dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2009 Pazartesi

R.I.P. Scofield

The Final Break isimli 83 dakikalık filmle son noktayı koydu Prison Break. Efsane mertebesine ulaştı benim nazarımda.

31 Mayıs 2009 Pazar

Supernatural

Yaklaşık üç haftalık bir maratonda tam dört sezon izledim. Bu süre zarfında ne filmlere vakit ayırabildim ne de kitap okumaya... Her zaman olduğu gibi bir arkadaş tavsiyesi ile ilk bölümü izlediğimde "Ne ulan bu" demişliğim de yok değil. Kabul ediyorum ilk 7-8 bölüm sonunda bırakmayı bile düşünmüştüm Supernatural'ı. Fakat sabreden derviş olmayı yeğledim ve hayal kırıklığı yaşamadım. Peki konu ne Supernatural'da, bilen biliyor da ben yine de kendimce girişeyim bakalım açıklamaya...
Dizinin iki ana karakteri Dean ve Sam Winchester kardeşler. Bu ikilinin John Winchester adında bir de babaları var. Tabii bir de anneleri var; Mary Winchester. (Böyle bir anlatı yok!) Neyse... Dean 5-6 yaşında, Sam ise henüz kundaktayken bir gece olan olur; Mary Winchester oğlu Sam'in odasından sesler duyar. Yatağından kalkıp odaya gittiğinde Sam'in beşiğinin başında gördüğü şeytan tarafından katledilir. John Winchester çocuklarını kurtarır ama eşinin kaybını bir türlü kabullenemez. O günden sonra eşinin intikamını almak için doğaüstü varlıkları avlamayı kendine bir görev edinir. Yıllar geçer çocuklar büyür. Dean babasıyla beraber "avcılık" işine devam etmeyi seçerken, Sam hukuk okumak için üniversiteye gider. Sam'in ağabeyi ve babası ile yolları ayrılır. Birkaç sene sonra Dean çatkapı Sam'in evine gelir. Babaları son avından geriye dönememiştir ve telefonlarına da cevap vermemektedir. İki kardeş babalarının peşinde yola çıkarlar. Önlerinde uzun bir macera vardır.
Bu son derece kötü anlatının ardından belirtmeliyim ki Supernatural'ı takip etmek için sahip olmanız gereken sebep senaryodan çok sürükleyicilik olmalı. Ha buradan senaryonun kötü olduğu anlamını çıkarmayın, değil çünkü. Takip ettiğimiz pek çok dizide canımızı en çok sıkan şey her yeni sezon ile birlikte dizinin kalitesindeki düşüştür. İnanması belki güç ama bu durum Supernatural'da aksi yönde işliyor. Takip eden her sezon bir öncekinden de kaliteli oluyor. Bunda dizinin her bölümünün kendi içinde ayrı bir konuyu ele alması ve dizinin ana temayı yavaş yavaş ele almasının payı son derece büyük. Özellikle üçüncü sezonun son bölümleri ile yayınlanan son sezon olan dördüncü sezonun vermiş olduğu haz bir başka.
Dizideki karakterlere hayat veren isimlerin başında ise Jared Padalecki ve Jenson Ackles geliyor. Padalecki, Sam Winchester karakterine hayat verirken; Ackles da televizyon tarihinin en baba karakterlerinden biri olan Dean Winchester'i canlandırmıştır. Kendisi alaycı, fedakar, kardeşi için her şeyi yapabilen, hiçbir şeye karşı korku beslemeyen, eğlenceli bir karakterin altından başarı ile kalkıyor. Dizideki en büyük zevklerimden birisi bu adamı izliyor olmaktır, belirteyim.
Güzel dizi Supernatural, hatta epey güzel ve sürükleyici. Hayalet hikayelerinden, şehir efsanelerinden, perili köşklerden, Kanlı Mary'den, gecenin bir yarısı canlanan korkuluklardan, hayalet gemilerden dinlemek hoşunuza gidiyorsa, eeee, ne bekliyorsunuz daha?

19 Mayıs 2009 Salı

Jensen Ackles

Supernatural'ı hiçbir şey için değilse bile bu adam için izleyin. Uzun zamandır blogu boşlamamın yegane nedenidir Supernatural. Yakında hakkında döktüreceğim zaten. Şimdi sözü Jensen Ackles'e bırakıyorum :) Süper lan bu adam!

1 Haziran 2008 Pazar

I'll See You In Another Season, Brotha!

Şimdi efendim bir "flashback" ile dizide Kate karakterine hayat veren Evangeline Lilly'in geçtiğimiz günlerde yayınlanan 4.sezon finali ile ilgili söylediklerine bir göz atalım: "I think the season 3 finale was really good, but I think this season, our finale is the most hard-hitting finale we've ever done. It completely revolutionizes the face of our show. I have no idea what my show is going to look like next year based on the finale. And that's really exciting as an actress. It keeps you interested."
Gerçekten de 3.sezon finali kadar vurucu bir final miydi bilemiyorum ama açıkça söylemek gerekirse son derece etkileyici ancak bir o kadar da tahmin edilebilir bir sona sahip oldu 4.sezon. Hele son dakikayı izlerken bir an ekranla aramda 10 santimetrelik bir fark olduğunu hissettim. Bölüm bittikten sonra da araya giren 8 ay için okkalı bir küfür savurduktan sonra bazı şeylerin yerine oturması için uzun bir süre bekledim. Beyin jimnastiği yaptığımı varsayalım. Sonra da bu dizinin neden manyaklık derecesinde takip edildiğini bir kez daha anladım. Her ne kadar yayınlanan tüm bölümlerde kafamı karıştırsa da, bu yüzden dizideki geridönüşler gibi ben de bölümler arası geridönüş yaşasam da, yaklaşık her bölümün sonunda aval aval ekrana bakakalsam da seviyorum ben bu diziyi. Özellikle 4.sezon finalinde tam "Aha neredeyse büyün cevapları verdiler" derken arka arkaya yeni sorular sıralanınca bunun farkına biraz daha vardım. Yalnız J.J. Abrams'a sesleniyorum buradan. Son sahne için ayaklarını denk al, sinirimi fena bozdun!

29 Mart 2008 Cumartesi

Dragon Ball

Dragon Ball dedim de...

Avatar: The Last Airbender

Küçüklüğümden beri, yani uzun zaman sonra ilk defa bir çizgi diziyi takip eder oldum. Çocukluğumda Küçük Golcü ve Dragon Ball gibi çizgi dizilerin hastasıydım. Her sabah 20'şer dakikalık bölümleri izleyebilmek için çok erken saatte kalkardım. Dediğim gibi çocuktuk tabii. Çizgi dizi izlemeyecektim de ne izleyecektim. Ancak hiçbir zaman abartmadım bunu. Yani Pokemon'daki Pikachu'ya özenip pencereden atlayanlar gibi olmadım. Kaptırdım kendimi ama tadında bırakmasını da bildim. Ortaokuldan sonra ilk defa, bu yaşımda yeni bir çizgi diziye başladım. İsmi Avatar: The Last Airbender... Çizgi dizinin hikâyesi ise şöyle... Dünyada 4 adet ulus vardır. Bunlar Ateş Ulusu, Su Ulusu, Hava Ulusu ve Toprak Ulusu'dur. Bu dört ulus da sahip oldukları elemente hakimdirler. Bu elementleri bükerek her türlü işlerini görebilmektedirler. Hatta savaş stillerini dahi sahip oldukları elementler oluşturmaktadır. Tüm bu ulusların dışında Avatar adında tüm elementlere hükmedebilen bir kişi daha vardır. Bu kişi bir döngüye de sahiptir. Her nesilde bir ulustan çıkmaktadır ve yaşamı son bulduğu an sıradaki ulusta yeniden hayat bulmaktadır. Sahip olduğu yetenekler sayesinde Avatar tüm uluslar arasındaki barışı korumaktadır. Ancak Hava Ulusu'ndan olan son Avatar Aang bir gün ansızın ortadan kaybolur. 100 yıl boyunca sırra kadem basar. Bu süreç içinde Ateş Ulusu kontrolden çıkar ve dünyaya hükmetme arzusu içinde diğer uluslara savaş açar. Diğer ulusların tek umudu olan Avatar Aang'in yokluğunda, Ateş Ulusu Hava Ulusu'nu yeryüzünden silmiştir. 100 yıl boyunca bir buz kütlesinin içinde kapalı kalan Avatar Aang, Su Ulusu'ndan iki genç tarafından bulunur. 100 yıllık bir aranın ardından dünyaya dönen Aang hiçbir şeyin bıraktığı gibi olmadığını görür. Üstelik ulusu da yeryüzünden silinmiş olduğu için artık kendisi dünyadaki son Havabükücü'dür. Kendisini buz kütlesinin içinden kurtaran kardeşler Sokka ve Katara'nın da yardımıyla Ateş Ulusu'nu yenmek için mücadelesine başlar.

14 Şubat 2008 Perşembe

Yazarların Grevi Sona Erdi

Amerika'da 3 aydır devam etmekte olan sinema ve TV yazarları sendikasının grevi geçtiğimiz gün sona erdi. Amerikan Yazarlar Sendikası yazarlar arasında bir oylama yapmaya karar verince, oylamaya katılan 3775 sendika üyesinin %92,5'i grevin sona ermesi yönünde oy kullandı. Hâl böyle olunca 10,500 sinema ve televizyon yazarı işlerine geri döndü. Böylece Oscar ödül töreninin yapılamaması gibi bir risk de ortadan kalkmış oldu.

29 Aralık 2007 Cumartesi

Dexter

Fena bir diziye sardım şu sıralar. Seri katillerin iç dünyasıyla fena halde ilgilenen bana yeni yıl armağanı gibi oldu bu. Dizinin adı Dexter. Diziye ismini veren bir de anti kahramanımız var. Kendisi küçük yaşta bir aile tarafından evlat alınmış. Aşk dahil hiçbir hissiyata nail olmayı becerememiş, düzene aşırı derecede önem veren bir tip ayrıca. Aynı zamanda bir adli tıp uzmanı. Boş zamanlarında da seri katillik yapıyor. Hem de pek çok seri katilin olduğu gibi zeka küpüdür. Her ne kadar bir seri katilin etrafında dönenleri anlatsa da bu dizi karanlık falan değildir. Hatta çok da eğlencelidir. Hele bir jeneriği vardır ki sormayın gitsin. Başa sarıp tekrar tekrar izlenesidir. Müziklerine de denecek laf bulamıyorum. Gerilimin artması gereken noktalar için ayrı sakin sahnelerde ayrı ama aynı kalitede müziklere sahip. Diziye başlamakla finaller öncesi ne kadar doğru bir iş yaptım bilmiyorum ama oturup saatler izlemesi çok zevkli oluyor. Prison Break, Heroes, How I Met Your Mother, 24 gibi dizilerin kıçına tekmeyi bastım. Lost'u saymadım tabii. Ancak o da 3.sezonu gibi olursa ona da aynı tarifeyi uygulamaktan mutluluk duyacağım. Esenlikler...

18 Aralık 2007 Salı

31 Ocak 2008

Daha önce 7 Şubat'ta başlayacağı açıklanan 4.sezon bir hafta geriye alındı. Kayda değer ilk görüntüler bunlar efem!

9 Kasım 2007 Cuma

HIMYM Karalamaları

Dersler, maçlar, İstanbul-Antalya derken ancak dün gece son noktayı koyabildim How I Met Your Mother'ın ilk sezonuna. Oldukça geriden takip ettiğimin ve buna karşın son derece yavaş izlediğimin farkındayım. Şimdi dizi hakkında kafamda oluşan birkaç anekdota geçiş yapalım. Şöyle ki;
* Şimdiye dek neredeymiş bu kafam?
* Lost kadar kafa karıştırıcı, Prison Break kadar kaçık, 24 kadar "damn it" ve Heroes kadar "Hiro" olmasa da hepsinden komik olduğu kesin.
* Neden bu kadar tatlısın sen Alyson?
* Pek bir özelliği olmasa da Marshall karakteri neden bu kadar başarılı?
* Barney, adamımsın, daha ne diyeyim!
* Diziyi izleme sebebim Cobie Smulders'dir, o kadar!
* Ted, ömr-ü hayatım boyunca senin kadar beceriksizini görmedim koçum. Çocuklarına yazık! Ayrıca Robin'i de rahat bırak :)
* Her bölüm neden 20 dakika lan?
Bitti.

The Beginning of the End

Açıklandı... Lost'un 4.sezonunun ilk bölümünün ismi açıklandı. Bu bile heyecan katsayımı artırmaya yetti.
Bu arada yeniden özlediğimi fark ettim. "Freckles"ı özledim, terminatör John Locke'umu özledim, "Brotha"mı da özledim... Hatta nefret etmeme rağmen doktor Jack'i bile... Gel 4 Şubat, gel!

20 Eylül 2007 Perşembe

Bıçak Sırtı


Şener Şen ve Türkan Şoraylı İkinci Bahar'dan bu yana sürekli takip ettiğim bir Türk dizisi yok. Arada bir yaptığım Avrupa Yakası kaçamakları sanırım bu kategoriye dahil edilemez. Bunu yapmamın nedeni "Ben Türk dizisi" izlemem entelliği taslamak değil. Zaten bunu yapanlara da entel demem ben ya neyse. Yine de her gün yeni bir yapımın start aldığı bu Türk dizileri havuzunda yüzemiyorum ben. Hayır, yapın kaliteli olsun amenna. Ancak yıllardır kaliteli yapımlar izlemek isteyen bünyeleri de isyana sürüklemekten başka bir şey değil bu. Demem o ki yirmi tane dizi yapacağınıza bir tane yapın ama tam yapın. Oyuncularıyla, oyunculuklarıyla, yönetmeniyle, senaryosuyla vursun ekranlara damgasını. Yeşilçam'dan bu yana süregelen klişe havayı bir çırpıda yok etsin.
Geçen gün MSN'de bir arkadaşımla muhabbet ederken açıldı Bıçak Sırtı isimli dizinin muhabbeti. Kendisinin söylediğine göre mutlaka izlemeliymişim bu diziyi. Zaten bana bunları söyledikten sonra dizinin ikinci bölümü başladığı için anında çevrimdışı oldu. Merak etmedim değil hani. Önce bir araştırdım neymiş ya da ne değilmiş diye. Dizinin oyuncu kadrosuna bakmam her şeye yetti aslında. Fikret Kuşkan, Erkan Can, Vildan Atasever, Nejat İşler, Mehmet Günsür, Melisa Sözen gibi isimlerin tek bir yapımda toplanmış olması gayet heyecan vericiydi.
İlk bölümü dün akşam izleme fırsatı yakaladım. Gerçekten kaliteli bir diziye benziyordu. Hatta bir ara dizi değil de sanki bir sinema filmi izliyormuş gibi hissettim. Senaryo da ilginçti. İki erkek başrol oyuncusu arasında gidip geliyordu dizi. Acaba nasıl bağlayacaklar aralarındaki hikâyeyi diye düşünürken olanlar oldu. Bölüm bittiğinde belli olmuştu aslında diğer bölümlerde olacaklar. 10 yıl sonra hapisten çıkan adamlardan biri hiç görmediği oğlunun diğer adam tarafından evlatlık alındığını öğrenir. Hayalkırıklığı diz boyu... Umutlarım beyhudeymiş anlaşılan. Yenilik "sıfır"!!!

8 Eylül 2007 Cumartesi

Kaybolmaya Devam


Amerikan dizilerini adamakıllı takip etmeye 24 ile başladım. Amerikalı Polat Alemdar Jack Bauer'in maceraları iyiden iyiye sarmıştı beni. Yerine dizi izleyebileceğimi sanmıyordum, yani o derece. Sonra geçen yaz elime bir dergi geçti. Kapağında da Lost diye bir diziden resimler vardı ve altına da eklenmişti "Dünya bu diziye çıldırıyor. Şimdi sıra Türkiye'de" diye... Sayfaları karıştırıp okumadım bile...
Ardından arkadaş muhabbetlerinde yollarım kesişti bu diziyle. Herkes Lost'dan bahsediyor, devlet meselesiymiş gibi tartışıyordu. Biri "Yok oğlum, o öyle değil" diyor, diğeri "Yok, öyle öyle" diye yanıtlıyordu. Hiçbir şey anlamamıştım. Daha sonra anladım ki izleyenler de hiçbir şey anlamıyormuş zaten, benim durumum gayet normal olmalıydı. Merak etmeye de başlamıştım hani. Okumayıp attığım dergiyi bir şekilde evde buldum ve dizi hakkındaki makaleyi okumaya başladım. Aslında dizinin atmosferi, kafamda canlandırınca hoşuma gitmişti. Robinson Crusoe hikâyeleri her zaman güzel gelmiştir bana. Issız adaya düşen insanların kurtulmaya çalışmaları falan... Ne kadar garip olabilirdi ki?
Ama garipti. O günden sonra seri bir biçimde abandım adsl'ye ve o güne dek yayınlanmış olan 47 bölümü indirdim. İzlemeye koyulduğumda ise dış dünya ile tamamen ilişkimin kesildiğinin farkına vardım hayretle. Neydi ki bu dizide insanı kendine bu kadar çeken şey hiçbir şey bilmediğin halde. İzleyenler bilir... Ne hatch, ne karakterlerin geçmişleri ne de the others'dı! Sadece bilinmeyen şeylerin çok olmasıydı. "The Lord of the Rings'den sonra hiçbir yapım beni kendine bu kadar bağlayamaz" demiştim bir zamanlar. Kendimi tekzip etmek zorunda kaldım şimdi. 3.sezon bittiğinden ve ekran başında mal gibi kaldığımız andan beri bekliyorum şimdi 4.sezonun başlamasını. Duramıyorum! Eski bölümlerin üzerinden tekrar geçiyorum. Sonra yeni sezonun başlamasına 4 ay kaldığını düşünüyorum. "Daha çok var" diyorum. Başlasın artık! Ben John Locke'u, Benjamin'i, Claire'i, Sawyer'ı, adamı özledim lan! Bu kadar işkence yapılmaz ki insana. Bak, Prison Break bile başlıyor ayın 17'sinde (ne alakaysa)! Bilinmeyenin insanda yarattığı gariplik hissini özledim. Başla artık!!!

23 Ağustos 2007 Perşembe

17 Eylül'e Ne Kaldı Ki Şunun Şurasında

"Bir FBI Ajanı, bir gardiyan, bir katil ve bir beyin. Hayatta kalmalarının tek yolu birbirlerine güvenmek." Böyle diyor ülkemizde de sevilerek izlenilen Prison Break'in ilk promosunda arka plandaki karizmatik sesin sahibi amca. İzleyenler bilir, ikinci sezon bittiğinde dost düşman herkes (Bu herkes 4 kişi oluyor) Amerika'dan çok çok uzakta, Panama'daki Sona Hapishanesi'ne düşmüştü. Adeta bir kedi fare oyununa dönüşen Michael Scofield ve FBI ajanı Alexander Mahone mücadelesine daha sonra paraları alıp kaçan favori karakterim T-Bag ve dombilinin önde gideni eski gardiyan Brad Bellick de dahil olmuştu. Sonra bunların hepsi yabanellerde daha çok ıslahevini anımsatan bir hapishaneye atılmışlardı. Düştükleri yeri görünce de daha da bi' heyecan yapmıştık ki sezon bitmişti. 17 Eylül 2007'de başlayacak 3.sezonun salınan ilk promosunda bahsedilene göre ise bu cezaevinde kimse kimseyi dinlemiyormuş. Yani "kural"dan eser yok! Öyle olunca bizim dört düşmanın sırtlarını birbirlerine dayamaktan başka çaresi yok. Özellikle Mahone ile Scofield'in birbirlerini nasıl kollayacaklarını merak etmeye başladım bile.

İşte salınan ilk promo;