francis ford cappola etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
francis ford cappola etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2008 Cuma

Dracula

"Do you believe in destiny that even the powers of time can be altered for a single purpose? The luckiest man on earth is the one who finds... true love."
Aşk filmlerine her zaman aynı açıdan bakılmaz. Aynı derken, klasik romantik filmlerden bahsediyorum. Pek fazla ayrıntıya girmek mantıklı olmayaktır ancak yine de anımsatmak isterim. Bir bay ve bayan vurulurlar birbirlerine, filmin sonuna dek de pek çok filmde olduğu gibi aynı konsepti izleriz. Bu tarzdaki hiçbir yeni aşk filmi üstüne koyamamıştır kendinden öncekilerin. Tabii farklılıklar da yok değildir. Sevgi kavramını tamamen farklı bir noktadan kavrayan eserler de vardır. Bu noktada örnek vermek gerekiyor belki de. En basitinden aşk ve sevgi üzerine çekilen her filmin romantik ya da komik olması gerekmez. Bu iki kavram sırası geldiğinde fantazi, korku ve hatta gerilim unsurları ile harmanlanabilir. Böyle bir durumda yapımcılar diğer filmlerden sıyrıldıklarını mutlaka göreceklerdir. Çünkü farklı bakışaçıları daima ayrıcalığı da beraberinde getirmiştir. Bram Stoker'ın günümüzde bile en başarılı romanlardan biri sayılan eseri Dracula da böyle bir özelliğe sahiptir. Bir adamın geçmişle olan hesaplaşmasını okuyanın tüylerini ürperten bir şekilde verdiği gibi kelimeler arasındaki romantizm ile de insanı kalbinden yakalar. Mevzubahis eser pek çok kez beyaz perdeye aktarıldı ancak bunlardan hiçbiri 1992 yılında 5 Oscar'lı yönetmen Francis Ford Cappola'nın uyarladığı Dracula kadar başarılı olamadı. Gerek oyuncu seçimleri, gerek Transilvanya'nın gotik atmosferinin harikulade yansıtılması, gerek başarılı müzikler, gerekse ve özellikle bir döneme farklı bir bakış getirmiş olması bu eserin diğer yapımlardan ayrılmasında büyük rol oynadı.
Dracula'yı okuyanlar bilir, aslında okumayanlar da bilir, Dracula bir anti-kahramandır. Başından geçenler yüzünden Tanrı ile yollarını ayırmış ve lanetlenerek bir vampire dönüşmüştür. O artık kan içen bir canavardır. Ölümsüzlük ise onun göbek adıdır. Ancak her kötünün içinde bir iyi de olabileceği gibi onun zayıf noktası da yıllardır aramakta olduğu sevgilisidir. Cappola ise öyküye biraz daha duygusal yaklaşmış. Kanımca iyi de yapmış. Filmde kan emen bir canavarın hikâyesinden çok acı çeken bir aşığın hikâyesini sunar yönetmen bize. Transilvanya Prensi, Türkler ile yapacağı bir savaşın arifesindedir. Canından çok sevdiği aşkı Elizabetha'nın içi ise hiç de rahat değildir. Prensini savaşa gitmemesi konusunda uyarsa da Prens'in kutsal davasından vazgeçmek gibi bir niyeti yoktur. Savaş kazanılır ancak Prens'in bir an önce şatosuna geri dönmesi gerekmektedir. Çünkü düşman tarafından Elizabetha'ya içinde Prens'in öldüğü haberini yazan bir mektup gönderilmiştir. Prensini kaybeden genç kadın için tek bir çıkar yol vardır: Ölüm! Kendisi bu sayede başka bir boyutta yeniden kavuşacaklarına inanarak yaşamını nihayete erdirir. Şatosuna dönen Prens için artık her şey çok geçtir. Uğruna savaştığı tanrısı onu yüz üstü bırakmıştır. O artık bir asidir ve elbet tabii lanetlidir de. Aradan tam 4 asır geçer. Artık Transilvanya'nın kontu olan eski prens Dracula, Doğu Avrupa'dan Londra'ya doğru yola çıkar. Tek amacı reenkarnasyon sayesinde Mina ismiyle yeniden hayat bulmuş sevgilisi Elizabetha'ya ulaşmak.
Filmin senaryosu hakkında vermem gereken bilgilerin bundan öteye gitmesi doğru olmaz. O yüzden daha fazla uzatmadan oyuncular hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Önceliğimi elbette ismi bile karizma olan Dracula karakterine hayat veren Gary Oldman'a vereceğim. Hollywood'dan beğendiğim ender aktörlerin başında gelir. Kendisi bu konuda gerçek anlamda yeteneklidir. Bu filmdeki Dracula rolüyle ilgili söyleyebileceğim tek şey karakterin hakkını ziyadesiyle vermiş olduğudur. Öyle ki başka bir oyuncu Dracula'yı bu kadar iyi oynayabilir miydi diye düşünürüm ama bu soruma cevap veremem. Kanımca Oldman bu filmde, Leon'daki Stansfield rolüyle birlikte, kariyerinin en iyi performansına imza atmıştır. Gerçek aşkı arayan ve bu uğurda her geçen saniye acı çeken bir karakteri mükemmele yakın bir şekilde oynamıştır. Gerçek aşkın hakikaten de hiçbir zaman ölmeyeceğini izleyiciye göstermiştir.
Filmde Dracula'ya hayat veren Gary Oldman'ın dışında; Mina ve Elizabetha karakterlerini Winona Ryder, Mina'nın nişanlısı Jonathan Harker'ı nasıl aktör olabildiğine hâlâ şaşırdığım Keanu Reeves, profesör Van Helsing'i ise Anthony Hopkins canlandırmıştır. Tüm bu isimlerin yanı sıra Monica Bellucci'nin de filmde küçük bir rolü vardır.
Dracula küçüklüğümden beri benim çok sevdiğim bir karakterdir. Hatta küçükken bu kahramanın hikâyelerini dinleyip bu adama özenirdim. Transilvanya ve Dracula isimleri her zaman ürpertici ancak bir o kadar da özendirici gelmiştir bana. Bir de bu adamın arkadaşı vardır; Frankenstein. Onu da beğenirim mesela. Gecenin bir yarısı koridorda karşıma çıksalar düşüncelerim değişebilir tabii.

10 Ocak 2008 Perşembe

Apocalypse Now

Birçok insan için savaş filmi deyince akan sular durur. Birkaç gün önceden televizyon kanalları yayınlayacakları filmin tanıtımlarını reklam aralarına sıkıştırırlar. Bunu gören izleyici hemen gaza gelir ve "Lan hemen hazırlanmalıyım bu güne, bizim çocukları da çağırırsam süper olur!" gibisinden bir monolog yaşar. Sonuç bellidir. O akşam evde bira, cips, çerez gibi bilimum ihtiyaçtan oluşan zula hazırdır. Sonra gelsin filmdir. Neyse, abartmayalım. Aksi takdirde çıkamayacağım işin içinden.
Daha önceki yazılarımda da mutlaka değinmişimdir. Hollywood'un değişmez malzemesidir savaş filmleri. Bütün senaryolar tükenir ama savaş filmleri için daima yeteri kadar senaryo mevcuttur. Bunların başını Vietnam ve Dünya Savaşları çeker. En olmadık anlarda uydurmasyon yetişir imdatlarına. Görüldüğü üzere malzeme çoktur. Dert etmeye de gerek yoktur. Böyle yazdığıma da bakmayın. Ben izlemiyor muyum? Kralını izliyorum. Beğenmiyor muyuz? Kaliteli bulduklarımızı elbette beğeniyoruz. Saving Private Ryan, Full Metal Jacket, Braveheart kötü filmler miydi? Bence değildi. Şimdi bahsedeceğim film de kötü bir film değil. Hem de hiç değil!
1979 yapımı Apocalypse Now'da da Vietnam Savaşı işlenmiştir mesela. Ancak öyle savaş filmlerinin genelinde olduğu gibi işlenen savaşı bütünüyle ele almaz bu film. Tek bir cephe desem... I ıh, o da değil. Kıyamet'te 5-6 askerin Vietnam'daki bir görevine tanıklık ediyoruz. Filmin başından sonuna dek etrafta kıyamet koparken biz bu bir grup askerin hikayesine tanıklık ediyoruz. Şöyle açıklayayım daha manidar olur belki... Şimdi efendim Vietnam'ı Milky Way olarak düşünelim. Yani bizim galaksimiz. Hem ben neden İngilizce yazdım ki onu? Samanyolu işte ya! Uğruna şarkılar yazılan hani... Neyse, sapmalayalım. Heh, ne demiştik! Vietnam'ı galaksimiz gibi düşünelim. Galaksinin ortasında kalan bu bir grup askeri de güneş sistemi sayalım. Bak şimdi, neler diyorum ben! İşin içine matematik de katıp bu askerlerden bir tanesini çıkaralım. Bu bizim güneşimiz olsun. Kalanlar da güneşin etrafında dönen gezegenler olsun. Anladınız umarım. Çok güzel anlattım çünkü. Aferin bana!
Yüzbaşı Willard, savaştan son derece yorulmuştur. Tek düşüncesi bir an önce ülkesine dönmektir, diğer askerler gibi. Ancak savaşın sonunu tayin etmek elbette ki kendisinin elinde değildir. Bir sabah kapısı çalınır. İçeriye giren iki astı generallerin kendisi ile görüşmek istediklerini Willard'a bildirirler. Willard söylene söylene generallerin yanına gittiğinde kendisine yeni ve gizli bir görev verileceğini de anlar. Sadece çok zorlu olmamasını ummaktadır. Ancak adamlar kolay bir görev verecek olsalar film olmazdı zaten, çok zekiyim. Görevi doğrultusunda Vietnam'da Amerikan ordusuna başkaldıran ve son derece acımasız yöntemlerle bir orman kabilesini yöneten Albay Walter Kurtz'ü bulup öldürmek zorundadır. Yanına aldığı bir grup askerle uzun ve zorlu bir yolculuğa başlar. Ancak yolculuk sırasında Vietnam'a kendileriyle aynı amaç için gelmiş olan Kurtz'ün bir anda saf değiştirmiş olmasının nedenini merak eder. Kurtz'ün geçmişini öğrenmek adına elde ettiği bilgiler yolculuk boyunca kafasındaki soru işaretlerini de artırır.
Apocalypse Now, The Godfather ile ünlenen Francis Ford Cappola'nın bu filmden sonra en çok ses getiren yapımıdır. Film aynı zamanda yazar Joseph Conrad'ın Heart of Darkness isimli romanın sinema uyarlamasıdır. Film tüm bunların yanında tam anlamıyla bir yıldızlar geçididir. Öyle ki bu yıldızlar saymakla bitecek gibi değildir. Başlangıçta çizdiğim galaksinin yıldızlarıdır bunlar. Peki kimler mi? Mesela bir Marlon Brando, mesela bir Martin Sheen, mesela bir Robert Duvall. Bu isimlerle kalmıyor tabii ki. Çoğumuzun Matrix üçlemesinden Morpheus olarak tanıdığı Lawrence Fishburne de bu filmin oyuncu kadrosunda. 18 yaşında bir Fishburne görmek isteyebilirsiniz belki. Sonra yine sinemanın tanınmış isimlerinden Harrison Ford da bu filmin oyuncu kadrosunu süsleyenlerden. Genç bir Fishburne'ün yanında genç bir Ford da veriyorlar bu filmi izleyene, haberiniz olsun. Bitmedi! Hollywood'un Erol Taş'ı Dennis Hopper da filmde sahne alan ünlü isimlerden.
Savaşın acımasızlığını yansıtan filmler arasında farklı bir tat denemek isterseniz eğer hazır geçtiğimiz günlerde çok şık bir DVD versiyonu da çıkmışken edinin bu filmi. "Daha önce izledim ben" diyorsanız yine de alın. Çünkü muhtemelen daha önce izlediğiniz versiyon 150 dakika sürmüştür. DVD versiyonunda bu süre çıkarılmış sahnelerin de eklenmesiyle 50 dakika daha uzamış durumda. Benden söylemesi.