Her daim erkek çocukların kendilerini eğlendirmek ve oyalanmak için bulacakları meşgaleler kız çocukların sahip olduklarından daha fazladır. Kızlar köşe başlarında ya da oadalarında evcilik oyunlarına fena halde sararken, ve hatta belki de sokakta ip atlarken, erkek çocuklar sabahtan akşama kadar top peşinde koşturabilir, bir anda kendilerini kovboy-kızılderili çatışmaları arasında bulabilir, bilyeleri tokuşturabilir, meyve bahçelerini yağmalayabilir, yaşına başına bakmadan tavla bile oynayabilir, geride hâlâ zaman kalmışsa bilgisayar başına geçip kendini sanal dünyanın kolları arasına bırakabilir. En nihayetinde; "Based on a true story..." Her ne kadar çocukluktan yeni çıkmış bir birey olsam da şimdiden özlem duyuyorum ben çocukluğuma. En çok da kaleleri taştan yapılmış bir sahada top koşturmak ve bilgisayar oyunlarında dünyayı kurtarmaktan haz alırdım. Geldiğim nokta itibari ile değişen hiçbir şey yok. Sadece toplara eskisi kadar sık vuramıyorum; hafta bir, iki haftada bir... Öte yandan bilgisayar oyunları ile aramızdaki bağ hâlâ aynı kuvvetiyle devam ediyor.
Birçokları gibi oturup saatlerce futbol oyunları başında vakit harcamıyorum. İşin futbol kısmı bilgisayarda yaşanacaksa eğer bu genellikle Championship Manager olur. Benim gönlümdeki tahtın sahipleri bellidir aslında; Resident Evil, Silent Hill, God of War... Tüm bunlardan ayrı, nazarımda bambaşka bir yere sahip bir yapım daha var ki o da Metal Gear Solid serisidir. Allah çarpar vallahi, oyun deyip geçmemek lâzım...
1998 yılında edinmiş olduğum ilk PlayStation için Konami firmasının üretmiş olduğu bir oyundu Metal Gear Solid. Benim kendisiyle tanışıklığım birkaç sene rötarla bir komşumuz sayesinde olmuştu. İlk görüşte aşk derler ya, bu olmalıydı, oynamamış ve sadece izlemekle yetinmiş biri olarak... Sonrası sadece bekleyişti... Komşunun oyunu bitirmesini bekliyordum ki ondan alabileyim, ekran başında sabahlayabileyim.
Oyunun orta derecede İngilizce gerektiriyor oluşu ve benim o dönemde sıfır İngilizce ile yaşantıma devam ediyor oluşum bile Metal Gear Solid'in başına oturmam için bir engel teşkil etmiyordu. Evet, oyunun konusu hakkında zerre fikrim yoktu ama kendinizi bir Hollywood aksiyonu içinde hissediyorsanız kimin yabancı dile ihtiyacı olurdu ki!
Oyunda beni ve benim gibi birçoklarını çeken neydi? Neticede oyun piyasasına sürülen ilk aksiyon oyunu değildi MGS. Evet, ilk aksiyon oyunu değildi belki ama getirdiği pek çok "ilk" vardı, orası kesin. Tomb Raider'in, Resident Evil'in, Max Payne'nin sunamadığını devrim niteliğinde sunmuştu. Bir kere bu oyunda esas olan pata küte düşmana dalmak değil, gizlilik içinde, adeta bir hayaletmişsiniz gibi hareket etmekti. Silahınız bu oyunda aslında sizin en büyük düşmanınız oluyor ve yanlış yer ve yanlış zamanda kullandığınızda kendinizi imha edebiliyordunuz. Yıllar sonra ilk MGS'yi yeniden oynadığımda artık her şey çok daha açıktı tabii. İngilizce'nin gözünü seveyim...
PlayStation2'nin piyasaya sürülmesi ile birlikte oyun konsolları çağ atlamış oldu. Bu aletin satışa sunulmasıyla kullanıcıyı PSX'e (PlayStation) bağlayan hiçbir şey kalmamış oldu. Çünkü PS2, PSX'in yapabildiği her şeyi yapabiliyor ve üstüne de hatırı sayılır ölçüde koyuyordu. PSX'i damdaki yerine pabuçlarıyla birlikte göndermem ve PS2 için ilk sunulan oyunlardan biri olan Metal Gear Solid 2: Sons of Liberty'nin dünyasına kendimi kaptırmam fazla sürmedi.
Kısa bir süre sonra üretilen Metal Gear Solid 3: Snake Eater ise video oyunları tarihinde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının kanıtıydı adeta. Bir oyundan çok interaktif bir filmi anımsatan; senaryosu, jeneriği, müzikleri ile insanı kendine hayran bırakan bir yapımdı. Oyunun ana karakteri John, nam-ı diğer Solid Snake, Soğuk Savaş sonrası Rusyası'ndadır. Bu ülkede üretilmekte olan bir silah ile Amerika'nın herhangi bir yerini vurmak mümkün olacaktır. Bir ajan olarak görev bellidir aslında...
Metal Gear Solid 3: Snake Eater'in asla sadece bir oyun olmadığını belirttim. Eğer ki bir video oyununun sonunda gözleriniz doluyorsa, konsolu kapatmaya eliniz varmıyorsa, bu söylediğimin bir gerçekliği var.
MGS3'te yapay zekanın da tavan yaptığını belirtmeden geçmeyeyim. Oyunda belli yerlerde yüzleşmek zorunda kaldığınız The Fear, The Fury, The End, The Sorrow, The Pain, Colonel Volgin, Ocelot ve en nihayetinde The Boss bunun en güzel kanıtı. Hemen The End'i ele alalım mesela... Oynayanlar bilir... The End 100 yaşını devirmiş, ayağa bile kalkamayan, "sniper'in babası" olarak nitelenen biridir. Aslına bakarsanız kendisi hayatta bile değildi ve enerjisini güneşten aldığı an gözlerini yeninden açabiliyordu. Kendisi ile yapılan kapışmanın orta yerinde oyunu kaydedip kapatabiliyor, birkaç gün sonra oyunu yeniden açtığınızda ihtiyarın güçten düşmüş olduğunu ve bunun nedeninin de kapışmanın günlerce sürmüş olması olduğunu görüyorsunuz. Birkaç gün daha bekleseydiniz eğer, The End ile savaşmanıza gerek bile kalmayabilirdi. Oyunda alt etmesi en zor düşmanın The End olduğunu düşünürsek, bana çok da makul bir çözümmüş gibi geliyor :)
MGS'nin tüm gerçekçiliğinin yanı sıra zaman zaman gerçekdışılığa da başvurulmuş olduğunu görüyoruz. Yine oyun boyunca karşımıza çıkan düşmanlar bize bunu gösteriyor. Okkalı düşmanlarınızın bir bölümün aslında ölü olması, kimisinin de suda bile yürüyebiliyor olmasından bunu anlayabiliriz. Ancak The Cobra Unit adı altında biraraya gelen bu esas düşmanların isimlerine bakınca aslında tüm bu isimlerin oyunun ana karakteri Snake'nin hislerini sembolize etmiş oldukların görürüz. Etkisiz hâle getirilen her biri Snake'nin kurtuluşuna giden yoldaki bir duvarı daha ortadan kaldırır.
Kullanmaktan bir hayli nefret ettiğim basit bir tabir var; "anlatılmaz yaşanır"... Hani hayatımda tek bir şey için kullanacak olsam bu tabiri sanırım hiç düşünmeden Metal Gear Solid serisi için ve özellikle oyunun üçüncüsü için kullanırım. Metal Gear Solid 4: Guns of the Patriots'u henüz oynama fırsatı bulamadığım için yorum yapamam ama oyunun PS3'te sürüldüğünü bilmek yetiyor aslında. PSX ve PS2'den sonra bir de PS3 sahibi olursam günün birinde, joypad'i elime ilk kez MGS4 için alacağım kesin.
Metal Gear Solid 3: Snake Eater, bir video oyunu için gereğinden fazla gerçekçi... Henüz oyunun başında, jenerikte, Cynthia Harrell'in harika sesi eşliğinde muhteşem Snake Eater şarkısı bizi havaya sokuyor, oyunun sonlarına doğru Elisa Fiorillo'nun performansı ile Don't Be Afraid ile hüzünleniyoruz ve oyun sonunda "cast" akmaya başladığında fonda çalan Starsailor imzalı Way to Fall ile koyveriyoruz kendimizi.
Neticede, devletleri için her şeylerini veren ama günü geldiğinde devletlerinin sırtlarını görmek zorunda bırakılan isimsiz kahramanları ve anlamsız düşmanlıkları ironik hâliyle gözlerimizin önünde buluruz.
Taşlardan kale, asfalttan saha, tebeşirden ceza sahası, kendimizden de futbolcu yağtığımız günlerdi. Arka mahalle hep ezeli rakipti. Onları yenmek farzdan ziyade vacipti. Babadan koparılan harçlıklar bahislerin en büyüğü olan baklava ve buz gibi kolaya ayrılırdı. Bütün bir hafta beklenirdi maç. Sınavlarımızı da bu heyecanla beklememizi beklerdi annelerimiz. Hiçbir zaman hayallerimizde yer eden o yeşil zemine çıkamayacağımızı, afili toplara vuramayacağımızı, kaçırdığımız mutlak bir golden sonra tribünlerden küfür yiyemeyeceğimizi, hakeme itirazdan oyundan atılmayacağımızı, teknik direktöre karşı yıldız topçu kompleksine giremeyeğimizi, maçı kazandıracak son dakika penaltısını üstten dışarıya nişanlayamayacağımızı, soyunma odasında olan bitene tanıklık edemeyeceğimizi adımız gibi biliyorduk aslında. Tüm bunlardı belki de had safhada olan motivasyonumuzun nedeni. Bacak kadar da çocuktuk vesselam. Futbolu doğuştan bildiğimiz için ahkam kesmekte de üzerimize yoktu. Bıyıkları yeni yeni terlemeye başlayan çok bilmiş Türk çocuklarıydık. Dünya Kupası finali ile eşdeğer nitelikteki mahalle maçları için dönemin ünlü futbolcularının kimliğine bürünmeyi de çok severdik. "Ben Albertini'yim oğlum", "Maldini'yim", "Ben takımın beyniyim. Olsam olsam Hagi olurum"lar arasında gerçek kimliğimizden kopardık. Mahallenin abileri ise küçükler arasında oynamayı kendilerine yediremeyecekleri için takımın teknik direktörlüğüne soyunurlardı. Hiçbirimiz tarafından iplenmezlerdi, ancak bunu matah sanırlardı tabii. Teknik direktörlerin oyuna ve futbolcuya olan katkılarını sorgulamaya başlamam hemen hemen o günlere tekabül eder. Sonuçta sahada oynayan teknik adam değildi. Ne gibi bir katkı sağlayabilirdi? "Haydi canım oradan"dı... O günlerde tek uğraşımız sokakta top peşimde koşturmak, kazanılan zaferlerin ardından içtiğimiz buz gibi kolalar ile boğazlarımızı şişirmek değildi tabii ki. Ender de olsa evde bulunduğumuz anlar da oluyordu. Böyle anlarda oturup ev ahalisiyle muhabbet etmiyorduk elbette. Bilgisayar dururken ne muhabbeti! Tek bildiğimiz oyun EA Sports'un piyasaya sürdüğü ve kısa zamanda efsane olan FIFA serisiydi. Evet, yine futbol. Biz taraftarı olduğumuz takımları gerçek hayatta uluslararası alanda başarılı göremediğimiz için sanal ortamda o vakitler kaldırılması mümkün olmayan kupaları tuttuğumuz takıma kaldırtıyorduk. Sonra başka bir merak sardı herkesi. Moda değişti. Piyasaya sürülen bir başka oyun size futbolcu değil, teknik adam olma imkânı tanıyordu. Ne kadar zevkli olabilirdi ki? Ben topu klavyenin "S" tuşunu kullanarak Hagi'ye gönderemeyeceksem, yön tuşları yardımıyla Hagi'yi kanada taşıyıp "A" tuşuna abanarak Hakan Şükür'e ortalayamayacaksam ve dolayısıyla "D" ile Kral'a kafayı çaktırıp ağları havalandıramayacaksam kuru kuru oyun oynamanın ne zevki olabilirdi ki? Öyle değilmiş ama. Her daim olduğu gibi zaman yine yanıltmayı başarmıştı beni. İlk kez bir akşam gezmesinde akraba çocuğunun bilgisayarında tanışmıştım Championship Manager ile. Israrla "Kapat şunu yaaaa, FIFA oynayalım" diye inlerken; Einstein'in o ünlü sözünde ne demek istediğini o gün anlamıştım. Lanet olasıca önyargılar! Tamam, bu oyunda Zidane ile çalım üstüne çalım basmak size kalmıyordu, istediğiniz oyuncuya pas atıp, istediğinizle gol de yapamıyordunuz ama yine de bir sıradışılık vardı. Sonraları bütün dünyadaki oyuncuları fanatiklik mertebesine eriştiren de buydu zaten. Sahada yıldız olma fırsatını elinizden alıyordu bu oyun. Bir vinç misali sizi olduğunuz yerden kaldırıp, başka bir yere tepetaklak bırakıyordu. Ve siz hayatta kalmaya çalışıyordunuz. FIFA serisinde iyi bir oyuncuysanız yiyeceğiniz kırmızı kartları bile pek sorun etmeyebiliyordunuz, fakat CM'de durum biraz daha farklıydı. Saha kenarındasınız sonuçta. İşler yolunda giderken oyundan atılan bir oyuncunuz tüm plânlarınızı altüst edebiliyordu. İşiniz içinden çıkılmaz bir hâl alıyordu. Eh tabii, siz de içinden çıkmaya çalışıyordunuz. Kısacası kendinizi taktik savaşının ortasında buluyordunuz. Oyunu ilk gördüğümde olanlardı bunlar. Beni cezbedendi daha makul bir ifadeyle. Başlangıçta da belirttiğim üzere CM size istediğiniz bir futbol takımının teknik direktörü olmanızı sağlayan bir simülasyon. Örneğin, gariban bir Anadolu takımının kontrolünü alt liglerdeyken ele alıp, kulübün size tahsis ettiği kısıtlı bütçeyle ve zekanızla üst liglere taşıyabilirsiniz. Belki de o kadar başarılı olursunuz ki Üsküdar Anadolu'yu önce Süper Lig'e, akabinde Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna taşıyabilirsiniz. Tüm bunlar ne kadar yaratıcı olabileceğinize bağlı. Yıldız olmayan oyuncularla çalışıp bu işi bir onur meselesi hâline de getirebilirsiniz, Barcelona'yı alıp dünya çapındaki futbolcuların kaprisleri altında kıçınıza tekmeyi de yiyebilirsiniz. Zaten oyunun insanı kendine çeken, saatler boyunca başından kaldırmayan niteliği tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Sayısını bilmediğim sıkıcı ve uzun gecelerime arkadaşlık eden, zaman zaman deliler gibi davranmama neden olup kendi kendime basın toplantıları yapmama neden olan bu efsaneden kopmak mümkün olmuyor. Her şeyin illa ki modasının geçtiği günlerde modası bir türlü geçmek bilmiyor. Karanlığın çöktüğü Antalya sokaklarında yenik durumda olduğumuz maçı son bir gayretle lehimize çevirme çabalarımız sırasında annemizin balkondan adımızı seslendiği günler sona erdi ama bilgisayar başında tuttuğumuz takımı zirveye taşıma gayemiz bitmek nedir bilmedi. "Bir maç daha, bir maç daha oynayayım söz kapatacağım"... Yalan oldu tabii!
Yanlış hatırlamıyorsam 1997 yılıydı. Yeni evimize taşınmıştık ve taşındığımız ilk gün eşyalar yerli yerine yerleşmemişti haliyle. Eklemekte de fayda var yaz aylarındaydık. Gündüzki hengameden sağ çıktıktan sonra günün verdiği yorgunlukla yerleşme işinin kalan kısmını ertesi güne bırakmak en anlamlısıydı. Babam o akşam dışarıya çıkmıştı. Markete gitmiş olmalıydı. Eve döndüğünde elindeki Tempo dergisini karıştırmaya çoktan başlamıştı. Kardeşim ve benim küçük yaşımız dolayısıyla ne gibi aptallıklar yaptığımızı hatırlamıyorum bile. Neyse, konu da bu değil zaten. Babam bir süre sonra bizi yanına çağırdı. Ben ilkokulu tamamlamıştım, kardeşim ise üçüncü sınıfa başlayacak olmalıydı. Nereden estiyse artık babam karne hediyesi almak istemiş olmalıydı ki dergideki iki yeni oyun konsolunu işaret etti bize. O zaman kadar MicroGenius'daki milyon tane kareden oluşan grafikleriyle televizyonumuzu süsleyen oyunlardan başka bir şey bilmiyorduk. Dergide çok yakın bir zamanda piyasaya sürüleceği belirtilen iki konsola şöyle bir baktım. Yazının başlığında "Dünyanın en iyi oyun bilgisayarı Türkiye'ye geliyor" gibi ibare yer alıyordu. Çocuğuz ya hemen kaşları kaldırıp masumane bir tavır takındıktan sonra babaya içli bir bakış attık. O da "Hangisini istiyorsunuz?" diye sordu tabii. Her zaman Sony markası isim olarak karizma gelmiştir bana. Sega Saturn'ü bir kenara atıp "Sony Play Station olsun" dedim. Okunduğu gibi telaffuz edemiyordum tabii :) Sonradan öğrenecektik ki babam ertesi gün ön siparişi bile vermiş. Efendim biraz ağırdan alıyorum, farkındayım. Ancak ilk günkü heyecanımı ancak bu şekilde yeniden yaşayabilirdim. Uzatmalayalım. Sonra bir gün okuldan eve geldiğimde yatağımın üzerinden bir kutu duruyordu. Tahmin edebileceğiniz üzere kutunun içinde Sony Play Station vardı. Üstelik, ayıptır söylemesi, Türkiye'de konsolu ilk alan 100 kişiden biri olduğumuz için bir de orijinal oyun hediye edilmişti. Oyunun adı, sonradan efsanelerimden biri olacak olan, Tekken'di. Yalnız heyecanımız yarım kalmıştı desem yalan olmaz herhalde. Babam o öğleden sonra kutuyu eve bıraktıktan sonra iş gezisine çıkmıştı. Nereden baksak 3-4 gün evde olmayacaktı yani. Biz de çocuk halimizle "Ya cihazı kurmaya çalışırken bozarsak?" psikolojisi içinde babam gelene dek elimizi dahi sürmedik tabii. Bandı 3-4 gün ileri saralım. Çünkü o 3-4 gün içinde anlatılacak bir hadise olduğunu sanmıyorum. Varsa da mal mal kutudaki resimlere bakmaktan daha öte bir şey olduğunu sanmıyorum. Neyse! Babam seyahatinden dönüp de konsolu kurduğumuzda adeta kardeşim ve benim ağzımızın suyu akıyordu. Alışık olmadığımız bir şeydi çünkü. Bir anda MicroGenius'dan Play Station'a geçtiğinizi hayal ederseniz halimizi anlamanız güç olmayacaktır. Yalnız sorunlar bitmek bilmiyordu. Heyecanımız yatışmıyordu çünkü. Durmadan yeni oyunlar almak istiyordu deli gönül. Lakin problem de burada yaşanıyordu zaten. O vakitler konsola çip taktırma gibi bir güzellik olmadığından paşa paşa orijinal oyun almak zorundaydı Play Station sahipleri. Oyunlarda o zamanın parasıyla 60 milyon Türk Lirası'ndan başlıyordu. İşin kötüsü makinayla birlikte bir de demo cdsi vermişlerdi. Bu cdde birkaç Play Station oyununun bir bölümünü oynayabiliyordunuz. Sonra en heyecanlı yerinde kesilince de orijinalini almak istiyordunuz. Pazarlama açısından zekice bir işti, inkar edemem. Fakat çocuklar pazarlama nedir bilmez. Oyun ister onlar, oynamak ister. Her zaman daha fazlasını ister. Pepsi gibi... Bu iğrençti :) Demem o ki söz konusu demo cdsinin içindeki yaklaşık 15 tane oyun içinde kardeşim ve benim farklı sevdaları vardı. Eğer ki baba yeni bir oyun alması için ikna edilecek olursa ikimiz de kendi favorimizin alınmasını isterdik. Benim beğendiğim oyun Adidas Power Soccer'dı. Öyle böyle değildi. MicroGenius'daki yarım saatte rakip kaleye giden bayan oyunlardan değildi. Grafiğin dibine vurmuştu. Oyun biraz da komikti aslında. Öyle ki bazen şut çektiğinizde rakip kaleciyi kaleye dahi sokabiliyordunuz. Belki de beni cezbeden buydu. Bilemeyiz tabii. Kardeşimin favori oyunu ise aslında benim de beğendiğim ancak oyun alımı söz konusu olursa kendiminkini aldırmak için sesimi çıkarmadığım bir oyundu; Crash Bandicoot. Naughty Dog mottosuyla piyasa sürülmüştü bu oyun. Ana kahramanı Crash adında bir köpekti. Tropikal adalarda ormanların içinde kız arkadaşını kötü doktor Neo'nun elinden kurtarmaktı amacı. Öylesine bir görselliği vardı ki oyunun kendi dönemini ele alırsak dünya oyun tarihinin o zamana kadar ki en iyisiydi. Evet, bunu demek yanlış olmaz. Şimdi bile piyasaya yeni sürülen birçok oyundan kaliteli olduğunu göz ardı etmemek lazım. Beklenen an gelmişti sonunda. Yeni oyun alınacaktı. Kardeşime sözümü geçiriyor olmalıydım ki Adidas Power Soccer alındı. Sonra kardeşim 1 hafta Play Station'a elini sürmediği gibi evi inletti, babamla konuşmadı. Takip eden hafta bir gün annem evde misafirlerini konuk ediyordu. Haliyle misafirlerin çocukları da eve gelecekti. Tam biz misafirlerin çocuklarıyla Play Station oynarken kapı çaldı. Babam kardeşimi çağırdı. Ben de kendisine söyleyip odaya geri döndüm. Kardeşim odaya döndüğünde zıplıyor, hopluyor, sevinçten çıldırıyordu. Evet, elinde Crash Bandicoot'un cd kutusunu tutuyordu. Daha fazla ayıp etmek doğru olmazdı kendisine. Play Station'un başında efendi efendi oturan ve heyecanlı bir futbol maçı yapan iki misafir çocuğunu umursayacak değildim herhalde. Kaba bir hareketle ellerinden joystickleri aldım ve oyunu kapattım. O anda bana küfür etmelerinin ya da ağlayıp zırlamalarının pek bir önemi yoktu. Kardeşim artık mutlu olmalıydı, beklememeliydi daha fazla. Ve başladı oynamaya... Demo cdsinde oynarken konsol kendisine sadece ilk bölümü oynaması için izin veriyordu. Artık kaçıncı bölümde olduğunu hatırlamıyorduk. Bölümleri teker teker geçerken. Çocuk odasına dolan onlarca misafir çocuğu heyecanla oyunu takip ediyordu. Hatta ellerinden joysticki alıp oyunlarını yarım bıraktıklarım bile. Teyzemin kızı vardı bir de. Benden bir buçuk yaş büyüktür kendisi. Demo cdsinde oyunun kardeşimle beraber iki müdaviminden biriydi. O günün akşamına kadar ikisi birlikte sırayla oynadılar. Oynamak istememe rağmen içimdeki isteğe yenilmedim ve oyunlarına dokunmadım. Ancak oyun bitip de Crash Bandicoot'un serileri çıktıkça ve onları da oynamaya başladıklarında... Kötü bir şey olmadı o zaman. Sadece aralarına ben de katıldım ve içimdeki Crash açlığını fena halde giderdim. Onlar da şaşırmışlardı tabii.
EA Sports'un FIFA serisiyle tanışmam bundan 9 yıl öncesine dayanır. O zamanlar çok küçüğüz tabii. Evde bilgisayarım bile yok. Haftaiçi derslerin yarattığı yorgunluğı haftasonları babamın ofisindeki bilgisayarı zaptederek atıyordum. İyi de geliyordu doğrusu. Eğer haftaiçi ders çalışmazsam haftasonu da bilgisayardan mahrum kalıyordum ki hiç de hoş değildi. Dedim ya, FIFA serisiyle tanışmam çok öncelere dayanır. 1998 yılına... Serisini ilk oyunu olan FIFA 98'i ilk gördüğümde zamanın teknolojisi beni acayip büyülemişti. Evde bulundurduğum Atari'den ya da Commodore 64'ten çok farklıydı. Sözkonusu konsollarla karşılaştırdığımda sanki televizyondan maç izliyor gibi hissediyordum. O kadar da müthişti yani... Ertesi yıl ise büyük bir dönüm noktasıydı serinin hayranları için. Çünkü bugün bir anket yapılsa belki de en çok beğenilecek FIFA serisi FIFA 99 olur. Galatasaray ve Beşiktaş'ı oyunda görmenin verdiği heyecandan öte bambaşkaydı o oyun işte. Hele spikerin oyun sırasında arada sırada söylediği "Good di mi John?"ları unutulmaz. Bundan sonra çıkan FIFA serilerinde ise kaydadeğer pek bir değişiklik olmadı. Türk oyunseverleri sevindiren tek nokta arada sırada Türkiye Ligi'ni de oynayabilmekti ama hepsi bu. Yine de her şeye rağmen EA Sports'un bu alanda pazarda bir rakibi yoktu. Kendisini geliştirmeye ihtiyacı yoktu. O yüzden her sene üstüne bir şeyler koymaktan vazgeçmiş olmalıydı. Sonra dünyanın ta öteki ucundan, Japonya'dan, bir firma çıktı ve Pro Evolution Soccer isimli bir oyun sürdü piyasaya. FIFA dışındaki tüm futbol oyunlarını hayal kırıklığı olarak gören bünyeler bir anda çark etti ve FIFA'nın tahtı sallanmaya başladı. Bir süre sonra ise EA Sports'un bu alandaki saltanatı yıkılmıştı. Seriye sadık kalanlar firmanın ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Birileri bir şey yapmalıydı, çünkü PES serisinin açtığı çığır günden güne büyüyordu. PES 2008 henüz piyasaya çıkmadı ama EA Sports FIFA 08 ile oyunseverlere istediği zaman neler yapabileceğini bir kez daha kanıtladı. FIFA 08'i oynadıktan sonra benim ve birçok oyunseverin ortak görüşü şu ki FIFA tahtını geri almaya çok yakın. Lâkin FIFA serisinden bir oyun yıllar sonra ilk kez beni saatler boyunca başında tutmayı başarmıştır. Oldukça yeni özelliklerle birlikte sonunda kendini aşmayı başarak FIFA 08'in yeniliklerinden bazılarına bir göz atalım şimdi. Öncelikle belirtmem gerekir ki FIFA serisinde en çok şikayet edilen konu kalecilerin çok kolay gol yemesi sorunuydu. Hele hele bir kez frikik atmayı ya da korner kullanmayı öğrenmişseniz gerisi çorap söküğü gibi geliyordu zaten. Bu oyunun ise en büyük yeniliklerinden birisi kaleciler üzerinde yapılmış. Artık oyuncular kaleciler için ayrı bir zorluk derecesi belirleyebilecekler. Bununla da kalmayıp karşı karşıya pozisyonlarda bilgisayar başında dua etmek yerine kalecinin kontrolünü oyuncu alabilecek. Böylece açı daraltmak, rakip forveti şaşırtmak ve hatta topa atlamak bile size kalıyor. Serbest atışlarda da kaleciler mal gibi köşeleri boş bırakmıyor. Yine bir serbest atış sırasında kalecinin duracağı yeri belirlemek tamamıyla size kalmış. Oyunun bir başka artısı ise takım kimyalarının artık rayına oturmuş olması. Daha açık olmak gerekirse takım kimyaları neredeyse takımların gerçek halleriyle eşdeğer. Şöyle ki; daha çok bireysel yeteneklerle sonuca giden Brezilya'nın takım kimyası 34 iken, takım oyunu sayesinde maç kazanan takımların birliktelik yüzdesi genelde 70'in üzerinde. Vee çalımlar... Multiplayer oyunlara zevk katan en önemli unsur. Uzun zamandır FIFA oyunlarında topu arkadan topukla önümüze düşüremiyor, topun üstüne basıp dönmek gibi Hagivari hareketler yapamıyorduk. Evet efendim, FIFA 08 bize hepsini daha da fazlasıyla geri vermiş. Artık düşerken şut çekebilecek, gerektiğinde top saydırabilecek, sahte paslar atabilecek, şık paslar verebilecek ve plase şutlarla topu doksana asabileceksiniz. En büyük ve en güzel özelliği ise sona sakladım. Özelliğimizin adı "Be A Pro"... Adından da anlaşılabileceği gibi bu özellikte bir takım seçiyoruz. Yalnız bununla kalmayıp kendimize bir de futbolcu yaratıyoruz. Tipini mipini her şeyini ayarladıktan sonra oyuncumuz başlangıçta seçtiğimiz takımın kadrosuna 100 üzerinden 60 yetenek puanıyla katılıyor. Amacımız maçları kazanıp, görevleri tamamlayıp futbolcumuzu bir yıldız yapmak. Yalnız asıl bomba şu ki sezon boyunca maçlar sırasında takımınızda sadece bu futbolcuyu kontrol edebiliyorsunuz. Takım arkadaşlarınız kendi başlarına oynarken siz tek başınıza pas istiyor, ikili mücadelelere giriyor, gerektiğinde golünüzü de atıp baştacı oluyorsunuz. Yalnız bu opsiyon oyunu bir o kadar da zor kılıyor. Çünkü sizin yıldızlaştığınız bir maçta takım arkadaşlarınız rezil bir futbol sergileyebilir ve sanki koca bir takıma karşı tek başınıza savaşmış gibi hissedebilirsiniz. Belki sinirden monitöre kafa daha atabilirsiniz. Ben ucundan döndüm o yüzden söylüyorum. Kısacası sevgili okurlarım, bu kez olmuş diyorum!
Çok uzun bir süredir benden ve kendisini deli gibi arayan birçok insandan ustalıkla kaçmayı başarmış olan Dedektif Fırtına lakaplı şahıs aranıyor. Görenlerin bana en kısa zamanda son gördükleri yeri ivedilikle bildirmeleri rica olunur, hatta bu durum zamanla emir kipine dahi çevrilebilir. Kendisinin bir patlamadan kaçarken çekilmiş fotoğrafı yan tarafta. Daha fazla da delil istemeyin benden bu adam bu işte usta çünkü, bırakmıyor. Siz bir yerlerde görülmüş olduğunu duyarsanız başka kimseye haber vermeden benimle irtibat kurun. İşe polisi de karıştırmayın. Bu adamla benim bire bir karşılaşmam lazım, yani o derece. Şimdi de bu adamın hikayesinin bilinen kısımlarını anlatayım ki aramanıza yardımcı olsun. Dedektif Fırtına'nın nerede ve ne zaman doğduğu bilinmiyor. Hangi okuldan mezun olduğu, ofisinin nerede olduğu ve hatta ailesi hakkındaki her şey de koca bir muamma olmaktan öte değil. Sözde bildiklerimi anlatacaktım, peh! Durun o zaman. Kendisini ilk ve son olarak 1996 ya da 1997 yılında, tam hatırlayamıyorum, babamın ofisinde bulunan bilgisayarda gördüm. İsmini de verdiği ilk Türk macera oyununun ana karakteri idi kendisi. Bir gece ansızın telefonu çalmıştı. Arayan belediye başkanıydı. Başkanın kızı kaçırılmıştı ve bizim tuttuğunu koparan Fırtına'dan yardımını istemişti. Ben de kasabadaki yol göstericisi olarak ona yardım etmiştim biraz. Sonra kayboldu işte! Hikâyesinin sonunu göremeden ben. CD'yi kaybetmiştim lan! Ağlasam sesimi duyar mıydı ki mısralarında... Pardon, ne mısrası be? Kaybolduğu yerlerde... Ah, Fırtına ah! Ne diyeyim ben sana şimdi ha? Senin görevin arayıp bulmak Fırtına, bizim değil, benim hiç değil. Hiç değil! Ne severdim lan ben seni. Neden çekip gittin lan ansızın. Çocukluğumun zevk aldığım birkaç bölümünden biriydin sen. Sana da pis laflar hazırladım. Alacağın olsun lan. Hem duyduğuma göre XP'de de çalışmaktan vazgeçmişsin sonraları... Efendim bu saçma yazıdan demem o ki; bulun bana bu Fırtına dedektifini... Nereye gittiyse bulun. Elimden uçup giden, hakkındaki tek delilim olan CD'mi bulun. Onu bulun! Sizde de kanıt olarak bir CD falan varsa bana gönderin o delili. Ben iyi bakarım ona, merak etmeyin. Ha, neredeyse unutuyordum. Çok şey istiyorum, biliyorum, ama onu öyle kuru kuru da bulmayın. Kendisine XP'de iş verin, ondan sonra bana gönderin. Ancak önce bulun tabi... Stop!
Savaşın coğrafyası genişliyor mu?
-
İran savaşı, Körfez ülkelerini, Irak’ı, Lübnan ve Ürdün’ü etkiliyor.
Kızıldeniz’e, Mısır’daki enerji altyapısına yönelik saldırılar, çatışmanın
Doğu Akd...
Suffisamment
-
Yeterli zaman varsa, her şeyi görebilirsin.
Hınzır bir gülümsemeyle değil şaşırtmayan bir kaderin cilvesiyle.
Olacağına varırlara hep vardık. Orada vard...
mutluluk yolu / yazar #Bertrandrussell
-
#mutlulukyolu kitabı okuma seyri oldukça uzun sürdü. Keyifli bir okuma
olduğu için yavaş yavaş ve zamana yayarak okudum. Mutluluğun aslında
peşinden koşm...
HER YERDE ELİ OLAN BİR ADAM: SOCRATES KOKKALIS
-
Türkiye’de kulüp başkanlarının zaman zaman yaptığı ve futbolu yönetenleri
hedef alan açıklamalarını, o takımların lehine yapılan bazı hatalar tak...
10 Yaş
-
Merhaba.
Bu sayfada sizlere ilk "Merhaba" deyişimin üzerinden tam 10 yıl geçti.
İnanamıyorum ben de bu kadar zamanın geçmiş olduğuna.
En baştan söyleyey...
Romantik
-
bizi hep bu romantik fikirler mahvetti. gençliğin masumluğu ve romantizmi
yüceltme merakı kim bilir kaç kişinin içinde ne büyük ateşler yaktı, ne
büyük hay...
-
Tanıdık bir iz kalmayana dek... Tüketip tüketip sıfıra çekmek... yeni yeni
ve daha yeni... Kitaplar, filmler, elindeki telefon, detaylar ve duvarlar.
Bir ş...
ben hiç hazır etmedim kendimi gidişine
-
küçükken, evin salonunun kömür sobalı sıcaklığında otururken, televizyonda
komik bir şey gördüğümde göz ucuyla babama bakardım. gülünmeli miydi şimdi
buna...
Başka türlü bir şey
-
Büyümek pek çok macerayı, pek çok yolculuğu, rüyayı, kabusu, anıyı,
unutulmayacakları, unutulmak istenenleri, hafiflikleri, yükleri,
kirlenmeyi, lekes...
Kamp Günlükleri 2 (Kıyıköy)
-
ilk kampımızın başarılı geçmesinden sonra sıkı bir gaza gelmiştik
açıkçası. amatör de olsa, kenarından köşesinden ufak tefek ekipmanlar
toplamaya başladık...
Cüneyt ARKIN - GUNES NE ZAMAN DOGACAK - 1978
-
*GÜNEŞ NE ZAMAN DOĞACAK*
Kırım Türklerinden Yavuz Mehmedov (*Cüneyt Arkın*) rejim sebebiyle
yıllardır yasaklanmış olan dini faaliyetlere karşı köyün kapıs...
No New Office
-
[image: Career Expo 20110928 010]
Unfortunately our idea to move to a new office and take advantage of the
fact that the buildings new owners had not got in...
BİL/MEK
-
Adını biliyorsun. Dudağımın ucunda takılı, düştü düşecek avuçlarına. Ama
sen söylenmesine ramak kalmış o iki heceye bakma ve kelimelerin
sıradanlığına, h...
KALMAK..
-
KALMAK
Kalmak, kaçan topunu geri döndürdüğün bir çocuğun gülümseyen gamzelerinde;
kalmak, elinden tuttuğun bir yaşlının kırışıklıklarından birinde; kalma...
Kingdom of the Winds: Epik Bir Destan
-
Ben nasıl büyük bir hükümdar olabilirim?
Bunun için rüzgar gibi olmalısın. Hiç kimsenin görmediği, ama bu ülkenin
her karışına esen ve her zaman bizim ins...
Son Düdük!
-
Profilime bakacak olursanız 2006 yılından bu yana Blogger'in bir üyesi
olduğumu söyleyecektir size. İçinde bulunduğunuz blogda ilk göz
ağrısıydı... Başlang...
Yarım yıl
-
Merhaba arkadaşlar,
Ben iyice boşladım blogu 2 ayda bir yazı yazar oldum ama cidden dalışa da
gidemiyorum, hayatımdaki en anlamlı varlıkla uğraşıyorum :) u...