coen kardeşler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
coen kardeşler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2008 Perşembe

The Man Who Wasn't There

"Sooner or later everyone needs a haircut..."
Hayatta rastlantılar oluyor. Ben yavaş yavaş bu gerçeğe inanmaya başladım. İki aynı düşünce aynı mekan ve zamanda dile getirildiğinde taraflar yine aynı anda "Bir dilek tut" diye bağırırlar ya, o hesap belki de. Fakat oluyor bu. Tesadüften ayrı olmakla birlikte rastlantılar plânlı bir çarkın doğası gereği ortaya çıkıyor sanki.
Geçtiğimiz günlerde Albert Camus'un ünlü eseri Yabancı hakkında bir yazı yazmıştım. Kitapta hayatı her haliyle kabullenen, umursamaz, "olsa da olur olmasa da olur"cu bir karakterin hayatından kesitler sunuluyordu. İşin rastlantısal yönü bu noktadan sonra başlıyor. Yazıyı yazdığım günün akşamı DVD arşivimde uzun süredir izlenmeyi bekleyen The Man Who Wasn't There isimli filmi rafından alabildim en nihayetinde. Filmin bir "filmnoir" örneği olduğunu ve bunun üstüne sıyah-beyaz tonlarla çekildiğini biliyordum. Uzun zamandır izlemeyi reddetmiş olmamın, ya da daha doğru bir tabirle ertelemiş olmamın nedeni de buydu aslında. Çünkü karamizah olarak nitelediğimiz bu tip filmleri özellikle sakin kafayla izlemek gerekmektedir. Sonuca bir kaplumbağa misali durağan ilerleyen bu tarz filmlere, hani deyim yerindeyse, gününüzde değilseniz hiç dokunmamanız yararınıza olacaktır. Artık izleme vaktinin gelmiş olduğunu düşünmüş olacağım ki o gün kurulup izledim Orada Olmayan Adam'ı. Söz konusu rastlantı da burada yatıyor zaten. Film bittikten sonra afallamıştım. Çünkü senaryo ve ana karakter Ed Crane'nin hikâyesi L'etranger'e Meursault'un öyküsüne son derece benziyordu.
Bir boşluk düşünün. Amaçsız, sıradan, öylesine... Bu boşluktan kopan bir parçanın herhangi bir nesnenin biçimine bürünebileceğini hayal edin. Şimdi düşüncelerinizin de ötesine geçin. Boşluk parçasının bir insan kılığına girdiğini düşünün. Amaçsız, sırada, öylesine, ruhsuz, umursamaz, dizginleri eline almayı hep reddeden... Herkesin olduğu yerde farkındalık yaratman yoksun olan bir insan düşünün. Herkesin olduğu yerde fiziksel olarak bulunmasına karşın aslında orada olmayan bir adam düşünün. Bu adamın etrafındaki kişilerle ve dünyanın ta kendisi ile olan paslaşmalarını kafanızda canlandırın. Birin her zaman bire değil, nadir durumlarda sıfıra bile eşit olabileceğinin kanıtı bu olsa gerek.
The Man Who Wasn't There belki de sinema tarihinin en vurucu isme sahip olan filmidir. En azından bildiklerim arasında öyle. Bir filmin isminin kendisiyle bu denli bağdaşabilmesinden öte son derece karizmatik ve dolayısıyla etkileyicidir. 2001 yapımı bu filmin altında Hollywood'un yaşayan efsaneleri Joel ve Ethan Coen biraderlerin imzası var. Daha önceki yazımlarda da belirttim diye hatırlıyorum; ben bu adamların filmlerine pek alışamamıştım. Hatta bunun da ötesinde hep yerden yere vurmuştum. Zaman her şeyin ilacı derler ya artık tanıklık ettiğim her yapımları ile beni utandırmayı başarıyor Coen biraderler. Başlangıçtaki savunmamın nedeni Fargo'ydu. Bu çok beğenilen ve övülen film benim yüksek beklentilerimi karşılayamamıştı. Kalburüstü bir film olarak değerlendirmiştim işin açıkçası. Fakat sonradan izleme fırsatı bulduğum The Big Lebowski, Barton Fink ve No Country for Old Men gibi yapımlar bu durumu nötrlemişti. The Man Who Wasn't There ile artık durum pozitife çevrildi. Coen biraderlerin rahatlıkla en iyi filmi olarak niteleyebileceğim bu film artık hiçbir önyargı bırakmadı bende. Hatta bundan sonraki filmlerini daha fazla heyecan içinde bekleyeceğimi söyleyebilirim.
Peki filmde anlatılan öykü nedir? Baş kahramanımız Ed Crane pek fazla konuşmayan, elinden sigarasını eksik etmeyen, isyanlarını bastırmayı doğarken öğrenmiş ve toplum içinde bir yabancı olarak yaşamını sürdürmekte olan bir karakterdir. Bir berber dükkanında dükkanın sahibinin yanında çalışmaktadır. Bu durumdan pek memnun değildir. Bir gün berber dükkanına uğrayan bir adam açmayı plânladığı bir kuru temizleme dükkanı için kendisine ortak aradığından bahseder. Birikmiş bir sermayesi olmadığını belirtir ve 10000 doları olan birinin kendisine ortak olabileceğini söyler. Ve çıkar gider... Bu durumu çok düşünen Ed ise bir şekilde adamı bulur ve ortak olmak istediğini, 10000 doları da birkaç gün içinde bulabileceğini belirtir. Bulması gereken 10000 doları ise kendisini karısıyla aldatan yakın bir arkadaşına isimsiz olarak şantaj yaparak elde eder. 10000 doları verdiği adam ise bir anda ortadan kaybolur. İşler karışır, beklenmedik anlarda beklenmedik kişilerin hayatı son bulur, boşlukta olan hayatlar bambaşka yerlere sürüklenir...
Filmin kastına baktığımızda da mutlu oluyoruz. Bir kere Ed Crane rolünde kanımca Hollywood'dan çıkan çok yetenekli aktörlerden biri olan Billy Bob Thornton var. Coen kardeşler kendisine rol teklifi ile gittiklerinde uzatılan senaryoyu geri çevirmiş ve "Siz varsanız senaryoya bakmaya gerek yok" diyerek rolü kabul etmiştir. Filmi izlerken ne kadar usta bir oyunculuk çıkardığını görmeden edemiyorsunuz. Sonuçta büründüğü rol her aktörün kolaylıkla altından kalkabileceği bir rolden fazlasıyla ötesi. Ed Crane'nin eşi rolünde ise Frances McDormand'ı görüyoruz. Bu iki ismin dışında 17 yaşında bir Scarlett Johansson'u izlemek de ayrı bir keyif.
Filmi izlerken filmin izleyiciye karşı takındığı mesaeli tavır dikkatinizi çeker. Ancak 116 dakika sonra, film bittiğinde, bunun tam aksini rahatlıkla iddia edebilirsiniz. Kesinlikle izlenmesi gereken bu Coen kardeşler imzalı film her sinemafilin arşivinde mutlak surette bulunması gereken filmlerden biri.

15 Ocak 2008 Salı

No Country for Old Men

Ethan ve Joel Coen kardeşler... Dünyada pek çok manyağı vardır bu adamların. Öyle ki sinemadan hiç haz etmeyen ancak sırf bu kardeşlere duyduğu sevgi yüzünden film izleyen bir arkadaşımı dahi bilirim. Bu adamlara hak vermek gerekir. Çünkü klişe de olsa bu kadar insan yanılıyor olamaz. Ancak bende durum çok farklı. Bu iki kardeşten çıkan işleri pek kendi sinema zevkime uydurmayı başaramadım. Şimdiye dek kardeşlere Oscar ödülü getiren Fargo (ki bu film 7 dalda Oscar adayı olup 2'sinin de sahibi olmuştur) ve The Big Lebowski gibi başı çeken yapımların tarafımdan kalburüstü olarak nitelenmiş olduğunu belirtmek isterim. Yalnız çektikleri her filmden sonra "Belki bu kez olmuştur" umudunu taşırım. Sonra bu umut yerini yine hâyâl kırıklığına bırakırdı tabii. Bu kısır döngü No Country for Old Men çekilene kadar sürecekmiş demek ki! Bu filme kadarki tüm umutlarım beyhudeydi ancak bu film bambaşkaydı. Yine de filmi izlemeye koyulmadan önce de ön yargılarım vardı. Çünkü Coen kardeşlerden bir türlü umduğumu bulamamam gibi bir gerçek vardı. Lâkin filmin ilk dakikaları ile birlikte kendimi filmin akışına fena şekilde kaptırmış olduğumu hissettim. Harika oyunculuklar, sağlam bir senaryo ve dozu son derece yerinde ayarlanmış gerilim unsurlarının beni benden aldığını belirtmek isterim.
No Country for Old Men geçtiğimiz yılın yapımları arasında olmasına karşın IMDb gibi seçkin bir sitenin tüm zamanlar Top250 listesinde kendisine ilk 30'da yer bulmayı başarmış. Herkesin listesi kendine tabii ama bu film gerçekten apayrı. Hikâye geçimini avcılıkla sağlayan Llwelyn Moss'un bir av sırasında kaza eseri birkaç ölü bedene rastlaması ile başlar. Ölülerin etrafında bulunan araçların içinde sandıklar dolusu eroin ve içinde 2 Milyon Dolar nakit para olan bir çanta vardır. Paraları almakta tereddüt etmeyen Llwelyn ve ailesi artık hiçbir zaman tahmin edemeyecekleri bir kaçışın tam ortasındadırlar. Üstelik artık paradan vazgeçmeleri de onları kurtaramayacaktır.
No Country for Old Men filminde boy gösteren oyuncular da takdire şayan bir performans sergilemişler. Filmin, bana göre, assolistini en sona saklayacağım. Önceliği Hollywood'un emektar isimlerinden Tommy Lee Jones'a vermek istedi deli gönlüm. Kendisi filmde Şerif Ed Tom Bell karakterine hayat vermiş. Bunun dışında paraları bulan avcı rolünde Josh Brolin'i görüyoruz. Ancak iki oyuncu da bir Javier Bardem etmemiş. Bardem tabiri caizse filmin kötü karakteri olan Anton Chigurh'u canlandırmıştır. Kendisi bu filmdeki oyunculuğu ilem parmak ısırtmış, izleyiciyi bir kötü adama bile hayran bıraktırmayı başarmış, kısacası aşmıştır. Henüz Oscar adayları açıklanmadı ancak Bardem büyük bir aksilik olmazsa bu filmdeki rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödüle aday olacak ve umuyorum ki o heykeli kucaklayacak.
Son dönem Hollywood sinemasının en başarılı yapımlarının tepesinde geliyor No Country for Old Men. Aynı zamanda bana da çağ atlatmayı başarmıştır. Artık Coen kardeşlerin işlerini daha bir heyecanla bekleyeceğim.

29 Ekim 2007 Pazartesi

Paris, Je T'aime

Dünyadaki her şehrin farklı bir havası, kendine özgü bir büyüsü vardır. Tek başına sahip olduğu özellikle ayırır kendini diğer birçok şehirden. Barcelona kültür şehridir mesela. Tiyatroları ve sanatsal faaliyetleri ile ünlüdür. Barcelona'yı ziyaret edecek kitlenin şehri öncelikli tercih sebebidir bu. Sonra İstanbul mesela... Her semti, her caddesi, her sokağı buram buram tarih kokan kenttir. Milyonları içine çeker bir girdap misali. Bir kere girdiğiniz de çıkışı yoktur ya, aynen öyle işte. Ve Paris elbette... Onu rakiplerinden farklı kılan ne tarihidir ne de kültürü. Paris "aşıkların kenti" olması sebebiyle farklıdır. Birçok yeni evli çiftin balayı için düşünüdükleri ilk kent değil midir, ya da kaç sevgili düşünmemiştir Eiffel'in altında el ele tutuşmayı?
Geçtiğimiz yıl "Paris'te aşk başkadır" temalı festival tadında bir film çekildi. Bu film 21 ünlü yönetmen ve çok sayıda tanıdık oyuncunun katılımıyla her biri 7-8 dakikayı geçmeyen 18 farklı "Paris'te aşk" temalı kısa filmden oluşan koca bir film çekildi. Yönetmenler arasında kimler mi vardı? Bruno Podalydes, Gurinder Chadha, Gus Van Sant, Joel ve Ethan Coen kardeşler, Walter Salles, Daniela Thomas, Christopher Doyle, Isabel Coixet, Nobuhiro Suwa, Sylvain Chomet, Alfonso Cuaron, Olivier Assayas, Oliver Schmitz, Richard LaGravenese, Vincenzo Natali, Wes Craven, Tom Tykwer, Frederic Auburtin, Alexander Payne ve Gerard Depardieu!
Filmin oyuncu listesine göz attığımızda da tanıdık isimlere rastlamak mümkün. Bunlardan birkaçı şöyle; Natalie Portman, Gerard Depardieu, Rufus Sewell, Bob Hoskins, Elijah Wood, Steve Buscemi...
Paris, Je Taime çoğu sinemaseverin yüreklerinde filizlenen önyargı tohumlarını kökünden koparıp atabilecek bir yapım. Kanımca şu ana kadar izlediğim "aşk" temalı filmler içinde en başarılısı, Paris'in farklı aşkları bir araya getirmesinin resmi adeta... Filmlerin birinde hor görülen Müslüman bir kıza sahip çıkan bir genci, başka bir tanesinde iki hüzünlü pandomimcinin birbirleriyle kesişen hayatlarının hikâyesini izleyebilmek mümkün. Paris, Seni Seviyorum'da uzak ülkelerden Paris'e gelmiş, yalnızlığın hiçliğinde aşkı içinde yaşayan bir kadına da, otopark temizlikçisi ve aşkını platonik olarak yaşayan göçmen bir zencinin yürek burkan öyküsüne de, kör bir genç ile aktrist olma yolunda ilerleyen genç bir kızın azimli birlikteliklerine de, ve hatta Paris'in karanlık sokaklarında rastlayıp aşık olduğu gence sahip olmak için onu ısıran bir vampire bile rastlayabilirsiniz.
18 filmin hepsi birbirinden güzel ama elbette ki filmi izleyen herkesin yaptığı gibi kişisel favorilerimi listelemem farz, sonra eğer izlediyseniz pası size atmam da vacip oldu. 18 film içinden bir "Top 8" çıkardım kendime. Şöyle ki;
1- Sylvain Chomet'in pandomimcilerin hüzünlü öyküsünü anlattığı filmi.
2- Tom Tykwer'in kör bir genç ile kalburüstü bir aktrist adayının hikâyesini aktardığı filmi.
3- Göçmen bir zencinin platonik ve yürek burkan hikâyesini anlatan Oliver Schmitz'in filmi.
4- Vincenzo Natali'nin "Paris'te Vampirlerin Aşkı" temalı filmi :)
5- Isabel Coixet'in karısından metresi için boşanmayı düşünüp eşinin kanser olduğunu öğrenmesiyle ona yeniden aşık olan adamın öyküsünü yansıttığı filmi.
6- Gurinder Chadha'nin aşkın parçaladığı din ayrımını konu alan filmi.
7- Coen biraderlerin vazgeçilmez oyuncuları Steve Buscemi'yle destekledikleri ve metroda geçen komik film.
8- Ölen oğlunu Paris sokaklarında arayan annenin öyküsünü anlatan Nabuhiro Suwa'nın filmi...

NOT: Filmi izlediyseniz kendi favorilerinizi yazmanız hoşuma gidecektir. Hoşum nerede mi? Aşağıda "Yorum" yazısına tıkladıktan sonra giderken sağda, dönerken solda...

Bu da fragman;


EDİT: Bu yazı Ekşi Sözlük'teki çaylaklık sürecimde kullanılmak üzere bugün biraz kırpılmış ve şansımı denemek üzere sözlüğe girilmiştir. Hakkımızda hayırlısı :)