sunay akın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sunay akın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2009 Salı

Tik Tak

Ne kadar aradıysam
suyunda bulamadım tak'ları
zaman denilen kuyunun
Yüzümde bu yüzden
yalnızca tik'lerini taşırım
çocukluğumun

Yarısını tuttum
çocuk doktoru
olmamı isteyen anneme
hasta yatağında verdiğim sözün
Doktor olamadım ama
çocuk kaldım

İki çocuk
rahatlıkla oturduğumuz
kapının eşiğine
kendi başıma zor sığıyorum bugün
Büyüdükçe insan
yalnız mı kalıyor ne?

14 Nisan 2009 Salı

Devrim

Temiz kalan tek yerdir devrim
Bütün bir yıl
kirlenen duvarda
ama görebilmek için
asıldığı çividen indirilmelidir
yaprakları biten takvim

Zorbalara direnmektir devrim
Bir çocuğun
annesinin çantasından aldığı paraları
altına gizlediğini
söylememiştir dövülen hiçbir halı

İçinde yaşamaktır devrim
dikiş kutusunun
ve topluiğneler gibi
bir arada olmayı gerektirir
karşı koyabilmek için zulmüne
makas denen patronun

Gece ışıklar arasında koşmaktır devrim
Ateş böceklerini
yakalamak isteyen çocukların
peşine takılır gün gelir
yanıp sönen mavi ışıkları
polis arabalarının

Kağıt bir gemidir devrim
Bütün gemiler
hurdaya çıksa da sonunda
taşıdığı özgürlük şiiriyle
batmadan yüzer nicedir
dünya sularında

Kim bilir kaç yunus görmüş,
kaç deniz gezmiş...

Sunay AKIN

16 Mart 2009 Pazartesi

Şemsiye

Tozlu bir şemsiye durur
çatı katındaki odanın
kuytu bir köşesinde
Kumaşındaki eski yağmurların
hüzünlü kokusuyla
anımsar mısın bilmem
yağmurun bardaktan
boşanırcasına yağdığı o günü
Hani şemsiyeyi iyice çekip başımıza
dudaklarımla hesaplamıştım
yüz ölçümünü
Nicedir sokağa çıkarmıyorum
şemsiyeyi
Korkuyorum çünkü
kapısı açık kafesinden
uçan bir kanarya gibi
beni ikinci kez terk etmenden
Yanıt alamayacağımı bilsem bile
yanına gidip
sorarım her gün şemsiyeye
altında el ele
nasıl görünürdük diye.

Sunay AKIN

29 Kasım 2008 Cumartesi

Sunay Bey Tarihi

Bu fotoğrafla başladı oyun. Aslında bundan altı, bilemediniz yedi ay öncesine değinmem gerek belki de... Fakat buna gerek duymayacağım bu kez. Anılarımı devreye sokmaktansa, anı yaşayacağım. Sanırım bunu yapabilirim.
Ev-sinema-okul şeytan üçgenini dağıtma, belki de bu üçgeni kare yapma zamanı gelmişti benim için. Açık konuşayım... Sahne sanatları ile arama uzunca bir mesafe koymuştum. Önce geçtiğimiz cuma akşamı için Sürmanşet adlı oyuna gitmeyi düşündüm, sonra bazı aksilikler boy gösterdi ve "Kısmet Sunay Akın'aymış" dedim. Tam olarak geride bıraktığımız çarşamba akşamına tekabül ediyor... Aslında uzunca bir süredir Kadıköy Haldun Taner Tiyatrosu senin, Bostancı Gösteri Merkezi benim, Beşiktaş Kültür Merkezi de onun olmak üzere koşturup duruyordu Sunay Akın. Bu durumdan bihaber değildik elbette, ama dürtülerimizi faaliyete geçirmek biraz zor geliyordu açıkçası. Vizeler, projeler ve sunumlardan bunalan bünyeye soğuk havalarda nefes alabilmeyi öğretmek gerekiyordu. Bu amaç ile yola çıktım ve 10 gün önceden Beşiktaş Kültür Merkezi'ndeki yerimi ayırttım. Dibimde bulunan Kadıköy ve Bostancı'daki oyunları beklemek yerine, bulunduğum yerden "Karşı" olarak tabir ettiğimiz Avrupa Yakası'ndaki gösterime gidecek olmam benim açımdan ve herkes açısından aslında önemli bir ironi. İroniden anlamayan nesle de aşina olmadığımı belirteyim...
Çarşamba günü garip bir gündü. İstanbul'un orospu havasını buram buram hissettireceğini nereden bilebilirdim ki. Kış mevsimiyle dalga geçen bir havada tepeden enseyi yakıyordu güneş. Saat 16'da eve geliş, saat 18'de pencereden dışarıya bakmaya tenezzül bile etmeden evden çıkış, sokak kapısından dışarıya atılan ilk adımda yüzümü döven yağmur, bir afallama anı, sonrası geri dönmeye üşenme... Bakın, birbirlerini ne de güzel tamamladılar. Evin okula bir hayli yakın oluşu Beşiktaş'a gidecek ve gecenin bir yarısı dönmek zorunda kalacak bir bünye için pek hayra alamet değil. Kurtlara kuşlara yem olmayayım diye de iki arkadaşımı alıyorum yanıma. Yağmurlu havada belediye otobüslerinde ayakta duracak yer bile yok. Kapşon sırılsıklam... Yağmuru seviyorum ama artistlik yapacak bir durumda da değilim hani. Başımıza bela olacağını bile bile dolmuşa atlıyoruz Kayışdağı'ndan... Git, git, git, git, git... Bitmiyor yol. Damlalar ve ceviz büyüklüğündeki buz parçaları pencereyi dövmeye başlayınca gözlerimi açıyorum. Uyumaya bile başlamışım meğerse. Boynum da ağrımış hafiften... Şoförün de asabı bozulmuş olacak... Kafayı pencereden çıkardığı gibi başladı: "Ulan salıyorlar bunları trafiğe... Senin ben babanı...." Ups, diyorum, kaptan kendine sakla lütfen cinsel tercihini...
1,5 saatlik bir işkenceden sonra kendimizi rıhtımda buluyoruz. Son vapurun kalkmasına 10 dakika var. Üç arkadaş üzerimize çamur sıçrata sıçrata yaklaşık 500 metrelik bir maratona başlıyoruz. Burun farkıyla sonuncu oluyorum. Jetonları alıyoruz, sonrası kapılar kapanmadan salona varabilmek için ettiğimiz dualar ile geçiyor. Beşiktaş'a geldiğimizde hiçbir şey bitmiş değil. Elimizde bir 15 dakika var. Koşmak lazım yine de... Biletleri kontrol eden amcaya veriyoruz, geri dönüp almıyoruz bile. Salona giriyoruz. En önde Nebil Özgentürk, Erol (O'su çok ince) Evgin ve çok sevmediğimiz bir isim; Hıncal Uluç! Durun diyorum, salondan atılmaya razıyım. Arkadaşlar tutuyor kolumdan. Oturuyoruz en nihayetinde. O an anlıyoruz ki nefes almak güzel bir şeymiş. Yanımdaki arkadaşlardan bayan olanı Sunay Akın'ı sadece televizyondan tanıyor. National Geographic Channel'in doğal afetler bölümünde belgesel olarak verilebilecek maceramızdan sonra bir hayli içerlemiş durumda: "İnşallah geldiğimize değer..." "Değer değer", diyorum usulca. Arkamdaki adamın varlığını keşfediyorum sonra, sesine çok sinir oluyorum.
Sonra perdedeki Kız Kulesi resmi yok oluyor. Yerini kısa bir video alıyor. Video yukarıdaki resimle başlıyor. Resimdeki Sunay Akın'ın kendisinden başkası değil. Küçük iken öyle görünürmüş kendisi, bir sorun yok yani. Elindeki oyuncak vapurdan başlayan hikaye, Oyuncak Müzesi ile devam ediyor ve yine vapura bağlanıyor. Derken Sunay Akın'ın insanın kanını kaynatan, yerinde oynatan sesi duyuluyor. Spot ışığı sahnedeki Sunay Akın'a odaklanıyor. Sonrası rüya gibi zaten. Dönüşünüzü düşünecek vaktiniz bile olmuyor. Pek çoğu kitaplarından bilindik o muazzam öyküleri ile benzersiz bir 2 saat yaşıyoruz. Arkamdaki adam durmadan konuşuyor: "Kitaplarında da aynen böyle anlatıyor", "Aha bak bu oyuncağın aynısı Oyuncak Müzesi'nde var, ben gördüm", "Bakın şimdi bu hikâyenin sonunu Nâzım'a bağlayacak"... Oyun bittikten sonra suratına çok pis baktım. Bence anladı o onu...
Sunay Bey Tarihi bir müddet daha sahnelenmeye devam edecek sanırım. Sunay Akın'ın benzersiz hitabet gücünden Nâzım'a, Mustafa Kemal'e, Piri Reis'e, Mimar Sinan'a, Müjdat Gezen'e, Kız Kulesi'ne, Edirne'ye, Van Gölü'ne, Dikilitaş'a, kitaplara ve daha nicelerine dair harika öyküleri duymanın tadı anlatılmaz sanırım. Ara ara yapmış olduğu espriyle karışık sistem eleştirileri de güldürürken düşündürmedi değil. İmkânı olan gidip görmeli...

Ayrıntılar Biletix'te.

26 Nisan 2008 Cumartesi

Ç

ABC'yi onlar öğrettiler.
Che'yi biz öğrendik.

Sunay AKIN

19 Nisan 2008 Cumartesi

İstanbul Oyuncak Müzesi

Sunay Akın... Çoğumuz yazar kimliğiyle tanırız onu. Ancak o yazar kimliğinin çok ötesinde aslında. Herkes gibi bir hayali vardı onun da. Ancak onun hayalini özel kılan günü geldiğinde gerçekleştirebilecek olmasıydı. İmkânsız bir şey istemedi o. Son derece muhteşem bir hayale sahip olsa da Türk toplumunun yadırgamadan geçeceği bir fikir değildi onunkisi.
Çocukluktan yeni çıkmıştı. Bir daha oyuncaklar olmayacaktı hayatında. Olamazdı çünkü. Yetişkinliğe bir adım atmayagörsün insan, hayalgücünün gelişmesine en büyük olanağı sağlayan oyuncaklardan uzak bir ömür sürmek boyun borcudur bir bakıma. Hep çocukları olması, onların oyuncaklarına dokunabilmesi ihtimali ile yaşar. Fakat Sunay Akın'ın bakış açısı farklıydı. Dünyanın dört bir yanını dolaştı. Gittiği her yerden oyuncaklar elde etti. En nihayetinde binlerce parçadan oluşan bir koleksiyona sahip oldu. Yine de bunları sadece kendini tatmin etmekte kullanamazdı.
İstanbul Göztepe'de ailesinden kalma 5 katlı bir köşke sahipti Akın. Öyle bir köşk ki birçoğumuzun sahip olması halinde kendinden başka kimsenin yararına kullanmaya kıyamayacağı bir köşk. Sunay Akın bu köşkü içinde bir yerlede hâlâ çocukluklarını yaşayanlara açacaktı. Maksadı buydu. Bunun için ülke ülke dolaşıp oyuncaklar topladı. 23 Nisan 2005 tarihinde ise bu köşkü İstanbul Oyuncak Müzesi adı altında kamuya açtı.
Uzun zamandır aklımdaydı benimde. Bulduğum ilk boş vakitte gidip görmek istiyordum bu hayal alemini. Beklenen gün bugünmüş. Sıcağı sıcağına izlenimlerimi ve yasak olduğu halde çekmeyi başardığım fotoğrafları paylaşmak istedim. Bir gazetede çalışsam iyi fotoğraflar yakalayabilirdim sanırım.
Başlangıçta bulmakta zorlanacağımı düşündüğüm müzeye çok rahat ulaştım. Göztepe'de bulunan Erenköy Kız Lisesi'nin sağında bulunan ilk sokaktan girdiğinizde Bağdat Caddesi'ne doğru 10 dakika yürümeniz gerekiyor. Zaten sokağa girdiğiniz andan itibaren müzeyi işaret eden levhalar işinizi kolaylaştırıyor. Müzenin bulunduğu sokağa adımınızı attığınız andan itibaren sizi karşılayan zürafa şeklindeki sokak lambaları etraftaki gizemli havaya kendinizi kaptırmanızı sağlıyor. Sonrası malum... Kendinizi müzeye atıyorsunuz ve olanlar oluyor. Gişeden son derece uygun fiyata biletinizi aldıktan sonra elinizdeki fotoğraf makinasını gören görevli fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söylüyor. Makina flaşlarının oyuncaklara vereceği zarardan bihaber olmadığım için gizli saklı bulduğum tüm fırsatları flaşsız fotoğraf çekeren değerlendirmeyi başardım.
Müzenin dekorasyonu ve yaratıcılığı had safhada. Girdiğiniz her oda belli bir kompozisyonu yansıtıyor. Ve öyle manidar odalara giriyorsunuz ki an geldiğinde bulunduğunuz yerin bir oyuncak müzesinden çok daha öte bir yer olduğunu düşünüyorsunuz. Örnek verelim hemen... Üçüncü katta hemen solunuzda bulunan odaya girdiğinizde fonda çalan Schindler's List filminin dramatik jenerik müziği eşliğinde küçük bir plazma televizyonda oynayan İkinci Dünya Savaşı görüntülerine tanıklık ediyorsunuz. Ekranın yanında dizilmiş savaş mağduru çocukların yürekleri burkan fotoğrafları da cabası. Bu odada kurulan platformlardan birinde Nazi askerlerinin oyuncaklarını görüyoruz. Hemen arkalarında Adolf Hitler konuşma yapmakta. Başımızı biraz aşağıya çevirdiğimizde ise bu platformun savaşta katledilmiş ve yakılmış insan yığınları üzerine kurulduğunu görüyoruz. Ve oyuncakların yanına iliştirilmiş bir not... Notta Birinci Dünya Savaşı'nın 1 Eylül 1939'da Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesiyle başladığı ancak bunun bir yanılgı olduğu yazılıyor. Yazıya devam ettiğimizde ise 1933 yılında Adolf Hitler'in çocuklara oyuncak askerler dağıttığı ve o vakitler savaşı sevdirdiği çocukları 1939 yılında başlayan savaşta cepheye gönderdiği, dolayısıyla savaşın üstü kapalı da olsa 1933 yılında başladığını okuyoruz.
Bir başka odaya yöneldiğimizde odanın bir tren kompartımanı şeklinde dizayn edildiğine şahitlik edip, yüzümüze aptal bir tebessüm konduruyoruz. İfadelerimin biraz yemek tarifini andırdığının farkındayım... Bu gereksiz nottan sonra sanal gezimize devam edelim. Aynı odada haliyle tarihteki belli dönemlerde kullanılmış trenlerin oyuncaklarını ve haklarında yazılmış kısa notları görüyoruz. Bu odada biraz oyalanıp anne ve babayı telefonla arayıp o an orada olsalar çok duygulanacaklarını belirtip devam ediyoruz.
Odadan çıktığımızda Sunay Akın'ı görüyoruz. Biraz peşine takılıp müzeyi onun anlatımıyla geziyoruz ki bunun verdiği haz da bambaşka bir şey. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, Sunay Akın her hafta sonu büyük bir aksilik olmazsa müzedeki yerini alıyormuş. Bilginize...
Odaların biri ise bambaşka... Adımınızı attığınız an kendinizi uzaya çıkmış gibi hissediyorsunuz. Kapkara bir tavan ve tavana serpiştirilmiş minik ışıklar. Uzay Yolu ve Yıldız Savaşları karakterlerinden, Yuri Gagarin ve Neil Armstrong'a; Godzilla'dan Ay'a ayak basıldığı tarihin gazete manşetlerine kadar hepsini bu odada görüyoruz.
Müzenin belki de en etkileyici yerinden bahsedeceğim şimdi: Tuvalet! Garipsemeyin lütfen. Tuvaletin içine girmedim. Neden böyle bir aptallık ettiğimi anlamıyorum ama orada da ilginç bir şeyler olacağına inanıyorum. Neyse... Ben tuvalete giden yoldan bahsedeceğim zaten. Müzenin giriş katı üçüncü kat. Giriş katının alt tarafında kapalı ve açık çok hoş bir kafeterya var. Biz burayı da geçiyoruz ve ilk kata iniyoruz. Bu katın sağ tarafında oldukça büyük bir sinema salonu var. Sağa dönmüyoruz tabii.Sol tarafa adımımızı attığımız an sanki müzeden çıkmışız ve bir denizaltında seyretmekteymişiz hissine kapılıyoruz. Çünkü koridor ve duvarlara yerleştirilen objeler size olduğu gibi bu havayı hissettiriyor. Duvarlarda bulunan pencereler aslında birer akvaryum ve içinde akvaryum köpekbalıkları cirit atıyor. Bu pencerelerin önünde birer fotoğraf çekilip bir üst kata kafeteryaya gidip biraz mola alıyoruz.
İstanbul Oyuncak Müzesi'nde yer alan oyuncakların önünde bulunan etiketlerde yapıldığı ülke ve yapım tarihini görmek mümkün. Gördüğüm en eski tarih 1880. Müzede benimle aynı jenerasyona dahil bütün çocukların illa ki sahip olduğu teneke arabalara, solo testlere, katlı bardaklara, kamyonlara, plastik askerlere, kuklalara (ki kuklalardan bir tanesi Müjdat Gezen'i canlandırmakta) ve hatta Cin Ali'ye bile rastlamak mümkün. 22 yaşındaki ben bile nostalji yaşadıysam, annelerimiz ve babalarımızı burada dolaşırken düşünemiyorum.
İstanbul Oyuncak Müzesi'nde Pele'nin Halit Kıvanç adına imzalayıp ona hediye ettiği topu da görmek mümkün. Yazı burada sona erecek ve ben bu ayrıntıyı es geçmek istemedim. Daha fazlası için müzeyi ziyaret etmeniz daha hoş olacaktır. Ben yine de aşağıda çekebildiğim fotoğraflardan birkaç tanesini daha paylaşıyorum. Evet, bugün çok mutlu ettim kendimi!

Hiroşima ve Nagasaki'ye Atom Bombasını Atan Uçak


















Bebekler ve İtfaiye Araçları


















Beyaz Saray ve Askerler


















Cin Ali Kitapları


















Kızılderililer


















Çocuk Müjdat Gezen


















Pastacı Kız


















Polis Arabaları


















Vapur