spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Schumi

Formula 1'i yeniden takip etmek için artık bir sebebim var. Takip etmeyi bırakmak için sahip olduğum sebeple aynı...

30 Mayıs 2009 Cumartesi

İroni

İki sezon önce ligde hiçbir iddiası bulunmayan Gençlerbirliği deplasmanda Antalyaspor'u 3-1 mağlup ederek Antalyaspor'un küme düşmesine sebep olmuştu. İki sezon sonra bugün küme düşmemek için çırpınan Gençlerbirliği kendi evinde Kayserispor'a 4-0 mağlup olmasına karşın Antalyaspor'un Ankaragücü'nü 1-0 mağlup etmesiyle ligde kaldı. Futbol garip oyun vesselam.

NOT: Yandaki resim ile birlikte blogda seviye de iyice düştü. Bu gecenin hatrına diyelim artık... Şerefe!

28 Mayıs 2009 Perşembe

4 Eylül 2008 Perşembe

Oldu mu Bu Şimdi?

Kramponlarının tozunu da alsaydın. Sırtında da taşısaydın... Bunun için mi sevdik seni San Diego!

PS: Birisi bana bunun Photoshop olduğunu söylesin!

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Ramazan Şahin ve İlk Altın Madalya

Pekin 2008 Olimpiyat Oyunları başladığı günden bu yana tartışıp duruyoruz. "Nerede hata yapıyoruz"a verilecek bir cevabımızın dahi olmadığı anda bugün öğlen saatlerinde minderde Ramazan Şahin adındaki şahsın Türkiye adına altın madalya için mücadele edeceği haberini aldık. Pekçokları gibi televizyon karşısına geçtiğimde sporcunun şortunun renklerini ve göğüs bölgesinde yer alan Türk bayrağını görmesem Türkiye adına yarıştığına bin şahit isteyeceğim neredeyse. Neticede yine devşirme bir sporcu sayesinde ilk altın madalyasını kazandı ülkem. Lâkin ben hiç sevinmedim bu duruma. Az önce de belirttiğim üzere bu madalyanın bize hiçbir getirisi olmadığı gibi hafife alınmaması gereken şekilde götürüsü olduğu kanaatindeyim.
Minderdeki adamın suratına bir bakın. Güreşin başından sonuna dek ve hatta madalya töreninde bile somurtkan ifadesinden söz etmiyorum. İktidar partisinin milletvekillerinden aşina olduğumuz bıyığa ve İslamcı terör örgütü İBDA-C tarzı çember sakala dikkatleri çekmek istiyorum ben. Antrenörünü hiç sormayın, onun sakallarını ölçmek için cetvel gerekli. Kaç kişi inanır bilmem - zaten umrumda da değil - güreş boyunca sanki birilerine mesaj vermek amacıyla oradaymış gibi davranan bu adamın kazanmaması yönünde dua ettim. Bu adamın orada Türk bayrağını temsil etmesi ülkemizin içinde bulunduğu durumu gayet iyi özetliyor. Zaten madalyayı töreninde, bayrağımız göndere çekildiğinde ve İstiklâl Marşımız okunmaya başladığında bu insan müsveddesi marşımızı okumak yerine dua etme işine girişti. Ondan sonra da soruyoruz kendi kendimize "Türkiye'ye şeriat gelir mi?" diye... Adamın biri Türkiye adına çember sakal-bıyık ile yarışıyor, üstüne madalyasını İBDA-C selamı ile tutuyor... Biz hâlâ şeriatın gelmesinin mümkün olup olmadığını tartışıyoruz. Bütün dünya izledi bugün bu mücadeleyi... İnsanların kafasında İran kadar, Afganistan kadar olduk zaten. Bu iş resmiyete dökülse ne olur, dökülmese ne olur? Yazıklar olsun tüm bunlara izin veren Güreş Federasyonu'na... Bu zihniyetten gelecek madalya da olmaz olsun.

17 Ağustos 2008 Pazar

Los Turcos

Fotoğraf birçoklarının düşünmesi muhtemel şekilde Türkiye'den değil, İspanya'dan... Deportivo la Coruna'nın stadyumu olan Riazor'da oynanan her maçta tribünlerde en az bir adet Türk bayrağına rastlamak mümkün. Hikâyenin başlangıcı ise ta Barbaros Hayrettin Paşa'ya dek uzanmakta. Deportivo İspanya'nın Galiçya bölgesinin takımıdır. Zamanında bu bölgenin halkı Barbaros Hayrettin Paşa ile son derece iyi ilişkiler içindeymiş. Böylelikle bölge insanları kendilerini El Turco olarak adlandırmışlar. Bundan 25 yıl önce ise Deportivo'nun ezeli rakibi olan Celta Vigo'nun taraftarları Deportivo taraftarlarına hakaret mahiyetinde "Türkler" diye hitap etmeye başlamış. Türklüğün hakaret değil, olsa olsa gurur kaynağı olacağını düşünen Deportivo taraftar grubu ise gruplarının adını El Turco yapmak konusunda düşünmemişler bile. Ayrıca kulübün takma isimlerinden birisi de Los Turcos. İki takım taraftarları arasındaki olayların patlak verdiği günden bu yana Riazor'daki her Deportivo maçında tribünlerde en az bir Türk bayrağı mutlaka bulunur. Fotoğrafta gördüğünüz kareografideki dev Türk bayrağı ise Deportivo'nun bir Şampiyonlar Ligi maçında Yunan temsilcisi Panathinaikos ile yaptığı karşılaşmadan önce tribünlerde dalgalandırılmıştır.

DÜZENLEME: Bir de bu adamların sloganı vardır: Türk Gibi Güçlü.

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Eric Moussambani

2000 Sydney Olimpiyatları'ndan... Şaka değil, tamamen gerçek. Gül gül öl!

http://view.break.com/548802 - Watch more free videos

17 Haziran 2008 Salı

Göztepe Süper Lig'e mi?

Ben bir Galatasaray taraftarıyım. Küçükken taraftarı olacağım takımı tutma şansı bana verilmedi ama benimle aynı kaderi paylaşan herkes gibi bu durumdan şikayetçi de değilim. Her zaman da derim "İyi ki Galatasaraylı olmam sağlanmış" diye. Anlayacağınız bir şikayet durumu yok, aksine gurur dolu bir bünyeye sahibim. Peki bana bırakılsaydı karar? Babam 2'nci yaş günümde, Galatasaray'ın Neuchatel'i beşlediği gün, boynuma sarmasaydı o sarı kırmızı fulârı, kendimi bilmeye başladığımda alıp karşısına istediğim takımın taraftarı olmam konusunda hür olduğumu söyleseydi yine taraftarı olur muydum Galatasaray'ın? Kesin bir şey söylemek zor. Kesin olan tek bir şey var ki o da İstanbul takımlarından birini seçeceğimdir. Spor medyasının her gün dayattığı bu durum Türk futbolunu İstanbul tekelinden kurtaramamaktadır. Dolayısıyla Anadolu kulüplerinin İstanbul takımları ile yaptıkları maçlarda kendi sahalarında bile deplasman takımı gibi oynamalarının nedeni budur. Bu yüzdendir ki uzun bir müddet Anadolu kulüplerini işe yaramaz, futbolu çirkinleştiren, tu kaka kulüpler olarak gördüm. Bu benim içine düştüğüm bir yanılgıydı.
Üniversitedeki en yakın arkadaşlarımdan biri vasıtasıyla tanıştım Göztepe ile. Küçükken benim gibi Galatasaraylı olan ancak sonra bir kez daha dönmemecesine çark ederek aynı renklere gönül vermeye Göztepe adı altında devam eden bir arkadaşım kendisi. Onunla beraber ettiğimiz futbol muhabbetleri sayesinde istemdışı kanım ısındı Göztepe'ye. Takımın her sene birer lig düşüşüne tanıklık ettim. Buna karşın taraftarın "İnadına Göztepe" diyerek takımına daha fazla tutunmasına şahit oldum. Zaman geçtikçe anladım ki alt ligler ve Anadolu kulüplerinin bildiğim futboldan çok daha renkli ve bir o kadar da zevkli olduğunu kavradım. Bir takım, iki renk ve bir arma uğruna insanların işini gücünü bırakıp kilometreler katetmesine anlam vermeye başladım. Göztepe'nin o müthiş İsyan Marşı'nı dinlerken başka bir takımın taraftarı olmama rağmen tüylerimin diken diken olmasına mani olamadım. Başka bir tezahüratın sonunda "Sevgilim bu gece hiç bekleme beni, aşkından da önce gelir GözGöz sevgisi" diye inlerken Göztepeliler tatlı bir tebessüm kondurdum yüzüme. Gençliklerinin katili olan bu takımdan yine de merhumun hesabını sormamalarını takdir ettim. "Müslüman değiliz Göztepeli'yiz" diyerek Göztepe bayrağına secde etmeleri nedendir bilinmez hoşuma gitmeye başladı. En nihayetinde efsane gözleri önünde amatör lige düşerken açtıkları pankarta yazdıkları ile daha fazla söze gerek bırakmadılar:
"Gökleri yarıp darmadağın ettiğin gün
pırıl pırıl yıldızları kararttığın gün
sen sorguya çekmeden biz soracağız sana
ey rabbim; hangi günahımız için güzel günleri çok gördün?"
Göztepe 2 senedir amatör ligde. Taraftarı peşini bırakmıyor. Başbakan önplâna çıkma gereği hissetmiş olmalı ki İzmir'i elde etme amacı doğrultusunda Göztepe'yi Ankaraspor ile birleştirmeyi kafasına koymuş. Spora bari o kirli ellerinizi bulaştırmayın. Göztepe'yi rahat bırakın. Çünkü onlar teker teker çıkacaklar ligleri.

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Eski Açık Sarı Desene

Futbolu ele alan filmler ve bunların hedef kitleleri bellidir. Goal ismindeki Tsubasa'nın filme çekilmiş versiyonu tam bir fiyaskodur. Ancak yine de bir dönem sabahları Tsubasa'yı izleyebilmek için erken kalkan erkek çocukları için caziptir. İzlerken "Bu ne böyle kardeşim, biraz gerçekçi olun" deselerde yanlarındakine çaktırmadan "Helal olsun be" diye içlerinden haykırmıyorlarsa ben de adam değilim. Demem o ki bu filmler erkek sinema izleyicisine hitap etmektedirler. Aynı filmleri izleyen bayanlar varsa belki de "Ah keşke böyle bir erkek arkadaşım olsaydı" diye düşünüyor olabilirler, bilemeyeceğim. Zira filme bundan başka bir gözle bakabileceklerine inanmıyorum. 2003 yılında çekilen Eski Açık Sarı Desene isimli Türk yapımı ve futbol temalı film ise bu açıdan diğer filmlerden sıyrılıyor. Ömer Ali Kazma'nın yönetmenliğini yaptığı film tek başına bir futbol filmi olmaktan çok öte. Hepsinin haricinde bir futbol filmi bile değil belki. Bir kültürün, bir ruhun, bir armanın, bir formanın ve turuncudan iz taşıyan tok bir sarı ile vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızının hikâyesi... Galatasaray'ın bir sezonunun öyküsü.
Eski Açık Sarı Desene teknik direktör Fatih Terim'in Galatasaray'ın başına ikinci kez geldiği 2002/2003 sezonunun bir maç süresine sığdırılmış kısa öyküsüdür. Her zaman maç öncesi ve maç sonrası soyunma odasındaki atmosferi merak edenlerin merakını giderecek türdendir. Filmde Fatih Terim'in takımı maçlara nasıl hazırladığı, soyunma odasında maç öncesi motivasyonu nasıl sağladığına tanıklık ediyorsunuz. Futbolun yeşil zemin üzerinde oynanandan ne denli farklı olduğunu keşfediyorsunuz. Filmin oyuncu kadrosunu ise filme alındıklarından bile bihaber olan futbolcular, yöneticiler ve teknik heyet oluşturuyor. Dolayısıyla Fatih Terim'i görüyoruz, Ümit Karan'ı görüyoruz, Hasan Şaş'ı görüyoruz, rahmetli Turgay Vardar'ı görüyoruz, belki Hakan Şükür'ü göremiyoruz ama büyük kaptan Bülent Korkmaz'ı görüp seviniyoruz.
"Futbol asla sadece futbol değildir" diye boşuna demiyoruz. Bu ayrıntı kokan cümleye dahil birkaç örnek görmek mümkün bu filmde. Hepsinden öte Galatasaray var bu filmde. Film ne kadar kötü olabilir ki yani? Evet, böyle de sübjektif yazılar yazarım ben. Zaten objektif olacaksam neden takım tutuyorum ki, değil mi ama?

8 Mayıs 2008 Perşembe

Bill Shankly'den Aforizmalar

Futbolu orta şekerli takip edenler tanımaz onu. Ya çok içinde olmalısınız futbolun ya da sıradışı hayat insanlara karşı bir ilginiz olmalı onun hakkında bilgi sahibi olabilmeniz için. İngiltere'nin dünya üzerinde en sevilen takımı Liverpool'u Liverpool yapan adam Bill Shankly'den söz ediyorum. Doğumundan ölümüne dek her zaman kalıpların arasından sıyrılmış, megalomanlığın kitabını yazmış bir isim kendisi. 1913'de İskoçya'da doğmuş, 14'ünde okulu terk edip hayatını meşin yuvarlağın etrafında döndürmekte karar kılmış, İkinci Dünya Savaşı sırasında oynadığı bir gösteri maçında ilk defa Kırmızılar'ın formasını giyme fırsatı yakalamıştır. Yakalayış o yakalayış... Bırakmaz bir daha. Bırakamaz. Çünkü Liverpool formasının ve isminin bir çekiciliği vardır daima. Savaş bittikten sonra futbol oynamayı bıraksa da söz konusu spordan kopmamıştır. Bu kez antrenörlük hayatına adım atarak futbolun diğer kolunda söz sahibi olmak istemiştir. En nihayetinde Liverpool ile kaderleri yine kesişmiştir. Takımı ikinci ligde aldı ve kısa zaman içinde "efsane" takımı kurdu. Liverpool'un Kırmızılar olarak anılması ondan yadigârdır. Yeşil sahalardaki başarısı kadar aforizmaları ile de tanınan Shankly 1973 yılında takıma UEFA Kupası'nı kazandırdıktan sonra bırakmıştır takımı. Ancak bu ayrılık Shankly'nin 1981'de bu dünyadan ayrılışında olduğu kadar üzmemiştir futbolseverleri.
Aşağıda Bill Shankly'nin çok sevdiğim sözlerinden birkaçını bulabilirsiniz:
  • "Futbolda birçok başarı kafada biter. Öncelikle en iyisi olduğuna inanamalısın ve buna kendini inandırmalısın. Benim zamanımda bir söz vardı: Liverpool şehrinde iki büyük takım var: Liverpool ve Liverpool yedekleri."
  • "Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir."
  • "Birinciysen birincisindir, ikinciysen hiçbir şey."
  • "Hakemlerin sorunu nedir biliyor musunuz? Kuralları biliyorlar ama futboldan anlamıyorlar."
  • "Topla ne yapman konusunda kararsız isen golü at, alternatiflerini ben maçtan sonra söylerim."
  • "Bak oğlum sen ayağını kırmadın. Bütün sorun beyninde."
  • "İnandığım sosyalizm herkesin herkes için çalıştığı ve herkesin ödüllerden pay aldığıdır. Futbolda ve hayatta böyle düşünüyorum."
  • "Bu oyuncularımın kim için oynadıklarını, rakiplerin ise kime karşı oynadıklarını bilmelerini sağlıyor." (Anfield Road'un çıkış tünelinde yazan "This Is Anfield" yazısı için...)
  • "Sadece ne söylüyorsa dediklerine katılmadığımı söyleyin." (Bir maç sonrası kendisine hararetli bir şekilde soru yönelten İtalyan gazeteciye...)
  • "Üzülme Alan, hiç değilse İngiltere'nin en iyi takımıyla aynı kentte yaşıyor olacaksın." (Liverpool'un ezeli rakibi Everton'a transfer olan Alan Ball'a...)
  • "Doğru, Roger Hunt çok kaçırıyor. Ancak kaçıracağı yeri de iyi biliyor."
  • "İngiltere'yi neredeyse yok ettik. Bu tam bir facia. Çünkü kazanan 5-4 biziz." (İkinci Dünya Savaşı sırasında oynanan bir İngiltere-İskoçya maçının ardından)
  • "5-1! Eh, en azından rövanş için Anfield'e geldiklerinde artık biraz futbol oynarlar." (Şampiyon Kulüpler Kupası'nda deplasmanda Ajax'a 5-1 mağlup oldukları maçın ardından...)
  • "Neden gidip göle atlamıyorsun?" (Kendisine yöneltilen "Bay Shankly, neden takımınızın yenilmezlik serisi birdenbire sona erdi?" sorusuna cevaben...)

1 Mayıs 2008 Perşembe

İlker Yasin Hakkında

Efendim malumunuz erkek milleti olarak en büyük uğraşımız ve dolayısıyla en büyük tutkumuz futboldur. Bir topun peşinde 22 adamın koşturması her zaman ilgimizi çekmiştir. Futbolla yatar futbolla kalkarız. Sabahları gözlerimizi tuttuğumuz takımla açar, kahvaltıda bile spor haberi izleriz. Hanımlar evde magazin dünyasında olup bitenleri takip ededursun, biz okul, iş, kahvehane demeden her yerde taraftarı olduğumuz takımı içinde bulunduğu kötü durumdan nasıl çıkaracağımızın yollarını ararız. Herkes en iddialı yorumu kendisinin yaptığını düşünür. Çünkü futbolu kendisinden daha iyi anlayan yoktur. Bu isimlerden biri de ünlü "spor yorumcusu" İlker Yasin. Kendisi çok biliyor gerçekten.
Demem o ki futbolu çok severiz biz. Futbolun içine eden adama da adam demeyiz afedersiniz. Bilhassa Dünya Kupası, Avrupa Şampiyonası ve Şampiyonlar Ligi'ni takip etmek yemekten sonra içilen sigara etkisi yaratır. Son Dünya Kupası Kanal 1'de yayınlandı. Kanal 1 bu turnuva için Gökhan Telkenar ve Emre Tilev gibi adamı kanseredebilitesi yüksek spikerleri görevlendirdi. Kupa zevkimizin içine edildi afedersiniz. Şampiyonlar Ligi de kulüpler bazındaki en büyük futbol şölenidir. Yıllardır Star TV verir bu şampiyonayı. Cem Yılmaz, Güntekin Onay ve Ersin Düzen'in maçları anlattığı yıllarda turnuvayı takip etmesi güzeldi bu kanaldan. Amma ve lâkin ne zaman bu üçlü Star'ı terk edip NTV'nin yolunu tuttu, Star'da Şampiyonlar Ligi'ni takip etmek de işkenceden farksız oldu. Hele bu sene... İlker Yasin, Emre Tilev, Ertem Şener ve Gökhan Telkenar'dan oluşan felaket dörtlü turnuvanın başından beri seyir zevkimizin içine ediyor. Yaptıkları bilmiş yorumlar, kullandıkları yanlış ifadeler izleyeni çileden çıkarmaya yetiyor. Şampiyonlar Ligi'ni NTV ya da en azından TV8'de izlemek için çok şeyden vazgeçerdik, bunu ve elimizde olana mahkum oluşumuzu biliyorum. Ancak ben yine de yetkililerin okuma ihtimaline karşı buradan sesimi duyurmak istiyorum. Yeter. YETER! Artık yeter. İlker Yasin ve Emre Tilev gibiler emekli olsun. Yerlerine Güntekin Onay, Okay Karacan, Ersin Düzen, Ercan Taner gibilerin anlatımıyla izlemek istiyoruz biz Şampiyonlar Ligi'ni. Haydi bu isimleri de getirmeyin, vazgeçtim. Sadece İlker'den kurtarın bizi. Parası neyse verelim! Gerçekten.

PEKİ İLKER YASİN ŞİMDİYE KADAR NE GİBİ YORUMLARDA BULUNMUŞ:
  • Türkiye artık zaferi kutlasın! (Türkiye Danimarka karşısında 2-1 öndeydi bu cümle kurulduğunda. Uzatma anlarını hesaba katmamıştı İlker. Sonuç; 2-2)
  • Top Toldo'yu geçse gol olacaktı. (Top herkesi geçer ve auta gider)
  • Tugay vurursa gol, vurdu ve aut!
  • Çok soğuk bir hava, sıfır derecenin altında, eksiye düşebilir.
  • 13'e 14'lük bir eşitlik faullerde.
  • Hem gol hem penaltı.
  • Buradan gördüğüm kadarıyla stadyumda 23468 seyirci var.
  • Son 15 dakikaya 1 dakika kaldı.
  • Thierry Henry 8 sene Ajax'ta forma giydi ve... (Henry'nin Ajax'ta forma giydiğine dair bir belge yok)
  • Bizim lehimize de, İsviçre'nin alehine de çok büyük hatalar yaptı.
  • Biz bu Chelsea'ya Chelsea'da da yenilmeyiz. (Arkadaşın Chelsea ile kastettiği yer Londra olacak)
  • Ben o kadar dedim, döndürmeyin Shevchenko'yu dedim ama, yok... Hep aynı golü yiyoruz, yazık.
  • Ama çocuklar kaç kere dedim oralarda vurdurmayın diye.
  • Bu aksam değerli konuklarımızın yanında çok daha değerli iki konuğumuz var.
  • Kendisinin nasıl oynadığını görmedim, bu yüzden bir işe yaramaz.
  • Bojan Krkic 18 yaşında, 5 ay, 6 gün öyle bir şey işte.
  • Drogba seneye Chelsea'ye veda edecek. Büyük ihtimalle İtalya'nın yolunu tutacak. İtalya olmazsa İnter'e gidecek. (Bilmeyenler için söyleyeyim; İnter de bir İtalyan takımıdır)
  • Asla yalnız yürümeyeceksin bu yollarda.

10 Ocak 2008 Perşembe

Yiğidi Öldür...

"Yılmaz Güney’i seversiniz. Çirkin Kral’ın filmleri sizin için başyapıttır. O, Türk sinemasının gelmiş geçmiş en büyüklerinden biridir size göre. “Ben de özledim” diye Ferdi Tayfur şarkıları söylersiniz belki de. Eğer ki “hardcore” aşkın içine girmişseniz Müslüm Gürses’tir sizin içinizdekileri dışa vuran adam. “Nobel’i almış da ne olmuş. Benim için yaşayan en büyük Türk yazar Yaşar Kemal’dir” diye konuşursunuz rakının dibine vururken. Orhan Kemal ve Muzaffer İzgü de müthiş yazarlardır. Türk pop müziğinin kitabını Erol Büyükburç yazmıştır değil mi? Tarzınız farklıysa en büyük müzisyen kâh Feridun Düzağaç kâh Haluk Levent’tir ya da Murat Göğebakan ve Murat Kekilli’dir tercümanınız. “Eurovision’da Sertab Erener ile gurur duymamızı sağlayan adam Demir Demirkan’dır” diye bilmişlik taslarsınız. Suna Kan ya da Mustafa Sağyaşar’dır belki de kiminize göre sanatçının tanımı…
Bunlar Adanalılardan sadece birkaçı. Kısacası Türkiye’deki çoğu insan yukarıda isimleri geçen kişileri sever ve onlara hayranlık besler. Ama kabul etmek gerekir ki Adana ya da Adanalı kavramlarından pek hoşlanmaz.
Lafı fazla uzatmayacağım. Ben de Adanalı’yım. Sizin o sadece adliyesiyle, üçüncü sayfa haberleriyle bildiğiniz güzelim şehrin çocuğuyum. Baştan belirtmekte fayda var. Bu, taraflı bir yazı. Hasan Şaş’a; Malik-Mediha Şaş çiftinin nüfus kağıdına yazdırdığı haliyle Hasan Gökhan Şaş’a övgü yazısı. 1 Ağustos 1976’da “yiğitlerin mekanı” diye bilinen Adana’nın Karataş ilçesinde doğan, hayatımıza girdiği andan itibaren üvey evlat muamelesi gören, kaba tabirle hep öldürülen bir yiğide, hakkının teslim ediliş yazısı aynı zamanda.“Demek ki benim Türkiye’de işim kalmamış. Sinirli olduğumu biliyorlar, o nedenle hep üstüme geliyorlar. Kariyerimi yurtdışında sürdüreceğim. Takım bulamazsam da gider evimde otururum” şeklindeki sözler, Hasan Şaş’ın 2 Aralık 2007 tarihindeki isyanının dile gelmiş haliydi. “Ben yaptığımı biliyorum” diyordu. Sahada kendini parçaladığını görmeye alışık olduğumuz adam, saha dışında bu kez kameralar önünde “delleniyordu”. Galatasaray’ın İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile yaptığı maçta çift sarıdan ve bilindik itiraz gerekçesiyle kırmızı görmüştü. Ona göre bu artık fazlaydı. Neredeyse her maçta saha ortasında hakem döven Milan ve İtalya Milli Takımı’nın orta sahası Ivan Gennaro Gattuso’nun bazen de rakiple yaşadığı agresif temasları hakkında, “Vay be ne delikanlı topçu. Tam Sicilyalı. Severim böyle adamları” yorumlarını yapan ama kendisi için sürekli “Vurun abalıya, pardon Adanalı’ya” diyen futbolun iki yüzlülerinden sıkıldı belki de. Evet, gider mi gitmez mi bilinmez ama yurtdışına gitmek istiyor Hasan. Türkiye’nin en sıcak şehrinin çocuğu, belki de soğuğuyla ünlü Rusya’ya transfer olacak. Belki de oğlu Yusuf Deniz ve eşi Sibel ile evinde oturup televizyon izleyecek. Gerçek olan şu ki Yılmaz Erdoğan’ın Vizotele’sini neredeyse her gün izleyen “Futbolun Deli Emin”i artık bizden uzakta yaşayacak. Belki fiziksel belki de kalben.
Adana Demirspor altyapısı Adana’nın en iyisi olmakla beraber, Türkiye genelinde de sözü geçen bir futbol akademisidir. Yazın okullar tatile girdiğinde aileleri tarafından “bir yere çırak olarak verilen” üç numara tıraşlı çocukların terliklerle idmanlarına gittiği bir okuldur. Az maaşla ve hissedilen 50 derece sıcak altında çalışan teknik adamlar, buraya “seçilen” çocuklardan birer yıldız yaratır. Hatta bazıları “İmparator” olur o ayrı.
Futbol yaşantısına Karataşspor’da amatör olarak başlayan Hasan Şaş da Adana Demirspor’un Sular mevkisindeki binasından içeri giren futbolculardan. Altyapıda yeteneği hemen fark edilen Hasan, Mavi Şimşekler’in Samet Aybaba ile iddialı bir şekilde başladığı ancak neredeyse ligin 20. haftasında matematiksel olarak küme düştüğü 1994-1995 sezonunun sonunda A Takım kadrosuna alınır. Üç maçta forma giyer. Bunlardan birinin sarı kırmızılıların 3-0 kazandığı Galatasaray karşılaşması olmasının ise kaderin ördüğü ağlarla ilgisi var mıdır bilinmez? Neticede Karataş sahilinde öğrendiği çalımları yeşil sahada da uygulayabilen bu “kara çocuk” (ki o zamanlar saçı vardı) bir gözü sürekli Adana’da olan Ankaragücü’nün dikkatini çoktan çekmiştir. Dolayısıyla Hasan’ın profesyonel anlamdaki Adana Demirspor macerası kısa sürer. Çünkü Adana Demirspor’un kasası, Birinci Lig tarihinin en başarısız performanslarından birisinin ortaya konması nedeniyle tamtakırdır. Zaten dolu olsa da Adana’da herkesin şikayet ettiği bir gelenek vardır: Kentin öz çocukları karın tokluğuna oynatılır. Futbolseverlerin cevabını aradığı “Adana takımları, başka yerlerde harikalar yaratan Adanalı futbolcuları neden elinde tutamaz ya da yuvaya döndürmez?” sorusunun alt metni budur aslında.
Hasan Şaş, altyapıdan beraber çıktığı adaşı ve yoldaşı Hasan Gelir ile birlikte “Ver elini Ankara” der. Giyeceği forma artık, ilerleyen zamanlarda kendisinde alerji yaratacak olan sarı-laciverttir. Hasan Gelir’in de o zamanlar en az Hasan Şaş kadar yetenekli bir yıldız adayı olduğunu ancak “herkesin kendi kaderini yaşadığı” gerçeğiyle yüzleştiğini belirtelim.
Hasan Şaş; İbrahim Tatlıses ve hemşerisi Haluk Levent’in kasetlerini de yanına almayı unutmaz. Geceler boyu o şarkıları dinler. Yalnızdır. Ama ileride yalnızlığını sona erdirecek ve hayat arkadaşı olan Sibel Yalçın ile de Ankara’da tanışır. İkili 29 Haziran 2003’te Adana’da dünya evine girer.
Herkes ilk yapan Karl Heinz Feldkamp sansın, Hasan’ın Ali Osman Renklibay tarafından dönem dönem sağ bekte oynatıldığı Ankaragücü günleri üç yıl sürer. 18 yaşına kadar kar görmeyen Karataşlı çocuk, Ankara’da kartopu oynamayı öğrendi mi bilinmez ama ayak topunu çok ilerletmiştir. Artık rota daha da batıdır. Hemşerisi Fatih Terim’in çalıştırdığı Galatasaray.
O, 1998 yılının yaz mevsiminde artık Galatasaraylı Hasan Şaş’tır. 1997-1998 sezonunun diğer iki yıldızı Gaziantepsporlu Ayhan Akman, Beşiktaş’a; Bursasporlu Elvir Baliç ise Fenerbahçe’ye transfer olur. Dönemin Galatasaray’ı Hasan’ın hemşerisi Fatih Terim yönetiminde Türkiye’yi domine ediyordur. Gheorghe Hagi, onun bacanağı ve adaşı Popescu, Hakan Şükür, Arif Erdem, Hakan Ünsal, Ergün Penbe, Ümit Davala gibi futbolcuların arasında bulur kendini. Kadro, dışarıdan gelen başka birini kolayca arasına almayacak kadar birbirini tanıyan ve birbirine bağlı öğrencilerden kurulu bir sınıf gibidir. Ancak Hasan yeteneklidir. Adrian Ilie’nin gidişinin de kendisi için şans olabileceğini düşünür. İstanbul basınının karşısına ilk kez TSYD maçlarıyla çıkar. Kadıköy’de Fenerbahçe’ye karşı alına 4-1’lik galibiyetin mimarı olur. Hatta onun için Türk futbolunun yeni Lefter’i benzetmeleri bile yapılır. Ancak ne var ki 1998 senesi onun için bir kabus olur. Doping kullandığı gerekçesiyle 6 ay sahalardan men cezası alır. Halbuki Sakaryaspor ile oynanan Türkiye Kupası maçı öncesi kullandığı ilaç gribal enfeksiyon tedavisine yarayan A-ferin’dir. Sabırlıdır; sabretmeyi tüm sevdiklerinden uzakta, doğduğu topraklardan eksi 15 derece soğuk kışların yaşandığı gurbet elde öğrenmiştir ne de olsa. Çalışır. Bu çalışkanlık Tanrı’nın ona verdiği lütufla da birleşince tekrar Galatasaray forması giymeye başlar. Sarı-kırmızılı forma altında 4 lig şampiyonluğu, 1 UEFA Kupası ve 1 Süper Kupa kazanır. 2002 ve 2006’daki şampiyonluklarda saha ortasında ağlayan, yerinde duramayan adam; kısacası şampiyonlukların sembolüdür.
Fatih Terim döneminde başarılı olmasına ve özellikle UEFA Kupası’nın 2000 yılında ellerde kaldırıldığı yolda çok önemli işler yapmasına rağmen Hasan Şaş’ın en verimli sezonu 2001-02’dir. En iyi anlaştığı teknik direktör de Mircea Lucescu’dur. Rumen teknik adam ile arası çok iyidir. Lucescu ona saha içinde serbestlik tanır ve karşılığını da fazlasıyla alır. Ligde şampiyonluğun Fenerbahçe’ye kaçırıldığı ancak Avrupa’da fırtına gibi esilen 2000-01 sezonunda, Ali Sami Yen Stadı’nda 1-0 kazanılan Paris Saint Germain maçından sonra Mircea Lucescu bir itirafta bulunur: “Hiçbir zaman hiçbir futbolcumdan forma istemedim. Ancak bugün Hasan Şaş’tan formasını istedim. Tek kelimeyle muhteşemdi.” İkilinin arasındaki bu ilişkiyi, onu Galatasaray’a getiren Fatih Terim bile kıskanmıştır. Terim; yine 2000-2001’de sarı-kırmızılıların evinde 3-2 galibiyetiyle noktaladığı Glasgow Rangers karşılaşmasındaki bir gol sevincinde Lucescu’ya koşan Hasan’ı gece cep telefonundan aramıştır: “Ne o! Hocanı çok seviyorsun galiba?”
Tekrar 2002’ye dönelim. 2001-02 sezonu devam ederken Özhan Canaydın’ın başkan seçilmesiyle oluşan Galatasaray yönetimi, o sezon gelen şampiyonluğa rağmen Rumen hoca Mircea Lucescu ile yollarını ayırır. Bu kararın tebliğ edilmesinden sonra gözyaşlarını tutamayan ve 2002-2003’te hem şampiyonluğa hem de UEFA Kupası’nda çeyrek finale taşıyacağı Beşiktaş ile anlaşan Mircea Lucescu’nun yerine gelen kişi ise İtalya seferinden dönen Fatih Terim’dir. Bir zamanların “Ankaragücü’nden alınan genç yıldızı” artık büyümüştür. “İkinci Terim Dönemi”nde takım içinde daha tecrübelidir. Kısacası çömezlikten ağabeyliğe terfi etmiştir. Ama olgunlaşacağına ve mantığıyla hareket edeceğine, büyürken daha da duygusallaşan ve çocuklaşan birisidir Hasan Şaş. Bu dönemde Hasan’ın hakemlerle diyalogları artık daha Adanaca’dır. Haksız olduğu durumlarda bile hakemlerin üstüne yürür. Hakemler de ona acımaz. Kartları gösterirler. Hatta bazen yedek kulübesindeyken bile. Zaten Türkiye’ye veda etmesini düşündüren de İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçında hakem Hüseyin Göçek ile yaşadıkları değil midir?
2002’ye dönmüştük galiba. Ama o senenin yaz sonuna değil de başına dönelim. Şenol Güneş yönetimindeki Türk Milli Takımı, Dünya Kupası yolcusuydu. Destinasyon ise Güney Kore ve Japonya’ydı. Geride bırakılan sezonda hem de ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde tüm futbol severlerin dikkatini çeken Hasan Şaş, daha da büyük bir vitrine çıkıyordu. Aslında ay-yıldızlılarda Hasan Şaş’tan ziyade Yıldıray Baştürk, Hakan Şükür belki de Mustafa İzzet gibi isimlerin başrolü kapacağı tahmin ediliyordu. Ama “sahneye çıkan sanatçının” adı Hasan Gökhan Şaş’tı. Önce Brezilya maçında Yıldıray’ın asistini, topa sol ayağıyla gelişine vurarak değerlendirdi. Aslına bakılırsa gol sevinci pek de Aslan burcu bir Adanalı’ya ait değil gibiydi. Zaten o da mücadeleden sonra bu tuhaf durumun nedenini açıklamıştı. İşte asıl o açıklama samimi bir Adana ağzıyla yapılmıştı: “Niye sevinmediğimi soruyorlar. Valla bir şey anlamadım ki. Gol attığıma ben bile inanmadım.”
Dünya Kupası’nın geri kalanında sergilediği ve onun adını dünyada futbol üzerine kafa yoran herkesin bilmesini sağlayan performansa devam etmeden önce bir konuya değinelim. Hasan Şaş’ı, “Gol atamıyor. Böyle bir becerisi yok” diye eleştirenlere verilecek en güzel cevabın, onun Brezilya, Real Madrid ve Milan gibi dünya devlerinin ağlarını sarsmayı başaran tek Türk futbolcu olduğunu vurgulayalım.
Brezilya maçıyla başlayan Japonya ve Kore’deki Hasan Şaş esintisi artık rüzgara dönmüştür. Kosta Rika karşısında “aktif dinlenen” Şaş, Çin karşılaşmasında attığı gol, oynadığı futbol, sıfıra vurulmuş saçı ve meşhur kolyesiyle artık bir “dünya markası” olmuştur. Çoğu gazetelerde bu haliyle karikatürleri bile yer almış Türkiye’nin simgesi haline gelmiştir. Dünya Kupası’nın ardından özellikle İtalya’nın Inter takımından ciddi teklif almıştır. Inter’in neredeyse halı saha turnuvalarında gol kralı çocukları bile isteyen bir “takım” olması kimseyi aldatmasın. Çünkü İngiltere ve Almanya’dan da bazı takımlar Şaş’ı kadrosuna katmak için birbirleriyle yarışmaya başlamıştır. Artık özellikle Avrupa basınında objektifler ona çevrilmiştir. Ama o objektif olmayı bir türlü öğrenemeyen ve ünlü yazar Susana Tamaro’nun dediği gibi yüreğinin götürdüğü yere giden insandır. Herkesin peşinde koştuğu dönemde Galatasaray yönetiminin toplantı yaptığı odaya bir anda girer. Başkan Özhan Canaydın’ın elini öper ve boş mukaveleye imza atar. Transfer dedikoduları da son bulur. Zaten Fatih Terim, 2002’de Ritz Carlton Oteli’ndeki o güzel kravatını taktığı imza töreninde, “Hasan Şaş kalacak mı?” sorusuna, “Zaten o Adanalı. Bir yere gidemez” cevabını vererek, bir anlamda “Ne de olsa hemşerim. Zaten onu Galatasaray’a getiren de benim” demiştir. Şaş böylece Terim’e de veda borcunu ödemiştir.
Dünya Kupası’nın yıldızı, futbolseverlerin bir aylık bayramının ardından ligde beklenildiği gibi değildir. Fatih Terim ile girilen ve ikinci olarak tamamlanan 2002-03 sezonunda Hasan Şaş hakkında en çok akılda kalan iki şey vardır. Birincisi yine hakemlerle ilgilidir. Beşiktaş maçında net penaltılarını vermediğini düşündüğü Kuddusi Müftüoğlu’nun üzerine yürümesi. Ve 6-0 kaybedilen Fenerbahçe derbisinde korner atarken kafasına yediği yumurtaya sinirlenip, ağız dolusu küfürlerle topa vurmasıdır. 2003-04 de aynıdır. Zaten o sezon Galatasaray komple dökülmüş ve ligi altıncı sırada bitirmiştir.
2004-05’e bir önceki sezonun sonunda göreve gelen Gheorghe Hagi ile başlanır. Hagi, Hasan’ın eski takım arkadaşıdır. Bu dönemde Hasan Şaş saçını uzatmış hatta at kuyruğu yapmıştır. Ama o sezon da onun için kayıptır. 2005’te eski sağ bek Erik Gerets’in teknik adamlığa gelişi, sağ ayaklı sol kanat oyuncusunun çıkışını sağlar. O sezon 14 Mayıs 2006’da Fenerbahçe’nin Denizli’de takılmasıyla kazanılan şampiyonluğun sembollerindendir. Yeri gelmişken söyleyelim. Hasan Şaş’ın hayattaki en büyük isteği gerçekleşti o gün. Oğlu Yusuf Deniz, onu futbol oynarken izledi. 14 Mayıs 2006’da da Ali Sami Yen’in çimlerine bastı…
Galatasaray’ın üçüncü tamamladığı 2006-07’de de Hasan Şaş’tan beklenen iyi haberler gelmez. Nitekim bu sezon yaşananlar da herkesin malumu. Sağ bekti, ön liberoydu derken Kalli’nin dama taşı haline gelen Hasan Şaş, kendince “Ben artık piyon olmak istemiyorum” diyerek bizlere el sallamaya hazırlanıyor. Anlayacağınız saha içinde “dellenen” adam saha dışında uysal biri haline geldiği için şunu söyleyemiyor: “Kazanmak için her şeyi yapan, hakemle ve rakiple uğraşan Gattuso’ya, Filippo Inzaghi’ye, Eric Cantona’ya hatta kulübede oturamayıp benim Eser Hocam’ın saçını çeken Fabio Capello’ya hep övgü yağdırdınız. ‘İşte hırs bu’ dediniz. Bana neler dediniz peki? Aynayı yüzünüze tutmamı ister misiniz?”
Oğlunu televizyonda görünce bakamıyordun hem de hiç bakamıyordun Mediha Teyze. Sen de oğlun gibi heyecanlıydın; ne yaparsın işte. Gerçekleşirse bu ayrılık, oğlunu artık sadece uydudan izleyebilirsin zaten. Karataş’ta oğlunun adının verildiği bulvardaki o güzel evinizde uydu var; biliyorum. Ne olur “oğlunu gösterirken” sen açmamaya devam et o televizyonu. Oğlunun içindeki heyecanı el birliğiyle öldürdüler, bari sendekine el uzatmasınlar."


İsmail ANNIKIZIL
(FourFourTwo - Ocak 2008)

23 Ekim 2007 Salı

"Everything Is Something Happened"

Sanırım biz İngilizce'yi yanlış biliyoruz...

"Asker Bülent"in Gözyaşları

Bülent Uygun... Türk futbolunun nam-ı diğer Asker Bülent'i... Sakaryaspor'da başlayan futbol kariyerine renkdaş ve ezeli rakip Kocaelispor'da devam etti. Futbolculuğu dikkat çekmiş olacak ki 1993 senesinde İstanbul'un Anadolu yakasına taşınmak zorunda kaldı. Fenerbahçe'de harika bir performans ortaya koydu ve takımdaki ilk yılında gol krallığına ulaştı. Attığı her golden sonra tribünlerin önüne gelip asker selamı çakışını izledik hep.
Futbolu bırakalı 5-6 yıl oluyor. Şu günlerde futbolu bıraktığı takım olan Sivasspor'un teknik direktörü. Dün akşam itibariyle takımını ligin zirvesine taşıdı. Ancak çok sevinemedi Asker Bülent! İstiklâl Marşımız okunurken sahaya gözlerinden akan gururla baktı ve asker selamını verdi yine. Özlemiştik onu böyle görmeyi ama dün akşam verdiği selam ne kadar öncekilere oranla daha fazla anlam içerse de keşke vermeseydik o şehitleri de Bülent Uygun'u da bu seferlik görmeseydik bu halde...

12 Ekim 2007 Cuma

Sadece Ay-Yıldız

Son günlerde televizyonda dönen bir reklam var. Söz konusu reklam Milli Takım sponsoru Turkcell'in... Arka arkaya gelen üzücü şehit haberleri ve yaklaşan Yunanistan maçı yüzünden milli duygularımızı alevlendirmeyi başaran, televizyonda her gördüğümde tüylerimi diken diken yapan, beni ilk kez bir reklam filmine ağlatan bu reklamı paylaşmak istedim. Türk insanının birbirine ne kadar bağlı olduğunu gözler önüne seren reklamla Turkcell de hedefine ulaşmış olacak. Eh bize de tebrik etmek düşer...
NOT: Cat Stevens'ın Lady D'arbanville'ini güzel değiştirmişiz ama :)