mustafa kemal atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa kemal atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2009 Salı

10 Kasım...

...kimine göre açılım, kimine göre anma günü!

Çok yaşa Atam, çok yaşa!

10 Kasım 2008 Pazartesi

10 Kasım

"Türk milleti, Atatürk'ü Allah'a borçlusun, diğer her şeyi de Atatürk'e..."

29 Ekim 2008 Çarşamba

Mustafa

İlkokul yıllarımı anımsıyorum... Çok sevdiğim ilkokul öğretmenim tarafımdan bana bahşedilmiş ve ayda bir yerine getirmem gereken bir vazifem vardı. Kim ne derse desin benim için daima kutsal, kendimi bir matah sanmama sebebiyet veren bir görevdi. Her ayın belli bir günü kendimden büyük bir VHS kasedi okula getirip götürmem gerekiyordu. Okulun yolları taştan, biz ayakta durmayı yeni öğrenmişiz...
Sarı Zeybek'ti kasedin içinde saklı filmin adı. Mustafa vardı içinde, Mustafa Kemal... O yüzdendi heyecanım, kendimi beğenmişliğim ve hatta matahlığım... Sanki Ata ve silah arkadaşları için cepheye silah taşıyordum. Sanki boşalan raflara sığdırılması gereken devrim kitaplarına önsöz yazıyordum. Nefes nefese sınıfa girdikten sonra bir asker selamı çakıp, emaneti öğretmene teslim ediyordum. Armağanım da her zaman alnıma kondurulmuş büyük bir öpücük oluyordu. Ben şımarıyordum...
Bir sınıfta toplanıyorduk. Bütün okulun tek bir salonda toplanması gibi bir olasılık söz konusu değildi. Ayda bir yaptığım engelli ev-okul maratonunun yegâne sebebiydi bu. Çocuk bünyemize inat bir şeyler kapma telaşı içinde ekrana odaklanıyorduk. Kırmızı Karınca Masalı'nda koyveriyorduk kendimizi. Bir de kadife sesli adam vardı. Adını sonraları öğrenecektim ama kendisiyle tanışmam aslında tam olarak Sarı Zeybek'e tekabül eder. Kendisinin üzerimde bıraktığı izler bugüne kadar silinmemiştir.
Araya epey zaman girmiş... Dönüp arkama baktığımda başlangıç noktasını göremiyorum. Ben sınıfları birer birer ardımda bırakırken, Sarı Zeybek'i bizle tanıştıran Can Dündar da meslek hayatında basamakları arşınlıyordu. Belgeselleri, kitapları arasında kaybolmaktan zevk alan bir bünyeye ilaç gibi gelecekti son projesi Mustafa... Sinema salonlarında atmaya bayılan kalbimi, bu kez salonda bırakmaya hazırlanmam kendisi tarafından dolaylı olarak söylenmişti sanki. Atatürk hakkında yazan, Ulu Önder üzerine belgeseller çeken adamın zirve noktası olacaktı "Mustafa". Bunu yayınlanan ilk tanıtım filminde, Can Dündar'ın "Atatürk'ün insan yönünü anlattık" başlıklı demeçlerinde gördük. Sokak afişleri ise tam göğsümün önüne çizdiğim dart tahtasını en orta yerinden vurdu; koca bir tarlaya sırtını vermiş bir Mustafa Kemal ve arka planda yer alan iki kelime: "Beni hatırlayınız!"
Bugün 29 Ekim... Tarihin önemini unutanlar için gelsin: Cumhuriyet Bayramı! Benim nazarımda bayramların en mühimi. Tam da bu noktada bandı yine çocukluğuma sarmam gerekecek. Çocukluğumda yaşadığım 29 Ekimleri düşünüyorum. Ödülüm her zaman elime dolanmış bir el, boşta kalana verilmiş bir balon ve ayaklara gösterilen stadyum istikâmetiydi. Hoplayanı, zıplayanı... Bana ne! Bugün ise en önemli bayramda hayatımın en anlamlı hediyesini kendi kendime verdim. Önceden alınmış bir bilet ile sinema salonuna kalbimi bırakmaya gittim. Sonraya bırakmadan, yani piç edilmesine imkân tanımadan...
Neden Mustafa Kemal değil, neden Atatürk değil de sadece Mustafa'nın yanıtını aramaktı gayem. Bir kere salona adımımı attığımda Can Dündar'ın beklenenin aksine çok daha farklı bir işe imzasını attığının farkındaydım. Ne tanıtım filmindeki gibi görselliği yüksek bir yapım, ne de lanse edildiği gibi bir "film" bekliyordum. Bu bakımdan bir hayalkırıklığı ile karşılaşmadım. Can Dündar'ın Ulu Önder'i kalıplardan sıyırma, halka indirgeme, Zübeyde Hanım'ın oğlu Mustafa'yı anlatma çabasını takdir etmekle birlikte filmde istediklerimi tam olarak bulduğumu söyleyemem. Bunun nedeni nedir? Zaman zaman Atatürk'ün savaşlardan, koşuşturmacalardan arınmış hâline tanıklık etmek güzeldi. Bunlar kaynaklarla ve daha önce hiç yayınlanmamış fotoğraflarla desteklenince verilmek isteneni ziyadesiyle vermiş. Özellikle Ata'nın kadınlarla olan ilişkisi daha önce bilinmeyen noktalara ışık tutuyor. Buna kuşku yok! Fakat Ata'yı halka indirgemeye çalışırken ve en nihayetinde bizden biri olduğunu göstermeye çalışırken, gerçekte olduğundan çok uzak bir tutum sergilenmiş. Mustafa Kemal'in karanlıktan korktuğu için mum ışığı olmadan uyuyamadığı üstü kapalı bir şekilde gericiliğe bağlanmış. Bunun yanı sıra filmin dörtte birlik bölümünde Mustafa Kemal'in yalnızlığı üzerinde durulmuş. Hatta öyle bir hava büründürülmüş ki sanki Cumhuriyet'in ilânından sonra Atatürk ömrünün geri kalan kısmını kimsesiz, yapayalnız tamamlamış. Bu tema beni çok rahatsız etti. Halbuki bunun böyle olmadığını Atatürk'ün çok yakınlarının demeçlerinden biliyoruz. Herhangi bir devlet kaynağına başvurmadan, sadece el yazmalarından ve aşk mektuplarından çıkarılan anlamlar ile yansıtılan bu yalnızlık teması, Ata'nın günde en az 1 büyük rakıyı devirmesi, dostlarına sırt çevirmiş olması ile desteklenmiş. Ayrı parantezleri dış basın tarafından "hasta" olarak nitelendirilmiş olması ve yurtdışından heykellerini yaptırmak üzere heykeltraşlar getirtmiş olmasına açabiliriz.
Çok eleştirmeyelim... Can Dündar "70 yılda Türkiye Ata'sı için dört başı mamur bir film yapamadı" demişti. Ben bunu yapmış olmasını umuyordum. Yoksa Can Dündar'ın iyi niyetinden en ufak bir şüphe dahi duymuyorum. Müzikler konusunda ise filmin aşmış olduğunu söyleyebilirim. Goran Bregoviç kendi üzerine düşeni tartışmasız bir ustalıkla yerine getirmiş.
Hep Ata'yı yanlış anladığımızdan, dolayısıyla yanlış anlatıyor oluşumuzdan dem vuruyoruz. Hatta içinde bulunduğumuz şu zor günlerde böylesine bir filmin deyim yerindeyse ilaç niteliği taşıyabileceğini umuyorduk. Atatürk "Beni hatırlayınız" demişti afişte yer aldığı gibi... Bunu kastetmiş olduğunu hiç ama hiç sanmıyorum!

Kutlu Olsun!

"Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle medeniyet yolunda tereddütsüz yürümeğe devam edecektir."

13 Haziran 2008 Cuma

İzindeyiz Ata'm

Hani "Türk, Öğün, Çalış, Gü­ven" demiştin ya...

Biz ilkinde takılıp kaldık. O yüzden çalış­maya va­kit kalma­dı. Kimse­lere de (kendimiz dahil) gü­venmiyo­ruz.

Seninle övünüyo­ruz. Adına barajlar, yollar, köprüler yapıyoruz. Balolar, heykeller, hatalar ya­pıyoruz. Klipler, zamlar, işken­celer, darbeler...

Öyle bir kargaşa yarattık ki senin adına darbe yapanlar, se­nin adına yönetimde olanları devirip, senin fikirlerinle açıklı­yorlar bunu...

Ve devrilenler yi­ne senin fikirlerinle savunuyor­lar kendilerini...

Herkes seni bir dönemki gö­rüşlerinle tanımlayıp başka başka anlatıyor bize...

Asker, demokrat, dindar, ateist, laik, çapkın, milliyetçi... Liste uzayıp gidiyor, biz tartışıp gidiyoruz.

Hala "izindeyiz" ve bu izin hiç bitmeyecek gibi görünüyor, "izinde" olduğumuzdan kab­rine çok ziyaret yaptık, ama sa­na layık bir film yapamadık. 60 yılda... Belki kimseleri sana benzetemediğimizden, belki parayı denkleştiremediğimizden...

"İzinde" olduğumuzdan ağ­zımızı hep seninle açtık, ama adını verdiğimiz hava limanının dış hatlar terminalini bir türlü açamadık. O yüzden Türki­ye'ye gelen turistler "Atatürk Havalimanı" deyince kaçacak delik arıyorlar.

Adına yaptığımız köprülere akın akın koşuyor yurttaşla­rın... intihar etmek için...

Cumhuriyeti, emanet ettiğin gençler polis copundan kafala­rını kaldıramaz haldeler.

Zorlu savaşlarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletin­de bugün çetelerin gölgesi var. Dev posterlerini yaptık ama doğru dürüst bir belgeselini ya­pamadık Ata'm..!

Arkandan ağlamaktan gözlerimiz şiştiği için yazılarını, konuşmalarını doğru dürüst bir kitapta topla­yamadık. Adına kurduğumuz kültür merkezini yangından koruyamadık. Senin adına ikti­dara el koyanlar mirasını çiğne­di, ses çıkartmadık. Kurduğun partiyi kapatıp, arşivini yaktı­lar... Alkışladık...

Çünkü biz izindeyiz Ata'm...

Her sabah, güne "Türküm, Doğruyum, Çalış­kanım" diye bağırarak başla­yan, geri ve tembel nesiller ye­tiştirdik. Sesimiz gür çıkıyor ama eğitimde başarı oranlarımız yerde sürünüyor.

Köşklerin bakımsızlıktan dö­külüyor...

Kocaman resimlerinin asıldı­ğı kamu binaları içinde memu­run aç.

"Beni emanet ediniz" dedi­ğin doktorların biliyorsun seni "geç teşhisten" erken yolcu et­tiler.

Merak etme "izindeyiz" Ata'm...

O dönemde söylediğin bazı sözler bugün 7 kilit altında: Din üzerine, düşünce özgürlüğü üzerine yazdıklarını yazmaya, söylemeye kalkanlar mahke­melerde sürünüyorlar. O gün yazdıklarını, bugün ağıza ala­mayacak haldeyiz.

Seni aşmaktan vazgeçtik, sa­na ulaşamıyoruz Ata'm... Hey­kellerin o kadar büyük, poster­lerin öyle kocaman ki, ardında bir dolu adam kendi pisliğini gizleyebiliyor. Pislik büyüdük­çe heykelleri de büyütüyorlar.

Şu "İzindekiler"in listesini bir görsen inanamazsın Ata'm... Kendini tanıyamazsın.

İşte Erbakan... "izinden yeni dönmüş"tü şimdi yine izinde...

Özlü sözlerini paylaşamıyor­lar.

Yılgınlığa düşmememiz için söylediğin "küçük kıvılcımlar, büyük yangınlar doğurabilir" sözünü itfaiye kapısına asmış­lar.

Bağışla bizi... izindeyiz Ata'm..!


Can DÜNDAR (10.11.1996)

8 Haziran 2008 Pazar

Militan Atatürkçülük

"Yıl 1920...
Arap, İngilizle birleşmiş; Türk'ü arkadan vurmuş.
Ermeni Rus ile birleşmiş, Doğu Anadolu'yu kana boyamış.
Rum Yunanla, Yunan İngilizle birleşmiş, Batı Anadolu'yu ele geçirmiş...
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış...
Kalan ne?
Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok...
Anadolu'nun 6-7 milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde 95'i okuma yazma bilmez, yorgun, bitkin, ezik bir halk...
Nasıl kurtulmuşuz?
Şaşıp kalıyorum.
Yunan'ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz, İngiliz'i İstanbul'dan nasıl çıkarmışız, dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl oturmuşuz?
İnanılır gibi değil.
Sakın rüya olmasın?
Yıl 1923...
Anadolu'da 10-11 milyon savaş artığı insan yaşıyor, hastalıklı, aç biilaç, parasız...
Yüzde 95'i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz...
Ne yapacaksın?
Demokrasi yap!
Nasıl yapacaksın?
Yeni bir binyıla girerken Nurcu tarikatının ardına bu kadar adam takılmışken, 1923'ün yanmış yıkılmış Anadolusu'nda nasıl demokrasi yapacaksın? Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu'yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın. Fabrikan yok, doktorun yok, uzmanın yok, işçin yok, işadamın yok, tüccarın yok, öğretmenin yok, mimarın yok, yolun yok, suyun yok, barajın yok, elektriğin yok, kadınların çarşafta çuvala giriyor, erkeğin dört karı alıyor, yurttaşlık yasası yok, üniversiten yok, banka yok, burjuva yok, proleterya yok, ihracatçı yok, ithalatçı yok, sermayen yok...
Kalkın bakalım.
Nasıl kalkınacaksın?
Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?
Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş? Merkez Bankası 1930'a değin neden açılamamış?
Özel sektör nasıl oluşturulmuş?
Yeni devlet nasıl kurulmuş?
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş? 1920'de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95'i alfabesizken, savaş artığı bir toplumla okuma yazma seferberliği nasıl açılmış? Kitaplıklarda kitap yokken Ulusal Kütüphane nasıl kurulmuş?
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?
Yok olmanın kuyusundan çıkıp, var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?
Yunanlı ile dostluk nasıl yapılmış?
Avrupa'da saygınlık nasıl kazanılmış?
Şaşıp kalıyorum.
Şaşıp kalıyorum.
Yeni bir binyıla girerken, 65 milyonluk Türkiye'nin hâline bakıyorum.
Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız; her şeyimiz varken neler yapamıyoruz?
Bir de bu ortamda Mustafa Kemal'e saldıranlara bakıyorum..."

Okuduklarınız Ergenekon Operasyonu kapsamında bir gece ansızın gözaltına alınan gazeteci İlhan Selçuk'un 1998 yılında kaleme aldığı bir köşe yazısıdır. Yazıdan anlamak mümkün ki aradan geçen 10 yıla rağmen ülkenin içinde bulunduğu durumda en ufak bir değişiklik dahi yoktur. O gün gündemde olanlar bugün yine kamuoyunu meşgul etmektedir. Cumhuriyet Türkiyesi için son derece vahim bir tablo olduğu da haliyle su götürmez bir gerçektir.
29 Ekim 1923'ü düşünün... Türkiye Cumhuriyeti'nin resmiyete büründüğü gün olarak bakmayalım sadece. Çünkü tek başına bir cumhuriyet idaresinin ilânından çok daha mühimdir bu tarih. Nasıl ki tarih boyunca vuku bulan birçok önemli olay çağ değişimlerine neden olmuşsa, benim nazarımda 29 Ekim 1923'ün önemi de bununla eşdeğerdir. Elbette ki o vakitler dünya üzerindeki tek cumhuriyet değildik. Ancak benim inancım odur ki o vakte kadar kurulan cumhuriyet rejimleri içerisinde kurulurken en büyük acıları çeken ülke Türkiye Cumhuriyeti ve dolayısıyla Türk halkıdır. Nedenleri üzerinde uzun uzun durmaya gerek yok. Ancak yine de kısaca belirtmekte fayda var. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu neden zordu? Bir kere Osmanlı gibi tarihi yüzyıllara dayanan ve utanılası bir geçmişe sahip olan devletin feshi gerekmekteydi. Osmanlı Devleti ise hüküm sürdüğü tarih boyunca saltanat ile yönetilmiş ve hukuk sistemini şeriat esasına dayandırmış bir devletti. Uzun yıllar boyunca süregelen böylesine ağır bir yönetimin sona erdirilmesi ve yerine deyim yerindeyse 180 derecelik bir ters açıya sahip olan cumhuriyet rejiminin koyulması dile kolaydı.
İşin ekonomik yönü ise çok daha vahimdi. Osmanlı maliyesi 1876'dan beri iflas hâlindeydi. 1923 yılına gelindiğinde ülkede sanayi yoktu. Yüzlerce dönümlük toprak da işletilemiyordu. İşletilenlerde ise son derece ilkel yöntemlere başvuruluyordu. Ticari yaşamın azınlıkların elinde olduğu ülkede halihazırda bulunan yeterli bir sermaye de yoktu. Devletin tek gelir kaynağı her yıl köylüden alınan %10'luk aşar vergisiydi. Böyle bir tabloda Mustafa Kemal, İzmir'de İzmir İktisat Kongresi'ni topladı ve yeni devletin ekonomi alanındaki rotasını çizdi. Bu kongre Mustafa Kemal'in devletçilik ilkesinin faaliyete dökülmüş halidir bir nevi.
Dönüp bir de günümüz Türkiyesi'ne bakalım. Yıl 2008. Ülkede aşırı İslâmcı gruplar ile Atatürk ilkelerine bağlı bir avuç insanın kıyasıya mücadelesi söz konusu. İstenmeyen bir tablo olması ayrı bir konu ama var olanı da yok saymak imkân dahilinde değil. Mustafa Kemal'in "Bir sosyal toplum, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşmuştur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını ileri götürelim, diğerini müsamaha edelim de kitlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirli kaldıkça, diğer kısmı semalara yükselebilsin" sözleriyle önemini vurguladığı Türk kadını gün itibariyle hükümetin oyuncağı durumundadır. Fakat Türk kadını kendi üzerinden prim yapılmasına maalesef kayıtsız kalmaktadır. Kadının başı açık mı kapalı mı olması gerektiği tartışmaları şöyle dursun, bir yandan da Türklük kavramının altı buram buram oyulmaktadır. Devlet ise her geçen gün daha fazla dışa bağımlı bir hâl almaktadır. Şimdi Osmanlı'nın yıkılış dönemine şöyle bir bakın. Ne kadar benzer bir tablo değil mi? Ülkemiz öyle bir duruma gelmiştir ki İstanbul'un düşman işgalinden kurtuluşunu kutlamayan halk, özünü inkar eden ve Türkler'i hor görmesiyle bilinen İkinci Mehmet'in 1453 yılında fethettiği İstanbul'un bilmem kaçıncı fetih yıldönümünü kutlamaktan geri kalmıyor. Osmanlı Devleti'nde Türk olanın aşağılanması 1517 yılında halifelik makamının Yavuz Sultan Selim'e geçmesi ile birlikte büyük artış göstermiştir. Çünkü hâlifelik her ne kadar Hz. Muhammed'in vefatının ardından resmen sona erse de İslâmi birlikteliği güçlendireceği düşüncesiyle devam ettirilmiştir. Dolayısıyla imparatorluk sınırları içerisinde yaşayan Araplar peygamber soyundan geldikleri için üstün ırk olarak ilân edilirken, devletin asıl sahipleri olan Türkler'in yanında baş üstünde taşınmışlar, askerlikten ve vergiden muaf tutulmuşlardır. Bir çok tasavvuf edebiyatçısının eserlerinde Türk milleti bariz bir şekilde aşağılanmış, bunu yapan isimler üstüne bir de ödüllendirilmişlerdir. Geçtiğimiz günlerde kutlanan İstanbul'un fethinin bilmem kaçıncı yıldönümü kutlayanların taşıdıkları zihniyet vahimdir ki bu mantıktan başkası değildir. Bilakis Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarkenki temel hedeflerinden biri de Türkler'e kendi kimliklerini vermekti. Tüm bunları göz önünde bulundurunca günümüz Türkiyesi'nde yaşayan gerici kesimin çalışmalarını ne kadar titizlik içerisinde yürüttüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.
Uzun lafın kısası, demem o ki; 1920'li yılların henüz başında çok az yandaşıyla yola çıkan Mustafa Kemal ve arkadaşları imkânsız görüleni olura çevirebiliyorken, günümüz Türkiyesi'nde 70 milyon arasından damarlarında dolaşan asil kanın farkında olan bir grup Kemalist çıkarmak bu kadar mı zor?
Bu sorunun cevabını herkes kendisine vermeli. Ancak Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve okulumdan hocam olan sayın Vural Savaş'ın kaleme aldığı ve bu yazıya ilham kaynağı olan Militan Atatürkçülük kitabında içinde bulunduğumuz durum ve çıkış yolları çok güzel bir şekilde saptanmış. Vural Savaş kitabın özsözünde Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve yaşatanların hepsini Militan Atatürkçü olarak nitelendiriyor ve günümüzdeki militan Atatürkçüler'in sayısının her geçen gün azaldığının altını çiziyor. İçinde bulunduğumuz vahim durumu çok dikkatli düşünerek herkesin kendisine sorması gereken bir soru var: "Ben Atatürkçü müyüm?"... Sonra büyük Atatürk'ün şu sözlerini hatırlayın: "... Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz. Oysa, Türk ulusunun onur ve yenetekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, esir olarak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya tam bağımsızlık, ya ölüm. İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır..." Bu sözler kilit niteliğindedir. Bunun aksini düşünüp de hâlâ Atatürkçü olduğunuzu söyleyemezsiniz.
Militan Atatürkçülük ise adında yattığı üzere mücadeleciliği gerektirir. Zaten mücadeleci olmayan bir Atatürkçü'nün varlığından da söz edilemez. Demokrasinin sağladığı kazanımları demokrasiyi yerle yeksan etmek için kullananlara karşı bir tavrınız varsa, hırsızlardan ve emperyalistlerden arınmış bir Türkiye Cumhuriyeti istiyorsanız, demokrasi kisvesi altında cumhuriyetin temellerini yıkmaya çalışanlara "Dur" diyebilecek gücü damarlarınızdaki asil kanda hissedebiliyorsanız siz de bir Militan Atatürkçü'sünüz demektir.
Şu anda sahip olduğum ve izinden gittiğim ideolojiyi bir nevi Vural Savaş'ın Militan Atatürkçülük kitabına borçluyum. Lisedeki ilk senemde tarih öğretmenimin armağan ettiği bu kitap başucu eserlerimden biridir. Bu kitabı okuduktan sonra bir militan Atatürkçü olduğumu fark ettim. Peki ya siz? Siz gerçekten militan bir Atatürkçü müsünüz, yoksa...

NOT: Yazıyı burada sonlandırırken bahsini etmek istediğim bir husus daha var. Bir arkadaşım ile birlikte son günlerin moda sosyal internet ağı olan Facebook'ta Militan Atatürkçülük ismiyle bir grup oluşturduk. Elbette ki memleketin bir internet sayfası sayesinde kurtarılamayacağının bilincindeyiz. Fakat şuna da inanıyoruz ki bu tip uygulamalar sayesinde en azından birkaç kişiyi faydalı bir şekilde bilgilendirebilmenin anlamı çok büyüktür. Bize destek olmak isteyen, düşüncelerini paylaşmak isteyen herkesi Militan Atatürkçülük grubuna davet ediyorum:

Militan Atatürkçülük Facebook sayfası

20 Mayıs 2008 Salı

"19 Mayıs Allah'a İsyandır"

Dün yazmış olduğum Pazartesi Notları'nda belirtmiştim 19 Mayıs 2008 günü bir belediye otobüsünde rastladığım olayı. Okumadıysanız aramamanız için tekrar edeyim. Önümde oturmakta olan kara çarşaflı biri bir ilkokulun bahçesinde 19 Mayıs'ı kutlamakta olan çocukları ve onları mutluluk içinde seyretmekte olan ebeveynlerini parmağı ile göstererek yanında oturan kıza sordu: "Bunlar neyi kutluyor ki?"... Tutamadım kendimi. Sinirimden ne diyeceğimi de bilemedim ya, ağzıma gelenleri söyledim. Pek etkili olduğunu da söyleyemek doğru olmaz. Ancak bugün daha çok üzüldüm ağzımdan çıkan cümlelerin "Sen bugün bu topraklarda rahat rahat nefes alıp veriyorsun, kafan estiği gibi giyinip, dinin emrettiklerini kendince uyguluyorsun ya, işte bu çocuklar da onu kutluyorlar" olmadığına. Bugün bir şey okudum ve bunları söylemediğime biraz daha fazla üzüldüm. Çünkü artık bazıları ağızlarına geleni söylemekten çekinmiyor. Ben ve benim gibiler daha ne kadar bekleyecek konuşmak için? Okuduğum ve beni bunları yazmaya zorlayan yazıdan birazdan bahsedeceğim. Bundan önce farklı bir konuda daha dil dökmek istiyorum.
Okuduğum üniversite bu dönem bir ders aldım. Dersin adı Intercultural Communication. İngilizce bilmeyenler için dilimizdeki karşılığını da vereyim: Kültürlerarası İletişim. Bu ders kapsamında bizi dönem boyunca bir konferans odasına kapattılar ve Amerika'nın Nebraska eyaletinde bulunan Lincoln Üniversitesi öğrencileri ile görüntülü konferans yaptık. Dersin amacı farklı kültürlerin birbirini tanımasıydı. Pek çok sunum yapıp ülkemiz hakkında bilgi verdik. Aynı şekilde onlar da... Dönem boyunca en çok şaşırdığım ve sevinsem mi yoksa üzülsem mi bilemediğim durum Amerikalı öğrencilerin Mustafa Kemal Atatürk'ü ve onun ideolojilerini bizden daha iyi anlamalarına tanıklık etmiş olmamdı. Hatta bir gün derse başlarken dev bir Atatürk posteri açmışlar ve biz de onları alkışa boğmuştuk. Bunun yanında pekçoğu Türkiye'ye gelmeyi ve özellikle Anıtkabir'i ziyaret etmek istediklerini söylediler. Değerini bilemediğimiz Atamız ile gurur duyduk bir kez daha? Peki biz Mustafa Kemal'i ne kadar anladık? Buraya da biraz sonra geleceğim.
Yine derslerden birinde Amerikalı öğrencilerden biri hazırladığı sunumunda Amerikan ordusunu tanıtma yolunu seçmiş. Biz zaten yaptıkları icraatlardan tanıyorduk kendilerini de, bu arkadaş ordularını bir melek gibi göstermeye başlayınca "Hah, orada dur işte" demek lazımdı kendisine. En nihayetinde arkadaşın biri tutamadı tabii kendisini ve söz isteyip "Irak savaşı hakkında ne düşünüyorsun?" diye sordu çocuğa. Utana sıkıla "Biz oraya özgürlük götürüyoruz. Amerika Irak halkına demokrasi vermek için orada" gibi bir cevapla kurtulduğunu sanmıştı ki, arkadaşım karşı atağa kalktı: "Amerika ile Irak'ın arası kaç kilometre? Size mi kaldı Irak'a özgürlük götürmek?"... O an derste kayış koptuğu an oldu. Buraya da değineceğim.
Şimdi bandı geriye saralım. İlk paragrafta bıraktığımız yere geri dönelim. Neden bu yazıyı yazıyorum. Evet bir şeylere çok sinirlendim ama neden? Bu sabah internette rastladığım bir yazı karşısında ne yapacağımı şaşırdım. Söz konusu yazı Saadet Partisi'nin Trabzon'un Of ilçesinin gençlik kollarının 19 Mayıs tanımı hakkındaydı. Sitede yer alan bir makaleye göre 19 Mayıs Allah'a isyanmış. 19 Mayıs gelmeden 1 ay önce okullar şer yuvası halini alıyormuş. 19 Mayıs'ın amacı kızları soyup ortalıkta dolaştırarak gençlerin maneviyatını köreltmekmiş. Peki şimdi soralım. Bunu söyleyenler hiç mi tarih okumadılar? Biz 19 Mayıs'ı boşu boşuna gençlik eğlensin kutlasın diye mi bayram eyledik? 19 Mayıs'ı sadece eğlenceden ibaret sanan zihniyetin şeriatçı beyni bu kadarına da mı basmıyor? Özgürlük özgürlük diye inlemeyi bilip sizinle aynı inanç değerlerine sahip olmayanları "tu kaka" olarak göstermek de neyin nesidir? 3 yaşındaki kız çocuğunun etek altını sansürleyen zihniyetin yanında sizin gibi ilkokula giden kızları dahi cinsel bir obje olarak gören zihniyetin ne gibi bir farkı var?
Şimdi hepsini toparlayalım. 19 Mayıs 1919'un Milli Mücadele'nin ve dolayısıyla Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcı olduğundan ve 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'nın da bu yüzden bayram addedildiğini bilmeyen zihniyetin dedeleri Kurtuluş Savaşı'nda birileri vatanı, milleti, dini kurtarmaya çalışırken düşmanla işbirliği içinde miydi? Bugün 19 Mayıs'ı Allah'a isyan kabul edenler Kurtuluş Savaşı'nı kazandırıp dolayısıyla kutsal kitabın yakılıp, camilerin de yıkılmasını önleyen Mustafa Kemal Atatürk'ün anısına bir kez olsun rahmet okudular mı acaba? Madem bu kadar dindardınız sırf ninelerinizin namusunu kurtadı diye, sırf babalarınız anasız babasız büyümedi diye, sırf bugün rahatça yaşayabildiğiniz dininiz ayaklar altına alınmadı diye Mustafa Kemal'e vefa borçlusunuz. Bahsettiğim Amerikalı çocuğa kulak verin siz. Onun inanıp da anlattığı masallara kanın. Ancak burnunuzun dibinde, Irak'ta Müslümanlar'a ve onların dini değerlerine yapılanları hep görmezden gelin. Ve tüm bu olanlara da "Eee, özgürlük abi!" deyip geçin. Siz Müslümansanız ben değilim.

İLGİLİ LİNKLER:

LİNK 1
LİNK 2
LİNK 3

19 Mayıs 2008 Pazartesi

19 Mayıs

Ulu önder Mustafa Kemal'in doğum günü olarak kabul ettiği ve Milli Mücadele sürecini resmen başlatan tarih olan 19 Mayıs 1919'un üzerinden 89 yıl geçmiş. Mustafa Kemal'in doğum günü, ulusumuzun da Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun. İzinden yürüyenler oldukça bu cumhuriyet payidar kalacaktır!

11 Mayıs 2008 Pazar

Dinsiz Atatürk!

  • "Muhterem sanatkârlar, aziz arkadaşlar... Bizi yanlış yola sevk eden kötü niyetliler, bilesiniz ki çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatmışlardır. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti yok eden, esir eden, harap eden kötülükler hep din görüntüsü altındaki küfür ve melânetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Oysa elhamdülillah hepimiz Müslüman'ız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin gereklerini öğrenmek için şundan, bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esaslarını anlatmaya yeterlidir. Buna rağmen "Hafta tatili dine aykırıdır" gibi hayırlı, akla ve dine uygun konular hakkında, sizi kandırmaya çalışan kötü niyetlilere inanmayın. Milletimizin içinde gerçek ve ciddi alimler vardır. Milletimiz bu gibi alimleriyle övünür. Onlar milletin ve ümmetin güvenine sahiptirler. Bu gibi ulemalara gidin. "Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?" deyiniz, fakat genel olarak buna da ihtiyaç yoktur. Özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâm'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın; o şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın gerçekleştiği bir din olmasaydı son olmazdı, ahir din olmazdı."
  • "Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslâm'ın kafirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, akılladır."

18 Mart 2008 Salı

18 Mart

Atalarımızın canları pahasına korudukları vatan topraklarını para ve türlü rant karşılığında dış güçlere satanlara... Kurtuluş ve bağımsızlık sadece topla tüfekle olmaz. Topla tüfekle kazanılan bağımsızlıktan masa başında vazgeçiliyorsa onun adı bağımsızlık olmaz!!!
Çanakkale'de vatan topraklarını korumak için can veren tüm atalarımızın önünde saygı ve utançla eğiliyorum!

24 Kasım 2007 Cumartesi

Ülkü Adatepe Hakkında

Ülkü Adatepe'nin Dolmabahçe'yle tanışması biraz tesadüftür. Mustafa Kemal kendisine delicesine aşık olan Fikriye hanımın aslında bir muamma olan intiharından oldukça etkilenmiştir. Aslında sadece bununla kalmamış Latife hanımla olan evliliği de tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Bu yüzden Mustafa Kemal'in evlatlık edindiği çocukların çoğu kızdır. Ulu önderin hayatı boyunca düştüğü tek yanılgı kadınlar yüzünden olmuştur. Bu da daima kendisini kadınlara duygusal kılmıştır.
Ülkü Adatepe dedik. Annesi oturduğu semtte çok sevilen bir kadındır. Bir gün aniden ortadan kaybolur. Herkes kendisini öldü sanırken o bir gün Dolmabahçe Sarayı'nın kapısını çalar. Ata'ya haber verilir. Acınası haldeki bir kadın kendisini görmek istiyordur. Ata kabul eder hemen. Karşısında gördüğü kadının güçsüz hali Mustafa Kemal'i son derece etkiler. Artık sarayın hizmetçilerinden biri olmuştur genç kadın. Zaman geçtikçe kadının geçmişi hakkında bilgi sahibi de olunur tabii. Hatta henüz 1 yaşına bile basmamış bir kız çocuğu olduğunu öğrenir Atatürk. Küçük kızı çok sever Mustafa Kemal ve hemen evlat edinir. Ufaklığın, Mustafa Kemal'in yeni kızının adı Ülkü'dür.
Atatürk'ün 'Küçük Ülkü'sü şimdi 75 yaşında. Kendisi şu an hayatta olan Ata'yı görmüş, hissetmiş tek isim belki de.
Ben oldum olası sevmem bu kadını. Hiçbir zaman Mustafa Kemal'e layık olduğu düşünmedim. Mustafa Kemal'e yakışacak hareketlerde bulunduğunu görmedim. Ne zaman ekranda kendisini görsem ya da gazetede bir haberini okusam sinirlenirim. Bu hanım daima balolara davet edildiğini, konsolosluklara çağrıldığını söyler. Bu yüzden aldığı maaş da kendisine bir türlü yetmiyormuş. Peki Ülkü hanıma verilen aylık ne kadar? Her ay ne kadar para giriyor cüzdanına? Ben söyleyeyim; 5000 YTL. Bu para kendisine yetmiyormuş. Çünkü bir kere taksiye binmesi bile en az 30 YTL tutuyormuş. Maaşına zam yapılmayacaksa devlet kendisine özel bir araç tahsis etmeliymiş. Üzülmemek elde değil gerçekten. Sormak lazım Ülkü hanıma "Sorması ayıp siz Atatürk'e yakışır bir evlat olmak için ne yaptınız?" diye. Verecek bir cevabı olmadığını adım gibi biliyorum. Küçüklüğünden beri tabirimi mazur görün ama cepten yememiş midir bu hanım? Mustafa Kemal'e layık olmak için okul mu bitirmiştir, yoksa ülkesine hizmet edebilecek önemli bir rol mü oynamıştır? Sadece konuşmayı bilir o. Sadece "Atatürk bana şunlardan bahsetti" der devrimler için. Atatürk'ün devrimleri balolara, konsolosluklara gitmekten ibaretti de biz mi hatırlamıyoruz acaba? Kendisine her ay düzenli olarak 5000 YTL maaş veren Mustafa Kemal'in partisini an itibariyle iktidarda bulunan partinin liderine şikayet etmemiş midir? Yazıktır, günahtır. İnsanlar asgari ücretle bir ay boyunca 4 kişilik bir aileyi doyurmaya çalışırken bu hanım aldığı paradan şikayet edeceğine hep sözünü ettiği Atatürk devrimlerine sahip çıksın biraz. Hiç olmazsa elindeki parayı balolara gitmek için değil devlet kurumlarına bağış yapmak için kullansın. En azından o devrimlere bu şekilde sahip çıksın.
Hiçbir şeye üzülmem bu kadının ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi kızına yakışmayacak hareketlerde bulunduğunu gördüğüme üzüldüğüm kadar. İşte bu yüzden kendisi benim için bir hanımefendi değil, sadece bir hanımdır.

5 Kasım 2007 Pazartesi

Onu Özlüyorum!

Onu özlüyorum
Aslında onu hiç görmedim
Yüz yüze gelmedim
Ama onu tanıyorum
Sesini cızırtılı bantlardan dinledim
Hep siyah beyaz filmlerde gördüm yüzünü
Çelik bakışlarını şiirlerde okudum
Onu yaşıyorum
Özlü sözlerini okudum köşe başlarında
Adını her sabah okul sıralarında andım
Şimdi, 69 yıl sonra
Onunla son yolculuğa çıkıyorum,
bir kez daha...
Onun geçtiği yollardan geçiyorum
Yollarda bıraktığı anıların izini sürüyorum
Çektiği acıları ruhumda taşıyorum
Onu arıyorum...

CAN DÜNDAR

26 Ekim 2007 Cuma

Mustafa Kemal'den

"Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır... Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk, anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur... Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."