türk sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2009 Pazartesi

Gemiler Başka Diyarlara...

Karpuz kabuğundan gemiler yaparak Türkiye'nin "Nuovo Cinema Paradiso"sunun altına imza atan adam artık yok. Sinemanın varoş yanını resmeden, aldığı ödülün ardından "Bu ödülü hiçbirinizin yaşamadığı yoksulluğu yaşayan eşime armağan ediyorum" diyebilecek kadar güzel insanın ardından fazla söz söylemeye hakkım yok. Karpuz kabuğundan yapılma gemiler onu bekliyordu, dümeni kaptı, beraber sonsuzluğa yelken açıyorlar bugün.

10 Şubat 2009 Salı

Tabutta Rövaşata

"Küreselleşmenin doğurduğu en büyük sorun nedir?" gibi bir soru yöneltilse, sanıyorum ki büyük bir çoğunluğun iki dudağı arasından çıkacak cevap "Tüketim toplumu" olur. Dünya üzerinde tüketim çılgınlığı öyle bir noktaya geldi ki hızına yetişebilene, durdurabilene aşk olsun. Öyle ki günümüzde insanoğlu tüketici pozisyonundayken ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade egolarını tatmin etme, trendi yakalama amacı gütmekte ve bu sayede toplum tarafından kabul göreceğine inanmakta. Bu şaşkınlık durumu içerisinde gerçekten ihtiyaç duyulan şeylerle ihtiyaçları karşılamayacak şeyler arasındaki fark, ne yazık ki, tamamen ortadan kalkmış durumda. Harcanacak para prestij kazanmak, belki de sabah kahvesinde gidilen komşuya caka satmak amacıyla kullanılmıyorsa ben de ne olayım! Üstelik tüketim toplumu kavramı çok da yeni bir şey değil. Tarih kitaplarından hatırlıyoruz; İngiltere'deki Victoria Dönemi'nden tutun da Osmanlı'nın o meşhur Lale Devri'ne kadar insanların tüketim çılgınlıkları üzerine pek çok örnek sıralamak mümkün. Kimseye tarih dersi verecek değilim, ancak insanları bu davranışlara iten, tamamıyla anı düşündüren, benmerkezciliğe iten bu kavramın nedenleri ve etkilerinin irdelenmesi gerektiğine inanıyorum. Farkında olmadan, kendimiz dahi, fayda gözetsin ya da gözetmesin tükettikçe mutlu olmuyor muyuz? Çok istediğimiz bir şeye sahip olamayınca sıkıntı yaşamıyor muyuz? Tezgahın üstüne parayı ürünü değil de markayı almak için koymuyor muyuz? Kazanma hırsı, başkalarından bir adım öne geçebilme isteği gözlerimizi öylesine bürümüş ki alışverişe giderken yürüdüğümüz caddenin köşe yanında saçı sakalı birbirine girmiş, çöp tenekesinde hayatı arayan o insanı göremiyoruz bile. Bir görebilsek, ah bir görebilsek belki de her şey çok farklı olacak. Hem kendimiz hem de o insan için.
Mahsun Süpertitiz ismi bir şeyler çağrıştırıyor mu? Çağrıştırmalı! Hepimiz tanıyoruz aslında onu. Her köşe başında, her sokakta en az bir tane Mahsun bulunur çünkü. Bizim hikâyemizdeki Mahsun'un ikamet yeri Rumeli Hisarı'dır, zaman zaman terk eylenmiş bir inşaat, kimi zaman da bir teknedir. Hele kış gelip çattığında otomobiller, otobüsler ve hatta itfaiye araçları bile onun evi oluverir. Biz tüketim çılgınları gibi bir iki eve sahip değildir anlayacağınız. Başını sokacağı yer çoktur onun. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar arkadaşı vardır onun. Seveni pek yoktur "ama arkadaşlar iyidir" bir şekilde. Cebinde beş parası yoktur. Karnı acıktığında fırına uğrar, günlük çıkma ekmekleri alır. Akşamlar çok zordur. En zoru akşamlardır. Kış çökünce kente dumanı tüten bacalar ısıtamaz onu. Çaresizliğin, hüznün hüküm sürdüğü İstanbul'un uzun kış gecelerinde sabahı etmenin tek yolu otomobil çalmaktır. Gecenin en soğuk anında otomobil kapısına sokulan maymuncuktur Mahsun. Hemen de yaftalamayalım Mahsun'u, çünkü o esasında hırsızlık yapmıyordur, ödünç alıyordur. Çünkü biliyoruz ki yaptığı şey çalmak olsaydı otomobil sahipleri araçlarını her sabah bıraktıkları yerde buluyor olmazlardı. Çiziksiz, patlaksız, kırıksız... Mahsun herkesin sahip olduğu gündüzlerin değil, yüzüne dahi bakılmayan kara gecelerin adamıdır, gecelere sahip çıkandır. Onun yaptığı sadece insanların uykuda oldukları anlarda yaşamlarından küçük bir mutluluk çalmaktır, yüzüne bir kez olsun sımsıcak bir tebessüm kondurabilmektir. Ha bir de, Mahsunlar koruma altında olmaz ama Tavuskuşları vardır devlet tarafından koruma altına alınan. Her şey yasaklanmıştır memlekette ama bu vuruş artık gol olacaktır. Olmalıdır!
1996 yapımı bir film Tabutta Rövaşata. Yönetmen Derviş Zaim'in ilk filmi olarak kayıtlara geçen yapım, aynı zamanda sinema eleştirmenlerince yönetmenin en iyi işi olarak kabul edilir. 76 dakikaya çok şey sığdıran bu filmde Mahsun Süpertitiz'in yaşantısına konuk oluruz. Onun bizi ağırlayabileceği bir evi yoktur ama uzaktan seyretmemize de ses çıkarmaz doğrusu. Mahsun az konuşan, yemek verirlerse yiyen vermezlerse fırından çıkma ekmek isteyen, geceleri ısınabilmek için itfaiye, belediye otobüsü, ambulans, otomobil gibi bilimum aracı birkaç saatliğine izinsiz ödünç alan bir sokak adamıdır. İnsan olmak nedir, mutlu olmak nedir, gülmek nedir, hepsinden önemlisi yaşamak nedir, uzun zaman önce unutmuştur. Sahip olduğu tek ruh hali hüzün, tek his ise polislerden yediği her dayak sonrası iliklerine işleyen acıdır. Tek derdi kışı atlatabilmektir. Çay bardağını avuç dolusu tutar, inşaatları kendisine siper eder, kartondan kuş tüyü yatak yapar. Aşkın ne olduğunu öğrenir, ve aslında ne olmadığını. Tam bulmacada yer alan "Yaş.mak" kelimesinin orta yerine "A" harfini konduracak olur, yağan yağmur kağıdı ıslatır, kağıt suda çözülür. Mahsun'un gözlerine bakan biri o anda umudun insanoğlu için aslında ne denli tehlikeli olduğunu anlar.
Tabutta Rövaşata'nın bu denli başarılı olmasında senaryosu, yönetmeni ve layıkıyla işlenmesinin yanında hiç kuşkusuz oyuncuların da payı son derece büyük. Hatta aslan payını onlara verirsem pişman da olmam. Bir kere Mahsun Süpertitiz gibi oldukça derin bir karakterin altından kusursuzca kalkmış bir isim var karşımızda: Ahmet Uğurlu. Kendisi bu ülkenin yetiştirdiği en iyi birkaç tiyatrocudan biridir nazarımda. Her daim yüzünde görebileceğiniz hüzün ile Mahsun karakterine hayat vermekte zorlanmamış ve beklenenin çok çok üstünde bir performans ortaya koymuştur. Bu film bittikten sonra insan yerinden kalkamıyorsa eğer bunun sebebi Ahmet Uğurlu'dur.
Filmin bir diğer ağır topu ise Tuncel Kurtiz. Türk sinemasının en yetenekli ve en emektar oyuncularında olan Tuncel Kurtiz yurtiçinde ve uluslararası festivallerde neden ödüle boğulduğunu örneklerle gösteriyor bu filmde. Küçük bir balıkçı teknesine sahip olan ve elinden geldiğince Mahsun'a sahip çıkan Reis karakterini canlandırıyor usta oyuncu. Filmin son dakikalarındaki performansı ile önünde düğme ilikletmeyi başarıyor.
Filmin tek kadın oyuncusu Ayşen Aydemir ise Tabutta Rövaşata'nın hüzünlü yanı. 1999 yılında "yolun yarısında" kansere yenik düşen oyuncu filmde Mahsun'un platoniği, kahve köşelerinin düşünceli yalnızı, eroinman bir hayatkadınını oynamıştır. Kendisi Galatasaray Lisesi'nden mezun olmasının ardından ABD'de tiyatro eğitimi almış, akabinde yurda dönmüş ve Ferhan Şensoy'un tiyatro grubunda çalışma fırsatı bulmuş, daha yapacağı çok şey varken bu diyarı terk eylemiştir.
Tabutta Rövaşata'dan bahsetmişken müziklerine değinmemek olmaz pek tabii. Film albümünün altında Baba Zula ve Yansımalar'ın imzasını görüyoruz. Hele ansızın çalmaya başlayan Bab-ı Esrar ve filmin en can alıcı sahnesinde kulaklara çalınan Mahsun Beni Taksim'e Götür filmin havasına doğrudan uyan parçalar.
Neticede Tabutta Rövaşata insana filmi izlerken üstünde taşıdığı battaniyenin bile değerini anlatan, her gün çöp kutusunu boylayan çıkma ekmeklerimizi düşününce utançtan boynumuzu eğdiren bir film. Türk sinemasının zirve noktalarından biri olan bu yapım "yaşamak" kelimesinin anlamını yeniden bir şeylere yüklemeye cesareti olanlar için kayda alınmış sanki. Yenilen tokatların hayatın attığı tokat kadar insanın canını yakmadığının bir kanıtı sanki. Derviş Zaim, daracık tahta parçası içinde değil rövaşataya çıkmak, adım atmanın bile mümkün olmadığını acımasızca yüzümüze vuruyor.

16 Aralık 2008 Salı

Yeşilçam'ın Yüzleri

Uzun zamandır anlamlı bir anket eklemeyi düşünüyordum. Daha önce yaptıklarımdan çok uzakta, içinde espri barındırmayan, tadında, ve gerçekten anlamlı bir anket... Geçtiğimiz günlerde bir belgesel kanalında rast geldiğim "Fantastiğin Sineması" adlı yapımı izlerken yer çekimini buldum! Bir yılı aşkın süredir burada elimden geldiğince yazmaya çalışıyorum. Şimdiye kadar bir kez olsun Türk sinemasının miladı olan Yeşilçam hakkında yazmamış olduğuma şaşırdım. Üzüldüm biraz da, kendime kızdım. Her ne kadar konusu açıldığında aşağılamaktan vazgeçmesek de kendimizi inkar ediyoruz biraz da... Çünkü öyle ya da böyle, bir şekilde, rastladığımızda televizyonda ilk izlediğimizde hissettiklerimiz bedenimize hakim oluyor. Dünyanın hiçbir sinemasında bulamayacağınız bir sıcaklığı var Yeşilçam'ın... Ben sanmıyorum ki Türkiye dışında başka bir ülke fi tarihinden kalma filmlerini, hâlâ, televizyon kanallarında yayınlasın. Kimse sittin sene önceki yapımlara ilgi duymaz. Aslında ilgi duymak demeyelim, ama bu devirde aynı filmi ayda iki kere izlemeye tahammül edemez. Biz bunu yapıyoruz. "Yeşilçam'a biraz saygı" diyenler farkında değiller ama Türk milleti Yeşilçam'a zaten saygısını da gösteriyor, vefasını da... Yoksa bu zamanda ısrarla eskileri izliyor olmazdı.
Hiç düşünmüyoruz aslında vakti zamanında ellerindeki imkanları. Yoksa keyiflerinden mi çöp tenekelerini uzaylı kılığına soksunlar! Her şeyi zamanına göre değerlendirmeyi bilsek böyle olmayacak belki. Artık her türlü imkana sahip olmalarına karşın elle tutulur bir yapım sunamayanlar mı suçlu, yoksa kısıtlı imkanlar içinde ellerinden gelenin en iyisini yapanlar mı?
Bir anket için son derece uzun ve belki de gereksiz bir giriş oldu bu. 31 Aralık 2008'e kadar blogun sağ sütununda yer alacak olan ankette sizlerden Yeşilçam'ın en güzeli ve en yakışıklısını seçmenizi isteyeceğim. Kimi surdan sura atlayıp kötülere karşı amansız bir mücadeleye girdi, kimi geceyarısından önce balodan ayrılmanın telaşına girdi... Kimi James Bond'un Türkiye şubesi oldu, kimi "Turkish Casanova"ydı... Kimi Mavi Boncuk'u verecek birini ararken, kimi tüm güzelliğiyle köylü kızıydı... Her bir anket için 10'ar adet adayımız var. Kanımca şu güne kadar blogda yer alan en anlamlı anket de bu olacak. En azından benim nazarımda öyle. Lafı daha fazla uzatmadan adaylara geçelim öyleyse.
Bu arada unutmadan, üzülerek söylüyorum ama her bir anket için sadece tek bir oy hakkınız var. Dolayısıyla oy vermeden önce iki defa düşünün.
Hayatta olanı ve olmayanına... Saygı ve selamla...

YEŞİLÇAM'IN EN GÜZELİ
Filiz Akın











Gülşen Bubikoğlu











Itır Esen











Melike Zobu











Türkan Şoray











Esen Püsküllü











Sema Tamer











Emel Sayın











Belgin Doruk











Hülya Koçyiğit












YEŞİLÇAM'IN EN YAKIŞIKLISI
Tarık Akan











Ediz Hun











Göksel Arsoy











İzzet Günay











Kartal Tibet











Murat Soydan











Kadir İnanır











Cüneyt Arkın











Fikret Hakan











Yılmaz Güney

15 Aralık 2008 Pazartesi

A.R.O.G.

Beklediğimden daha komik buldum A.R.O.G.'u. Aslında daha doğru bir tabirle A.R.O.G.'a giden süreç, film ve filmden sonrasını bir bütün olarak ele alırsam bunu iddia edebilirim.
1 ay önceden almıştım biletimi. Fakat ilk güne değil, ta 11 Aralık'a. İlk gün dururken neden 6 gün sonrasına aldığımı sormayın, yanıtını ben de bilmiyorum. G.O.R.A.'dan bu yana bir komedi filmine ciddi anlamda güldüğümü hatırlamıyorum. Buna yabancı yapımlar da dahildir. Ne idüğü belirsiz, 3 günde çekilen, ilkokul esprileri ile belden aşağı komikliklerle dolu ve film adı altında yutturulmaya çalışılan Türk menşeili yapımlardan bahsetmiyorum bile.
A.R.O.G. vizyona girmeden evvel yerden yere vurulacağını tahmin ediyordum. Millet olarak pek bir şey beğenemiyoruz biz, hele söz konusu sinemaysa hiç! Gözünün üstünde kaşı olmayanı idam sehpasına gönderiyoruz gözümüz kara... Velhasılı kelam yanılmadım da. Film hakkında yapılan yorumların yüzde 75'i olumsuzdu. Neye dayanarak? Karşılaştırmayı da çok seviyoruz biz. G.O.R.A.'dan daha iyi değilmiş kimilerine göre. Bana göre çok daha iyi olmasının yanında, "Daha iyi olacak" diye iddia eden mi vardı ki? Tüm bu curcunanın giderek büyümesinin yegâne sebebi olsa olsa bir yıl önce başlayan reklamlar olabilir. Beklentiler artmıştı haliyle...
Gelelim benim A.R.O.G. macerama... Cinebonus Antalya Migros AVM'de izleme fırsatı buldum filmi. Sinema salonunun en baba tarafıdır en arkadaki koltuklar. Yanınıza bilmişin, çatlağın, gerizekalının birisi gelmezse film tadından yenmez. Şansım bu defa pek yaver gitmemiş olacak ki yanıma tam da yukarıda saydığım özelliklere sahip bir hatun oturdu. Bayan olması felaketin boyutunu ikiye katlıyor tabii. Yaklaşık 45 dakika sürecek olan reklam kuşağı başladığında başıma geleceklerin sinyalini de almış oldum yavaştan. Gariptir, reklamların her birinde öyle ya da böyle bir İstanbul manzarası yer alıyordu. Yanımdaki hatun kişisi saydırmaya başladı: "Aha bak burası Çiçek Pasajı", "İstinye Park'daki sinema perdeleri bu salonun tavanı kadar, eheuheu", "Boğaziçi Köprüsü'nü özledim, keh keh"... Bir insanın durduk yere neden Boğaziçi Köprüsü'nü özleyeceğini düşünürken film başladı. Film başladı başlamasına da ben beyaz perdede gördüklerime mi yoksa yanımdaki gerizekalıya mı gülmem gerektiği konusunda şüpheye düştüm. "Neydi o gökyüzünden düşen siyah kapı?", "Ahaha viagara şelalesi dedi yahu", "Topa atlayan kaleci başkasıydı, valla başkasıydı" gibi kendisinin zeka seviyesini kavramama yardımcı olan cümleler kurmaya devam etti. 15 dakikalık ara verildiğinde biraz nefes alacağımı umuyordum ki nafile... Ekranda yeniden beliren bir reklam... Reklamda ellerindeki para destelerini savurup duran şahıslar ve yanımdaki aptalın sarfettiği "Ahaha, aynı ben yahu" cümlesi. İşte o an Allah'a yaklaştığım andı!
Burada bu kadar saydırdım kendisine ama bunları okuduysa kendisine yine bir teşekkür etmek isterim. O olmasaydı A.R.O.G.'dan bu kadar haz alamazdım sanırım.
Peki filmi nasıl buldum? Sinema kültürü Empire State'nin tepesinde gezen Türk sinemaseverlerin aksine amacına ulaşmış, haliyle başarılı bir yapım olarak niteleyebilirim A.R.O.G.'u. İnsanlar ne bekliyordu bu filmden onu anlayamıyorum. Oscar'a aday olmasını mı acaba? Kemal Sunal, Şener Şen, İlyas Salman... Bu insanlar bir döneme damgasını vurmuş, Türk sinemasında bir komedi kültürü oluşturmuş isimlerdir. Her biri devrini tamamladı, sahayı yeni isimlere bıraktılar. Biz bekliyoruz ki yeni isimlerin hepsi onların bıraktığı izleri takip etsin. Hayır, kusura bakmayın ama yok öyle bir dünya. Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Ata Demirer... Hepsi de kendi yollarını çiziyorlar. Beğenirsiniz beğenmezsiniz ama bu böyle, böyle de devam edecek.
Yukarıda da belirttim. Cem Yılmaz filmin reklamını bir yıl öncesinden bu yana yapıyordu. Haliyle beklentiler arttı ama bu sadece Türkiye'de değil, dünyada böyle. İddialı yapımların duyurusu, afişleri, fragmanları aylar önceden izleyici karşısına sunulur. Bu açıdan bakarsak da ben Cem Yılmaz'ı aklarım.
A.R.O.G., G.O.R.A.'nın aksine daha çok göndermeler üzerine kurulmuş bir film. Esprileri doğrudan göze sokmak yerine, satır aralarına yerleştirmeyi seçmiş bir yapım. Yani Cem Yılmaz piyasadaki kalıplaşmış komedi filmlerinden sıyrılmayı denemiş. Kimi göndermeler havada kalmış olsa da bunun denenmiş olması takdiri hak ediyor. Ben anladığım, anlamadığım, yakaladığım ve yakalayamadığım tüm göndermelere gülmeyi başardım. Deyim yerindeyse şapşala döndüm ama filme gitmekteki niyetim de bu değil miydi zaten?
Eleştirilerim de var tabii. Dile getirmek isterim... Film senaryo bakımından ele alırsak G.O.R.A.'nın yanında terazide hafif kalıyor. Kimi bölümlerin zorlama çıkmış olduğu ilk bakışta göze çarpıyor. Fakat Cem Yılmaz zekasının ürünü esprilerle pek de önemsemiyorsunuz bu durumu. Absürdizm forever!
En takıldığım nokta ise durmaksızın gözümüze Cem Yılmaz sokulması oldu. Tamam, tabii ki film bir Cem Yılmaz filmi, elbette ki kendini ön plana çıkaracak, fakat sen bizi bir Hasan Kaçan, bir Özkan Uğur'la kandırmış oldun film öncesinde. Bir ara kendimi Bir Tat Bir Doku'yu yeninden izliyorum sandım. Bunun da tek nedeni Cem Yılmaz'ın kendisine üç rol vermiş olması ve bütün esprileri bu rollere pay etmiş olması. Ne yalan söyleyeyim ben bu filme G.O.R.A.'ya güldüğümden daha fazla güldüm, çoğunluk anlamsız bulabilir ama yine de bu durumu garipsedim. Neticede Cem Yılmaz, G.O.R.A.'da da birden fazla rolü kendisine saklamış fakat tüm malzemeyi tek başına midesine indirmemişti.
Çok önemli bir mevzu daha var. O da son dönemdeki birçok yapımda olduğu üzere belaltı esprilere başvurulmamış olması... Evet, filmin bir veya iki sahnesinde küfür duyduk, fakat küfür zaten tadında bırakıldığında komedi filmlerinin olmazsa olmazıdır, ki A.R.O.G.'daki söz konusu sahneler kesinlikle sırıtmadı. Buradan anlıyoruz ki küfür konusunda aşırıya kaçmadan da komedi üretilebiliyormuş.
A.R.O.G. hakkında şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Sizin de söyleyecekleriniz varsa yorum tuşunun aşağıda bir yerlerde olduğunu belirtip, Ekşi'deki son cümlem ile bu yazıyı bitiriyorum:
"Bağırmayan taraftar siktirsin gitsin!"

12 Kasım 2008 Çarşamba

Biz Bu Filmi Daha Önce Zilyon Kere Gördük!

Başlığın hayvanca uzun olmasını bu konudaki yetersizliğime verin. Önemli olan boyu değil içeriği zaten :) Her neyse, dün Cem Yılmaz'ın 5 Aralık'ta vizyona girecek olan yeni filmi A.R.O.G.'un son fragmanı yayınlandı. İzlerken güldüm, evet. Lâkin "Dur şimdi, ben bunu bir yerlerden çıkaracağım" demeyi de ihmal etmedim. Yamulmamışım! İşte önce A.R.O.G.'un yayınlanan son fragmanı ve akabinde Nike'nin bir hayli eski reklamı...

Bir A.R.O.G. reklamı;

A.R.O.G - Teaser 5 - The Game - The funniest movie is here. Find it

Bir Nike reklamı;

Nike Devil Comercial! - Click here for another funny movie.

2 Kasım 2008 Pazar

120

Koca bir tepenin ardında her sabah gün doğuyor. Güneş alabildiğine parlak, yükseliyor... Kendisine engel olamayarak yükselmeye devam ettikçe, üzerine doğduğu şehirlere bir süreliğine egemen olmuş karanlığı defediyor. Sayısız hanede sayısız insan gözlerini açıyor. Yepyeni bir güne, fakat aynı rutin yaşama bir kereliğine daha sessizce selam çakılıyor. Geride bırakıp sıcaklığımızı verdiğimiz yatağı, yüzümüzü ıslatıyoruz, sırlı camda kendimize bakıyoruz. Söz yok, sual yok... Her gün olduğumuz yerdeyiz çünkü, bir değişiklik yok... Dünyayı biliyoruz, sırlı camın ne olduğunu biliyoruz... Kendimizi ise bildiğimizi sanıyoruz.
Sonraki aşama "Sepeti koluna, herkes kendi yoluna..." Ya para peşine düşüyoruz ya da okul yollarını aşındırıyoruz. Eğitim ve öğretime sol kulağımızı açıyoruz, sağı da kapatmıyoruz. Belki de aslında ikisini birden kapatıyoruz. Kızlara sataşıyoruz, ip üzerinde oynayabilecek en iyi cambaz oluveriyoruz. Kitaplarımızı sabah aldığımız yere bırakıyoruz, 3 ay önce satın almış olmamıza karşın hâlâ ilk günkü kadar yıpranmamış olduğuna şaşırıyoruz nedense. Aç olduğumuzun farkına varıyoruz. Buzdolabı da ne güzel şey! Televizyon da izlemek gerek tabii... Ülkemizde, dünyada olup biteni öğrenmeden olmaz. Off'u On'a getiriyoruz. Sonra başlıyor en büyük hipnoz anı...
Biri akşam yapılabilecek yemekler konusunda ev hanımlarına öneriler sunuyor, bir başkası iki insanın gönlünü yapıp, parmaklarına alyansları kondurma telaşı içerisinde. Hoşumuza gidiyor... İzliyoruz! Maalesef bitiyor... Bir başka kanala atlıyoruz ve ta da! Karşımızda genç bir kız... Rahatı kıçına batanlardan... "Keşke İngilizler'e mağlup olsaydık da inandığımız değerleri özgürce yerine getirebilseydik."
Geç oluyor... İçinde bulunduğumuz günün bir benzerine gözlerimizi açabilmek için önce kapatmamız gerekecek. Duşa giriyoruz, bir yandaki vana yardımıyla sıcaklığını ayarlıyoruz. "Mayışmak da ne hoş şeymiş kardeşim!" Allah'tan ayaklarımızda patiklerimiz var, donmuyor ayaklarımız ne hikmetse. Dişlerimizi de fırçalıyoruz, oh mis! Sabah gözleri yaşlı bıraktığımız yatağımızla yeniden kavuşma vakti işte! Ellerimizi ovuşturuyoruz, bırakıyoruz kendimizi... Lâkin bir gariplik var, yatak buz gibi. Düşünülecek şey mi şimdi bu da? Yorganımız var ya... O da mı yetmedi? Bir de battaniye alırız üstüne. Hâlâ mı üşüyoruz, eh, kaloriferin icadı bu soruna çare olabilmek için değil miydi? Dizler karna çekilip gözler de yumulunca, çok yorulduk gün boyunca, hak ettik biz dinlenmeyi, sonrası tamamen karanlık...
Rüyada karlı bir ovanın tam ortasındayız. İçinde bulunduğumuz zamanın çok öncesi olduğu belli. Fakat yontma taş devri mi, yoksa cilalı taş devri mi olduğunu ayırt edemiyoruz. Neyse ki etrafta koşuşturan birinden aslında 1915 yılında olduğumuzu öğreniyoruz. "Çok da değilmiş be!" Kimse bizi görmüyor ama biz ahalinin konuşmalarına kulak misafiri oluyoruz. Ülke Balkan Harbi'nden yeni çıkmış, haliyle bir hayli yorgun. Birinci Dünya Harbi ise kapıya dayanmış. Ha, bir de Van'daymışız. Ermeniler'in gözünü diktiği, Ruslar'ın bir kaplan gibi üzerine atlamak için gün saydığı kentte. Oysa ki İstanbul, İzmir ne de güzeldir şimdi... Orada ne işimizin olduğunu soruyoruz kendimize. Kalorifere, battaniyeye, yorgana, patiklere rağmen buz kesmiş durumdayız. Geri dönemiyoruz... Savaş yorgunu ülke cephede Rus birliklerine karşı direnmeye çalışıyor. Öte yandan Millet-i Sadıka'daki bir tutam kopukluk da cabası... Ortam bizi içine çekiyor, merakımız uyanıyor bir anda... Tam o sırada biri avazı çıktığı kadar bağırıyor meydanda. Anlaşılan direnmekte olan bir tümen cephane sıkıntısı yaşıyor. Düştükleri takdirde "sonra" diye bir şey olmayacak. Birilerinin cephane yardımı yapması gerekiyor. Kar, kış, tipi alabildiğine... Koca koca adamlar evlerini savunmakta iken yaşları 12 ile 17 arasında değişen 120 çocuk birer adım öne çıkıyorlar. Hepsi hayatlarının baharında, yaşama yeni yeni tutunması gereken fidanlar... Fakat bir şeyin çok iyi bilincindeler; fedakarlık yapmadıkları takdirde zaten hep o yaşta kalacaklar. Sırtlarındaki yük ağır, önlerindeki yol uzun, hava şartları olabilecek en zor hâldeyken kendilerini bekleyen tümene doğru aşmaları gereken dağlara doğru yol almaya başlıyorlar. Sonrasında olan biteni görüyoruz, ağzımız en aptal haliyle açık sularını dökmekte... O an bir uykudan uyandığımızı fark ediyoruz. Sabah çoktan olmuş. Yatağın içinde titriyoruz ama kalkmamız lâzım. Neyse ki elimizin altında internet denen bir güzellik var. İçimize mi doğdu, yoksa ne oldu... Tarih, yer, ülke, durum... Hepsi rüya ile birebir eşleşiyor. Afallıyoruz, daha yarım saat önce yukarıdan baktığımız karların altında hapsolmuşuz sanki. Rüya sandığımız gerçekmiş meğer, halbuki biz ne kadar duyarsızmışız tarihimize... Aslında kendimize!
2008'in başında Recep İvedik'in o devasa silueti ardında sessizce izleyici karşısına çıkmış ve yine aynı sükunetle huzurlardan çekilmiş bir film 120. Kültür Bakanlığı ve Ziraat Bankası'nın sponsorluğunda, devletten hepitopu 400 bin YTL destek alabilmiş, toplam bütçesi 3 milyon Dolar olan bir yapım ayrıca. Hikâyesi ise birebir tarihimizle ölçüşmekte. Birinci Dünya Savaşı'nın arifesinde, karda kışta cephanesiz kalmış bir tümene cephane taşıyan 120 genç yüreğin trajik öyküsü anlatılıyor. Tüm diyalog kopukluklarına, hızlı akışına, zaman zaman dönemin şartlarının yansıtılamamış olmasına karşın "Başarılı" payesini kotarabilmiş. Yönetmenliklerini Murat Saraçoğlu ve Özhan Eren'in yaptığı film maalesef ülkemizde pek fazla ilgi görmedi. İlgisini Recep İvedik gibi yapımlardan yana kullanmayı seçen sinemaseverlerimiz!, muhtemelen bilgi sahibi olmadıkları tarihimiz hakkında, üstelik okumak zorunda kalmayacakları halde, yapılmış bir yapımı salonlarda yalnız bıraktı. 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda yeniden vizyona girdiğinde ise aynı hızla kaldırıldı. Kadrosunun genele yakınını amatör oyuncuların kapladığı filmde Burak Sergen, Özge Özberk ve Cansel Elçin gibi bu topraklarda yetişen üst düzey oyuncuları da görmek mümkün.
Söz konusu milli duygular olduğu zaman bu topraklarda yaşayanların çoğu hazır ola geçer. Tarihi boyunca küçük büyük pek çok savaş verdiği düşünülen bir millet için aslında doğal karşılanabilecek bir durum bu. Bunun ne kadar doğru olduğu tartışılır, fakat tartışılmayacak bir şey var ki o da maalesef tarihimizden bihaber oluşumuzdur. Çok klâsik bir tabirle bu topraklar kolay kazanılmadı. Şimdilerde ne oldum delisi olmak yolunda hızla ilerleyen, marka düşkünü gençliğimiz ne yazık ki ayak bastıkları, rahatça nefes alıp verebildikleri bu toprakların geçmişine karşı son derece kayıtsız. Üstelik bunu bildikleri halde tersine çevirme konusunda en ufak bir adım atmıyorlar. Ya bizden öncekiler öğretemediler ya da biz öğrenmek istemiyoruz. Başka bir açıklaması olan varsa dinlemeye hazırım. Neticede 120 günümüz Türk gençliği için hazırlanmış tatlı bir şamar sanki ve bizim rahatımız için rahatlarından vazgeçen atalarımıza karşı geç kalmış bir saygı duruşu.

29 Ekim 2008 Çarşamba

Mustafa

İlkokul yıllarımı anımsıyorum... Çok sevdiğim ilkokul öğretmenim tarafımdan bana bahşedilmiş ve ayda bir yerine getirmem gereken bir vazifem vardı. Kim ne derse desin benim için daima kutsal, kendimi bir matah sanmama sebebiyet veren bir görevdi. Her ayın belli bir günü kendimden büyük bir VHS kasedi okula getirip götürmem gerekiyordu. Okulun yolları taştan, biz ayakta durmayı yeni öğrenmişiz...
Sarı Zeybek'ti kasedin içinde saklı filmin adı. Mustafa vardı içinde, Mustafa Kemal... O yüzdendi heyecanım, kendimi beğenmişliğim ve hatta matahlığım... Sanki Ata ve silah arkadaşları için cepheye silah taşıyordum. Sanki boşalan raflara sığdırılması gereken devrim kitaplarına önsöz yazıyordum. Nefes nefese sınıfa girdikten sonra bir asker selamı çakıp, emaneti öğretmene teslim ediyordum. Armağanım da her zaman alnıma kondurulmuş büyük bir öpücük oluyordu. Ben şımarıyordum...
Bir sınıfta toplanıyorduk. Bütün okulun tek bir salonda toplanması gibi bir olasılık söz konusu değildi. Ayda bir yaptığım engelli ev-okul maratonunun yegâne sebebiydi bu. Çocuk bünyemize inat bir şeyler kapma telaşı içinde ekrana odaklanıyorduk. Kırmızı Karınca Masalı'nda koyveriyorduk kendimizi. Bir de kadife sesli adam vardı. Adını sonraları öğrenecektim ama kendisiyle tanışmam aslında tam olarak Sarı Zeybek'e tekabül eder. Kendisinin üzerimde bıraktığı izler bugüne kadar silinmemiştir.
Araya epey zaman girmiş... Dönüp arkama baktığımda başlangıç noktasını göremiyorum. Ben sınıfları birer birer ardımda bırakırken, Sarı Zeybek'i bizle tanıştıran Can Dündar da meslek hayatında basamakları arşınlıyordu. Belgeselleri, kitapları arasında kaybolmaktan zevk alan bir bünyeye ilaç gibi gelecekti son projesi Mustafa... Sinema salonlarında atmaya bayılan kalbimi, bu kez salonda bırakmaya hazırlanmam kendisi tarafından dolaylı olarak söylenmişti sanki. Atatürk hakkında yazan, Ulu Önder üzerine belgeseller çeken adamın zirve noktası olacaktı "Mustafa". Bunu yayınlanan ilk tanıtım filminde, Can Dündar'ın "Atatürk'ün insan yönünü anlattık" başlıklı demeçlerinde gördük. Sokak afişleri ise tam göğsümün önüne çizdiğim dart tahtasını en orta yerinden vurdu; koca bir tarlaya sırtını vermiş bir Mustafa Kemal ve arka planda yer alan iki kelime: "Beni hatırlayınız!"
Bugün 29 Ekim... Tarihin önemini unutanlar için gelsin: Cumhuriyet Bayramı! Benim nazarımda bayramların en mühimi. Tam da bu noktada bandı yine çocukluğuma sarmam gerekecek. Çocukluğumda yaşadığım 29 Ekimleri düşünüyorum. Ödülüm her zaman elime dolanmış bir el, boşta kalana verilmiş bir balon ve ayaklara gösterilen stadyum istikâmetiydi. Hoplayanı, zıplayanı... Bana ne! Bugün ise en önemli bayramda hayatımın en anlamlı hediyesini kendi kendime verdim. Önceden alınmış bir bilet ile sinema salonuna kalbimi bırakmaya gittim. Sonraya bırakmadan, yani piç edilmesine imkân tanımadan...
Neden Mustafa Kemal değil, neden Atatürk değil de sadece Mustafa'nın yanıtını aramaktı gayem. Bir kere salona adımımı attığımda Can Dündar'ın beklenenin aksine çok daha farklı bir işe imzasını attığının farkındaydım. Ne tanıtım filmindeki gibi görselliği yüksek bir yapım, ne de lanse edildiği gibi bir "film" bekliyordum. Bu bakımdan bir hayalkırıklığı ile karşılaşmadım. Can Dündar'ın Ulu Önder'i kalıplardan sıyırma, halka indirgeme, Zübeyde Hanım'ın oğlu Mustafa'yı anlatma çabasını takdir etmekle birlikte filmde istediklerimi tam olarak bulduğumu söyleyemem. Bunun nedeni nedir? Zaman zaman Atatürk'ün savaşlardan, koşuşturmacalardan arınmış hâline tanıklık etmek güzeldi. Bunlar kaynaklarla ve daha önce hiç yayınlanmamış fotoğraflarla desteklenince verilmek isteneni ziyadesiyle vermiş. Özellikle Ata'nın kadınlarla olan ilişkisi daha önce bilinmeyen noktalara ışık tutuyor. Buna kuşku yok! Fakat Ata'yı halka indirgemeye çalışırken ve en nihayetinde bizden biri olduğunu göstermeye çalışırken, gerçekte olduğundan çok uzak bir tutum sergilenmiş. Mustafa Kemal'in karanlıktan korktuğu için mum ışığı olmadan uyuyamadığı üstü kapalı bir şekilde gericiliğe bağlanmış. Bunun yanı sıra filmin dörtte birlik bölümünde Mustafa Kemal'in yalnızlığı üzerinde durulmuş. Hatta öyle bir hava büründürülmüş ki sanki Cumhuriyet'in ilânından sonra Atatürk ömrünün geri kalan kısmını kimsesiz, yapayalnız tamamlamış. Bu tema beni çok rahatsız etti. Halbuki bunun böyle olmadığını Atatürk'ün çok yakınlarının demeçlerinden biliyoruz. Herhangi bir devlet kaynağına başvurmadan, sadece el yazmalarından ve aşk mektuplarından çıkarılan anlamlar ile yansıtılan bu yalnızlık teması, Ata'nın günde en az 1 büyük rakıyı devirmesi, dostlarına sırt çevirmiş olması ile desteklenmiş. Ayrı parantezleri dış basın tarafından "hasta" olarak nitelendirilmiş olması ve yurtdışından heykellerini yaptırmak üzere heykeltraşlar getirtmiş olmasına açabiliriz.
Çok eleştirmeyelim... Can Dündar "70 yılda Türkiye Ata'sı için dört başı mamur bir film yapamadı" demişti. Ben bunu yapmış olmasını umuyordum. Yoksa Can Dündar'ın iyi niyetinden en ufak bir şüphe dahi duymuyorum. Müzikler konusunda ise filmin aşmış olduğunu söyleyebilirim. Goran Bregoviç kendi üzerine düşeni tartışmasız bir ustalıkla yerine getirmiş.
Hep Ata'yı yanlış anladığımızdan, dolayısıyla yanlış anlatıyor oluşumuzdan dem vuruyoruz. Hatta içinde bulunduğumuz şu zor günlerde böylesine bir filmin deyim yerindeyse ilaç niteliği taşıyabileceğini umuyorduk. Atatürk "Beni hatırlayınız" demişti afişte yer aldığı gibi... Bunu kastetmiş olduğunu hiç ama hiç sanmıyorum!

25 Mayıs 2008 Pazar

"Yalnız ve Güzel Ülkeme..."

Çok garip bir ülkeyiz biz. Diğer ülkeler de bu durumda mıdır ama zaten bizi de çok ilgilendimiyor onların durumu. Kendi bahçemizin önüne bakmamız, dikkat etmemiz gerekiyor. Kadınlarımız sabahları Seda Sayan, Petek Dinçöz ve Esra Ceyhan'ı izlemek için kurulur televizyonun karşısına. O açmış, öteki işsiz, bir diğeri de kocasından dayak yemekteymiş. Evet, son derece ilgilendirir başkalarının özeli bizi. Magazin programlarının reyting oranlarının tavan yapması da bunun bir göstergesidir. Bir Allah'ın kulu da çıkıp "Yahu size ne Hülya Avşar'ın, Gülben Ergen'in özel yaşantısından" diye sormaz, soramaz. Asıverirler adamı. Bir kitap okumak, bir gazete almak hak getire... Akşam olur erkekler ele alır kumandayı. Kanal kanal dolaşılır ve en nihayetinde bir spor karşılaşması bulunur. Akşam eve geldiğinde yorgundur adam. "Hanım bu akşam da bir tiyatroya gidelim" demez. Koltuğa kurulup, ayakları uzatmak iyidir. Sonra da neden bu milletin genel kültür seviyesi yerlerde sürünüyor diye düşünür dururuz. Sokaktaki adamın karşısına geçsek ve sorsak en beğendiğiniz yerli yönetmen kim diye, muhtemelen alacağımız cevap Sinan Çetin olur. Bir onu bilirler çünkü. Neden? Televole'de o var da o yüzden. Sessiz, sakin, kendi hâlinde bir şeyler başarmaya çabalayan isimlerimizi ne gazeteler yazar ne televizyonlar haber yapar.
Nuri Bilge Ceylan... Kaç kişi biliyor bu ismi? Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, İklimler, Uzak... Peki bunlar ne çağrıştırıyor? "100 kişiye sorduk..." diye başlayan bir anket çözümlemesi yapsam o 100 kişinin kaçı doğru yanıtı verebilir? Bir tahminim var ama söylemeyeyim. Asmasınlar sonra beni de! Neyse, hâlâ bilmeyenlerin bilmesini sağlayalım öyleyse. 1959 İstanbul doğumlu kendi hâlinde bir sanatçı. Profesyonel fotoğrafçılık yapıyor. Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun. Ancak yolunu mezun olduğu bölümden çok uzakta çizdi kendisi. Sonra sinemaya atıldı. Kimsenin desteğini almadan çalıştı, çabaladı. Uluslararası alanda sayısız ödüle boğuldu yapıtları. Müzisyen Sting onu Lars von Trier, Federico Fellini ve Tarkovski gibi yönetmenlerin varisi olarak nitelerken ve Meg Ryan kendisini özel olarak kutlarken kendi ülkesinde herkes hayatına Nuri Bilge Ceylan'ın isminden dahi bihaber devam ediyordu. İklimler ve Uzak ile dünyanın en önemli film festivali olan Cannes'de büyük ödüle aday gösterildi. Büyük ödülü kucaklayamasa da bu festivalden ödüllerle dönmesini bildi. Son filmi Üç Maymun ile de 2008 Cannes Film Festivali'nde hem Altın Palmiye'ye hem de en iyi yönetmen ödülüne aday oldu. Ödüller bu akşam açıklandı. Altın Palmiye evsahibinde kalırken, sahnede en iyi yönetmen ödülünü açıklayacak olan Sean Penn'in ağzından çıkanlar sadece üç kelimeden ibaretti: "Nuri Bilge Ceylan"...
Muhtemelen yarın gazetelerde göremeyeceğiz bu haberi. Ha, belki kenarda köşede bir yere çok dikkatli göz gezdirirsek küçük bir sütun ayrılmış olduğuna tanıklık edebiliriz. Nuri Bilge Ceylan'ın bu akşam elde ettiği ödül çok büyük bir uluslararası başarıdır. "Ülkeni kötülemeden başarı elde edemezsin" kanısının aksine zekası ve yeteneği ile sonuna kadar hak ederek elde etmiştir bu ödülü. Hepsinden öte ödülünü almak için kürsüye çıktığında öyle bir konuşma yapmıştır ki hem dakikalarca konuşulsa anlatılamayacak duyguları tek bir cümle ile anlatmış hem de Cannes'den kilometrelerce ötede bulunan bizleri (en azından beni) hüngür hüngür ağlatmıştır; gururdan tüylerimizi diken diken etmiştir. Yazıyı NBC'nin kürsüde yapmış olduğu konuşma ile kapatmak istiyorum:
"...and I'd like to dedicate the prize to my lonely and beautiful country which I love passionately."

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Eski Açık Sarı Desene

Futbolu ele alan filmler ve bunların hedef kitleleri bellidir. Goal ismindeki Tsubasa'nın filme çekilmiş versiyonu tam bir fiyaskodur. Ancak yine de bir dönem sabahları Tsubasa'yı izleyebilmek için erken kalkan erkek çocukları için caziptir. İzlerken "Bu ne böyle kardeşim, biraz gerçekçi olun" deselerde yanlarındakine çaktırmadan "Helal olsun be" diye içlerinden haykırmıyorlarsa ben de adam değilim. Demem o ki bu filmler erkek sinema izleyicisine hitap etmektedirler. Aynı filmleri izleyen bayanlar varsa belki de "Ah keşke böyle bir erkek arkadaşım olsaydı" diye düşünüyor olabilirler, bilemeyeceğim. Zira filme bundan başka bir gözle bakabileceklerine inanmıyorum. 2003 yılında çekilen Eski Açık Sarı Desene isimli Türk yapımı ve futbol temalı film ise bu açıdan diğer filmlerden sıyrılıyor. Ömer Ali Kazma'nın yönetmenliğini yaptığı film tek başına bir futbol filmi olmaktan çok öte. Hepsinin haricinde bir futbol filmi bile değil belki. Bir kültürün, bir ruhun, bir armanın, bir formanın ve turuncudan iz taşıyan tok bir sarı ile vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızının hikâyesi... Galatasaray'ın bir sezonunun öyküsü.
Eski Açık Sarı Desene teknik direktör Fatih Terim'in Galatasaray'ın başına ikinci kez geldiği 2002/2003 sezonunun bir maç süresine sığdırılmış kısa öyküsüdür. Her zaman maç öncesi ve maç sonrası soyunma odasındaki atmosferi merak edenlerin merakını giderecek türdendir. Filmde Fatih Terim'in takımı maçlara nasıl hazırladığı, soyunma odasında maç öncesi motivasyonu nasıl sağladığına tanıklık ediyorsunuz. Futbolun yeşil zemin üzerinde oynanandan ne denli farklı olduğunu keşfediyorsunuz. Filmin oyuncu kadrosunu ise filme alındıklarından bile bihaber olan futbolcular, yöneticiler ve teknik heyet oluşturuyor. Dolayısıyla Fatih Terim'i görüyoruz, Ümit Karan'ı görüyoruz, Hasan Şaş'ı görüyoruz, rahmetli Turgay Vardar'ı görüyoruz, belki Hakan Şükür'ü göremiyoruz ama büyük kaptan Bülent Korkmaz'ı görüp seviniyoruz.
"Futbol asla sadece futbol değildir" diye boşuna demiyoruz. Bu ayrıntı kokan cümleye dahil birkaç örnek görmek mümkün bu filmde. Hepsinden öte Galatasaray var bu filmde. Film ne kadar kötü olabilir ki yani? Evet, böyle de sübjektif yazılar yazarım ben. Zaten objektif olacaksam neden takım tutuyorum ki, değil mi ama?

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Auf Der Anderen Seite

Her yönetmenin kendine özgü bir tekniği vardır. Farklı bir sinema tarzı yansıtırlar beyaz perdede. Zaten bu sayede birçok yönetmenin arasından sıyrılırlar. Fatih Akın da bu isimlerden sadece biri. Üstelik, her ne kadar filmleri Alman filmi olarak sayılsa da, kendisi bir Türk. Kıvanç duymamız için yeterli bir sebep. Ancak her fırsatta gün yüzüne çıkarmaktan büyük haz aldığımız milliyetçilik duygumuzu önplanda tutmayacağım. Çünkü Fatih Akın gibi bir yönetmenin yeryüzünde olması Türkiye'den öte dünya sinaması için büyük şans. Bugüne kadar hayata geçirmek istediği tüm hayallerini kamera yardımıyla gerçekleştirmeyi başardı. Sensin ile bu sektöre giriş yaptığında henüz kimsenin dikkatini çekmemişti. 2000 yılında çektiği Im Juli ile tanıdık birçoklarımız onu. Tanımasak ayıp olurdu zaten öylesine güzel bir filmin üstüne. Akabinde Solino ve tüm sıradışılığı ile Duvara Karşı geldi. Fatih Akın gerçekten de her yeni eseri daha önce yaptıklarının üzerine koymayı başarıyordu. Crossing the Bridge ile sinema filmi tadında bir belgeselin nasıl yapılacağını gösterdi tüm dünyaya. Anlatmak istedikleri de önemliydi bu noktada. Ve en nihayetinde son eseri olan Yaşamın Kıyısında için kamera karşısına geçti. Yarısı Türkiye'de geçen bu film Almanya'nın Oscar adayı da seçildi. Oscarsallığı tartışılır bu yapım aslında tam bir festival filmiydi ki zaten Altın Portakal ve Cannes'deki başarılarıyla bunu kanıtlıyordu. Hepsinde önemli olan ise Fatih Akın'ın bu kez çok farklı bir yönteme başvurmasıydı. Daha önce Amores Perros ve Before the Rain gibi yapımların türünün en iyi örneklerini verdiği bu yöntem öyle her yönetmenin kolay kolay altından kalkabileceği gibi değildi. Çünkü tek bir film içinde, seçeceğiniz birden fazla birbirinden alakasız ana karaktere ayrı birer hikaye çizmeli ve filmi karakterlerin sayısı kadar parçaya bölerek herbir karakterin hikayesini paralel olarak birbirinin içinden geçirmelisiniz. Anlatması bile bu kadar zor işte. Ancak Yaşamın Kıyısında'yı izledikten sonra rahatlıkla söyleyebiliriz ki Fatih Akın tüm zorlukların altından ustalıkla kalkmayı başarmış. Belirlediği üç farklı karakterin hikayesini bölümler halinde aktarırken bir zaman sonra hepsini aynı öyküye dahil edebilmiş. Almanya'da ikamet eden Karadenizli bir gurbetçi, annesini Almanya'da bir ayakkabıcının yanında çalışıyor olarak bilen genç bir anarşist Türk kızı ve yaptıklarını onaylamadığı evladının peşinden yolu Türkiye'ye dek uzanan bir Alman annenin farklı yollarda başladıkları öykü filmin kavşak noktasında birbirine bağlanıyor.
Fatih Akın'a Altın Portakal'da en iyi yönetmen ve Cannes'de en iyi senaryo ödülünü kazandıran bu filmin oyuncu kadrosuna baktığımızda ise birbirinden usta isimlere rastlıyoruz. Bir kere filmdeki ilk öyküye oyunculukları ile damga vuran iki isim var. Bunlardan biri usta aktör Tuncel Kurtiz. Gurbette yaşayan bir Karadenizli'nin asiliğini bu kadar içten oynayabilirdi bir insan. Tuncel Kurtiz bu filmdeki rolü ile Altın Portakal'da en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Aynı öyküde rol alan bir diğer önemli isim ise Nursel Köse. Son derece cüretkâr bir rolde karşımıza çıkan Köse de Tuncel Kurtiz'e layık görülen ödülün aktristlere verilen versiyonuna sahip oldu aynı festivalde. Bu isimlerin dışında ilk defa izleme fırsatı bulduğum oyuncu Baki Davrak beni şaşırtmayı başardı. Son derece duru ve manzara fotoğrafını aratmayacak bir yüze sahip olan Davrak filme son derece yakışmış. Filmde az da olsa Yelda Reynaud'u da görüyoruz. Hepsinin dışında başlangıçta filmin en zayıf halkası gibi görülen bir Nurgül Yeşilçay gerçeği var bu filmde. Kalburüstü bir oyunculuk ortaya koyan Yeşilçay özellikle izleyenlerin hemen anımsayacağı cesur sahnelerde de kendisini göstermiş. Sadece bu sahneleri dolayısıyla bile kendisini takdir etmek farz olmuştur.
Filmin senaryosu bakımında pek bir ayrıntıya girmek istemedim. Çünkü filmin ilk intiba olarak insanda uyandırdığı sakinlik hissine ihanet etmek de istemedim aynı zamanda. İzlemeden önce nasıl hissediyorsanız izlerken de hissettiğiniz aynı duygu filmin finalinde tavan yapıyor. Bu noktada belirtmeliyim ki Yaşamın Kıyısında muhteşem bir girişe ve daha da muhteşem bir finale sahip. Hatta sinema tarihindeki en iyi film sonu "cast" akışına bile sahiptir. O kadar da iddialıyım bu konuda. Kâzım Koyuncu da cabası.

3 Mayıs 2008 Cumartesi

Yumurta

Türk filmlerini yorumlamak zordur. Çünkü kalıplaşmış sinema çizgisi ile yollarını ilk keskin virajda ayırmıştır. Farklı bir boyutta, farklı bir sinema kültürü içinde hareket eder. Fayda kaygısı gütmekten çok izleyici çekme amaçlı olması yüzünden kaynaklanabilir bu durum. Lâkin sanatsal bazda çekilen Türk yapımlarının geldiği nokta ortada. Talep azdır. Arza uzanan eller çoğu zaman istediğini bulamaz. Bu yüzden fayda amacı gütmeyen Türk sinemasının karşısında sırtını dönmüş bir seyirci kitlesi vardır. Yönetmenlere ve ekibe düşense bu küskün insanları üst üste geçmiş işaret parmağı ve orta parmağı uzatıp "boz" yaptırmaktır. Akabinde bu barışa iki taraf da sadık kalmalı, yapımcılar yapıtlarını sevdirmeli ve Türk sinema izleyicisinin sinema anlayışının değişmesine yardımcı olmalıdır. Tabii bunu yaparken de sanatsal sinema adı altındaki rezil rüsva eserleri geçmişte bırakmalıdır.
Yönetmen Semih Kaplanoğlu'da bu rayından çıkan treni aynı çizgi üzerine taşımak üzere yola çıkmış. Bal, Süt ve Yumurta olmak üzere birbirini tamamlayacak üç film projesi ile yola çıkmış. Üçlemenin ilk filmi olan Yumurta geçtiğimiz sene vizyona girdi. Başta Altın Portakal olmak üzere pek çok yurtiçi ve yurtdışı festivalde yarıştı. Sinema eleştirmenlerini "beğenenler" ve "beğenmeyenler" olmak üzere ikiye böldü. Yine de sıradışı olmasının getirdiği albeni ile Altın Portakal'da en iyi film de dahil olmak üzere ödüle boğuldu.
Peki neydi filmin konusu? Elbette bir tavuğun yumurtlama sürecini gösteren bir belgesel film değildi. Ama keşke öyle olsaydı. Çünkü inanıyorum ki böyle bir durumda daha çok zevk alırdık izlerken. Neyse, uzatmayalım... Yusuf karakteri köyünden yıllar önce ayrılarak İstanbul'a yerleşmiştir. Burada sahaflık yapmakta olan Yusuf aynı zaman bir şairdir. Yıllar önce köyündeyken yazdığı şiirler pek çok gazete ve dergide yayınlanmış, ödüllendirilmiştir. Zaten Yusuf'un İstanbul'a uzanan öyküsünün nedeni de şiirin peşini bırakmamasıdır. Fakat aradan çok zaman geçmiştir. Köyünden ayrıldığı günden beri geriye dönüş olmamıştır onun için. Kendisini oraya bağlayan bir şeyler bulamamaktadır. Geçmişine dair pek çok şey hafıza defterinden silinmeye yüz tutmuşken bir gece telefonu çalar. Annesi ölmüştür. Annesinin ölümü köyüne zoraki bir yolculuk gerçekleştirmesine neden olur. Tanıdığı herkes kendisine yabancı görünmektedir. Eski evinde karşılaştığı ve yıllardır annesi ile birlikte yaşayan Ayla'dan başka diyalog kuracağı kimse yoktur. Bir an önce annesini defnedip İstanbul'a dönmek isteyen Yusuf'un geri dönüşünü olanaksız kılacak bir şeyler olmaya başlar her geçen gün. En nihayetinde ayrılmak için gün saydığı köyüne kendisini bağlayacak bir şeyler bulur.
Filmin yönetmeni adını bu filmle duyurmaya başlayan Semih Kaplanoğlu. Oyuncular arasında filmi izlenebilir kılan isimler var. Yusuf karakterini her daim başarılı bulduğum aktör Nejat İşler canlandırmış. Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ındaki Bay C görünümündeki bu karakteri hakkıyla oynayacak başka bir adam bulmak zor olsa gerek. Zaten Nejat İşler'in özel hayatındaki duruşuna da birebir uymakta. Bunun dışında bir de Ayla karakteri var. Üniversiteye hazırlanan bir genç kız olan Ayla karakterini Saadet Işıl Aksoy canlandırmış. Aksoy bu filmdeki rolü ile Saray Bosna Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görüldü.
Senaryoyu bir kenara bırakırsak film Türk sineması açısından bir fark yaratıyor mu? Bence hayır. Hani "Yapılmışı var" derler ya aynen öyle. Semih Kaplanoğlu'nun bu film dışında başka bir filmini izlemedim. O yüzden temkinli olmamda fayda var. Yine de sinemaya yeni boyut kazandırabildiğini ya da en azından yakalamayı amaçladığı Avrupa sinemasını ucundan bile yakalayamadığını düşünüyorum. Semih Kaplanoğlu "Avrupa sineması" yaptığını iddia eden bir filmdir. Yani genelde sabit kameranın olduğu durgun ve sıkı düşünmeye iten filmlerdir bunlar. Ancak bu iş tabii ki kamera sabitlemekle olmuyor. Bu tip filmlerde kamera sabit kaldığı müddetçe yansıtılan kare içindeki tüm ayrıntılara dikkat verilmesi gerekmektedir. Ancak son derece ayrıntılı bir senaryoya sahip olan Yumurta'da gerekli dikkatin verilmesine olanak tanınmamış. Mesela sırf akılda soru işareti bırakmak için konmuş bir giriş sahnesi var ki filmin sonuna dek hiçbir bağ kurulamamasının nedeninin bu olduğunu düşünüyorum (Kuran varsa bana da söylesin). "Yapılmışı var" dedim ya, oraya geleyim. Bu ülkede bir Nuri Bilge Ceylan gerçeği var. Kendisinin çektiği filmlerden biridir Kasaba. Yumurta'dan tam 10 sene evvel çekilen bu film içinde bulunduğumuz zamanın bile ötesindedir. Kaplanoğlu anlatmak istedikleri ve çekim tekniği ile Yumurta'ya benzeyen Kasaba'yı izledi mi izlemedi mi bilemiyorum ama kendisinin yapmak istediği zaten yapılmış durumda. Dolayısıyla benim nazarımda olmamış. Yine de Yumurta "Yusuf Üçlemesi"nin bir parçası olduğu için diğer iki film olan Bal ve Süt'ü beklemekte fayda var. Ancak sanatsal bir film çekiyorsanız ve bunun Avrupa sineması olduğunu iddia ediyorsanız üçleme çekmeden önce bir "destur" çekmenizde fayda var.

20 Ocak 2008 Pazar

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar

"Hayat futbola fena halde benzer. Futbol şahsi beceri gerektirir ama aslında toplu oynanan, yani insanların bir takım halinde oynadıkları bir oyundur. Hayat da öyle değil mi? İstediğin kadar yenetekli ol, iyi bir takımın yoksa kaybedersin. Evet, kaybedersin."
Bu söz çok doğrudur. Her ne kadar bayanlar bu cümlelerin anlamını çıkarmakta zorlansalar da biz erkekler için bu böyledir. Hepimiz futboldan çok anlarız. En azından öyle olduğumuzu sanırız. Kendimizi futbol proferörü olarak görürüz. Başka kimse biz kadar iyi bilemez futbolu, dolayısıyla hayatı. Hayat futboldur bizler için. Olmazsa olmazımızdır bizim. O olmazsa biz de olmayız belki de. Futbol demek aile demek. Futbol demek arkadaşlık demek. Futbol demek karşılıksız aşk demek. Futbol demek bilinen tüm tabuları yıkmak demek. Futbol demek nefes alıp vermek demek. Futbol demek bir takıma gönül vermek, onun uğruna savaşmak, tanımadığın binlerce insanla kucaklaşmaktır. En nihayetinde futbol sübjektif olmaktır. Zaten hayat da öyle değil midir? Hayatı objektif olarak yaşayan kaç insan vardır? İlla ki tutulan bir taraf vardır...
1998 yılındayız... Serdar Akar ve Kudret Sabancı bir sinema şirketi kurmaya karar verdiler. Kurdular da... Adı bile önceden belliydi şirketin; Yeni Sinemacılar. Amaçları da çok açıktı aslında. 1970'lerde yaşanan Arzu Film furyasının ardından 1980'lerde büyük düşüş yaşayan ve durumunu 90'larda da pek düzeltemeyen Türk sinemasına farklı bir soluk kazandırmaktı. Kanımca bunu da başardılar. Gemide, Azize, Takva gibi yapımlarla bu görüşümü kanıtladıklarını da düşünüyorum. 2000 yılında yine bu akımın öncülerinden Serdar Akar'ın yönetmenliğinde çekilen Dar Alanda Kısa Paslaşmalar da izleyen Avrupalı ya da Amerikalı sinemasevere "Bu filmi Türkler mi yapmış?" dedirtecek kadar başarılı bir yapım.
Filmde hayallerinin peşinden gidecek yüreğe sahip olanların hikâyesine tanıklık ediyoruz. 1982 yılının Bursa'sındayız. Darbe sonrası Türkiye'de esen değişim rüzgârlarına kendi kaptırmayıp, sürüklenmekten kurtulmak isteyen insanların mücadelesi anlatılıyor bize. Esnafspor Bursa'da mahalli liglerde mücadele eden bir futbol takımıdır. Her sene ligi orta sıralarda tamamlamaya alışmış takımın profesyonellik hayali kuran futbolcuları vardır. Bunun tek yolu da şampiyon olmaktan geçmektedir. Esnafsporlu futbolcuların mahallenin temiz insanlarına bu mutluluğu tattırmak için çıktıkları zaman zaman güldüren, zaman zaman ağlatan yolculukları filmin başlama vuruşu ile birlikte start alır. Yukarıda yazdıklarımdan filmin tamamıyla futbol zemini üzerine oturtulmuş olduğu kanısına varılmasın. Çünkü anlatılmak istenilenler için belirlenen tema futbol olsa da filmi anlamak için kesinlikle futbol bilmeye gerek yoktur.
Filmin oyuncu kadrosunda ise son dönem Türk sinemasının önemli isimlerine rastlamak insanı mutlu ediyor. Bir kere Yeni Sinemacılar'ın vazgeçilmez ismi Erkan Can'ı takımın kalecisi Torba Suat rolünde izliyoruz. Bu ismin dışında kanımca filmin en önemli performansında imzası bulunan ve geçtiğimiz ay kaybettiğimiz Savaş Dinçel'i mahallenin ağabeyi Hacı rolünde görüyoruz. Diğer oyuncuların isimlerini de şöyle sıralayalım; Müjde Ar, Rafet El Roman ve Uğur Polat gibi isimleri görüyoruz. Tüm bu isimlerin dışında filmde figüran olarak ünlü futbolcular Tanju Çolak, Rıdvan Dilmen, Cüneyt Tanman ve Rıza Çalımbay'ı izlemek mümkün.
Dar Alanda Kısa Paslaşmalar bir sinema filmi olmaktan çok bir edebiyat eserine benzer. İzleyeni kendine çeker. Daha önce de belirttiğim gibi futbolun farklı bir yönünü yansıtır izleyiciye. Çünkü biliriz ki futbol asla sadece futbol değildir.

5 Ocak 2008 Cumartesi

Piano Piano Bacaksız

"İnsanın yoksulu, üstelik çocuksa benim gibi, barıştan yanadır yani umuttan yana."
Her insanın belli bir beklentisi vardır hayattan. Amaçlar farklı da olsa çoğumuzun gözünden kaçsa da ortak bir yola çıkar gayelerimiz. Ne kadar fazla şeye ulaşmak için çabalasak da nadiren durumun farkına varıyor da olsak aslında gün doğduğunda ve gece yastığa başımızı koyduğumuzda midemizi rahata erdirebilmektir ortak maksadımız. Her insan ve canlı arasında kurulabilecek en kolay bağdır bu. Ötesi olamaz.
Türk sinemasının en iyilerinden kabul edilen 1990 yapımı ve Tunç Başaran imzasını taşıyan Piano Piano Bacaksız'da da işlenen en önemli olgu budur. Herkesin ayrı bir hikâyesi ama ortak birer gayesi vardır bu filmde de. Tek bir evde yaşayan akrabaların ve komşuların güldüren ama güldürürken de insanı derin düşüncelere sevk eden hikâyesidir Piano Piano Bacaksız. Belli bir ana karakter yoktur ama yine de nereden baksanız 10 yaşında olan Kemal'in gözünden aktarılır ev halkının yaşadıkları. Ev ahalisi son derece yoksuldur. Evde kalanlar içinde hasta ve bakıma muhtaç olanı da vardır, ayakları yere basan ama iş güç aramak için çaba sarfetmeyeni de. Bunun dışında hepsinin hayali başkadır. En son ne zaman ayakkabısı olduğunu hatırlamayan Kemal'in hayâli Kerim dayısının odasında gördüğü İtalya bayrağına doğru orantılı bir çizmeye sahip olmaktır. Yine Kerim dayısının amacı da sahte para basıp hem ev halkını yoksulluktan çıkarmak hem yıllardır hayalini kurduğu Napoli'ye yerleşmektir. Sonra adını hatırlamadığım bir ev sakini daha vardır. Canı gibi koruduğu iki ekmek kapısı, atları, vardır. Bir tanesinin ayağı kırılınca öldürülmek zorunda kalır. Annesine bakmaktır amacı. Tek atla zordur işi. Ayrıca Kemal'in sağlıklı olmasına karşın çalışmayan, her şeyi oğlunda bekleyen ancak kumar oynamayı iyi beceren, ailesine de bu yolla bakmayı hedefleyen bir babası babası vardır. Çok karakter vardır filmde. Yağ bulamadıkları için çorba yapamazlar. Komşunun tavuğunu çalarlar. Komşu kapıya dayandığında "Çalacak duruma düşmüşüz ki çalmışız" diye yanıtlarlar. Kemal simit satan arkadaşının yanına gittiğinde arkadaşı simitlerden birini almasını söyler. O da "Sat daha iyi" diye yanıtladıktan sonra tepsinin dibinde kalan susamları yutmaya başlar. Askerin çarşı da yemek dağıttığı haberi gelir. İki tas alırlar. Yemek sulandırılıp evdeki 10 kişiye yedirilir. Yine de anlattığım kadar acıklı değildir bu film. Eğlendirir izlerken ama yine dediğim gibi düşündürür de. Bir sinirle kızdığımız hırsızlar hakkında bile "İhtiyacı olmasa..." dedirtebilir herkese. Dedim ya evdeki herkes yoksuldur, bir şeylere tutunmaya çalışmaktadırlar ama her şeyden öte umutları vardır ve bununla mutlu olabilmektedirler. Kötü bir şey olduğunda gözlerini kaparlar ve bunun geçtiği düşünürler.
Filmin oyuncu kadrosuna baktığımızda sinemamızın pek çoğumuz tarafından yüzü bilindik ama ismi hatırlanmayan emektarlarını görmek mümkün. Ancak hepsinde öte bir Rutkay Aziz var bu filmde. Kendisi herkesin umudu Kerim dayıyı başarıyla canlandırmaktadır. Kemal karakterini ise dönemin çocuk oyuncularından Emin Sivas canlandırmış. Belirtmekte yarar var bu aktörün 1990 yılında yer aldığı Journey of Hope isimli film en iyi yabancı film dalında Akademi Ödülü'nün sahibi olmuştur. Bu iki ismin dışında filmde az da olsa rolü olan, erken yaşta kaybettiğimiz oyuncu Yaman Okay'ı görmek de sizi mutlu edecektir. Tüm bu isimlerin dışında bir isim daha var ki filmde görünmemesine rağmen sesiyle yetmiştir. En güzel, en kadife sesli Türk tiyatrocu kimdir? Cevabı verdiğinizi biliyorum da yine söyleyeyim. Müşfik Kenter de dış ses olarak filme renk katmış.
Efendim uzun lafın kısası, ölmeden önce izlenmemesi ayıp olan bu filmi izleyin.

9 Aralık 2007 Pazar

Bana Old And Wise'ı Çal

Erkan Can hastalarının mutlaka izlemesi gereken 24 dakikalık bir kısa film Bana Old and Wise'ı Çal. Film ismini tahmin edebileceğiniz üzere The Alan Parsons Project'in ünlü şarkısı Old and Wise'dan alıyor. Film aynı zamanda bir türlü beğenemediğim yönetmen Çağan Irmak'ın ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturtması bakımından ayrı bir önem taşıyor. Kendisi asistanlık yaptığı dönemden kazandığı para ile bu filmi çekiyor ve 1998 İFSAK Kısa Film Festivali'nde bu film ile birincilik ödülünü kazanıyordu.
Bana Old and Wise'ı Çal öyle bir film ki ya gerçekten beğenirsiniz ya da hiç beğenmezsiniz. Ortası yoktur yani. Gerçekten beğenmek istiyorsanız filmi gecenin bir yarısı izlemenizde fayda var. Çünkü film yalnızlık ve gece temaları üzerine oturtulmuş. Filmin atmosferini de bu doğrultuda az çok tahmin edebilirsiniz. Anlayacağınız elinize geçerse bu film, gidip de güneş size en tepeden bakarken izlemeye kalkmayın.
Oğuz bir radyo kanalında gece 00:00 ile 05:00 arasında program yapmakta olan bir DJ'dir. Programının adı da Yalnızlar Saati'dir. Programı doğrultusunda gecenin ilerleyen saatlerine uygun slow parçalar çalmaktadır. Bir gece yine rutin bir program sırasında programa biri telefonla bağlanır ve Old and Wise adlı şarkıyı Eda (soyismini hatırlamıyorum ama vardı) isimli birine armağan eder. Bu olay ertesi gün de tekrarlanınca bizim Eda isimli bayan dayanamaz ve gecenin bir yarısı Oğuz'un yayın yaptığı stüdyoya gider. O sırada Oğuz ile aralarında ilginç bir muhabbet başlar. Eda'nın anlattığına göre parçayı kendisine armağan eden adamın bunu yapabilmesi imkân dahilinde değildir.
Filmin kısıtlı oyuncu kadrosunda ise görmekten keyif alacağınız isimler mevcut. Bunlardan biri ve en önemlisi ilk cümlede de belirttiğim gibi Erkan Can. Kanımca en iyi ikinci Türk oyuncusudur bu adam. Erkan babanın dışında filmde Derya Alabora ve sinemamızın yüzü bilindik ama ismi duyulmamış kahramanlarından Nedim Doğan'ı görüyoruz.
Kısa filmin yazısı da kısa olur. Sevgiye, ölüme, aşka, yaşanmışlıklara ve birine adanmış şarkılara dair bir film izlemek isterseniz Bana Old and Wise'ı Çal'ı izleyebilirsiniz pekâlâ. Son olarak dediğim gibi bu filmi gecenin bir yarısı izleyin. Sonra da film sizi kendiliğinde herhangi bir radyo kanalına bağlayacaktır. Buna emin olabilirsiniz.

28 Kasım 2007 Çarşamba

Recep İvedik Tatilde

Komedyen Şahan Gökbakar bir dönem çok beğenilen tiplemesi Recep İvedik'i sinemaya uyarlamaya hazırlanıyormuş. Recep İvedik Tatilde ismiyle vizyona girecek olan filmin çekimlerine Antalya'da başlanmış bile. Bakalım A mı diyecek, B mi diyecek, yoksa C mi? Bekleyelim bakalım, 15 Şubatta vizyona girecekmiş zaten. Bu kadar kısa sürede çekilen film nasıl olur, ona da bakacağız artık.

19 Kasım 2007 Pazartesi

Crossing The Bridge The Sound of İstanbul

Fatih Akın'ın 2005 yılında çektiği bir belgesel filmden bahsedeceğim şimdi. Filmin adı başlıkta da görüldüğü üzere Crossing the Bridge: The Sound of İstanbul. Belgesel dedik ama sakın ola Afrika'daki yaban hayatını ya da Güneş Sistemi'ndeki gezegenleri anlatan bir belgesel sanmayın. Bilindik belgesel klişelerini bir nevi yıkan bir eser İstanbul Hatırası. Öyle ki müzik ve İstanbul adına hoş dakikalar geçirmenizi sağlayan bir film bu. Film İstanbul Boğazı'nın eşsiz manzarasıyla başlar, İstanbul'un her semtinden harika görüntüler sunar ve yine Boğaz ile sona erer. Tabii tüm bu eşsiz manzaralar film boyunca her türlü müzikle sentezlenerek sunulur izleyiciye. Öyle ki Beyoğlu'nda sokak aralarında çalan mahalli çalgıcılara da rastlarsınız, barlarda rock müzik ile coşan gençleri de görürsünüz, hatta yeri gelince Orhan babanın sazın tellerine inceden dokunuşunu hisseder, Müzeyyen Senar'ı görünce de hafiften bir rakı masası kurma isteği duyarsınız. Aslında filmin vermek istediği mesaj son derece açık; İstanbul öyle bir şehir ki her tarzda müziği hiçbir şekilde tereddüt etmeden benimseyebiliyor. Peki film boyunca karşımıza çıkarak bizleri mutlu eden, kendilerinin ekrana yansıyan yönlerini bize izletme fırsatı verdiği için Fatih Akın'a teşekkür etme isteği uyandıran müzisyenler kimler? Baba Zula, Duman, Replikas, Erkin Koray, Ceza, Mercan Dede, Sezen Aksu, Orhan Gencebay, Müzeyyen Senar, Sertab Erener, Demir Demirkan, Candan Erçetin ve dahası... 'Dahası' dedim de, sanırım bu dahası içinden bir gruba ayrı bir yer vermem gerekecek. Evet, izleyenlerin tahmin ettiği üzere bu grup Siya Siyabend! Beyoğlu'nun arka sokaklarında kendilerince müzik yapmaya çalışan ama bu işi gerçekten hakkını vererek yapan bir grup Siya Siyabend. Belgeselde Hayyam isimli çok hoş bir parça seslendiriyorlar. Bunun dışında belgeselin, bence, en önemli unsurunu da oluşturuyorlar. Bilhassa müzik yaparken verdikleri toplumsal mesajlar gerçekten çok anlamlı. Kendilerini görüp, performanslarına tanık olup, yaşam felsefelerini idrak edip de piyasadaki birçok boş adamın yerinde neden Siya Siyabend'in olmadığının muhasebesini yapmayan kişi yoktur herhalde. Onlar öyle bir grup işte... Benim bu belgesel hakkında yazı yazmamın yegane sebebi olan grup...
Grup elemanlarından Bizon Murat'ın kaleme almış olduğu ve 2006 yılında Radikal Gazetesi'nde yayınlanmış olan bir köşe yazısıyla bitirelim yazıyı:

"Sokakta varolurken dikkat edilmesi gereken şeyler vardır; insanların birbirini kıskanmasından dolayı başına gelebilecek saçmalıklar gibi. Bir insan bir insanı kıskanır mesela bu normal bir durumdur, ama platform sokak olunca bazı şeyleri ciddi boyutta yaşamak durumunda kalabilirsin. Hiç bilmediğin bir mahalleden, bir sokaktan geçerken sırf tipin yüzünden sana saldırmayı hesap edebilecek adamlar var sokaklarda.
Sokak bizim evlerimiz, işlerimiz, hayatlarımız arasında gidip geldiğimiz köprünün ta kendisi. Köprü bizi bir yerlere bağlar ve o köprüde karşına her an her şey çıkabilir.
Sokakta varolabilmek, inanın filmlerde, kitaplarda varolabilmekten çok farklı bir olma anı içerir. Bu an; 'Canın anda olduğu, cananın canlandığı an'a çok benzer.
Sokağın mekân olarak bir farkı varsa; herkesin olmasından ötürü, herkesin orada olabilme hakkı olmasından ötürü vardır. Bu mekânda; insanlar birbirlerini algılarıyla kısıtlayabilirler. Bunu şöyle açabilirim; 'Ben bir şey anlatırım, senin kulakların yüzünden küfre girer' der, dervişin biri...
Sokakta bir mekân, feşmekan... Sokağı bence çok abartıyorlar; insanlar odalarda ışıksızken, neden sokakta duvarların dibinde de olmasınlar ki. Ayrıca insanlar; mekânları doğru düzgün yaşayamıyorlar, nasıl sokakları çok iyi yaşayabilirler ve yaşamadan nasıl bilebilirler ki... Fatih Akın'ın filminde Dede'nin bir lafı var; 'Taşın ruhu yoktur, taş taştır, ruh da ruh', yani taşa kafanı koymadığın sürece taşın taş olduğunu anlayamazsın, bu yeterince açıklayıcı bence.
Aşmamız gereken düşüncelerimiz, aşmamız gereken yaşamlarımız, aşmamız gereken sokaklar var... Yıllar boyunca sokakta savaşmadan, kavga etmeden ayakta kalmanın bir yolu olmadığını gördükten, ya da en azından evi, odaları olduğu için ya da sadece kiralık özgürlükleri olduğu için birbirlerinden kaçan insanların ardından, bana kalan akıl hastalığıyla yol yürümem gerektiğini gördükten sonra şunu anladım; aç tokun halinden anlayamaz, düşünsel anlamda da anlayamıyor. Düşünebilen yaratık, düşünemeyenlerle beraber yol yaparken onları köleleştiriyor, aynı biraz parası olanların diğerlerini yönetme tribi gibi bir şey bu.
Kim yönetiyor bu ülkeyi, sokaktaki hangi insan yönetiyor?.. Onlar sokağa çıkmıyorlar ki zaten, konvoylar şeklinde geziyorlar, yanlarında siyahlı/silahlı korumaları, buraya geliyorlar burası iptal oluyor, oraya gidiyorlar orası iptal oluyor. Onlarınki tek kelimeyle korku, nasıl korkuyorlar biliyor musunuz? Sokakta sürekli can korkusu var, bizimse can korkusundan geçmiş insanlara ihtiyacımız var. Şöyle yanından şeytan geçse selamün aleyküm deyip, yolunu seçecek insanlar gerekiyor bize.
Benim sokakta öğrendiğim tek şey; her şeyin değiştiği ve bu değişimin en çabuk sokaklarda fark edildiğidir. Biz devrimci insanlarsak, anın devrimcisi olmamız gerekiyor, kendimizi değiştirmeliyiz yani, içimizdeki nefreti, öfkeyi değiştirmeliyiz.
Bir de hiç farketmez hangi yoldan gideceğin, yeter ki git o yoldan... O yola düşmekle, yolda olmayı düşünmek farklı şeylerdir. Yüzyıllardır insanlar; yolda olanlarla, yolda olmayı düşünenler arasında 'düşünceleriyle' pinpon topu oynarlar. İnsanların bu ahlakları reddedip, kendilerine ahlak üretemeyişlerinin sonucu gerçek ahlaksızlık olabilir, onu da biz yaşıyoruz zaten."