html

30 Mayıs 2008 Cuma

The Lord of the Rings: The Two Towers

Malum Tolkien denince akan sular duruyor bende. Kendisinin eserleri içinde de en meşhur olanı tahmin ettiğiniz üzere Yüzüklerin Efendisi üçlemesi. Esere ve yazara blogda olabildiğince fazla yer ayırmaya çalışmıyorum. Kendiliğinden oluveriyor. Kütüphaneme baktığımda gözüme ilişiyor kitaplar. "Aaa bunu yazmalıyım" diyorum ve yazıyorum. Yazdım da. Ağustos ayında olması gerek. Sonra Blind Guardian dinlerken "Bu şarkı da nefismiş" diyorum, parçanın adına bakınca Lord of the Rings ismi gözüme çarpıyor. "Eee haydi bunu da Dinlenmesi Gerekenler'e ekleyeyim" diyorum. O da eklendi. Filmlerin ve kitabın üzerinden bir kez daha geçerken bu defa müthiş replikler gözüme çarpıyor. "Aha, bunun da yeri Büyük Filmlerden Büyük Replikler" olmalı diyorum, oluyor. Ben bir şey yapmıyorum yani. Vallahi. Ha olur ya... İçinizden birileri "Başlarım senin Tolkien'ine de Yüzük'üne de onun efendisine de" diyebilir. Böyle durumlarda profilimden e-posta adresime ulaşabilir ve sorunu ulu orta değil benimle, bire bir, çözme yöntemine başvurabilirsiniz. Hatta bir yerlerde buluşup işi kökünden de halledebiliriz. Belki de sadece mutfağa gidip çay koymamı istersiniz. Bakın bunu tercih ederim.
Birkaç ay önce anılarla dolu bir Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği yazısı yazmıştım. Kitabı değil, filmi ele almıştım. Bir şey yarıda kesmek olmaz. Peter Jackson ilk filmi çekip ikinci ve üçüncü filmleri "Bundan sonrasını izleyici kendi kafasında çeksin" demiş midir? Elbette hayır. Benim durumum biraz farklı tabii. Ancak olsun bahane bahanedir. İlk filmin ardından ikinci film hakkında da birkaç detaya başvurmak istedim.
Az sonra okuyacaklarınız her zaman yazdıklarımın çok dışında bir film yazısı olacak. Yüzüklerin Efendisi'ni bilmeyen kalmadı. Ben kime ne anlatacağım. Ha, bilmeyen kaldıysa da kusuruma bakmasın artık. Çünkü bu kadar detay içeren bir eserin şurasında olan şu'yu anlatamayacağım. Dedim ya, farklı olacak bu yazı. Konuyu falan geçeceğim. Üçlemenin en çok tartışılan filmi üzerindeki eleştirilerden bahsedeceğim.
Dünyadaki puristlerin sayısı bilinmez. O kadar çoktur ki bu adamlardan. Sanki tanrı onları insanları sinir etsinler diye yaratmıştır. Bir romanı çok severler mesela. Hastasıdırlar. O roman üzerindeki bilgilerini başkaları ile kıyaslamaktan büyük haz alırlar. "Ben daha iyisini biliyorum" ve "Ben senden daha detaylı okudum" demekle eşdeğerdir bu. Evet, tam üstüne bastınız, bir nevi sidik yarışı yani. Yüzüklerin Efendisi fanatiklerinde de bu duruma çokça rastlanır. Artık gına getirmiştir bu durum. Kendim fanatiği olduğum için bu konu hakkında çok rahat içimi dökebilirim. Kendim gibi olan birçok Yüzüklerin Efendisi fanatiği ile karşılaştım. "Kendim gibi" demekten kastım fanatiklik. Yoksa onlar gibi değilim, çok şükür. Bir yerden konu açılır. Bu "bir yer" de kitaplar olur. Muhabbetin gidişatına dayalı olarak ben "En sevdiğim eser Yüzüklerin Efendisi'dir. Bugüne kadar şu kadar kez okumuşumdur" derim. Ancak kesin ve doğru bir rakam veririm. Sonra karşımdaki adam atlar. Ben ne sayı verdiysem iki katını söyler. Bu da onun kitabı benden daha fazla sevdiği anlamına gelir onun gözünde. Eh, ona göre ben yıkılmışımdır da Allah bilir. Hatta hiç unutmam, bir arkadaşım kendisini kıyaslamak uğruna bir demirciye Narsil'i bile yaptırdığını söylemişti. "Yürü git" derler adama. Allah'ın dünyadan bihaber demircisine "Bana Narsil'i döver misin" desen, "Narsil kim hemşehrim, sana ne yaptı ki" demezsen gelin suratıma tükürün. Neyse, fazla konu dışına çıkmayalım. Demem o ki, bu puristler bilmişlikleri ile bana isyan ettirecek en sonunda. Öykünün birinde bir kurbağa vardır. Bir ineğe özenir. Şişer, şişer, şişer ve en nihayetinde eşyanın doğasına mağlup olarak patlar. Ben hep o kurbağaya benzetirim bunları. Ahkâm kesmelerinden bıktım artık. Zaten artık karşılaştığım bu kafadaki insanlara "Tamam, sen aslansın, kaplansın" diyorum ve geçiyorum. Ancak burada konuşacağım. The Two Towers'in fragmanları ile başladı her şey. New Line Cinema tarafından internet ortamında salınan ilk fragman ardından saydırmaya başladı serinin ultra fanatikleri. Kısa bir sabır müddetinden sonra da film geldi sinemalara. Aylardır beklediğim filmden hayranlıkla çıktıktan sonra yorumlara bakmak istedim birilerinin utanmış olduğunu umarak. Yok arkadaş, iflah olmuyordu bu adamlar. Doyumsuzluğun da o kadarıydı yani. Hani bulsam bir odun bellerine bellerine verecektim. Hepsinin tek bir ağızdan konuşarak vardıkları ortak kanı şuydu: "Olmamış arkadaş bu. Kitabın 67'nci sayfasında 27'nci dakikadaki olay yoktu bir kere. Sonra kitabın sonu neden üçüncü filmin başına atılmış. I ıh, tu kaka". "Ulan" derler adama, "sen bu seriyi okuduğuna emin misin be dallama"... Eh, haydi okudun. Bilmez misin ki bir yönetmenin bakış açısı yazarınkinden çok farklıdır. Ne bekliyordun ki sen? Kaldı ki bu arkadaşlara 180 derecelik zıt bir açıyla giderek bu filmin tüm zamanların en iyi uyarlamalarının başında geldiğini iddia edeceğim. Filmin ilk yarısında izlenilenler kitabın neresiyle uyum sağlamıyor? Karakterler deseniz %75'i harikulade bir şekilde aktarılmış. Her okurun kafasında canlanan mekanlar ve karakterler farklıdır elbet tabii. Ancak Peter Jackson öyle bir iş çıkarmış ki hafızalardakine yaklaşmayı başarmış. Bir Gollum, bir Nazgûl, bir Miğfer Dibi, bir Grima Wormtongue daha nasıl yansıtılsın beyaz perdeye? Haradrim'den gelenler de kurt biniciler de Treebeard da ancak bu denli güzel ve gerçekçi yansıtılabilirdi. Dead Marshes ve Black Gate'nin görselliğinden, Lembas'ların da yapraklara sarılması gibi bir ince ayrıntıdan bahsetmiyorum bile. Ha, filmin eksikleri yok mu? Kime göre neye göre? Kitap ile bire bir bakanlar için dolu eksik var. Ben de bulabilirim. Hatta söyleyeyim size birkaç tane. Biiir... Kitapta Haldir ve arkadaşları Miğfer Dibi'ne "hurra" girip Theoden'in karizmasını yok ediyorlar mıydı? Purist arkadaşlarımızın da hemen atlayacağı gibi kitaptaki Boruşehir Savaşı tamamı ile Rohan kralı Theoden'in zaferidir. Elfleri karıştırmayalım lütfen. Sonra... Gimli karakteri kitapta bu kadar espritüel miydi? Filmde resmen maskara edilmiştir size göre, değil mi? Nasıl da bildim bakın. Müneccim de değilim üstelik. Hem neydi o forumlarda üstüne basa basa belirttiğiniz Theoden'in içinden Saruman "şeytanını" çıkartma sahnesi! Ne yapalım biliyor musunuz? Maraton gibi bir program hazırlayalım televizyonda. Siz de Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu misali size göre yanlış olan pozisyonları, pardon sahneleri yorumlayın. İnanıyorum ki o vakit dünya daha bir yaşanabilir olacak. Hem, sizi gidi Cekular bir film böyle mi izlenir? Oradaki duyguya bakacaksınız.
Bitmedi... Her şeyin en iyisini bilen sizler Yüzüklerin Efendisi'nin nereden baksanız 1300 sayfalık bir eser olduğunu da bilirsiniz. Aynı zamanda bu eserin bir çok mekan, ırk ve karakter analizi içerdiğini de unutmamışsınızdır. Eh, Yüzüklerin Efendisi'ni bu kadar bilen sizin gibiler bu efsanenin The Hobbit ve Silmarillion gibi bir öncesi olduğunu da bilir. The Hobbit'i 300, Silmarillion'u da 600 sayfadan hesap edin. Bu kadarını da yapabilirsiniz sanırım. Şimdi... 1300 sayfalık bir eserin sinema uyarlamasından bahsediyoruz. Bu eser 9 saate sığdırılacak. Bütün karakterler, mekanlar, ırklar, olaylar anlatılacak... Yetmeyecek hikâyenin bir bütün olmasını sağlayacak olan Silmarillion ve The Hobbit'e de göndermeler yapılacak. Sonra, siz daha iyisini yapabilecekmişsiniz gibi, durmadan yapım ekibine bel altından vuracaksınız. Yok ya! Hem bakın o eleştirmekten büyük haz duyduğunuz yönetmen Peter Jackson bu konuda ne demiş: "You shouldn't think of these movies as being The Lord of the Rings. The Lord of the Rings is, and always will be, a wonderful book - one of the greatest ever written. Any films will only ever be an interpretation of the book. In this case my interpretation." Anlamadınız mı? Bilmişliklerinize İngilizce'yi de katın öyleyse. Sonra bir de çıkıp "Peter Jackson kendisine Oscar kazandıran Tolkien'e teşekkür dahi etmedi" deyip adamın sinirini bir daha bozun. İşte o zaman bi' defolup gidin ve çay koyun. Siz bu kitapları da bu mantıkla okuduysanız vay Tolkien'in hâline...

18 Mayıs 2008 Pazar

Gil Galad

Gil Galad was an elven king
of him the harpers sadly sing:
The last whose realm was fair and free
between the mountains and the sea.
His sword was long, his lance was keen,
his shining helm afar was seen;
the countless stars of heaven’s field
were mirrored in his silver shield.
But long ago he rode away,
and where he dwelleth none can say;
for into darkness fell his star
in Mordor where the shadows are...

25 Mart 2008 Salı

The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring

Allah biliyor ya ne kadar çok heyecanlandığımı hatırlamıyorum haberi ilk kez aldığımda. Lisede olduğumu ve ortaokuldayken o heyecanı çevrilen her sayfada tattığımı hatırlıyorum ama. The Hobbit ile başlamıştı her şey. Çevrilen son sayfa ve arka kapağa atılan uzun ancak bir o kadar hüzünlü bakışın yarattığı etki tarif edilemezdi. İlk defa bir kitaptan böylesine etkilenmiştim. Ancak son kez de olmayacaktı tabii. Liseye yeni mi başlamıştım yoksa ortaokul bitmek üzere miydi bilmiyorum. Ancak bu zaman aralığına tekabül etmişti The Hobbit'in öyküsünün devamı olan Yüzüklerin Efendisi miti ile tanışmam. Ben sıra altında çaktırmadan satırları gözlerimle takip etmeye çalışırken her yeni derste farklı bir öğretmeni yok saymanın hazı bambaşkaydı. Aslında öğretmenleri yoksaymak mı yoksa Frodo Baggins ve yoldaşlarının uzun ve zorlu yolculuğuna tanıklık etmek mi haz vermişti diye sorsam kendime ikinci seçeneği işaretlerim düşünmeden. Biten her kitabın ardından serinin diğer kitabını almak için para biriktirdiğim günler de çok uzak gelmiyor artık. Para denkleştirme işleminin tamamlandığı günler bayramdı adeta. Bir önceki kitapta insanı heyecan çölünün ortasında susuz bırakan macera kaldığı yerden devam edecekti. Üç kitap da tamamlandıktan sonra düşülen boşluk bende dipsiz bir kuyuda yapayalnız kalmış hissi yaratıyordu. Üstelik yardımıma yetişip de ip atacak bir Allah'ın kulu olmuyordu. Olması da mümkün değildi zaten. Yukarıda ışığı görüp de kendini dışarı atamamak zor olsa gerekti. Çareyi kendim üretmeliydim. Ürettim de... Her sene, her ay, her hafta... Canım ne zaman istersen kitapları raftan alıyorum ve bölümleri teker teker gözden geçiriyordum. Her ne kadar bu işlemden sıkılmamış olsam da bana ilk okuduğum zaman hissettiğim duyguyu yeniden yaşatacak bir yol gerekiyordu. Tam da bu noktada Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson yardımıma yetişti. Gerçek olması ve içinde yer alabilmek için sahip olduğum pek çok şeyden vazgeçebileceğim efsane filme çekiliyordu. Yüzüklerin Efendisi'ni beyaz perdede izleme fırsatım olacaktı. Ortaya çıkacak olan yapıtın kendi hayalgücümün değil de yönetmenin hayalgücünün bir ürünü olacak olmasını da pek takmamıştım ayrıca. Artık yapmam gereken sadece beklemekti. Başka çerem de yoktu zaten. Bekleme sürecini Frodo'yu, Gandalf'ı, Aragorn'u ve diğerlerini kimin oynayabileceğini düşünerek geçirdim... Çok da güzel olmuştu.
Serinin ilk kitabı olan Yüzük Kardeşliği'nin filmi Aralık 2001'de ülkemizde vizyona girecekti. Son 1 aya girildiğinde fragmanları kaç defa izlediğimi, odamın duvarlarına kaç tane poster astığımı bilmiyordum. Hazırladığım bir takvime mahkum misali her gün çizikler atıyordum. Filmin vizyona gireceği cuma gününe tam bir hafta önceden biletimi de almıştım. İşin garibi sınıftaki arkadaşlarım da benim heyecanıma ortak olmuştu ki hâlâ hatırladıkça gülerim buna. O beklenen cuma günü geldiğinde okuldaki hiçbir derse kulak veremediğimi bilirim. Belki çok fazla abartıyordum ama buna da engel olamıyordum.
Gece geç saatlerde salondan ayrıldım. Her ne kadar kitaptaki bazı önemli noktalar pas geçilse de böylesine ayrıntılı bir kitabı aktarabileceği en iyi şekilde aktarmıştı Peter Jackson beyaz perdeye. Ancak yine de Yaşlı Orman'ı, hobbitleri Söğütadam'dan kurtaran Tom Bombadil ve eşi Altınyemiş'i, hatta filmde çocuk gibi gösterilen Frodo Baggins'in aslında 50 yaşında olduğunu da filmde görmek isterdim. Evet, çok şey istiyordum. İleri de ben de yeni versiyonunu çekecek olursam her ayrıntıyı koyacağım filmlere, söz!
Salondan çıktıktan sonra bir sene sonrasını beklemenin ne kadar zor olacağını düşünüyordum. En azından elimde Yüzük Kardeşliği'nin bir DVD'si olsaydı sıkıldıkça izleyebilirdim. Fakat o vakitler DVD'ler şimdiki gibi erken çıkmıyordu. Yüzük Kardeşliği'nin DVD'sine sahip olabilmek için ağustos ayına kadar beklemek zorunda kalmıştım. Şimdi kütüphaneme göz attığımda serinin üç kitabını ve tek ciltlik özel versiyonunu kitaplığın en güzel yerine koymuş olduğumu; arşivime baktığımda ise üç filmin de VCD'lerine, DVD'lerine ve hatta yurt dışından getirttiğim her bir filmi 30 dakika daha uzatan genişletilmiş versiyon DVD'lerinin de olduğunu görüyorum. Bu da gereksiz bir ayrıntı oldu işte.
Serinin benim gibi manyakları ve normal hayranları bilirler ama ben yine de adetimi bozmayarak The Fellowship of the Ring'in gidişatı hakkında kısa bir bilgi vereyim. Efsanenin temelini seven ya da sevmeyen herkes bilir. Yüzüklerin Efendisi son 100 yılın en çok okunan kitabı arasında en başta gelir çünkü. Bilmemek ayıptır :) Sadece bir fantezi romanı değil; insanlığın halini, iktidar mücadelesi ve savaş üzerine bir romandır. Aynı zamanda umutsuz bir yolculuğu, en küçük varlığın bile dünyanın kaderine hükmedebileceğini, fedakârlık ve dostluğun nelerin üstesinden gelebileceğini, hırs ve ihanetin nelere mâl olabileceğini anlatan bir efsanedir... Sauron (kim olduğunu anlatabilmem için Silmarillion'un derinlerine inmem gerek, kusura bakmayın) Güç Yüzükleri'nin yaratıcısıdır. Bunlardan üçü olan Nenya, Narya ve Vilya elf ırkının krallarına; yedisi cüce ırkının hükümdarlarına ve dokuz tanesi ise tamahkâr insan ırkına Sauron tarafından armağan olarak verilmiştir. Ancak Sauron habersizce bir yüzük daha yaratmıştır. Bu yüzüğe tüm nefretini ve enerjisini koymuştur. Bu Tek Yüzük ile diğer bütün yüzüklere hükmedebilecek ve bu sayede Orta Dünya'nın tek sahibi olacaktır. İnsanlar, elfler ve cüceler için yapılabilecek tek şey giderek güçlenen Sauron'un Tek Yüzük'ünü yok etmektir. Ancak bu hiç de kolay değildir. Tek Yüzük sadece yapıldığı yer olan Mordor'daki Orodruin'de yok edilebilmektedir. Mordor ise Sauron'un ikamet ettiği diyardır. Bir başka deyişle girişi olan ama çıkışı olmayan bir diyardır... İnsanlar ve elflerden oluşan ittifak güçleri Mordor'un kapısına dayanırlar. Başlangıçta imkânsız olan zafer çok yakındır. Yüzük Sauron'un parmağından kesilip alınır. Ancak yüzüğü ele geçiren Gondorlu İsildur Yüzük'ün cazibesine kapılır ve Tek Yüzük'ü yok etmekten vazgeçer. Tüm Orta Dünya'nın kaderi o anda yazılır. Yüzük'ün kendi iradesi de vardır ve kendisini ele geçiren herkesi yönetebilmektedir. İsildur'un da sonunu hazırladıktan sonra tam 2500 yıl boyunca sırra kadem basar. Bu noktada The Hobbit önplana çıkar. The Hobbit'te Bilbo Baggins isimli bir hobbit Yalnız Dağ'a yaptığı bir yolculuk sırasında Tek Yüzük'ü bulur. Yüzük Kardeşliği'nde ise Bilbo'nun yeğeni Frodo ve arkadaşlarının Tek Yüzük'ü yok etmek amacıyla çıktıkları yolculuğun ilk bölümüne tanıklık ederiz. Savaşlardan ve her türlü sorundan ırak yaşayan hobbitlerin diyarı Shire'da başlayan yolculuk önce elf kralı Elrond'un Ayrıkvadisi'ne, oradan cüce hükümdarların mekanı Moria'ya ve sonrasında da Anduin nehrinin kıyılarına dek uzanır. Burada kardeşlik dağılır ve ikinci film olan The Two Towers beklenir.
Filmlerin yönetmen koltuğunda oturan isim Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson. Peter Jackson yönetmenlik kariyerine 15 yaşında başlayan, yaptığı birçok gerilim filmiyle bir bakıma başarıyı yakalayan ancak hak ettiği şöhreti 2001 yılından itibaren vizyona giren Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ile yakalayan bir yönetmen. Kendisi çocukluğunda Yüzüklerin Efendisi için "Şu hikâyeyi biri çekse de izlesem" diye düşünürmüş bu görevin kendisine kısmet olduğunu bilmeyerek. Böylesine ayrıntılı ve yorucu bir işin üstesinden kalkabileceği en iyi şekilde kalkmış, serinin almadık Oscar bırakmayan son filmi The Return of the King ile de en iyi yönetmen Oscar'ını kucaklamıştır.
Jackson için filmleri çekmekten daha zor olanının oyuncu seçimleri olduğunu düşünüyorum. Çünkü kitaptaki her karakter son derece ayrıntıya sahip karakterlerdi ve seçilecek oyuncuların üzerinde bu karakterlerin tam oturması gerekiyordu. Ben bu anlamda da başarılı buldum Jackson'u. Filmin oyuncu kadrosunda gerçekten kayda değer isimler bulunuyor. Bunların en başında gelen isim Christopher Lee. 86 yaşındaki oyuncu seride Saruman karakterine muhteşem bir şekilde hayat vermişti. Diğer önemli isimlerden Ian Holm Bilbo Baggins'i, Ian McKellen de Gandalf'ı canlandırdı. Filmdeki yıldızlar geçidi bu isimlerle sınırlı kalmadı tabii. Oscar adayı oyuncu Viggo Mortensen hikâyenin ana karakterlerinden Aragorn rolüne bürünürken, Oscarlı oyuncu Cate Blanchett ise elf kraliçesi Galadriel'e hayat verdi. The Matrix serisinin Agent Smith'i Hugo Weaving elf kralı Elrond'u, ünlü oyuncu Sean Bean kardeşliğin üyelerinden Gondorlu Boromir'i, emektar aktör John Rhys-Davies cüce Gimli'yi, Karayip Korsanları'nın Will Turner'ı Orlando Bloom Legolas'ı, fedakâr ve azimli hobbit Samwise Gamgee'yi Sean Astin, yüzük taşıyıcısı Frodo Baggins'i Elijah Wood, elf prensesi Arwen'i Liv Tyler, Meriadoc Brandybuck'u Lost'un Charlie'si Dominic Monaghan, bir diğer kardeşlik üyesi olan Peregrin Took'u da Billy Boyd canlandırdı.
The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring hakkında bir şeyler karalamaya çalıştım. Bir film yazısından öte biraz anı da kokmadı değil bu yazı. Gereğinden fazla uzattığımın da farkındayım. Benim yazacaklarım burada son buluyor. Bundan sonra okuyacaklarınız film ile ilgili ilginç ayrıntılardan oluşmakta. Yani alınteri değil kopyala-yapıştır...

  • Aragorn rolü için önce Stuart Townsend seçilmiş fakat 4 günlük çekimden sonra Peter Jackson rol için daha yaşlı bir aktör gerektiğini farkedip Stuart Towsend ile Viggo Mortensen'i değiştirmiş.
  • Elf lordu Elrond'u David Bowie'nin oynayacağı söylense de rolü Hugo Weaving kapmış.
  • Daniel Day-Lewis, Aragorn rolünü oynamayı reddetmiş.
  • Filmin başında Galadriel'in Yüzük'ün hikayesini anlatması sırasında John Howe ve Alan Lee'yi 9 insan kralından ikisini canlandırırken görebilirsiniz.
  • Filmin giriş sahnesinin anlatımı için önce Elijah Wood ve Ian McKellen düşünülmüş ama sonuçta sahne Cate Blanchett'e kalmış.
  • Bilbo Baggins'in doğumgünü pastasında 111 tane mum varmış ve normal olarak polyesterden yapılan pastayı tutuşturuvermiş.
  • The Lord of the Rings serisinin çekimi Yeni Zelanda ekonomisine 200 milyon dolar ek para getirmiş.
  • Filmin Special Edition DVD'sinin jeneriğine isimlerini koydurmak isteyen hayranlar kişi başı 39.95 $ ödemişler.
  • Hobbiton'un yapımına filmin çekimleri başlamadan 1 sene evvel başlanmış. Gerçekten yaşanır ve doğal bir yer olduğunu göstermek için gerçek sebzeler ve çimler ekilmiş. Hatta çimlerin ne kadar uzun olacağına karar vermek için koyunlara yedirmişler önce.
  • Moria madenlerinin kapısı, yol işaretlerinin yapıldığı maddelerden yapılmış.
  • Moria madenlerindeki orkların çığlık sesleri için, possumların kaydedilmiş sesleri kullanılmış.
  • Mağara trolünün sesi için mors, kaplan ve at sesi karışımından oluşan bir ses kullanılmış.
  • Çekimlerinin dışında kalan zamanlarda sörf yapan Viggo Mortensen bir gün yaralanıp yüzünün tek tarafı mosmor olunca, makyajla kapatamamışlar ve Peter Jackson o gün çekilecek sahne için yüzünün tek bir tarafının çekilmesine karar vermiş. Bu sahne de Moria madenlerine girdikleri sahne oluyor.
  • Orlando Bloom aslında Faramir rolü için seçmelere katılmış ama Legolas rolü için geri çağrılmış.
  • Filmin fragmanı internette yayınlandığı ilk 24 saatte 1.6 milyon kere bilgisayarlara indirilmiş.
  • Filmin orjinal uzunluğu 4 buçuk saatmiş.
  • Bir dövüş sahnesinde Viggo Mortensen'in dişi çıkmış ve ögle yemeği arasında gidip tedavi olmuş.
  • Oyuncu ekibi ve film ekibi için her sabah kahvaltıda 1,460 yumurta pişiriliyormuş.
  • Viggo Mortensen bütün sahnelerini dublörsüz çekmiş ve bütün dövüş sahnelerinde gerçek çelik bir kılıç kullanmış.
  • Orlando Bloom da neredeyse hiç dublör kullanmamış ve bir kaburgasını kırmış.
  • Sam'ın Frodo'nun arkasından nehire koştuğu sahnede Sean Astin bir cam parçasına basmış ve ayağında protez hobbit ayağı olmasına rağmen o kadar çok kanamış ki mecburen hastaneye kaldırmışlar.
  • Christopher Lee, The Lord of the Rings serisini senede bir kere okurmuş ve Tolkien ile tanışan tek oyuncuymuş.
  • Film için ilk seçilen oyuncu Tolkien ile tanışmış olmasından ve kitabı birçok kere okumasından dolayı Christopher Lee'ymiş.
  • Gimli'yi canlandıran John Rhys-Davies, filmdeki en uzun boylu oyuncuymuş (Tam 186 cm)
  • Yüzük Kardeşliği'nde bulunan karakterleri canlandıran oyuncular bunun anısına elf dilinde 9 sayısını dövme olarak yaptırmışlar. Peter Jackson da elf dilinde 10 sayısını yaptırmış.
  • Oyuncu ekibi bazı sahne çekim mekanlarına helikopterle götürülüyorlarmış. Sean Bean uçma korkusu yüzünden karlı dağları geçtikleri sahnenin çekimleri için, her gün giyinmiş bir şekilde 2 saatini dağın eteklerinden setin kurulu olduğu tepeye kadar tırmanmakla geçiriyomuş.
  • Viggo Mortensen kendini rolüne öyle kaptırmış ki bir sohbet sırasında Peter Jackson'ın kendisine Aragorn diye hitap ettiğini yarım saat boyunca fark etmemiş.
  • New Line Cinema'dan önce film Miramax'a verilmiş ama Miramax ikişer saat uzunluğunda sadece 2 film yapmayı isteyince film New Line'a verilmiş.
  • Dominic Monaghan ve Jake Gyllenhaal, Frodo Baggins rolü için seçmelere katılmışlar.
  • Peter Jackson, Galadriel olarak Lucy Lawless'ı ve Arwen olarak da Uma Thurman'ı oynatmak istemiş ama o sırada 2 aktrist de hamile olduğundan dolayı roller Cate Blanchett ve Liv Tyler'a gitmiş.
  • Gandalf'ın, Isengard'da mahsur kadığı sırada yardımına gelen güve kelebeği, sahnenin çekildiği gün doğmuş ve sahnenin çekiminden kısa bir süre sonra da ölmüş.
  • Gandalf'ın Balrog'la karşı karşıya kaldığı sahnede aslında Ian McKellen bir pinpon topuna karşı rol yapıyormuş.
  • Peter Jackson, Çıkın Çıkmazı film setini saklıyormuş (The Hobbit için olsa gerek).

22 Mart 2008 Cumartesi

"The Hobbit"in İlk Baskısı Rekor Fiyata Satıldı

Bu tip haberleri okuduğumda üzülüyorum, sinirleniyorum. Tolkien'in en yakın arkadaşına ithaf ettiği ve adına imzaladığı The Hobbit'in ilk baskısı rekor bir fiyata alıcı bulmuş. Londra'da yapılan açık artırmaya telefonla katılan ve isminin açıklanmasını istemeyen alıcı kitaba sahip olabilmek için 60 bin Sterlin'i (Yaklaşık 150.000 YTL) çatır çatır saymış. Bu rakamın satış öncesi tahmin edilen rakamın iki katı olması da ayrı bir anektod. The Hobbit ilk kez 1937 yılında yayınlanmış ve ilk baskısı 1500 adet basılmıştı. Bugüne kadar ise dünyada yaklaşık 50 dilde 100 milyondan fazla basıldığı biliniyor.

11 Ocak 2008 Cuma

Samwise The Brave

Hayal denizleri vardır küçük bedenlerin her gece uykunun sıcacık avuçlarına kendilerini teslim etmeden önce serinlemek için daldıkları… Kimisi anne ve babasının yastığının başında okuduğu masaldaki kulede esir kalmış güzeller güzeli prensesi kurtarmanın peşindedir, kimisi ise izlediği bir filmin etkisinde dünyayı kurtarmanın derdine düşmüştür. Kız ya da erkek fark etmez. Her insanın çocuk yaşta başlayan tutkuları vardır. Bu tutkuların esiridir onlar. Başka hiçbir şeyin değil.
İnsan yaşı ilerledikçe küçükken hayalini süsleyen yerlerin çok uzağında kalır. En nihayetinde de hayatın umut edilenden yanından çok gerçek havası ciğerlere çekilir. Peki bu anda bireyler için her şey bitmiş midir? Küçükken hayali kurulan kahraman olma isteği yerini daha acı bir hakikate mi bırakmıştır? Kahramanlar hep sayfalar arasında kaybolmak zorunda mıdır? Evet, gerçek kahramanlara genelde geçmişte ve hikayelerde rastlanır. Yaşanılan anın kahramanı yoktur.
Peki kitaplarda nasıl yansıtılır kahramanlar? Belki sadece ejderhanın boynunu saplandığı taştan çıkardığımız kılıçla almamız bizi bu mertebeye eriştirir. Kimisine ise yetenek yetmez. Yetenek kadar dürüstlük de son derece önemlidir. Kimisine göre ise kahramanlık dörtte üç aptallık dörtte bir cesaret işidir. Kıssadan hisse vuralım… Kahramanlık herkes tarafından kabul edilmektir hepsinden öte. Ancak içinde potansiyel olup da kahramanlığını göstermesine izin verilmeyenler de olur. Eskiden tipi ve kar pencereleri döverken, sobanın başında aile büyüklerinin anlattıkları kahramanlık hikâyeleri vardır. Dinleyen çocuk söz konusu yiğit ile karşılaştırır kendini. Sonunda ise hep kendini galip çıkarır düellodan. Başta söylediğim gibi… O gece başlar çocuk hayal etmeye.
John Ronald Reuel Tolkien tarafından kaleme alınan ve 1950’li yılların ortasında piyasaya sürüldüğü günden bu yana dünya çapında en çok okunan kitapların başını çeken Yüzüklerin Efendisi birçoklarına göre sadece fantastik bir romandır. Okuyana katacağı pek bir şey yoktur. Büyük bir kesime göre ise eser en edebi kitap kadar edebi değer taşımaktadır. Önyargıları yüzünden okumayanların anlayamayacakları olgular içerir. Ancak neydi peki bu kadar insana “Bu öykü gerçek olmalıydı” dedirten? 29 Temmuz 1954’de okuyucusuyla buluşan ve popülaritesini günümüzde dahi koruyan bu eser bu kadar tutmuşken, milyonlarca insan yanılıyor olabilir miydi? Bu kadar fanatiğinin olması kesinlikle fantastik bir destanı aktarmasından dolayı değil. Bunun nedeni sadece ve sadece yaşama dair tüm duyguları, hırsları, korkuları, cesareti, umudu, dostluğu, aşkı, özlemi ve dolayısıyla hayatın ta kendisi olmasının bir sonucudur benim nazarımda. Kitapta ulaşılan her başarı karakterlerin birbirlerine duyduğu güven ve dostluk bağları sayesinde gelmiştir. Kitabın anlatmak istediklerinden biri dostluğun önemi ve bu sayede başarılamayacak bir şeyin olmadığıdır. Kahramanlar kaderi kabullenirler elbette ancak kadere küsmezler ve aksine kararlı iradeleri sayesinde kadere inat yürürler. Bu yolda tek ihtiyacınız içinizdeki inancı ve isteği baki tutmaktır. Bu yolla anlamak mümkündür ki sırt çantanızda taşımanız gereken tek şey de maneviyattır. Bu yüzden roman bittiğinde anlarsınız ki küçük insanlar dahi büyük şeyler başarıp, kahraman olabilirler. İşte şimdi o hikâyenin arada kalmış ama en önemli, en gerçek karakterine, Samwise Gamgee’ye, hakkını verme zamanıdır.
Samwise Gamgee nazarımda tüm zamanların en büyük kahramanıdır. Hayallerinde bile ayakları yere basan bir karakterdir. Aslında mensubu olduğu halkın tipik yaşam tarzı yüzünden pek büyük hayallere sahip değildir. Yaşadığı küçük köyde anlatılan hikâyeler de çok basit olmasına karşın her çocuğun içinde olmak isteyeceği türdendir. Samwise’ın tek hayali ise ölümsüz Elfleri ve yaşadıkları dünyanın kendi bulundukları bölgesine hiç uğramayan fülleri bir kez olsun görebilmektir. Ancak onun elinden gelen tek şey mesleği olan bahçıvanlığı icra etmektir. İçindeki potansiyeli ne ailesi, ne bahçıvanlığını yaptığı Frodo, ne de en kötüsü kendisi bilmektedir. Yalnız gün gelir hiç beklemedikleri şekilde canından çok sevdiği Frodo ile birlikte çok büyük bir yolculuğun içinde bulur kendini. Artık hayalleri sadece Elfleri ve fülleri görmekle sınırlı kalmayacaktır. Yanların yok edilmesi gereken bir yüzük, önlerinde dinledikleri en kötü öyküden daha da zorlu bir yolculuk ve ellerinde sadece umut ve irade vardır. Romanın en sadık, en faydalı ve en sağlam karakterli adamını tanımaya bu andan sonra başlarız aslında. Yolculuklarının en mutsuz anlarında aslında romanın baş kahramanı olan Frodo’ya karşı gösterdiği müthiş dostluk ve sadakat örneği onu okurun gönlünde ayrı bir yere kondurmuştur. Samwise dostuna olan sevgisini, güvenini ve bağlılığını asla kaybetmez. Herkese cesaretin, dostluğun, iradenin ve gücün; dolayısıyla da kahramanlığın sembolü olduğunu kanıtlar. Öykü sonunda hedefe ulaşılmışsa eğer bu görevin gerçek sahibi Frodo’nun değil Samwise’ın sayesindedir. Çünkü onun önünde ordular diz çökse az gelir. En umutsuz anlarda bile hayalleri vardır onun, kahramanlık hayalleri… En zor anlarda bu hayallerine tutunarak ilerleyebilmiştir. Öyle ki kitabın bir bölümünde Frodo’ya kendilerinin de bir gün şarkılara ve öykülere konu olup olamayacaklarını sorunca Frodo şaşırır ve o da şu sözlerle devam eder: “Acaba bir gün insanlar ‘Haydi şimdi Frodo ve Yüzük’ün hikayesini hikâyesini dinleyelim’ diyecekler mi? Ve sonra ‘Evet, en sevdiğim hikâyedir. Frodo gerçekten çok cesurdu değil mi baba?’ diye soran oğluna, baba ‘Evet oğul, o Hobbitlerin en meşhurudur’ diye cevap verecek mi acaba?” Bunun üzerine Frodo, Samwise’a döner ve o vurucu konuşmayı yapar: “En önemli karakterlerden birini unutuyorsun. Yiğit Samwise! Ondan da biraz bahset. Çünkü Sam olmasaydı Frodo oraya gidemezdi!” Her şeyin başında köyünden dışarı bir adım dahi atmamış sıradan bir bahçıvanken, her şey sona erdiğinde ölümü görmüş, ateşten geçmiş, yaşanabilecek tüm felaketleri yaşamış bir kahramandır o.

18 Aralık 2007 Salı

Jackson'dan Haber Var

John Ronald Reuel Tolkien'in aynı adlı romanı Yüzüklerin Efendisi'ni sinemaya taşıyan ve bu yapıt ile Oscar kazanan Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson The Hobbit'i de çekeceğini resmen açıkladı. New Line Cinema ve MGM'in uğruna birleştiği The Hobbit 2009'da çekilmeye başlanacakmış. İşin garibi Peter Jackson ile New Line Cinema tamamlanan üçlemenin ardından davalık olmuştu... Olsun olsun, barıştıkları iyi olmuş. Siz keyfinize bakın, ben göbek atacağım iki dakika.

16 Kasım 2007 Cuma

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 13

• I cannot do this alone. (Frodo)
• You are a Ring-bearer, Frodo. To bear a Ring of Power is to be alone. This is Nenya, the Ring of Adament. And I am its keeper. This task was appointed to you, and if you do not find a way, no one will. (Galadriel)
• I know what I must do, it’s just that... I’m afraid to do it. (Frodo)
• Even the smallest person can change the course of the future. (Galadriel)
(The Fellowship of the Ring)

6 Ekim 2007 Cumartesi

The Children of Hûrin

The Children of Hûrin, John Ronald Reuel Tolkien'in "tamamlanamamış öykülerinden" biridir. Aslına bakılırsa bu kitap Kayıp Öyküler Kitabı ve Silmarillion'da da yer bulan Turin Turambar'ın öyküsünün ayrıntılı bir şekilde anlatılmasından ibarettir. Öykü bilindik Orta Dünya hikâyesinden çok çok öncelere, henüz Hobbitler Orta Dünya'ya adım atmadan çok önceye dayanır. Ayrıca kitapta öyküsü anlatılanlar alışılagelmiş Elfler, Cüceler veya Hobbitler değildir. Turin'in öyküsü öz be öz insan ırkının öyküsüdür.
Kitabın başında eseri babasının el yazmalarından toplayıp genişleten Christopher Tolkien'in bir de önsözü bulunur. Bu önsözde mahdum Tolkien, Tolkien hayranlarının büyük bir çoğunluğunun sadece Yüzüklerin Efendisi hakkında bilgi sahibi olduğunu söyler ki bu doğrudur. Bu insanların büyük bir bölümü ne Silmarillion'u, ne Kayıp Öyküler Kitapları'nı ne de Hobbit'i okumuştur. Hâl böyle olunca Tolkien'in hayal dünyasına Yüzüklerin Efendisi ile giren biri aslında hikâyenin başını kaçırmıştır. Bu tarih dersine İlk Çağ ve Orta Çağ'ı pas geçip direkt olarak Yeni Çağ'dan başlamakla eşdeğerdir. O yüzden her ne kadar The Children of Hûrin diğer Tolkien eserlerine oranla daha yalın bir dile sahip olsa da öncesinde en azında Silmarillion okunmalıdır diye düşünüyorum.
The Children of Hûrin ülkemizde Hûrin'in Çocukları adıyla İthaki Yayınları tarafından Eylül 2007'de piyasaya sürüldü. Kitabın sayfa sayısı 357.

4 Eylül 2007 Salı

Masallar


Eski zamanları hatırlayın. Perilere layık Büyük Pasta'nın yapıldığı zamanları; sadece kuyrukısırandan korkan ejderhalar, kötü krallar, topraklarınızda gezinen devler, azalmaya başlayan şövalyeler dönemini.
Ve siz elinizde eski ve üzerinde yazılar bulunan bir kılıçla ejderha avlamak zorunda kalırsanız; yaprakları ağaçtan daha iyi resmedebilen türden bir ressamsanız, yağmurlu, rüzgârlı ve gün ışığının da çekip gittiği bir gece, odanızın içinde açan bir sarmaşık yaprağının sesini duyarsanız; elinizi beyaz kabuğuna dayadığınız ağaç, bir gün, "Uzaklara git. Rüzgâr senin peşinde. Git ve asla dönme" derse; üstünüzde koca bir yorgunluk ve yoksunluk duygusuyla kendinize gelircesine etrafa bakıp, "Niye yalnızız?" diye sorarsanız; küçük bir çocuk elinizi sessizce tutup "Üzgünüm" diyecektir. "Buraya ait değilsiniz, uzağa en uzağa gidin"...


Tolkien'in Masallar adlı kitabının arka kapağına kitabı basan yayınevinin düştüğü not böyle. Kitabın içinde bulunan üç masalın isimleri de şöyle; Büyük Woottonlu Demirci, Ham'li Çiftçi Giles, Niggle'ın Yaprakları. Çocuk olabilirsiniz, kendini çocuk gibi hisseden bir yetişkin de olabilirsiniz ya da çocuklarına uykudan önce masalları anlatmak isteyen bir ebeveyn de olabilirsiniz. Ne demiş Mevlana "Kim olursan ol oku, yine oku". Durun bi' dakika... Bu söz böyle miydi ya... Her neyse, okuyun siz. Tolkien üstadın yarattığı fantastik dünyaya giriş için Roverandom ile birlikte bu eser de iyidir :)

Kitap: Masallar.
Yazar: John Ronald Reuel Tolkien.
Yayınevi: Altıkırkbeş.
Sayfa sayısı: 173.

Roverandom


1925 yazında, genç Michael Tolkien, kumsalda oynarken en sevdiği oyuncak köpeğini kaybetmişti. Baba J.R.R. Tolkien, oğlunu avutmak için bir büyücüyü kızdırdığında, oyuncağa dönüşen gerçek bir köpek hakkında bir öykü yarattı.
Aradan 70 yılı aşkın bir süre geçti ve ayın üzerinden denizlerin diplerine dek uzanan Rover'ın maceraları artık su yüzüne çıkıyor...
Eve dönmek için gösterilen büyük bir çaba, kum büyücüleri, denizin üzerinden dünyanın ucuna ve ötesine uzanan ay patikası, Aydaki Adam, Beyazkanat, Ayköpek ve ejderler arasında gerçekleşen inanılmaz olaylar.


Silmarillion, The Hobbit ve The Lord of the Rings gibi başyapıtların yazarı Tolkien'in yazdığı Roverandom'ın arka kapağını süsleyen yazı bu! Hayalgücü yüksek çocuklarınız varsa ve onları Tolkien'in yarattığı büyülü dünyaya hazırlamak istiyorsanız işe Roverandom'dan başlayabilirsiniz. Çocuğunuza kitabı verdikten sonra gizlice kitabı ondan alıp siz de okuyabilirsiniz. Masal okumak kimin zararına olmuştur ki?

Kitap: Roverandom.
Yazar: John Ronald Reuel Tolkien.
Yayınevi: Altıkırkbeş.
Sayfa sayısı: 175.

26 Ağustos 2007 Pazar

One Book To Rule Me


Three rings for the Elven-Kings under the sky,
Seven for the Dwarf-Lords in their halls of stone,
Nine for mortal men doomed to die,
One for the Dark Lord on his dark throne
in the Land of Mordor where the shadows lie.
One Ring to rule them all, One Ring to find them,
One Ring to bring them all and in the darkness bind them
in the Land of Mordor where the shadows lie.


İlkokuldayken yaşıtlarım babalarından genellikle oyuncak almasını isterken, ben hep kitap alınmasını istedim kendime. Okumak, başkalarının hayal dünyasında yolculuk yapmak, dünyadaki tek değerli bilginin kendiminki olmadığını bu sayede kabul etmek hep cezbedici gelmişti bana. Yalnız yaşım gereği okuyabileceklerim ve anlayabileceklerim hep kısıtlıydı ne yazık ki! Ancak her şeyin bir zamanı vardı tabii ki! Ortaokul yıllarımla birlikte fantastik edebiyata büyük bir ilgi duymaya başlamıştım. O zamanlar 12-13 yaşlarımda olmalıydım ki henüz John Ronald Reuel Tolkien ismini de duymamıştım. Yaz tatillerimden birinde kavurucu Antalya sıcağında düştüm yollara. Amacım yeni bir kitap edinmekti tabii. Başka türlü koca yazı geçiremeyen ben uğradığım bir kitabevinde rastladım The Hobbit'e. Kimin yazdığından ya da kitabın dünyada sahip olduğu ünden haberim yoktu. Belki de kapağı cezbetmişti beni, hatırlamıyorum... Bir patikada kukuletalarıyla yürüyen biri çok uzun diğeri tam zıttı olan iki adam vardı ve ormanın arkasında giderek büyüyen bir şatoya doğru çiseleyen yağmurun da eşliğinde gidiyorlardı. Kapaktaki resim buydu. Üzerinde de "Oradaydık ve şimdi buradayız" diye bir yazı vardı. Kimdi "orada" olanlar ve "şimdi" neredeydiler? Kafamdaki tüm soru işaretleri ve sanki ilk kez kitap alıyormuşçasına içime dolan heyecan eşliğinde satın aldım kitabı. Bir solukta da okudum. Son sayfayı çevirdiğimde yazarın yarattığı dünyaya, Bilbo Baggins'e, büyücü Gandalf'a, hobbitlere, cücelere ve tabii ki elflere hayran kalmıştım. Bundan sonra elime aldığım her kitabı kıyaslama sorunsalı oluştu bende. Elime aldığım diğer kitapların hiçbirini bitiremedim. Bunalımın adı "neden bittin lan Hobbit"di. Neredeyse tapmıştım yani, o kadar.

Bir süre sonra (lise yıllarımda) aynı umutla Hobbit'i aldığım kitabevine uğradım. Ayaklarım beni sanki sözleşmişçesine doğruca Hobbit'i bulduğum rafa götürdü. Şans bu olsa gerekti. Bir kitap vardı ama aslında üç kitaptı. Yeşil ciltliydi. Üzerinde J.R.R. Tolkien yazıyordu ve hemen altında kitabın adı: Yüzüklerin Efendisi! "İşte" dedim kendi kendime, "işte bir Tolkien eseri daha. Hem de Hobbit'e göre çok daha kalın görünüyor"du... Kitap üç ciltten oluşuyordu. Adı Yüzük Kardeşliği olan ilk cildi elime alıp, arka kapağı çevirdiğimde şöyle bir yazıyla karşılaştım; "Dünya ikiye bölünmüştür, denir Tolkien'in yapıtı söz konusu olduğunda: Yüzüklerin Efendisi'ni okumuş olanlar ve okuyacak olanlar". Kitabın kısa bir özetini de okuduktan sonra "Tamam" dedim, "alıyorum". Ancak cebimdeki para sadece tek cildine yettiği için diğer iki kitabı bırakmak zorunda kaldım. Kitabın daha bir sayfasını bile okumamıştım ama üzülmüştüm. Çünkü kitabın ne kadar güzel olabileceğini biliyordum. Eve gider gitmez odama kapandım ve sırtımı duvara dayayıp sayfaları hızla çevirmeye başladım. İlk kitabın bitmesi pek uzun sürmedi. Yüzük Kardeşliği sona erdiğinde kitap öyle bir noktada kalmıştı ki meraktan ölmemek elde değildi. Hemen gidip ikinci cilt olan İki Kule'yi aldım tabi. Bir solukta o da bitti. Sonrası malum; üçüncü kitap. Üçüncü cilt, Kralın Dönüşü, de sona erdiğinde eseri tamamlamıştım, ancak çok büyük bir boşluğa düşmüştüm. Okurken yaşadığım dünya ile tüm ilişkilerimi kesip, Orta Dünya'ya adapte oluşum, okulda ders sırasında gizli gizli sıranın altında kitabı okuyuşum... Her şey sona ermişti. Geriye sadece bu kadar hızlı okuduğuma savurduğum lanetler kalmıştı. Artık ne Frodo, ne Gandalf, ne Tom Bombadil, ne Shire, ne Samwise Gamgee, ne kardeşlik, ne umut, ne dostluk, ne..." vardı. O an o kitabın içinde bulunabilmek için hayatımdaki her şeyden vazgeçmeye hazırdım.
Daha sonra araştırınca öğrendim ki Yüzüklerin Efendisi son yüzyılda en çok okunan kitapmış. Herkes bu kitabın İncil olduğunu sanır ama bu külliyen yalandır. Araştırmalarıma göre olay da şudur. Yirmi birinci yüzyılın başlarında İngiltere'de çok satan gazetelerden biri yirminci yüzyılın en okunan kitabını ortaya çıkarmak için bir anket düzenler. Anketin sonucu ise son derece açıktı ve bazılarının hiç beklemediği gibi çıkmıştı. Ankete katılan 25000'in üzerindeki insan büyük bir farkla Yüzüklerin Efendisi'ni "en çok okunan kitap" yapmıştı. Başarıyı çekemeyen birçokları kendi anketlerini yapmaya başladıklarında da sonuç aynıydı. Tolkien yarışı kazanmayı sürdürüyordu. Akabinde anti-Yüzüklerin Efendisicilerin umudu Folio Society oldu ki bu kurum İngiltere'nin en saygın kurumlarından biridir. Yalnız FS Yüzüklerin Efendisi'nin tahtını ancak bir "tüm zamanlar" anketi yaparak yıkabileceğini düşünüyordu. FS'nin 50000 üyesi ciddi okurlardan ve edebiyattan iyi anlayan uzmanlardan oluşuyordu ve sadece moda olan kitapları pek beğenmezlerdi. Onların seçimi ne mi olmuş? Jane Austen'ın Gurur ve Önyargı'sı ve Charles Dickens'ın David Copperfield'ı. Ancak zirveye tırmanan, bir kez daha eski dost Tolkien ve Yüzüklerin Efendisi olmuştu. Tüm bu sonuçlar geveze takımının hiç de işine gelmemişti. Başlarda anketlerin doğru olmadığı görüşünü savunmuş, daha sonra suçlamalarının yanlış olduğu belgelenince sinir küplerine binmişlerdi. Tabii ki meyve veren ağaç taşlanır misali yapılanlar bu kadarla kalmayacaktı. Diğer yazarlar ve kitap eleştirmenleri Tolkien'in şahsına saldırmaya kadar götürmüşler bu işi. Bir süre sonra, 2000 yılının yaz aylarında, sırf edebiyat züppelerinin yaralarına tuz ve biraz da biber basmak için Tolkien bir kez daha gündeme oturuyordu. Bunun nedeni de o yaz Yüzüklerin Efendisi'nin filminin çekilmeye başlandığı haberiydi. Birkaç ay sonra ise filmlerin yapımcısı olan New Line Cinema kendi web sitesinde kısa bir fragman göstermeye karar vermişti. Bu kısa video klip, izlenime sürüldüğü ilk gün 1,7 milyon kereden fazla bilgisayara indirilmişti. Bu rakam, rekoru en son elinde bulunduran, yapılan devasa reklamlar ve ilk üç Star Wars filminin başarısından çokça destek alan Star Wars: Episode 1: The Phantom Menace'in fragmanının indirilme rakamının tam iki katıymış. Üstüne üstlük insanlar henüz Yüzüklerin Efendisi filmlerinde kimlerin oynayacağını ya da filmlerin ne zaman vizyona gireceğini dahi bilmiyordu.

Aslına bakılırsa bu bilgileri öğrendikten sonra kitabın sandığımdan da fazla bir üne sahip olduğunu ve hakettiği değeri aldığını görerek mutlu olmuştum. Fakat neydi Yüzüklerin Efendisi'ni bu kadar popüler yapan ve okurlarına "Bu hikaye gerçek olmalıydı" dedirten? 29 Temmuz 1954'de okuyucuya sunulmuş ve hâlâ popülaritesini artırmaya devam eden bu eser nasıl bu kadar çok tutabilmişti? Neden kitabı bir kere bitiren tekrar tekrar okuma isteği duyuyordu? Ben de bunlardan biriyim ve evet, kitaplar okunmaktan eskidi ama ben okumaktan bıkmadım. Bu kadar fanatiğinin olması yaşama dair tüm duyguları, hırsları, korkuları, cesareti, umudu, dostluğu, aşkı, özlemi ve dolayısıyla hayatın ta kendisi olmasının bir sonucu olabilir mi? Bu sorulara verilebilecek tek yanıt herkesin kitapta kendinden bir parça bulması olabilir. Karakterlerin en endişeli olduğu anlarda kendilerini umutsuzca umudun kollarına bırakmaları etkilemiştir okurları. Kitapta da Galadriel bunu şöyle dile getirmiştir; "Even the smallest person can change the course of things"... Çok yakın dost olan Frodo ve Sam hikayenin sonuna kadar içlerindeki umut ve birbirlerine duydukları güven sayesinde gidebilmişlerdir. Bu sayede başarmışlardır ne başarmışlarsa.
Anti-Yüzüklerin Efendisiciler kitabın hiçbir şey vermediğini düşünürler. Ancak hiç de öyle değildir. Bir kere, her şeyden önemlisi, kitapta dostluk vurgulanır ve bu sayede nelerin üstesinden gelinebileceği. Kahramanlar kaderi kabullenir hiç şikayet etmeden. Fakat kesinlikle kadere küsmesler ve aksine kararlı iradeleri sayesinde kadere karşı yürürler. Kişi okuyunca anlar ki sıradan insanlar bile büyük şeyler başarabilir. Size tek gereken içinizdeki inancı ve isteği baki tutmaktır. Egolarınızın büyük olması da gerekmez hem. İhtiyacınız olan sadece maneviyattır. Örneğin, Samwise Gamgee macera boyunca eve dönüp yeniden bahçıvanlığa devam edebilme ihtimali üzerinde durmuştur. En zorlu anlarda bu hayaline tutunarak ilerleyebilmiştir. Son kitabın "Cormallen Kırları" bölümünde Samwise Frodo'ya şöyle fısıldar; "Ama ne biçim bir öykünün içindeydik değil mi Bay Frodo? Keşke bu öyküyü anlatırlarken ben de duyabilseydim. Sence 'evet şimdi sırada Dokuz Parmaklı Frodo ile Hüküm Yüzüğü'nün öyküsü var, diyecekler mi? O zaman herkes susacak, tıpkı Yarmavadi'de bize Tek Elli Beren ile Büyük Taş'tan söz ettiklerinde bizim yaptığımız gibi. Ah keşke ben de dinleyebilseydim! Sonra, bizim bölümümüz bittikten sonra öykü nasıl devam ediyor merak ediyorum". Zaten Tolkien'in Sam hakkında söylediği bir söz var ki sadece Sam'i değil, neredeyse tüm kitabı anlatıyor: "O kadar azimliydi ki bunu ancak ölüm bozabilirdi".

Şimdi hikayeyi bitirdiğim zamana geri dönmek istiyorum. Hatırlayacağınız üzere kendimi boşlukta hissettiği belirtmiştim. Yine de benim için Yüzüklerin Efendisi asla bitmedi, nefes aldığım müddetçe de bitmeyecek. Öyküyü bitirdiğim zamandan bu yana her yıl sonbahar geldiğinde yeniden okuyorum Frodo'nun, Bilbo'nun, Sauron'un, Merry'nin, Aragorn'un, Yüzük Savaşı'nın hikayesini. Bunun dışında sık sık alırım kitabı elime ve rastgele sayfalar açıp Orta Dünya'nın büyüsüne bırakırım kendimi. Bazen Hobbitler ile Rivendell'e doğru çıktığım yolculukta The Prancing Pony'ye uğrarım ve Orta Dünya'nın en iyi kaymak birasını Barliman Butterbur'dan isterim. Kimi zamansa Tom Bombadil'in Hobbitler'i Yaşlı Orman'dan kurtarmasını izlerim, daha sonra da Altınyemiş'in şarkıları eşliğinde yıldızların parlattığı gökyüzünü seyre dalarım. Weathertop'da The Dark Riders'a engel olamadığıma üzüldüğüm günler de oldu, Khazad-Dûm'da Gandalf'a yetişemediğime de. Arada sırada kitapların kapağına dalmak, odamda asılı duran dev Orta Dünya haritasında yolculuğun geçtiği yerleri takip etmek, Helm's Deep'de ve Pelennor'da en ön safta miğferim ve kılıcımla koşturduğumu hayal etmenin üstünde bir haz yok benim için.
İşte benim için Yüzüklerin Efendisi her sene her şeyi geride bırakıp çıktığım ve aslında hiçbir zaman bitmeyecek bir yolculuk. Ağaçlar yapraklarını dökmeye başlayıp da güz yağmurları kuzey yarımküreyi yavaş yavaş ıslatmaya başladığında sırtıma bir çanta alarak çıktığım bir yolculuk. A vanta as márë órelyar! Nai eleni siluvar antalyannar!