şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2009 Salı

Tik Tak

Ne kadar aradıysam
suyunda bulamadım tak'ları
zaman denilen kuyunun
Yüzümde bu yüzden
yalnızca tik'lerini taşırım
çocukluğumun

Yarısını tuttum
çocuk doktoru
olmamı isteyen anneme
hasta yatağında verdiğim sözün
Doktor olamadım ama
çocuk kaldım

İki çocuk
rahatlıkla oturduğumuz
kapının eşiğine
kendi başıma zor sığıyorum bugün
Büyüdükçe insan
yalnız mı kalıyor ne?

13 Haziran 2009 Cumartesi

Bir İş Var

Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?
Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?
Her zaman güzel mi bu kadar,
bu eşya, bu pencere?
Değil!
Vallahi değil!
Bir iş var bu işin içinde.

Orhan Veli KANIK

26 Nisan 2009 Pazar

Eğer

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri elâ gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde "Onca ayrılığın birinci dereceden failidir" denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse...

Evet sevgili,
kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!

Can YÜCEL

16 Mart 2009 Pazartesi

Şemsiye

Tozlu bir şemsiye durur
çatı katındaki odanın
kuytu bir köşesinde
Kumaşındaki eski yağmurların
hüzünlü kokusuyla
anımsar mısın bilmem
yağmurun bardaktan
boşanırcasına yağdığı o günü
Hani şemsiyeyi iyice çekip başımıza
dudaklarımla hesaplamıştım
yüz ölçümünü
Nicedir sokağa çıkarmıyorum
şemsiyeyi
Korkuyorum çünkü
kapısı açık kafesinden
uçan bir kanarya gibi
beni ikinci kez terk etmenden
Yanıt alamayacağımı bilsem bile
yanına gidip
sorarım her gün şemsiyeye
altında el ele
nasıl görünürdük diye.

Sunay AKIN

29 Aralık 2008 Pazartesi

Akasyanın Şarkısı

İlkbahar kokan bir sonbahar sabahına uyandı dalgın gözlerin
sen sonbaharın sarılığını eskiden hiç bilmezdin...
En güzel çiçeklerini uzatmıştı hep pencerendeki akasya
ondandır sen yaşamın kupkuru dallarını hiç görmedin...

Baharlar upuzun yollar gibi uzansın ömrüne!

Deniz kokan bir kıyı kasabasında uyandı yorgun gözlerin
sen fırtınaların ıslığını eskiden hiç bilmezdin...
Sevda çığlıklarıyla en güzel şarkılarını söylemişti hep göğündeki martılar
ondandır sen yaşamın azgın dalgalarını hiç tanımadın...

Denizler gökyüzü atlası gibi serilsin ömrüne!

Itır kokan çocukluk şehrinde uyandı dalgın gözlerin
sen ayrılıkların rengini eskiden hiç bilmezdin...
Annenin üstüne titremesi gibi taze ekmek kokusu taşımıştı hep sokaklar
ondandır sen yaşamın ayrık otlarını hiç bilmedin...

Sokaklar bayram sabahları gibi uzansın ömrüne!

Buğusunda hasret tüten bir İstanbul sabahına uyandı yorgun gözlerin
sen hasretin kokusunu eskiden hiç bilmezdin...
Yedi tepesinin her birinden aşkı büyütmüştü sana hep İstanbul
ondandır sen yaşamın İstanbul hasreti olduğunu hiç bilmedin...

İstanbul gökkuşağı gibi serilsin ömrüne!

Gözyaşında keder yüklü bir yalnızlık sabahına uyandı dalgın gözlerin
sen gözyaşının tuz tadını eskiden hiç bilmezdin...
Matarasında sevinç taşıyan şarkılar sunmuştu sana hep sevdalar
ondandır sen yaşamın çıkınında yalnızlık da olduğunu hiç bilmedin...

Sevda çocuk gülüşleri gibi uzansın ömrüne!

Mendiline kan damlayan bir yolculuk sabahına uyandı yorgun gözlerin
sen dönüşsüz yolculukların acısını eskiden hiç bilmezdin...
Olanca kızıllığıyla kavuşmakları anlatmıştı sana hep güller
ondandır sen yolculuğun gül dikenleriyle ellerine batacağını hiç bilmedin...

Güller kokusunu hiç yitirmeden kızıl bir gülüşle serilsin ömrüne!

Mendilindeki kanı gül diye yüreğine taktığın bir sabaha uyandı sonra gözlerin
sen yalnızlığa çığlık çığlık şarkı söylendiğini eskiden hiç bilmezdin...
Issız şarkısını bir keman sesinin tınısında söyleyip durdu sana oysa yıllar
sen uyandığın tüm bu sabahların yaşamın kendisi olduğunu şimdi öğrendin...

Hanımeli kokarken sabah, deniz dingindi...
Sen miydin uyanan yoksa sabah mıydı?

Meltem KAYA

23 Aralık 2008 Salı

Demedim mi?

Oraya gitme demedim mi sana?
Seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim?

Bir gün kızsan bana, alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen
dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi?

Demedim mi şu görünene razı olma
demedim mi sana yaraşır otağ kuran benim asıl.
Onu süsleyen, bezeyen benim demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi sana.
Sen bir balıksın demedim mi,
demedim mi o kuru yerlere gitme sakın.
Senin duru denizin benim demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan benim,
senin kolun kanadın benim, demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin,
demedim mi tövbeni bozarlar senin.

Oysa senin ateşin benim, sıcaklığın benim demedim mi?
Onu süsleyen bezeyen benim demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi sana.
Sen bir balıksın demedim mi,
demedim mi o kuru yerlere gitme sakın.
Senin duru denizin benim demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan benim,
senin kolun kanadın benim, demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin,
demedim mi tövbeni bozarlar senin.

Oysa senin ateşin benim, sıcaklığın benim demedim mi?

Mevlana Celaleddin-i Belhi Rumi

18 Kasım 2008 Salı

Sıcak Bir Kış

Saçlarını gittikçe kısalttığın günlerde
sen söylemiştin bu sözleri unutmadım
Her aşk bir ayrılık gizler, ayrılıklarsa
bir merhabanın sıcaklığını taşır kendisinde

Kalıcı olan hiçbir şey yok diyordun
An’lar var yalnız ömrü karşılayan
Şimdi sımsıcak bir kar yağıyor yine
yüreğimin üstüne yağıyor hiç durmadan

Ellerin nasıl da üşüyor, bozacının
karlı sesi doluyorken odamıza
Hava gittikçe kirleniyor bu kentte
ve aralıksız kar yağıyor, kar yağıyor

Kar ayrılık hüznüdür ve ne çok
ayrılıklar yaşandı şu son birkaç yılda
Yurdundan ayrılanları düşünüyorum ve birisi
"Özledim" diyor, "ülkemin kar kokusunu da özledim"

Hiçbir an’ını tanımlamaya kalkmadan
kısacık ömürler biçiyoruz kendimize
Sonra yolculuklara çıkıyoruz, bir kentten
ötekine giderken özlüyoruz bir başkasını

"Özlediğimiz birileri olmalı" diyordun
yanındayken bile özlediğimiz birileri
Öyleyse kalkıp Ati’ye gitmelisin, İstanbul’a
belki hâlâ saklıyordur bir gülü kimbilir

Yaşandı mı o sıcak kış, yaşlandık mı
aynalara bakmaya vakit bulamadık
dönüp dönüp birbirimize bakmalardan
Yaşandı mı o sımsıcak kış, ne dersin?

Ahmet TELLİ

15 Kasım 2008 Cumartesi

Buluşmak Üzere

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
ne de olsa yaz yağmuru
pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni

Diyelim için çekti bir sabah vakti
erkenceden denize gireyim dedin
kulaç attıkça sen
patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi, deniz
seslenmiyor
Derken bi' de dibe dalayım diyorsun
içine doğdu belki de
İşte çil çil koşuşan balıklar
lapinalar, gümüşler var ya
eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
çakmak çakmak gözleri
meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
herkes orada sen de oradasın
Herif bizden söz ediyor, bu ülkenin çocuklarından
"Yürüyelim arkadaşlar" diyor, "yürüyelim"
özgürlüğe mutluluğa doğru
"Her işin başında sevgi" diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi' de başını çeviriyorsun ki
yanında ben varım

Can YÜCEL

3 Kasım 2008 Pazartesi

Ölümü Ektim Randevu Yerinde Beklemekten Ağaç Olsun

Zembereği boşalmış sözcüklerin
Akreple yelkovan öpüşüyor onikide
Bütün ziller vaktinde vuruyor, tembellik edip gitmeyeceğim
Kusura bakma ölüm
bugün de gecikeceğim.
Sessizlik çökmüş kentin sokaklarına,
martılar uykuya dalmış,
kar bütün izlerini örtmeye hazır.
Randevularımıza sadığımdır,
sektirmem saatini ama bu sefer tembelliğim tuttu,
ölüm daha çok beklersin beni...
Şimdi "Kış ölümün vaktidir" derler ve
tecrübelerimden bilirim kışın ölene söverler.
Kusura bakma ölüm ben ardımdan sövdürmem,
ben randevuya asla gelmem.
Bu şiirin içinden tren de geçebilir,
uçak da,
vapur da,
bütün teknolojik ölüm aletleri de...
ama hiçbirine binmeyeceğim.
Kusura bakma ölüm gelmeyeceğim.

Gelecek öyle uçsuz bucaksız duruyor ki
ve ben ne olacağını merak ederken
hani filmin en güzel sahnesinde sinemadan çıkar gibi
hayattan çıkıp gidemem.
Kusura bakma ölüm,
adın çok soğuk, gelemem.
Bunca mazeretim varken yaşama dair,
ölümü aklımdan bile geçirmem.
Seviyorum seni hayat,
tüm kötü sürprizlerini de...

Erol ZAVAR

15 Ekim 2008 Çarşamba

Türk Şiirinin Son Kalesi de Düştü

Hangi mahallede imam yok,
ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Ölüler namına, azade ve temiz,
meçhul denizlerde balık;
Müslüman değil miyim, haşa,
fakat istemiyorum, kalabalık.
Beyaz kefenler giydirmesinler,
sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
ki bütün azalarım hülyada.

Hiçbir dua yerine getiremez,
benim kainatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
çılgınca seviyorum sıcaklığımı...


Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı yitirmişiz... Orta okul yıllarıma gittim bugün. Edebiyat kitaplarımızın sayfalarını süslerdi şiirleriyle. Çalışmayı çok seven insanlardan oluşan kulenin en tepesinde bayrağı dalgalandıran isimdi kendisi. 94 yaşındaydı, ancak üretmekten hiç bıkmadı. Bunun aksi "Şiir, Allah'ın bana verdiği bir tebessümdür" diyen biri için mümkün olamazdı zaten. Öyle olacak ki o tebessüm hiçbir zaman yüzünden eksik olmadı. Hep söylüyoruz aslında... Tekrar tekrar söylemek sadece bizi yoruyor, sonrası hep aynı. Böyle bir kayıp Türkiye dışında yaşansa günlerce konuşulabilecekken, biz maalesef ki onu hapsettiğimiz okul sıralarının ötesine taşıyamayacağız. Bir arkadaşımı arıyorum, "Fazıl Hüsnü'yü kaybetmişiz" diyorum; "Yahu hayatta mıydı ki o?" diye yanıtlıyor. Sessizliği en derinde hissediyorum. O sessizlik aslında çok şey anlatıyor...

1 Eylül 2008 Pazartesi

Yaz Bitti

Yazın bittiği her yerde söylenir
söylenmeyen şeyler kalır geriye
ve sonra hiçbir şey olmamış gibi
ağır, usul bir hazırlık başlar
uykuya başlar yeni bir mevsime
orda burda, ev içlerinde, kır kahvelerinde, deniz kenarlarında
incelen yazın akşam esintilerinde
zaman usulca sıyrılır aramızdan
ta içimizde duyarız gelecek günlerin geçmişini
başka ne gelir elimizden
Büyük bir uzaklığa gülümseyerek
geçiştiririz ıskaladığımız şeyleri
yatıştırır rüzgârlar
dışavurur içimizdeki lodosu, poyrazı, günbatımlarını
saklar bizi
gözlerimizdeki hüzne "dinginlik" adını verir
"Seni iyi gördüm" diyenler
biz de iyi hissederiz kendimizi
elimizden başka ne gelir ki
köşe başları, akşamüstleri, kokular
tozar gider zamanın boşluğunda
karışır anların kuytu belleğine
belki sonraları bir gün
hatırlanır aynı kederle
yazın bittiği her yerde söylenir
söyleyenler inanır gerçekten birşeylerin bittiğine
Yaz biter
eskir geceler, serin hüzünlü
yeni mevsime hazırlık ömrün teğel yerleri
bir yanı telaş, bir yanı ürperten yaz sonu ikindileri
çıkarır sizi dalgın derinliğinizden
yaşadığınızı duyarsanız teninizde
bir zamanlar okumuş olduğunuz kitapları özlersiniz
sıcak odaları, beyaz, temiz yastıkları
ahşap pancurları
Yaz bitti
bitmeyen şeyler kaldı geride
Yaz bitti
Yaz bitti
yüksek sesle söylüyorum bunu kendime
her yerde söylendiği gibi
Yaz bitti
Yaz bitti
hiçbir şey hiçbir şey
hiçbir şey
yalnızca üşüyorum şimdi.

Murathan MUNGAN

PS: Bülent abimiz blogların amiral gemisinde yer verince, ben de geri kalmak istemedim.

30 Ağustos 2008 Cumartesi

Sonra Birgün

I.

(Önce çocuklar ağlar)

Ansızın bir yıldız kayar
ve dilek tutar çocuklar
-Babam sızmasın artık
-Uçurtmam bulutlara takılmasın
-Kırmızı pabuçlarım olsun
ve annem bulutlar gibi ağlamasın.
Ansızın bir yıldız kayar
ve ağlar çocuklar.
Dilekleri tutuklanmıştır
gözleri mahmur,
elleri yorgun,
düşleri sürgün kalmıştır.
Ne inatçıdır yaşamak için çocuk,
ne de yaşat-maktadır inatçılığını.
Kağıttan gemileri batar birgün,
masalları kahramansız kalır.
Çünkü büyüsü bozulmuştur düşlerin ağlayınca
ve yollar düş olmuştur gülümserken atlıkarınca.

Gülmek sana bahşedilmedi
gülmüyorsun çocuk
ve keşfedilmedi uslanmak
uslanmıyorsun.
Gitmek hâlâ ‘döneceğim’ demekse
ve hâlâ oyun bozan çocuksa en güzel çocuk,
oyunu giderken bozuyorum
kızıyorsun.
Çünkü, ne büyümesini istedim kuzuların
ne gökyüzünün ıslanmasını
yani ağlamasını çocukların

Oysa yaşamak beyhude yolculuktur.
anladım ki, bir çocuk ağladıkça çocuktur.

II.

(Birgün anneler bekler)

Birgün büyüdüm sanır çocuk
kuşanmadan gökkuşağını
seyretmeden kırlangıcı
siste yorgun yolcudur
siste yalnız yabancı.

şimdi bir kuş yuvasında yalnızdır
bir oğul anasında
bir ana sılasında yalnızdır.
Özünde gurbet de sıla da bir başına
yalnızlıktır
yalnızlıktır!

...ve ben kuzuların büyümesini kabul edemeden
kuzuları büyümeyen ülkeler hayal ederim ve bunu gizlerim.
Gizlenmiş hayallerimde rüzgârlar seyreder,
ülkeler beslerim.

Birgün gizli özlemler alevlenir. Kimse masallarını
bile böyle gizlememiş, hiçbir şeyden masalsızlığı
kadar gizlenmemiştir ve birden körüklenir; dağ
özlemi, dağlar özlemi.

Şimdi gençlik geride,
umut özlemektedir.
Ve bir anne bekledikçe annedir.


III.

(...derken aşk girer araya)

Savaşan aşkı silaha eklesin ve gözlerini ağ-
-lamadan hakeden gelmesin desen de, ne dağ-
lar çiçeklenir ne bir demet umut verir dağ çi-
çeği.


Öykünü eklersin
insanlığın öyküsüne.
Şarkıların öksüz,
şiirlerin yarım kalır
bir garip sürgündür yüreğin
özlemlerin tutuklu
anıların göçmen kalır.

Şimdi düş umutlusu yarınlar düş kırgını
dünlerden gebeyse özleme
özlemek bahardır
özlemek umuttur
aşktır özlemek
ve sen, baharın ilk harfi
umudun cümlesi
aşkın alfabesi sen
beni yazıyorsan mısra diye
şiir diye okuyorsan orda
aşkın ihtilâli bu, ihtilâlden eylüller sonra.

IV.

(Sonra birgün ayrılık başlar)

Birgün küser de insan
darmadağın aşklara
ve yalnız yamaçlara
o zaman özlemek gizlemektir yaşananı
yani darmadağın olanı.
Belki artık bir nehir deltasını özler,
bir yaprak güzünü,
bir yağmur yeryüzünü
ve ben yanıma bir kentin kayıp çocuklarını alıp
Seni özlerim.

Verimsiz toprakları ve kuruyan yaprakları düşün.
Düşün ki, bıksın artık yere düşmekten. Şimdi üşü-
mekten bıkmamış bir sokak çocuğunun hayalleriyle
süslüyorum seni ama sen korkuyorsun süslenmek-
ten

Ancak gitmek bu yağmuru dindirmez ve din-
lemez fırtına sözümüzü.Çünkü ben kendi sür-
günümde seni biriktiren bir ıslak dalsam, yağ-
murumsun ve sen rüzgâr evet esiyorsun ama
henüz bizi üşütmeyi haketmiyorsun.

Gitme!
gitmek bu mevsimde erken ölmektir
ve hâlâ göçmenken kuşlar, bana düşen
beklemektir!
Beklemektir!

/Çünkü hayat beklerken koşu
Çünkü aşk taammüden telef/

Zafer EKİN

24 Ağustos 2008 Pazar

Anısı Biz Olalım Bu Sokakların

Anısı biz olalım bu sokakların
öpüşmediğimiz tek saçak altı
hiçbir otobüs durağı kalmasın
Biz yürüyelim kent güzelleşsin
gürültüsüz sözcükler bulalım
yeni sevinçlere benzeyen
Biz gelince bir yağmur başlar
yüzün çizilir buğulanan camlara
bir uzun karatma biter
akasyalar köpürür birdenbire
ve her avluda adınla anılan
çiçekler sulanır akşamüstleri
Bir arkadaş evinde uğrarız yolüstü
bir fincan kahve içeriz, ısıtır bizi
başını sessizce omzuma koyarsın
gülüreyhan olur soluğun
Biz kalırız kuşlar dönüp gelir
her balkonda bir menekşe sesi
Belki yeniden güzelleştiririz
adları değiştirilen parkları
Perdeleri hiç açılmayan evlerde
ışıklar yanar çocuk sesleri duyulur
tanıdık sevinçlerle dolar yeniden
kendi sesini kemiren alanlar
Anısı biz olalım bu sokakların
ve hiç durmadan yağmur yağsın
biz gürültüsüz sözcükler bulalım
sarmaşıklar fısıldaşsın yine,
gidersek birlikte gideriz
yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen

Ahmet TELLİ

19 Ağustos 2008 Salı

Beş Dakika Bekle Git

Sen İstinye'de bekle ben buradayım
içimde köpek gibi havlayan yalnızlığım
Çünkü ben buradayım, karanlıktayım
belki gelmem gelemem, beş dakika bekle git.

Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor
şarabım bütün ekşi, suyum soğuk
yanımda olmadın mı seni daha çok seviyorum
belki gelmem gelemem, beş dakika bekle öyle git

Yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin?
Yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç?
Karanlık adamlar hüviyetini sordu mu hiç?
Ben senin olmadığını arıyorum
belki gelmem gelemem, beş dakika bekle öyle git

Bana ait ne varsa seni korkutuyor
sana ait ne varsa hiçbiri benim değil
belki ölmek hakkımı kullanıyorum
belki gelmem gelemem, beş dakika bekle öyle git.

Attila İLHAN

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Anımsa Beden

Anımsa, beden, ne denli sevilmiş olduğunu değil yalnızca,
o uzanmış olduğun yatakları değil yalnızca,
ama o arzuları da anımsa: gözlerde
senin için sakınmadan parıldayanları
ve senin içinde titreşen arzuları
ve bir engel yüzünden gerçekleşmemiş olanları.
Şimdi her şeyin geçmişte kaldığı şu anda
kendini vermiş gibisin neredeyse bu arzulara--
Nasıl parıldarlardı, anımsa, o sana bakan gözlerde,
nasıl titreşirlerdi senin içinde, anımsa, beden.

Konstantinos KAVAFIS

Çeviri: Özdemir İNCE

15 Ağustos 2008 Cuma

Ağaç Olsam

İnsan değil ağaç olsam
dallarımın arasından rüzgarlar esse
yapraklarım, çiçeklerim, meyvelerim olsa
mevsimleri yaşasam...
Köklerimle toprağın derinliklerine sarılsam.
Kuşlar konsa dallarıma, yuva bile yapsalar...
Böcekler, karıncalar yollansalar içime...
Çürütseler oralarımı,
ballarım sakızlarım olsa,
gövdeme bir insan yaslanıp uyusa...
Ben bunları hiç bilmesem; sadece ağaç olsam.

Erkan OĞUR

14 Ağustos 2008 Perşembe

Üçüncü Şahsın Şiiri

Gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
Beni sevmiyordun bilirdim,
bir sevdiğin vardı duyardım;
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım,
felâketim olurdu ağlardım

Ne vakit Maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım

Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felâketim olurdu ağlardım.

Attila İLHÂN

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Sen Giderken

Durdum baktım arkandan sen giderken
Bana bir hoşça kal bile demeden giderken
İnsan neler duyar anladım o zaman
Can alıp başını benden giderken

Ataol BEHRAMOĞLU

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Aşk

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun... Git.
Gözlerin durur mu, onlar da gidiyorlar... Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin, sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma, uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların, dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi ki sevmek
ki Karaköy Köprüsü'ne yağmur yağarken
bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
memelerin vardı, memelerin kahramandı sonra
Sonrası... İyilik güzellik...

Cemal SÜREYA

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Şiirsiz Yaşamak

Tam teslim olduk sanırken ekran­daki çerçöpün hükümranlığı­na, yağmurlarla gelen bir şiir, aniden geceye sızıp can suyu veriyor kurak ruhlarımıza:

"Gözyaşlarının gücü vardı eskiden" diyor Adnan Özer, "...ırmak yüklü adamlardık, tuz katarlarının ardınca giden/gölgemizde damlaların bıraktığı izlerden/açılırdı hayal, tu­zun suda bukağısı çözülürken"...

Şiir çekip alıyor bizi gömüldüğümüz seviye­siz bataklığın kucağından...

Dizelere yapışıp ayaklanıyoruz.

* * *

Meğer ne çok olmuş O'nu kovalı hayatımız­dan...

Ne çok olmuş, uykuda bir sevgilinin alnına bir minik buse, sofranın kenarına bir küçük mum kondurmayışımız.

Abdülhak Hamid, kendisinden 40 küsur yaş küçük Lüsiyen'ine yazdığı mektuplara "Bahar-ı Ömrüm" diye başlıyordu:

"Bahar-ı ömrüm; aşk bir maniadır ki ya aş­mak veya tahrip etmek lazım; yahut da huzu­runda kalmak ve yok olmak..."

Biz, tahrip ettik o "mania"yı; huzurunda kalmanın bedelini göze alamadığımızdan...

O yüzdendir "ömrümün baharı" diye başla­yan mektuplar almamamız nicedir...

Sevdiğine "Yüreğim" diyen o tılsımlı zerafeti yitirdiğimizden beridir, burkulmaz oldu yü­reğimiz bunca nefretin karşısında...

Gözyaşlarımız gücünü kaybetti.

Şimdi şairler ağlıyor bizim yerimize, bizim halimize...

Yeni yetmeler şarkı sözü ezberliyor artık, taşlama yerine küfür, seranad yerine taciz...

Felaket haberlerine alışırken şehir, "dilsiz bir kuytuda ölüyor şiir"...


***

"Şiir toplumdan kopmuyor, asıl toplum şiir­den kopuyor" demişti Tuğrul Tanyol, birkaç yıl önce, yaklaşan bir ihaneti haber verircesine...

Şiir, popüler kültür gibi lümpenleşmeyle uzlaşmamış, direnmiş ve belki de o yüzden oku­runu yitirmişti.

Akın akın loto kuponu doldurmaya koşan bir kalabalığın ardından dizeler haykırmak, ancak bir şairin göze alabileceği bir soylu dire­niş, bir nafile çabaydı.

Duymadı toplum...

Ucuz pop şarkıları söyleyerek başıbozuk bir dere gibi akarken, önüne kattı sanattan yana ne varsa; bir tek şiir hariç...

Şiir, soylu bir çınar gibi direndi köklerini oyan bu sele... terkedilmiş bir sevdalı gibi ya­payalnız ama mağrur durdu tarihin akışına inat...

Ve sonunda bir o kaldı soysuzlaşan ruhları­mızı avutacak...

***

Haydi bir şiir okuyun bugün...

Bunaldıysanız haberlerin aleladeliğinden, sıkıldıysanız şarkıcı dedikodularından, futbol­cu fıkralarından, lotaryayla köşe dönme he­saplarından, bıktıysanız ekranların, sayfaların işportacı ağızlarından gelin, siz de şiire sığı­nın...

...ve hatırlamaya çalışın bir zamanlar nasıl, "ırmak yüklü adamlardık, tuz katarlarının ardınca giden.../Yağmur bir dua gibi geçerdi pencerelerden/yetim insan, toprağın vicdanıyla doyardı/gözyaşlarının gücü vardı eskiden."

Can DÜNDAR