27 Haziran 2008 Cuma

Yaşasın Cumhuriyet

Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu'da
televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
"Ben kendimi bildim bileli bu böyledir" diyor muhtar:
29 Ekim’de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını...
Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
kirvesi tutmuş kolundan
yatırdılar bir kamp yatağına,
ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
elinde bıçağıyla,
çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
"Yaşasın Cumhuriyet" diye
Bunun üzerine de ekran karardı
Korkarım bu, sade Gölköylüler'in değil, umumuzun
sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de
düştüğü bir tarihsel yanılgı.
Çünkü sünnet değil, farzdır cumhuriyet.

Can YÜCEL

Yaşıyorum Demek

Çok merak ediyorum kendimi
başıma bir şey mi geldi?
Öldüm mü, kaldım mı
Hiçbir haber yok kendimden
Bu sabah kapımı çaldım
kapıyı açan kendim
Bir süre kendime baktım
bu güleç yüz bendim
Oh ne güzel bir sabah
bugün de yaşıyorum demek
benden başka yok kimsem
beni merak edecek...

Aziz NESİN

The Nightmare Before Christmas

Tim Burton'un ilk stop-motion animasyon filmi 1982 yapımı Vincent sadece beş buçuk dakika sürmesine karşın eleştirmenlerce çok beğenilmiş ve yönetmene bu işi büyütmesi tavsiye edilmiştir. Önerileri dikkate alan Burton biraz geç de olsa, Vincent'dan 11 yıl sonra, 1993 senesinde, yepyeni bir stop-motion animasyon ile izleyicinin karşısına çıktı. Bu kez işi zordu yönetmenin. 5 dakikalık bir animasyondan 75 dakikalık bir animasyona geçiş yapıyordu. Çekimleri 3 sene süren filmde her bir kukla için 3000'den fazla kafa kullanıldı. Üstelik film bir müzikal olarak çekilecekti. Neyse ki bu yönden Burton'un kafası rahattı. Çünkü yapışık ikiz gibi çalıştıkları Danny Elfman bu konuda yardımına koşacaktı. Aslında risk almayı çok seven yönetmenin pek de canını sıkmıyordu zorluklar. Şayet haklı da çıktı. The Nightmare Before Christmas adındaki eser izleyenleri kendisine hayran bıraktı.
Her ne kadar Corpse Bride'yi daha fazla beğensem de The Nightmare Before Christmas ilk gözağrısıdır, candır, ciğerdir. Başrolümüzde Jack Skellington adında öyle bir karakter vardır ki ve bu karakter öylesine kültleşmiştir ki birçok tişörtün üzerinde kendisine rastlamanız mümkün. Hikâyeye gelince...
Jack Skellington, Halloweentown'un kralıdır ki biz kendisini Balkabağı Kralı olarak çağırıyoruz. Halloweentown'un sakinleri kendisine adeta tapmaktadırlar. Bir de, bu Halloweentown, adından da anlaşılabileceği üzere, öyle bir kasabadır ki sakinleri 365 gün boyunca Cadılar Bayramı'nı beklemekte, bu doğrultuda bayram çalışmalarını mütemadiyen sürdürmektedirler. Öyle ki tüm yıl boyunca o anı beklerler ve Cadılar Bayramı'nın ertesi gününden itibaren bir sonraki bayram için çalışmalara başlarlar. Halloweentown'un monotonluğundan sıkılan Jack Skellington bir gece yarısı ansızın kasabayı terk eder. Yolunu kaybettiği sırada rastladığı Christmastown çevresine bakış açısını baştan sona değiştirir. Bu kasabanın sakinleri mutluluğun resmini çizebilmektedirler. Nâzım'a selam olsun! Her neyse, Christmastown'da olup bitenler Jack'in hayatın sadece Halloweentown'da olanlara paralel ilerlemediğini kavramasına yardımcı olur. Hemen Halloweentown'a dönen Jack, kasaba halkını toplar ve gördüklerini kasaba halkıyla paylaşır. Bir de teklif sunar; o yıl Cadılar Bayramı yerine Noel'i kutlayacaklardır. Başlangıçta kasaba sakinlerinin aklına yatmasa da Jack ısrarcıdır. Fakat işler plânlandığı gibi gitmez.
Bir bakıma insanların kendi benliklerinin dışına çıkmaya çabalamalarının ineğe özenen kurbağanın sonuna benzeyeceğini anlatan The Nightmare Before Christmas vakt-i zamanında Show TV'nin yılbaşı gecelerinin değişilmeziydi. Yine yurtdışında her Noel'de filmin aksesuarlarını bulmak mümkün. Tim Burton'un Edward Scissorhands ile birlikte en sıradışı filmlerinden kabul edilen bu filmin DVD'si maalesef arşivimde bulunmuyor. Bulan biri yardımcı olursa kendisine bir akşam ıspanaklı yumurta yapabilirim. Çok ciddiyim. Bu DVD'nin karşılığını daha iyi bir şekilde ödeyemem. Görüp görebileceğiniz en leziz ıspanaklı yumurtadan bahsediyorum. Bulduruverin be! Ha bir de, ben büyüyünce Tim Burton olmak istiyorum.

İz TV

Neil Postman televizyon haberciliği ile ilgili bir kitabında şu sözleri kullanır; "Hava raporu sunucularından meteoroloji haritalarını iyi okuması değil, izleyiciyi cezbetmesi beklenir. O yüzden sevimli bir kişilik, meteoroloji dalındaki bir dereceden daha önemlidir". Buradan aptal kutusunun bilgiye değil daha çok görselliğe önem verdiği çıkarımını rahatlıkla yapabiliriz. Başlangıçta Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi dahilinde tamamen kamu yararı güden yayınlar yapılması mecburiyken, zamanla kâr kaygısı güden yayınlar yapılmaya başlandı ve kimsenin de buna sesi çıkmadı. Televizyon dünyasındaki tekelleşme televizyonu altın yumurtlayan bir tavuktan farksız kıldı. Medya patronlarının ortaya çıkması ile reklamlar baş tacı edildi ve televizyon bir nevi sirke dönüşmeye başladı. Yatay, dikey ve araçlararası tekelleşmeler bireyi ikinci plâna itti. 1990 yılında Turgut Özal'ın anayasaya rağmen oğluna televizyon kanalı açması iplerin artık tamamen koptuğunun bir göstergesiydi. Dolayısıyla televizyon dünyası kamu yayıncılığı açısından çok büyük bir boşluk meydana geldi.
Başlangıçta yaptığım alıntıdan da anlaşılabileceği üzere medyada bilgiye dayalı değil, görselliğe dayalı yayın anlayışı oluştu. Bilhassa haber programlarını bilenler değil, göze hitap edenler sunmaya başladı. Bir bakıma enerjiler iyi görmekten çok iyi görünmeye harcanır oldu. Köle misali Türk izleyicisi de bunu yedi, yiyor ve yemeye de devam edecek gibi görünüyor. Bunu doğrulamak için halka inmeye de gerek yok üstelik. Sabahtan akşama kadar televizyonlarda izlenmekte olan programları bir düşünün. Akşam "yemekten sonra" kuşağında yer alan "kutu açmaları", birbirinden gereksiz arkası yarınları üzerine ekleyin. Harmanladınız mı iki kuşağı da? Öyleyse bu durumun muhasebesini yapmak yine size düşüyor.
Yine, az önce Türk televizyonlarında bir boşluğun oluştuğundan yakınmıştım. Kapanması zor görülen boşluğun, ez azından, biraz daha büyümemesi için çalışan bir televizyon kanalı var. Birçokları bilmese de Şubat 2006'dan bu yana yayın yapıyor bu kanal. Ve inadına da ayakta duruyor. "Türkiye'nin ilk bilgi ve belge kanalı" sloganı ile yola çıkan kanalın adı İz TV. Bildiğim kadarıyla şimdilik sadece Digiturk'te 88'inci kanalda yayın yapıyor. Sadık bir izleyici kitlesi de var. Genel Yayın Yönetmeni koltuğunda Coşkun Aral'ın bulunduğu kanalın bünyesinde Savaş Karakaş, Serkan Ercan, Nasuh Mahruki ve Eray Canberk gibi isimler yer alıyor. Yıllardır National Geographic ve Discovery Channel'in Türk televizyon izleyicisine dayattıkları ile yetinmek zorundayken, İz TV sayesinde cennet vatanımızın her bir köşesini ayrıntıları ile tanıma fırsatı ediniyoruz. Bunu da hayıflanmadan yapamıyoruz maalesef. Çünkü insanların "Paris, Barcelona, Dubai vs" diye inlediğini görüp aslında içinde yaşadığımız güzellikleri ne denli gözardı ettiğimizi anlıyoruz. Rahatlıkla söylemek mümkün ki Türk televizyonlarında bulunan en yararlı kanalın Digiturk'te olması ve dolayısıyla birçok kitleye ulaşılamaması İz TV'nin tek eksiği. Evde bulunduğum anlarda açık bıraktığım tek kanal olduğunu söyleyebilirim.
Bu kadar lafını ettikten sonra İz TV'deki programlar hakkında da biraz dil dökmek zorunda hissettim kendimi. "Türkiye Notları" isimli programda Coşkun Aral'ın peşine takılıyoruz ve ülkemizin gizemli noktalarını keşfediyoruz. Nasuh Mahruki'nin ayak izlerinin takip ettiğimiz "En" isimli programda ise Türkiye'nin "en"lerine doğru huzurlu yolculuklar yapıyoruz. Ülkemizin en yüksek dağına çıkıp, en derin mağarasına iniyoruz. Savaş Karakaş imzalı "Sudaki İzler"de ise adından da anlaşılabileceği üzere mavi derinliğin altında yatan gizemi çözüyoruz. En beğendiğim programlardan biri olan "Gidiş-Dönüş"te ise Serkan Ercan ülkemizi demiryolu hatları yardımıyla gezip yolculuk öykülerini aktarıyor. Anadolu'nun saf ve temiz insanlarını, bilmediğimiz yönlerini oralardaymışçasına izliyoruz. Yine favorilerimden olan "Wilco'nun Karavanı" programında dümeni mükemmel Türkçesi ile Wilco van Herpen'e bırakıyoruz. Karavanı ile Türkiye'yi bucak bucak dolaşan Wilco'nun bir gün kapımızı çalmasını umuyoruz. "Yemeğin Yolculuğu"nda Fransız gurme Olivie Despertz ile dünyanın en güzel ve en çeşitli mutfağını ağzımızın suları aka aka daha yakından tanıyoruz. "Ustalara Saygı" bölümünde ise Süha Arın, Ara Güler ve Haluk Cecan gibi isimler karşısında selam duruyoruz. Evet, bunların hepsini biz yapıyoruz. Ve son bir not; İz TV, Kasım 2007'de İtalya'nın Venedik kentinde düzenlenen Hotbird TV Ödülleri'nde "Avrupa'nın En İyi Belgesel Kanalı" ödülüne layık görülmüştür. Değerini bilelim.

Daha yakından tanımak için; İz TV Web Sitesi

26 Haziran 2008 Perşembe

Creativity (18)

Nintendo Communion Day

Teşekkürler

"Football is a simple game; 22 men chase a ball for 90 minutes and at the end, the Germans always win."

Dinlenmesi Gerekenler (30) - Torn

I thought I saw a man brought to life
He was warm he came around like he was dignified
He showed me what it was to cry

Well you couldn't be that man I adored
You don't seem to know-or seem to care what your heart is for
I don't know him anymore

There's nothin' where he used to lie
My conversation has run dry
that's what's goin' on

Nothing's fine
I'm torn
I'm all out of faith, this is how I feel
I'm cold and I am shamed
lying naked on the floor
Illusion never changed
into something real
I'm wide awake and I can see the perfect sky is torn
You're a little late
I'm already torn

So I guess the fortune teller's right
I should have seen just what was there and not some holy light

But you crawled beneath my veins and now I don't care, I have no luck
I don't miss it all that much
there's just so many things

That I can't touch
I'm torn
I'm all out of faith
this is how I feel
I'm cold and I am shamed
lying naked on the floor
Illusion never changed
into something real
I'm wide awake and I can see
the perfect sky is torn
You're a little late
I'm already torn

Torn

There's nothing where he used to lie
my inspiration has run dry
that's what's goin' on

Nothing's right I'm torn
I'm all out of faith
this is how I feel
I'm cold and I am shamed
lying naked on the floor
Illusion never changed
into something real
I'm wide awake and I can see
the perfect sky is torn
I'm all out of faith
this is how I feel
I'm cold and I'm ashamed
bound and broken on the floor
you're a little late
I'm already torn

Natalie IMBRUGLIA

25 Haziran 2008 Çarşamba

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 40

"You're right, I did lose a million dollars last year. I expect to lose a million dollars this year. I expect to lose a million dollars *next* year. You know, Mr. Thatcher, at the rate of a million dollars a year, I'll have to close this place in... 60 years." - (Citizen Kane - Orson Welles)

Şarkılarla Geçtim Aranızdan

"Yağmurların denize düştüğü bir günde, bir sonbahar sabahı, sırılsıklam ve çırılçıplak geldiği dünyaya ilk çığlıklarını savuruyordu. 7 Kasım sabahına kadar hiçbir çocuk o kadar güzel ağlamamıştı. Sesi duyanların içini hiç bu kadar burkmamıştı. O hayatına ağlarken 33 sene sonra insanlar da ona ağlayacaktı oysa ki. İsmi Kazım oldu bebeğin, öfkesini yensin diye. Ama o kadar güçlüydü ki, öfkesi gizlenmek yerine yok oldu. Onun yerine sevgisi, umudu, insanlığı kaldı.
Annesi artık ağlamasın diye bir türkü söyledi Kazım’a. Sonra insanlar gülümsesin diye kendisinin, ve ardından herkesin aynı türküyü söyleyeceğini kim bilebilirdi.
Gözleri açıldı Kazım’ın bir sonbahar günü. Sonbaharın en ortasında, kışa dayanmışken mevsim, hüzün hakimken havaya, sesinden başka hiçbir yerde görülmedi onun hüznü. Yine içini burkuyordu dinleyenlerin dilindeki melodilerle, ama gözleri hep gülüyordu, güldürüyordu.
Küçüktü Kazım ilk eline aldığı bir mandolin oldu. Çıkan tını onu büyülüyordu. O büyülendikçe daha çok bağlandı müziğe. Müzik ruhuna işliyor, ruhu bir şarkıda dans ediyor, ağlıyor, umutlanıyor ve şarkı oluyordu. Yaşamak için seçtiği yol o yaşlarda şekillenirken 20 yaşında duyurdu bunu herkese.
Dinmeyen’di grubunun adı, kendisi gibi, ruhu gibi, müzik gibi hiç dinmiyordu. Ama bu değildi istediği. O annesinin ona söylediği türküleri söylemek istiyordu. Ve öyle de yaptı. Yağmurların denize düştüğü yerden gelmişti. Yağmur gibi yağıyordu notalarıyla üstümüze. İlk doğduğu günkü gibi çırılçıplak ve sırılsıklamdı.
Notaları dökülürken dilinden boşluğa düşmesin istedi. İstediği gibi yüreklere düşerken sözleri siyanürle altın arayanların, nükleer, termik ve hidroelektrik santrallerin, savaşların, zulümlerin tam karşısına da düştü. Adı gibi saklayıp öfkesini, kendi gibi öfkelendi hayata haksızlık edenlere. Hep savaşı vardı hiç durmadan savaşanlara, ama bilmeden yenildi kendi savaşında.
Akciğer kanseri dediler onun için. İlaçlar iyileştirir dediler. “İlaçların yetmediği yerde yardıma yetişecek şey bende var” dedi. Umudu vardı, yaşama sevinci vardı. Ama yetmedi, yetişemedi.
Yaz sıcağı kavururken toprakları o geldiği gibi denize gitti, gözlerden akan yağmurlarla ıslanarak, sırılsıklam ve çırılçıplak."

Sabahtan beri gelmesin istiyorum bu an. 25 Haziranın ilk dakikalarına atmasak adımımızı sanki her şey çok daha güzel olacak gibi. Sessiz ama acılı geldi gün. 3 yıl geçmişti. Ben ne kadar inkar etmeye çalışsam da geride bırakılan 3 seneydi. Dün gibi. İnternet sitesinden gün gün verdiği olumlu mesajlar, hasta haliyle verdiği konserler... Hepsi dün gibi. "Sizler yanımdayken nerelere gidebilirim" dediği an dün gibi. 3 yıl önce 25 haziran dün gibi. 3 yıl önce bugün kumral bir çocuğun yaz öyküsü sona erdi. Asiye öksüz kaldı. Çocuk boynuna yeşil fuları sarmaktan vazgeçti onun hatrına. O gitti gideli Karadeniz de eskisi kadar hırçın değil artık. "İşte gidiyorum" demişti, "şikayet etmeden"; kaderine boyun eğercesine. Biz kabullenemedik. Şevval Sam binlerce kişi ile haykırırken "Gelevera Deresi"ni gözlerimizin yaşını silmekten bakamadık bile alana. Savaş açtığı nükleer akciğerlerinden vurdu onu. O sustu, biz sustuk. "Gitti" demek gelmiyor içimden. Gitmedi çünkü. Hiçbir yere gitmedi. Baktığımız her yerde, yüreğimizin derinliklerinde onu hissediyorsak hâlâ ve şarkılarını dinliyorsak her gün bir yere gitmişliği yoktur. Ayak izi bırakmadan gittiğini söylerdi hep. Ayak izini bilemeyiz ama yüreklerimizde öyle bir iz bıraktı ki silinmesi mümkün değil.
İsmail Erdoğan'ı duyuyor musun Kazım abim? Senin için haykırmıştı; "Gitmeseydin kendimizden verecektik ülkemize, gönlümüzden verecektik, ömrümüzden verecektik. Bir davulun sesinde el verip halaylara, kemençenle horona duracaktık. Ha uşak ha... Olmadı baştan, 'Tek bas, tek'. Kimin için? Bizim için, ses verecekti sesimize Anadolu. Şimdi biz böyle eksik, biz böyle yarım, ve yaralı. Tabutunda Trabzonspor'un bayrağı... Söz verdi Atay başkan, bu yıl Trabzonspor şampiyon. Tabutunda resmin. Gözlerin uzaklara bakıyor. Bizden olan, bize dair ne varsa gözlerinde... Gözlerine kurban olduğum... Bırakıp bizi engin kederlere, nereye böyle? Gitmeseydin, sevincine katılacak sevincimiz, ak ellere yakılacak kınamız, sevdiğine giydireceğimiz gelinliğimiz vardı. Ey mavinin karaya döndüğü deli deniz, oğlumuzu verdik sularına. Sularındaki kara matemimiz... Şimdi bu ustura sessizliğindeyse acımız ve böyle mahşer yeriyse yüreklerimiz, bil ki ölüm küçük, Kâzım büyük diyedir..."
3 yıl önce bugün kemençesi duvarda kaldı, gitarı bir daha çıkmamacasına kutusuna kapatıldı. Gökten kayan yıldız Karadeniz'e düştü, sıçrattığı damlalar yüreğimizi dağladı. Bugünü sana ayırdım Kâzım abim. Seni anabilmek için yapabileceğim tek şeyi yapacağım. Her gün yaptığım gibi şarkılarını dinleyeceğim. Bugün biraz daha fazla kanatacak belki yüreğimi ama bunu çaktırmayacağım sana. Bulutların üzerinden izlerken sen, yanaklarımdan süzülen küçük nehrin farkına varamayacaksın. Belki de tutamam kendimi. Basarım isyan çığlıklarını; "Biz özledik Kâzım'ı, ağlasak ayıp midur?"...

24 Haziran 2008 Salı

Big Fish

Küçük çocuk yatağına uzanmış ağırlaşan göz kapaklarına inat heyecanı son haddinde yaşıyordu. Elinde tuttuğu masal kitabına kendisini kaptırmış olduğu her halinden belliydi. Öyle ki odasının kapasının açıldığının bile farkına varmadı. Bunu biraz sonra, babası yanıbaşındaki tabureye oturduğunda fark edecekti. Ve sonra... Bir süre oğlunun kelimeler ve hayalgücü arasında gidipgelişini yüzündeki hafif tebessümle izlemekle yetinen baba, en nihayetinde dayanamayıp tabureye doğru yürüdü ve oturdu. İşte o an anladı çocuk odadaki tek kişinin kendisi olmadığını. Soran gözlerle baktı babasına. Adam söz aldı ve "Elinden düşürmediğin o masalların miadı doldu. Artık yenilerini, belki de gerçek olanlarını öğrenme vaktin gelmedi mi?" diye sordu. Çocuk "Neden?" ve "Nasıl?" arasında seçim yapmaya çalışırken babası bir kez daha sahne aldı. "Artık..." dedi, eş zamanlı olarak oğlunun elindeki kırmızı kaplı kitabı alırken, "...sana masalları ben anlatacağım. Gün gün kendi masallarımı anlatacağım sana. Bu gece bir tane, yarın başka bir tane, bir sonraki gün bir başkası daha... Bu böyle devam edecek. Gittiği yere kadar!"
O gece başladı baba kendi masallarını anlatmaya. Her ne kadar dinlenmekten hoşlansa da masalların başkahramanının kendi babası olması biraz garip gelmişti ona. Balkabakları arabalara dönüşmüyordu, leziz pastalardan yapılma evler yoktu, hiçbir kurt kimseyi midesine de indirmiyordu. Günler ayları, aylar da yılları kovaladı. Çocuk büyüdü. Ailesine olan özlemini gidermek için onların yanına her uğradığında dinlediklerinde bir farklılık yoktu. Babasının masalları hâlâ devam ediyordu. En sonunda, bir akşam yemeği sırasında, çocuk dayanamadı ve babasına patladı: "Çocukluğumda ellerimden çekip attığın kitapları unuttum. Ancak o günden bu yana anlatmakta olduğun saçmalıklara artık tahammülüm kalmadı. Bunları unutamıyorum işte. Bak! Bana bak! Koskaca adam oldum. Okulum bitti. Mutlu bir hayatın yamacındayım. Sen hâlâ bana kendi hikâyelerini anlatıyorsun. Üstelik bir de bunların gerçek hikâyen olduğunu söylüyorsun. Neden? Neden?" Anlık şoku üzerinden atmayı başaran ihtiyar adam lafı kısa tuttu: "Çünkü sen benim için hâlâ çocuksun ve benden öğrenebileceğin daha çok şey var."
Her insanın çocukluk evresini güzel kılan uykudan önce babalarının anlattığı masallardır. Akşamın iple çekilmesinin yegâne sebebidir. Uyku gelmese bile uyduruk bir esneme kondurulur ağza. Kendiniz bile inanmazsınız buna. Yatağın yolu tutulur. Battaniye çekilir ağza kadar. Odada yanmakta olan gece lambası eşliğinde bir ses yankılanır odada. Gözleriniz kapalıdır ama yanıbaşınızdaki ses güven verir size. Kulaklarınıza çalınan masalın başkahramanı oluverirsiniz kapalı duran gözkapaklarınızın hayalgücünüze yansıttığı kudretle. Bir zaman gelip de çocukluktan çıktığınızı anladığınızda en çok o günleri özlersiniz. Bir çocuk sahibi olduğunuzda ise kulağına masallar fısıldadığınız hayatta kendinizi görürsünüz. Yanaklarınızdan aşağı doğru akmakta olan küçük ırmağı kurutmak istemezsiniz.
Sadece çocuklarına değil, çocuk kalabilmeyi başarmış olan herkese masallar anlatmakta doktora yapmış yönetmen Tim Burton 2003 yılında çektiği Big Fish'te baba-evlat kavramı bakımından kanayan birer yaraya sahip olan herkese hitap ediyor. Şöyle bir baktım da Kültür Sepeti nefes alıp vermeye başladığı ve sığınacak bir kucak aradığı ilk günlerinde yer vermişim Big Fish'e. Geçtiğimiz gün filmi yeniden izleyince kendi kendime böylesine bir film hakkında lafı kısa tutmanın filme hakaret olacağı kanısına vardım. Biraz daha ayrıntı ile ele alınmalıydı. Şimdi yapmaya çalıştığım da tam olarak budur.
Big Fish, kanser hastası Edward Bloom'un olağanüstü yaşamını konu almaktadır. Edward'ın uzun zamandır görüşmediği bir de oğlu vardır. Kendisini yalancı olmakla ve ailesini hiçbir zaman önemsememiş olmasıyla suçlayan oğlu William terk ettiği baba ocağına babasının ölüm döşeğinde olduğunu öğrenmesi üzerine döner. Döndüğünde farkına varır ki babası kendi hikâyesi olarak bahsettiği olayları anlatmaya devam etmektedir. William kendisine göre bir masaldan farksız olan bu olayları kelimesi kelimesine ezberlemiştir artık. Babasıyla uzun yıllar görüşmemesi de bu yüzdendir. Fakat bu sırada William babasının geçmişini araştırmaya başlar ve ortaya çıkanlar karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Her geçen gün babasının içdünyası hakkında biraz daha fazla bilgiye sahip olan William babasının aslında kim olduğunu anlarken, gerçek hayatın içine gerektiğinde masalsı öğeler katmanın önemi ile geç de olsa yüzleşir.
Yönetmenlik koltuğunda Tim Burton'un olduğunu belirtmiştim. Yönetmenin ismi kadar filme oyunculukları ile renk katanların isimleri de parlak. 5 defa Oscar'a aday gösterilen ve Erin Brockovich, Traffic, Ocean's Twelve, Bourne Ultimatum, Under the Volcano, The Dresser, Murder on the Orient Express, Tom Jones gibi filmlerde yıldızını parlatan 1936 doğumlu oyuncu Albert Finney filmde Edward Bloom karakterini canlandırıyor. Edward Bloom'un "flashback"ler sayesinde gördüğümüz gençlik haline ise Ewan McGregor hayat veriyor. Bu iki isim dışında Billy Crudup'u oğul Bloom rolünde izliyoruz. Bu isimler haricinde az ama öz görülen dört isim var. Bunlar; Danny DeVito, Helena Bonham Carter, Steve Buscemi ve Oscarlı Fransız aktrist Marion Cotillard.
Bir Tim Burton hayranı olmayabilirsiniz. Onun hayalgücünün ürünleri sizi ilgilendirmeyebilir. Böyle düşünenlerin sayısı çok fazla olduğu için belirtme ihtiyacı hissettim. Bu noktada Big Fish'i bir Burton filmi olarak değil de en sevdiğiniz yönetmenin merakla beklediğiniz son filmiymiş gibi görün. Aksi takdirde kaçan balık büyük olacaktır sizin için. Çünkü okyanustaki en büyük balık hiç yakalanamamış olanıdır.
Sinema denizi içindeki bu "büyük balık"ı kaçırmayın.

"...and they all lived happily ever after"

23 Haziran 2008 Pazartesi

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 39

"Beneath this mask there is more than flesh. Beneath this mask there is an idea, Mr. Creedy, and ideas are bulletproof." (V for Vendetta - Hugo Weaving)

The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor

Pazartesi Notları #33

  • A Milli Futbol Takımı bizleri rüyada yaşatmaya devam ettiriyor. Hayatın olduğu yerde daima umudun da var olduğu gerçeğini cümle alemin yüzüne yüzüne vuruyor. Gary Lineker'in "Futbol 22 kişinin bir topun peşinde koşturduğu ve sonunda hep Almanya'nın kazandığı bir oyundur" sözüne nazire yaparcasına son dakikada hedefi onikiden vuruyoruz. İsviçre maçının ardından tanrının bizim yanımızda olduğunu söyledik. Çek Cumhuriyeti maçından sonra da çekirgenin üçüncü adımda tepetaklak olacağı görüşünde hemfikirdik. Ancak futbolcular yenilmek nedir bilmiyor? Hakemin saatine baktığı anlarda bile çevirebiliyoruz. Rakip Almanya. Rahat olan biz olacağız. Bir futbol ekolü olan rakibimiz ise skor ne olursa olsun hep temkinli olmak zorunda kalacak. Futbol bu yüzden güzel. Tutkumuzun sebebi budur. Ağır kaçacak belki ama futbolu sevmeyenlere, sevemeyenlere acıyorum.
  • Lig TV'nin hükümet yalakası olduğunu da öğrenmiş olduk. Yahu Hırvatistan'ı kupa dışına iterek son 4'e adımızı yazdırmışız. Canlı yayında RTE'nin başını yıldızlara değdirmek ve Viyana'ya gitmeyen "sol"u eleştirmenin manası nedir? Viyana'ya gitmeyen MHP de mi sol parti? İptal ettireceksin üyeliğini. En güzeli!
  • Gün geçmiyor ki her türlü ilginçlik benim başıma gelmesin. Konyaaltı Belediye Başkanı'nın stajyerlerin bile saçına karıştığına şahit oldum. Madur benim. Madur olmama sebep de uzun saçlarım. 1 ay için saçlarımı kesecekmişim. Bir de staj için. Ba ba ba ba ba...
  • YouTube'dan sonra IMDb de kapatılmak istenmiş. Bunun nedeni de internetin en büyük sinema veritabanı olarak kabul edilen sitede korsan filmlerin paylaşılıyor oluşuymuş. Yuh! Ayrıca not düşmekte fayda var; IMDb yerine kapatılan site IMBd.com olmuş. İşin trajikomik yanı ise böyle bir sitenin olmayışı. Yahu kapatmadan önce kapatmaya hazırlandığınız siteye bir kez olsun bakmıyor musunuz?
  • Sweeney Todd'un DVD'si artık piyasada.
  • O değil de, Edward Scissorhands'in DVD'sini de yeniden piyasaya sürseniz çok hoş olur hani.
  • Antalya çok sıcak, evet. Gündüz vakti dışarıya adımını atanın aklından şüphe ederim. Gözlerini bile açamaz mı bir insan? Açamıyormuş!
  • Antalya şehir merkezindeki üst geçitlerin hepsi yaklaşık 2 senedir yürüyen merdivenli ve asansörlü. Ve bunlar hâlâ tıkır tıkır çalışıyor ya ben buna çok şaşırıyorum.
  • Sezen Aksu'nun yeni albümü bugün piyasaya çıkıyormuş. Albümün adı; Deniz Yıldızı.
  • Yemeksepeti gibi bir güzellik iyi ki var.
  • Bu dünyada bulunuş nedenimi çok merak ediyorum. Şu güne kadar, ardımda bıraktığım 21,5 sene içerisinde, bu sorunun yanıtına hâlâ ulaşamadım. Artık ulaşmayı da beklemiyorum. İnadına bunaldığım anların sayısı o kadar artmaya başladı ki 86'nın bir sonbahar günü bu yalana gözlerimi hiç açmamış olmayı istiyorum. Ebeveynlerim hayatımın yalanının en önemli tanıkları olmasaydı keşke. Hiçbir şey kaybetmeyecektim. Belki de farkında olmayacaktım ama kazançlarım bile olacaktı. Dünya diye bir yerin, yaşam diye bir kavramın oluşundan bihaber şekilde bir çarşaf köşesinde kuruyup kalmalıydım belki de. Boş bir şişe içine güç bela sığıp kumsaldan mavi sonsuzluğa bırakılmayı şiddetle arzuladığım şu günlerde "Keşke"ler denizi içinde kıvranıyorum. Bu dünyaya ne verdim? Bundan çok daha önemlisi bu dünya şu güne değin bana ne verdi? Koca bir hiç!

21 Haziran 2008 Cumartesi

Evet, İsyan

Demirden sağanaklar altında uyur sevdiğim
göğsünde hazin ayak izleri eski şubatların
Onu yaralar kıpırdatıyor
ve o sertelmektedir yaralardan
kasıklarına boşalmaktadır nal sesleri,
saçları bukleli bir çocuğu öperek uyandıran
içimize güneşler bırakan nal sesleri.
Keserle yontulmuş bir ağzı var sabahın
varınca bayrakları, marşları duyuyorum
Başım çılgınca sarsılan dallarla uğraşıyor
durup dineliyorum bütün taframla
Bütün taframla, bütün yumruklarım, bütün
hantal yüreklerin olduğu orda.

Kesik kolları var aşkın
döl ve inat barındıran.
Hırpanî bir okşayışla akşam
yanaşınca çocuklara
ben karakavruk yüzümün arkasında
kırbaçlayarak büyüttüğüm ağrıyı bırakıyorum
Bana ne çerçilerden, çerilerden, kullardan
halksa kal'am onu kal'a kılan benim
Boşanır damarlarıma yılların kahraman gürültüsü
çünkü kavganın göbeğidir benim yerim.

Ay vurunca çatlatır göğsümdeki mahşeri
çünkü kavganın göbeğidir benim yerim
Canlarım, kollarında parti pazubentleri
dik başlar, erkek haykırışlarla
göndere, en yukarlara çekiyorlar
en yukarlara çatlıycak kadar aşkî yüreklerini.
Yıllardır çocuk başları akıyor yamacımızdan
yıllardır balçıklı bir hayvan çeperlerimizde
kentlimiz cebinde cinayet fotoğraflarıyla sofraya oturuyor
köylü -biraz sessizlik- ne tuhaf bir kelime?
Asfalt yakıyor genzimi
asfalt adamlarını topluyor aramızdan
yıkılıp omuzdaşlarının seslerine
yıkılıp bir boran içinde toplayarak çiçeklerimi.

Ben merd-i meydan
yani toprağın ve kanın gürzü
Güllerin bin yıllık mezarı bendedir
Yukardan bakarım efendilerin pusatlarına
İnsanların bütün sabahlarını merak ederim
gök hırpalanmaktadır merakımdan
ıtır kokan benim yumruklarımdır
benim kavgamdır o, aşk diye tanınan.

Alanlara çok bilenmiş yüreğim alanlara
vurulsun kösleri şu gâvur sevdamızın
vursun isyanın bacısı olan kanım karanlığa
zülküf de vursun.
Yüzüne ay kırıkları çarpıp uyansın sevdiğim.

İsmet ÖZEL

19 Haziran 2008 Perşembe

Bum Bum Bum Daldan Dala Uçtum

Anketimiz bitttiii.
Öncelikle sevgili blog sahibi Anıl’a, sinema/film konusunda ahkâm kesmem için bana bu özgürlüğü/jesti sağladığı için teşekkür ederim. Yo yo yıkama yağlama değil. Gerçek anlamda teşekkür. Çünkü kendisi gibi bu konuda ciddi anlamda bilgi sahibi biri dururken ben anca fasulyeden sayılabilirim. Neyse.

Siz ne yaptınız sayın ankete katılan blog okuyucuları?!
Bu güzel anketimizin çıkış noktası “Afiş”ti. İpi son göğüslemeyi 1 oyla yırtmış Afiş’in en düşük oyu alması beni hüsrana uğrattı. Bittabi, size bir filme gidiş nedeninizi sorduk ama siz nereden bilecektiniz ki, -bir filme afişten etkilenip mi gidilir? sorunun devamı olarak bu anketin meydana çıktığı ve yüksek yüzde ile oy verdiğiniz diğer şıkların şıkanasının(şık-anası, evet, an itibari ile terminolojiye yeni bir sözcük eklendi) afiş olabileceğini.

Değerlendirmeye geçelim; 28 kişinin oy verdiği %68’lik dilimi oluşturan “Konu” seçeneği için –e yani olması gereken! diyerek yorum yapmayacağım.
Diğer en yüksek oyu 18 kişinin oyu ile “Aktör/Aktris” seçeneği alıyor. %41 bütün ihtişamını yansıtsın efendim, bir filme sırf X aktörü oynadığı ya da Y aktristi oynadığı için giden nicelerini. Kişi kendinden bilirmiş işi, biliyorum sırf o aktör oynadığı için o film güzel görünüyor göze, hatta sırf o aktristin güzelliği kurtarmıştır filmin bütün sıkıcılığını/kötü taraflarını. Hey 18 kişi! Ağzınızın tadını biliyorsunuz neticede.
“Yönetmen” diyen %39’luk dilimi oluşturan 17 kişi. Gittiği filmlerin yönetmenlerini bilmek, o yönetmenin filmlerini takip eder olmak güzel bir şey tabi. Bilinçli film izleyicisiniz, tebrikler.
“Hakkındaki Yorumlar’ı işaretleyen 9 kişi %20’yi oluşturdunuz. O zaman gelin canlar bir olalım! Bir film hakkında yazılan/söylenen yorumlara göre o filmi tercih ediyorsanız lütfen izlemeyen o filmi daha iyi. Tamam, o film hakkında önceden fikir sahibi olmak, bilgi edinmek güzel. Ama bakınız, o zaman Fragman başlığını neden koyduk? Değil mi, değil mi?
“Fragman” diyen 7 kişi avucuma mum dikebilir. Daha çok yüzdeliğe sahip olması gereken ama işte Fragman’dan anlamayan film izleyici sayesinde %16 olmuş. Fragmanları izleyiniz öyle gidiniz filmlere, yararını göreceksiniz cidden.
Ve “Afiş” diyen siz ender 4 kişi. Kendinizi endemik bitkiler gibi hissetmenize lüzum yok. Başka bir ankette Afiş deseydiniz kendinizi önemli hissetmenizi sağlamazdım ama bu ankette Afiş seçilesi, yani seçilmesi gereken bir şıktı. Siz ender, derin ve engin bilginizle afiş dediniz. % 9 gururumuzdur.
“Arkadaş Hatrı” diyen siz güzel insanlar. Arkadaşının hatırı için film izlemek de neyin nesi canım. Genelde sevgili hatrıdır da o, neyse. Hak ettiğiniz yüzdeliktesiniz. %6. Anketlerde yükselmemeniz dileği ile. Hatta oy bile vermeyin siz, arkadaşınız ne diyorsa o şıkkı işaretleyin.

Ankete katılan 43 kişiye buradan teşekkür ederim. Bir sonraki ankette Anıl’ın tadını alabileceğimiz dişe gelen yorumlarını okumak dileği ile. Sevgiler :)


MOBIUS

Sol Şerit

Salih Memecan imzalı!

17 Haziran 2008 Salı

Göztepe Süper Lig'e mi?

Ben bir Galatasaray taraftarıyım. Küçükken taraftarı olacağım takımı tutma şansı bana verilmedi ama benimle aynı kaderi paylaşan herkes gibi bu durumdan şikayetçi de değilim. Her zaman da derim "İyi ki Galatasaraylı olmam sağlanmış" diye. Anlayacağınız bir şikayet durumu yok, aksine gurur dolu bir bünyeye sahibim. Peki bana bırakılsaydı karar? Babam 2'nci yaş günümde, Galatasaray'ın Neuchatel'i beşlediği gün, boynuma sarmasaydı o sarı kırmızı fulârı, kendimi bilmeye başladığımda alıp karşısına istediğim takımın taraftarı olmam konusunda hür olduğumu söyleseydi yine taraftarı olur muydum Galatasaray'ın? Kesin bir şey söylemek zor. Kesin olan tek bir şey var ki o da İstanbul takımlarından birini seçeceğimdir. Spor medyasının her gün dayattığı bu durum Türk futbolunu İstanbul tekelinden kurtaramamaktadır. Dolayısıyla Anadolu kulüplerinin İstanbul takımları ile yaptıkları maçlarda kendi sahalarında bile deplasman takımı gibi oynamalarının nedeni budur. Bu yüzdendir ki uzun bir müddet Anadolu kulüplerini işe yaramaz, futbolu çirkinleştiren, tu kaka kulüpler olarak gördüm. Bu benim içine düştüğüm bir yanılgıydı.
Üniversitedeki en yakın arkadaşlarımdan biri vasıtasıyla tanıştım Göztepe ile. Küçükken benim gibi Galatasaraylı olan ancak sonra bir kez daha dönmemecesine çark ederek aynı renklere gönül vermeye Göztepe adı altında devam eden bir arkadaşım kendisi. Onunla beraber ettiğimiz futbol muhabbetleri sayesinde istemdışı kanım ısındı Göztepe'ye. Takımın her sene birer lig düşüşüne tanıklık ettim. Buna karşın taraftarın "İnadına Göztepe" diyerek takımına daha fazla tutunmasına şahit oldum. Zaman geçtikçe anladım ki alt ligler ve Anadolu kulüplerinin bildiğim futboldan çok daha renkli ve bir o kadar da zevkli olduğunu kavradım. Bir takım, iki renk ve bir arma uğruna insanların işini gücünü bırakıp kilometreler katetmesine anlam vermeye başladım. Göztepe'nin o müthiş İsyan Marşı'nı dinlerken başka bir takımın taraftarı olmama rağmen tüylerimin diken diken olmasına mani olamadım. Başka bir tezahüratın sonunda "Sevgilim bu gece hiç bekleme beni, aşkından da önce gelir GözGöz sevgisi" diye inlerken Göztepeliler tatlı bir tebessüm kondurdum yüzüme. Gençliklerinin katili olan bu takımdan yine de merhumun hesabını sormamalarını takdir ettim. "Müslüman değiliz Göztepeli'yiz" diyerek Göztepe bayrağına secde etmeleri nedendir bilinmez hoşuma gitmeye başladı. En nihayetinde efsane gözleri önünde amatör lige düşerken açtıkları pankarta yazdıkları ile daha fazla söze gerek bırakmadılar:
"Gökleri yarıp darmadağın ettiğin gün
pırıl pırıl yıldızları kararttığın gün
sen sorguya çekmeden biz soracağız sana
ey rabbim; hangi günahımız için güzel günleri çok gördün?"
Göztepe 2 senedir amatör ligde. Taraftarı peşini bırakmıyor. Başbakan önplâna çıkma gereği hissetmiş olmalı ki İzmir'i elde etme amacı doğrultusunda Göztepe'yi Ankaraspor ile birleştirmeyi kafasına koymuş. Spora bari o kirli ellerinizi bulaştırmayın. Göztepe'yi rahat bırakın. Çünkü onlar teker teker çıkacaklar ligleri.

Darağacı

Alacakaranlıkta olsun ölümüm
Kısın lambaları kısın
Alın götürün umutlarımı
Kederim dünyada kalsın

Ölüm fermanımı okusun savcı
Toplansın iki üç dost, beş on yabancı
Gün doğmadan kurulsun darağacı
Beni hayallerimin bittigi yere asın.

Ümit Yaşar OĞUZCAN

16 Haziran 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #32

  • Pazartesi günlerini iple çekmediğinizi biliyor bu blog. 32'nci kez saçmalıklarıma, gereksizliklerime ve nadiren de olsa çıkan bilgilendirici anektodlara hoşgeldiniz. İçeriye giriş ücretsizdir. Bedava sirke de baldan tatlıdır.
  • Sağdaki resme iyi bakın. Orası Datça. Yerel değil, bütün olarak bakalım. Orası Türkiye. Kumsala vuran da karnı deşilmiş, kuyruğuna parke taşı bağlanmış ve ağzından kan gelen bir yunusdan başka bir şey değil. Hayvanlar bizden daha insan, biz hayvanlardan daha hayvanız.
  • A Milli Futbol Takımımız 2008 Avrupa Şampiyonası'nda çeyrek finale adını yazdırdı. Avrupa'nın en iyi 8 takımından biri Türkiye artık. Ancak takımımız adet edindi bu işi. İlk yarılarda kanser oluyoruz, son 45 dakikada da kanserli hücreyi başarılı bir ameliyat ile kesip atıyoruz. Rakip Hırvatistan, hedef 2004'te komşunun yaptığını yapmak.
  • Bir de Arda Turan fiyatını katladıkça katlıyor. Sevinsem mi üzülsem mi?
  • Pazar günü bir ÖSS daha geride bırakıldı. Biz kurtulalı oldu bayağı. Ancak heyecanlıydım yine. Kardeşim girdi. Kimse kazanamaz da kardeşim kazanır inşallah. Şaka tabii :)) Herkesin istediği gibi olsun.
  • İsmini vermeyeceğim bir televizyon kanalı Popstar'dan çok etkilenmiş. O kadar etkilenmiş ki yarışmanın formatında küçük bir değişiklik yapacakmış. Şarkıda popüler müzik yerine ilâhiler okunacakmış, kafalar sallanıp tekbirler çekilecekmiş.
  • Tuzla tersanelerinde 1992'den beri yaşanan kazalarda ölenlerin sayısı 97'yi buldu. Bugün tersane çalışanları greve çıktı.
  • Bazen kağıt, evet basit bir kağıt parçası, elinizi bir köşesinden keser. Hiçbir kesiğin verdiği acıya benzemez bu. Az önce oldu oradan biliyorum.
  • Cengiz Aytmatov, Tataristan'da geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayata veda etti. Edebiyat dünyası Kırgızistan'ın Yaşar Kemal'ini kaybetti. Güle güle "Selvi boylum al yazmalım"...
  • 1 Ağustos'ta tüm dünya ile aynı anda The Mummy serisinin üçüncü filmi vizyona girecek. Heyecanla bekliyorum efendim.
  • Dan Brown'un Melekler ve Şeytanlar isimli kitabı Da Vinci Şifresi gibi filme çekliyor. Ancak Vatikan bu filmin çekilmesine karşı çıkınca çekimler durdurulmak zorunda kaldı.
  • Arda Turan oleeeeeey.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 38

"Heeere's Johnny!" (The Shining - Jack Nicholson)