18 Mayıs 2008 Pazar

Bir Film Neden Tercih Edilir?

Evet, sağ sütunda 1 ay boyunca bu sorunun yanıtını arayacağız. Blogun sadık takipçilerinden sevgili Mobius uzun zaman sonra gelen yeni anketin fikir sahibi. Evet, o olmasaydı bu anket olmayacaktı :)

NOT: Ankette birden fazla seçeneği işaretleyebilirsiniz.

Gil Galad

Gil Galad was an elven king
of him the harpers sadly sing:
The last whose realm was fair and free
between the mountains and the sea.
His sword was long, his lance was keen,
his shining helm afar was seen;
the countless stars of heaven’s field
were mirrored in his silver shield.
But long ago he rode away,
and where he dwelleth none can say;
for into darkness fell his star
in Mordor where the shadows are...

Das Leben der Anderen

George Orwell'in en ünlü eseri 1984'ü herkes bilir. Okumamış olanların bile bir yerlerden kulağına çalınmıştır ismi. En azından herkesin bu eser hakkında ucundan da olsa bilgi sahibi olduğunu biliriz. Her fırsatta da dile getirmekten çekinmem; Aldous Huxley'in Brave New World'ü ve Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'i ile birlikte en beğendiğim kitapların başında gelir. Bu eserlerde totaliter rejimlerin toplum üzerindeki dayatmalarına tanıklık ederiz. Kendi kurallarına uyulduğu takdirde toplumların daha yaşanılabilir kılınacağına dair inançları dile getirilir. Özgür düşünce diye bir şey yoktur. Kısacası baştakiler ne derse odur. Siz de paşa paşa uymak zorunda kalırsınız. 1984 devletin büyük gözünün daima halkın üzerinde olduğuna dair kaleme alınmış bir romandır. Toplum içindeki her birey 7 gün 24 saat devletin gözetimi altındadır. Attıkları her adımın, ciğerlerine çektikleri her havanın sayısı devlet tarafından bilinir. Devletin ideolojisine karşı olduğunuz an ipiniz çekilir. Tarih olursunuz diyeceğim ama tarih de olmazsınız. Bir zamanlar bu yeryüzünde nefes alıp verdiğinize dair tüm deliller yok edilir. Bu roman piyasaya sürüldükten sonra haliyle büyük yankı uyandırdı. Kitabı okuyarak sayfalar arasından burunlara vuran umutsuz kokuya maruz kalan herkes bunun sadece bir kitapta yer alan distopik bir öykü olmasını ümit etti. Ancak öyle değildi tabii. Yıllar geçtikçe eserin yazarı Orwell'in bile bir zamanlar devlet tarafından birinci derecede takip edildiğini öğrendikten sonra en yalnız olduğumuz anlardan bile şüphe eder olduk. Winston Smith ve Julia karakterlerinin nasıl yakalandıklarını hatırlayın!
Orwell'in bu eserinin ardından benzer konseptte birçok kitap kaleme alındı, bir o kadar da sinema filmi çekilip, tiyatro oyunu oynandı. Hatta bunlardan biri de 1984'ün aynı yıl Michael Radford tarafından çekilmiş sinema filmiydi. Her ne kadar okumayı sevmeyen kitlelerin 1984'ü tanımaları açısından etkili bir film sayılsa da bunun dışında başrolde oynayan John Hurt'ün bile kalburüstü bir yapım olmasını engelleyemediği bir filmdir. Aynı olay örgüsüne sahip yapımlardan en sonuncusu ve kanımca en başarılılarından biri olan 2006 yapımı Das Leben der Anderen de devletin "başkalarının hayatları" üzerindeki müdahalesini son derece ustalıkla işliyor. Film bayrağı George Orwell'in kitabında 1984 yılının kasım ayında bıraktığı yerden devralıyor. Yalnız bayrağın devralındığı yer bu kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet kontrolü altında kurulan ve sosyalist bir rejimle yönetilen Doğu Almanya. 1980'lerin ortasında Doğu Almanya'da hüküm süren durumu bir düşünün. Son demlerini yaşamakta olan komünist rejim, devletin üzerinden yavaş yavaş elini çekmekte olan Sovyetler Birliği, Berlin Duvarı'nın inşası ile birlikte Batı'ya kaçış umutları sona eren halkın oraya ve oradakilere duyduğu özlem... Kayıt altına aldığı 17 milyon vatandaşın dosyası ile aşmış istihbarat kurumu Stasi de işin cabası... Stasi ajanları ülke genelinde "başkalarının hayatları"nı yakın takibe almış, özel yaşam olgusunu yerle bir etmiş, Batı Almanya yanlılarını tespit etmeyi görev bellemiştir. Üniversite yıllarında okulunu en yüksek derece ile bitirerek devlet ilkelerine son derece bağlı bir Stasi ajanı olan Hauptmann Gerd Wiesler'in geçirdiği inanılmaz dönüşüme ve bunun beraberinde getirdiği drama tanıklık ediyoruz film boyunca.
Georg Dreyman son derece başarılı bir tiyatro yazarıdır. Yazdığı oyunlar devlet tiyatrosunda kapalı gişe oynamaktadır. Bunun beraberinde getirdiği ünün de sahibidir aynı zamanda. Ancak bu tip devlet düzenlerinde bilinir ki sanatçılar takip edilecekler listesinin en başında gelir. Kültür Bakanı olan Bruno Hempf ise Dreyman'ın oyuncu sevgilisi Christa-Maria'na vurgundur ve onun özgüven eksikliğini sömürmektedir. Fakat kadının kendisine yüz vermemesinden de yüz bulan bakan tiyatro yazarı Dreyman'ın takip edilme derecesini Batı Almanya'ya olan eğilimlerinden şüphe edilmesi yüzünden en üst seviyeye çıkarır. Bir gün Dreyman ve sevgilisi Christa-Maria evde yokken Stasi çiftin evine sessiz sedasız girer ve evin dinlenmesini sağlayacak olan tüm düzenekler yerleştirilir. Evin dinlenmesi görevi ise Wiesler'indir. Filmin başlarında işkenceye karşı çıkan bir öğrencisi üzerinde eksi yönde kanaat kullanacak kadar Stasi ilkelerine bağlı olan ve görevi kendi isteği ile kabul eden Wiesler ise baskıcı bir rejim içerisinde, devlet görevini yerine getirebilmek yıllarca eğitimini aldığı ideolojiden ödün vermeyen bir karakterdir. Fakat Dreyman'ı takip sürecinde oyun yazarını ve sevgilisini tanımaya başladıkça ve onların gerçekten de Doğu Almanya'nın üzücü durumunu Batı Almanya ile paylaşma isteklerini gördükçe tökezlemeye başlar. Çiftin müzik, edebiyat ve özgür düşünce dolu dünyasının içine dahil oldukça kendi yaşamındaki boşlukları da doldurmaya başlar. Bir gün evde kimse yokken eve girer ve Dreyman'a doğum gününde hediye edilen Bertolt Brecht kitabını alıp, okumaya başlar. Başlangıçta tahmin bile edemediği bir dönüşümün içindedir artık. Yalnız bir sorun vardır. İçindeki insanı keşfetmeye başlayan Wiesler, Dreyman hakkında topladığı bilgileri sakladığı takdirde Stasi'deki kariyeri sona erecek, açıklarsa da Dreyman'ın masum hayatıyla oynamış olacaktır.
BAFTA, Avrupa Film Ödülleri ve Cesar Ödülleri'nin de içinde bulunduğu birçok uluslararası festivalden toplam 54 ödülle dönmüş ve bunlara kaldırdığı en iyi yabancı film Oscar'ını da eklemiş olan Başkalarının Hayatı'nın yönetmenlik koltuğunda Alman yönetmen Florian Henckel von Donnersmarck'ı görüyoruz. Kendisi son dönemde gözle görülür bir şekilde çıkış yakalayan Alman sinemasının tanınmış yönetmenlerinden. Filmde yönetmenden çok sergiledikleri oyunculuklar ile önplana çıkmayı hak eden isimlere değinmek istiyorum. Bunların başında duruşu ve görünüşü itibarıyla insanda Alman sinemasının Kevin Spacey'i izlenimi yaratan Ulrich Mühe var. Filmde Stasi ajanı Wiesler'i canlandıran Mühe tam da dünya sinemasının kendisini yavaş yavaş tanımaya başladığı dönemlerde, geçtiğimiz yaz, mide kanserine yenik düşerek bizleri büyük bir üzüntüye boğdu. Kendisi bu filmdeki performansıyla pek çok ödülü silip süpürürken herhalde yönetmenin Oscar'a uzanmasındaki en büyük pay sahibi olmuştur. Kendisi aynı zamanda - belirtmeden geçemeyeceğim - filmin son sahnesinde ettiği "No, it's for me" kelamı ile de gözlerimi doldurmuştur. Mühe'nin dışında filmde kesinlikle es geçilmemesi gereken bir isim daha var ki o da hayatı başlı başına bir drama olan tiyatro yazarı Dreyman'ı canlandıran Sebastian Koch. Özellikle mimiklerine olan hakimiyeti ile gönlümde taht kurmuştur kendisi. Her ne kadar Dreyman karakterinin üzerine giydirilen bir elbise olsa da filmin son sahnelerindeki oyunculuğu Wiesler'inki ile birleşince izleyici nirvanaya ulaşıyor.
Başkalarının Hayatı'na aldığı tüm ödüllere rağmen her daim tebriklerle yaklaşılmadı. Doğu Almanya'daki yönetimi abartılı, Batı'yı da kelebeklerin uçuşup kuşların şakıdığı bir yer gibi göstermeye çalıştığı yönünde eleştiriler de geldi. Hatta öyle ki bu eleştiriler zaman zaman son derece şiddetli bir boyut aldı. Eleştirilerin en büyük çıkış noktası ise filmin anti-sol bir tavır takınmasıydı. Bu yazdıklarımın izlemeyenleri etkilemesini istemem. Şayet ben filmde böyle bir şeye de rastlamadım. Bu tip propagandaların gözümüze sokularak yansıtıldığı birçok film sayabilirim. Ancak şunu da söyleyebilirim ki Das Leben der Anderen o filmlerden biri değil. Bu söylediklerimin dışında filmin en çok beğendiğim özelliklerinden biri klasik Hollywoodvari bir mutlu sonla bitmemiş olması. Hani mutlu sonla biten her Hollywood filminde başkahraman mutluluğu para ve erkte bulur ya Başkalarının Hayatı ana karakterine mutluluğu huzur bulmasına yardım ederek vermiş ki benim Avrupa sinemasının en sevdiğim yanını bu oluşturur. Son olarak belirtmek istiyorum ki bu yazı "HGW XX/7'ye ithaf edilmiştir".

Hasta Siempre

Dedicated to Che!

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Fidel'e Şarkı

Haydi gidelim,
ateşli peygamberi şafağın,
gizli patikalardan ulaşalım
o yeşil timsahı kurtarmaya, aşkla sevdiğin.

Haydi gidelim,
isyankâr ve marslı yıldızlarla dolu
cepheyle aşağılanmayı bozguna uğratarak
zafere erişmeye ya da ölümle buluşmaya yemin edelim.

Duyulduğunda ilk atış sesi ve uyandığında
çalılıklar bakirelere yaraşan bir şaşkınlıkla,
orada, yanıbaşında, olgun savaşçılar olarak,
bulacaksın bizi.

Saçıldığında sesin dört rüzgara doğru
adalet, ekmek, özgürlük, tarım reformu,
oradai yanıbaşında, aynı vurgularla,
bulacaksın bizi.

Ve yerini bulduğunda bunca emeğin sonunda
zalime karşı doğruluğun uğraşı,
orada, yanıbaşında, bekçilik edeeken mücadelenin sonuçlarına,
bulacaksın bizi.

Yaralı böğrünü yaladığı gün canavar
milliyetçi bir mızraktır onu orada vuran,
orada, yanıbaşında, gururlu yüreklerimizle,
bulacaksın bizi.

Sanma ki bozabilirler bütünlüğümüzü
rüşvetle kuşanmış yaldızlı bitler,
tek istediğim bir tüfek, mermiler ve bir siper.
Başka hiçbir şey.

Ve şayet engellerse yolumuzu demir,
Amerika tarihine geçen
gerillaların kemiklerini örtmek için
bir mendil isteriz Kübalıların gözyaşlarından.
Başka hiçbir şey.

Che GUEVARA

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 34

"Dünyanın bütün meşhurları bununla traş oluyor. İngiltere kralı, rahmetli başkan Kennedy, taçsız kral Pele, Beckenbauer, kaleci Maier, Nadia Comaneci, Brigitte Bardot, Fenerbahçeli Cemil". (Neşeli Günler - Şener Şen)

Garden State

Çok uzun zaman geçmişti Garden State'yi izleyişimin üzerinden. İzlediğim o kadar çok filmin arasında unutup gitmiştim nasıl gelişip nasıl son bulduğunu. Ancak çok hoş bir film olduğunu unutmamıştım. Yine de hafızamı tazelemek fena olmazdı. İzlenilen filmi tekrar izlemek yerine izlenmemiş bir filmi izleme taraftarı olan ben bu kuralı bir kereliğine bozdum. Yaklaşık 4 saat önce ayaklarımı DVD arşivime doğru yönelttim ve Garden State'yi aramaya başladım. Arşivde olup olmadığını hatırlamıyordum ki bir anda gözüme çarptı film. Çok fazla aramam gerekmedi anlayacağınız. Sanki kendini izletmek istiyormuş gibi rafın en önlerinde bir yerde duruyordu. Çektim aldım filmi ve yeniden izledim. Sıcağı sıcağına da bloga aktarmam gerektiğini düşündüm. Şimdiye dek blogda hakkında en ufak bir söz söylememiş olduğuma üzüldüm. Aslında "Büyük Filmlerden Büyük Replikler"de bir kez değinmiştim, evet.
Garden State çoğunluğun Scrubs adlı televizyon dizisinden aşina olduğu Zach Braff ilk senaristlik ve yönetmenlik denemesi olma özelliğini taşıyor. Sinema sanatında ilkler her zaman zor olsa da Zach Braff'in çıkardığı iş son derece takdire şayan. Üstelik bu filmde başrolü de kendisinin oynadığını eklemek gerek. Herhangi bir insanın yaşayabileceği bir hayatı bir karakterin üzerine muhteşem oturtmuş ve ortaya Garden State çıkmış.
Andrew Largeman 9 yaşındayken kazayla da olsa annesinin felç geçirmesine neden olmuştur. Babasının da bu olay yüzünden kendisini suçlaması üzerine tamamen içine kapanık ve haplara bağımlı bir çocuk olmuştur. Okulu bitirince de kasabasından uzaklara, Los Angeles'e kaçmıştır. Yeni şehrinde hayatını az da olsa bir düzene sokmayı başarmış ve bir film yıldızı olmuştur. Aradan geçen 9 sene içerisinde kasabasına bir kere bile dönmemiş, babasıyla ya da herhangi bir arkadaşıyla dahi iletişim görmemiştir. Bir sabah uyandığında babasının telesekretere bıraktığı mesaj sonucu kasabaya geri dönme vaktinin geldiğini anlar ve yola koyulur. Annesini kaybetmiştir. Garden State'ye annesine karşı son görevini yerine getirmek için dönen Andrew burada babasıyla ve kendisiyle hesaplaşacaktır. Los Angeles'e dönmeye hazırlandığı günlerde tanışacağı biri ise Andrew'in içindeki derin boşluğun yavaş yavaş dolmasını sağlayacaktır.
Zach Braff yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği bu filmin aynı zamanda başrol oyuncusu ve filmde Andrew Largeman karakterini canlandırıyor. Hayatı boyunca hep suçlu gibi hisseden, iki kelimeyi biraraya getiremeyen ve içinde derin bir boşluk bulunan bir karakteri layıkıyla oynamış kendisi. Braff dışında diğer başrolde öyle bir isim var ki izlemeye doyamıyor insan; Natalie Portman. Portman bu filmde öyle saf ve bir o kadar da sevimli görünüyor ki filmin hiç bitmemesini istemenizin sebeplerinden birini oluşturuyor bu.
Filmin senaryosu, bağımsızlığı bir kenara film ile bütünleşen, hatta başlı başına ayrı bir film olan muhteşem müziklerinden bahsetmeden olmaz. Filmin açılış sahnesinde çalan Coldplay imzalı Don't Panic, Remy Zero imzalı Fair, Zero 7'ın seslendirdiği In The Waiting Line ve filmin final sahnesini süsleyen Travis'in Love Will Come Through'su Garden State'yi kaçırmamak için sahip olmanız gereken nedenlerden sadece birkaçı.
Garden State aynı zamanda çok ince detaylara ve hayran olunası sahnelere sahip olan bir film. Filmin son 20 dakikasına girilirken Andrew'in en yakın arkadaşlarından biri onun içindeki boşluğu ona anlatabilmek için Andrew'i kaptığı gibi insanda terk edilmiş hissi yaratan bir yere götürür. İzleyenler bilir gittikleri yer son derece ironi kokan bir yerdir. Filmi inceden takip edemeyenler bu sahneyi gereksiz bulabilir ancak kesinlikle öyle değildir tabii. Sahne hakkında küçük de bir ipucu... Andrew, Mark ve Sam sağanak halinde yağan yamurun altında barakaların üzerine çıkarlar ve... Herneyse! O değil de uzun zamandır bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında yüzümü göğe kaldırıp, kollarımı da yana açarak duramıyorum ya bu beni çok hüzünlendiriyor. Lan yağmur gibisi var mı şu dünyada?

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Bir Başarı Hikâyesi

Apple ve Pixar'ın yaratıcısından kısa bir hayat dersi...

Üç Maymun

NBC ne yapmış böyle ya!

Kent

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim", dedin
Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
bir ceset gibi gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma!
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

Konstantinos KAVAFİS

Creativity (15)

EURO 2004 Final Bileti: 60 Euro
Barcelona Atkısı: 12 Euro
Bere: 4 Euro

Finalde kaybettiği gün Figo'ya Barcelona atkısı atmak: Paha biçilemez!

Dinlenmesi Gerekenler (25) - Nayu

NOT: Şarkının sözleri tersten okunduğu için bu kez sözleri yazamıyorum. Şarkı adını ters okumakla yetinin bu kez :)

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Eski Açık Sarı Desene

Futbolu ele alan filmler ve bunların hedef kitleleri bellidir. Goal ismindeki Tsubasa'nın filme çekilmiş versiyonu tam bir fiyaskodur. Ancak yine de bir dönem sabahları Tsubasa'yı izleyebilmek için erken kalkan erkek çocukları için caziptir. İzlerken "Bu ne böyle kardeşim, biraz gerçekçi olun" deselerde yanlarındakine çaktırmadan "Helal olsun be" diye içlerinden haykırmıyorlarsa ben de adam değilim. Demem o ki bu filmler erkek sinema izleyicisine hitap etmektedirler. Aynı filmleri izleyen bayanlar varsa belki de "Ah keşke böyle bir erkek arkadaşım olsaydı" diye düşünüyor olabilirler, bilemeyeceğim. Zira filme bundan başka bir gözle bakabileceklerine inanmıyorum. 2003 yılında çekilen Eski Açık Sarı Desene isimli Türk yapımı ve futbol temalı film ise bu açıdan diğer filmlerden sıyrılıyor. Ömer Ali Kazma'nın yönetmenliğini yaptığı film tek başına bir futbol filmi olmaktan çok öte. Hepsinin haricinde bir futbol filmi bile değil belki. Bir kültürün, bir ruhun, bir armanın, bir formanın ve turuncudan iz taşıyan tok bir sarı ile vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızının hikâyesi... Galatasaray'ın bir sezonunun öyküsü.
Eski Açık Sarı Desene teknik direktör Fatih Terim'in Galatasaray'ın başına ikinci kez geldiği 2002/2003 sezonunun bir maç süresine sığdırılmış kısa öyküsüdür. Her zaman maç öncesi ve maç sonrası soyunma odasındaki atmosferi merak edenlerin merakını giderecek türdendir. Filmde Fatih Terim'in takımı maçlara nasıl hazırladığı, soyunma odasında maç öncesi motivasyonu nasıl sağladığına tanıklık ediyorsunuz. Futbolun yeşil zemin üzerinde oynanandan ne denli farklı olduğunu keşfediyorsunuz. Filmin oyuncu kadrosunu ise filme alındıklarından bile bihaber olan futbolcular, yöneticiler ve teknik heyet oluşturuyor. Dolayısıyla Fatih Terim'i görüyoruz, Ümit Karan'ı görüyoruz, Hasan Şaş'ı görüyoruz, rahmetli Turgay Vardar'ı görüyoruz, belki Hakan Şükür'ü göremiyoruz ama büyük kaptan Bülent Korkmaz'ı görüp seviniyoruz.
"Futbol asla sadece futbol değildir" diye boşuna demiyoruz. Bu ayrıntı kokan cümleye dahil birkaç örnek görmek mümkün bu filmde. Hepsinden öte Galatasaray var bu filmde. Film ne kadar kötü olabilir ki yani? Evet, böyle de sübjektif yazılar yazarım ben. Zaten objektif olacaksam neden takım tutuyorum ki, değil mi ama?

Her Yağmur Yağdığında...

Her yağmur yağdığında ilk önce ben gelmeliyim aklına,
sonra toprağın kokusu.
Sevdiğin şarkıyı söylemeli damlalar,
"Bitmesin" demelisin!
Islanmaya çıktığında bahçene,
kedin dolaşmalı ayaklarına.
Her zamankinden daha çocuk gülümsemelisin yağmura,
aklında ben,
sonra toprağın kokusu!

Sana şiirler yazdığımı hatırlamalısın,
ve hatta ezberlediğin birini okumalısın hemen,
ya da boşver vazgeçtim,
Attila İlhan’dan olsun şiir,
hem de en gözlüklüsünden.
Yağmur da dinlemeli seni,
ki bana getirsin sesini,
Önce seni getirsin aklıma,
sonra toprağın kokusu!

Sevdiğin şarkıyı da söylemeli damlalar.
Sana yine şiirler yazmalıyım,
yasaklanmalı gözyaşların
ve ağlamalıyım yine
sana daha çok sarılamadığım için!

Her yağmur yağdığında ilk önce sen geleceksin aklıma,
sonra toprağın kokusu.
İçimde ıslanacak yine
seni sevmek korkusu!

İskender ADA

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 33

- Evet, nedir cevabın? (Cem Erman)
- Eşşoleşşek! (Kemal Sunal)

(100 Numaralı Adam)

Pazartesi Notları #27

  • Şampiyonluğumuz kutlu olsun. Metin Oktay'a, Ali Sami Yen'e, sarıya kırmızıya selam olsun! Hem bir yengeç vardı, ne oldu ona?
  • Saatler bir kez daha 20:45'e ayarlandı 10 Mayıs 2008 gecesi tüm Türkiye'de.
  • Kahve Dünyası'nın içi kahveli çikolata topları ne leziz bir buluştur. Akıl edenin aklını seveyim. Fiyatı da uygun sayılır hem.
  • Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu fakir ailelere dağıtılan kömürler yüzünden devletten 141 milyon 36 bin 221 YTL alacaklı olduğunu açıklamış. Seçim döneminde dağıtılan kömürlerin kerameti ortaya çıktı.
  • Samsun'un bir ilçesinde belediyeye koruması amacıyla DSİ tarafından tahsis edilen piknik alanına mescit icat edilmiş. Penguen karikatüristlerinden biri de bu olayı çok güzel karikatürize etmiş; "Allah korur"...
  • Hakan Şükür ve Deniz Baykal'ı birbirlerine çok benzetiyorum. Tip olarak değil tabii ki. Her ikisinde de keçi inadı var. Biri futbolu öteki CHP'nin yakasını bırakmamakta ısrar ediyor. Gerçi Hakan'a saygım sonsuz. Hakan candır.
  • Yaz geldi sayılır. Karpuz kabuğu denize düşeli epey oldu. Dolayısıyla börtü böcek de kendini insanoğluna gösterme derdinde. Kardeşim iyi güzel de hep benim penceremi mi buluyorsunuz içinden geçecek. Deli oluyorum size. Sinir oluyorum size. Girmeyin lan benim odama! Bak yersiniz gazeteyi. Bozmayın lan huzurumu benim. Aaaaaaa!
  • Finallerin bitmesini ve dolayısıyla Antalya'ya dönmeyi dört gözle bekliyorum. Fırsat bulduğum takdirde Karadeniz'i aratmayacak bir güzelliğe sahip olan dedemlerin sakinlerinin bir kısmını oluşturduğu yaylaya gideceğim. Uçsuz bucaksız arazide tepelerini kar bürümüş dağlara karşı haykıracağım. Sonra da o dağlar aynı şekilde bana karşılık verecek. Yankının eşsizliğine hayranım.
  • Van Gölü'nü kirletme yarışması tüm hızıyla devam ediyor. Elimizden pek bir şey gelmiyor tabii. Ancak bilgilenmek ve en azından çorbaya tuz katmak için http://www.vangolukirlenmesin.com/ sitesini ziyaret edebilir ve tabiata sahip çıkmak için çalışanlara ufak bir yardım manasında bir imza atabilirsiniz. Van Gölü çok sevinir buna.
  • Zamanda yolculuk mümkün müdür bilinmez. Her zaman kafamı kurcalar bu kurgu. Bu yüzdendir ki Back to the Future serisi en beğendiğim filmlerin başında gelir. Zaman ve mekanda yolculuk ile ilgili bulabildiğim her şeyi incelerim. Nikola Tesla'nın deneyleri bunların başında gelir mesela. Philadelphia Deneyi her zaman ilgimi çekmiştir. İnsanlar "Zaman makinası yapılabilseydi gelecekten bugüne gelirlerdi" tezini öne sürse de nereden biliyoruz ki gelmediklerini? Ben kendimi bununla avutadurayım, bahsini edeceğim şey biraz farklı zaten. Günümüz teknolojisi ile belli dönemlerin müziklerini dinleyebiliyoruz. 60'lar, 70'ler, 80'ler... Öncesi ve ötesi... Belli bir zamanda gelip gitmek, o dönem moda olan şeyleri öğrenebilmek için müzikten iyi bir zaman makinası olabilir mi acep?
  • Bir dönem cep telefonu sahibi öğrenciler arasında birbirine çağrı bırakma gibi hiçbir amaca hizmet etmeyen bir alışkanlık vardı. Ben buna çok sinir olurdum. Ne alaka lan?
  • 7 Mayıs 2008 günü http://www.blograzzi.com/ adlı internet sitesi Kültür Sepeti'ni "Günün Blogu" seçmiş. Neye göre, kime göre? İyiydik biz böyle.
  • Çıldırın, çıldırın!

11 Mayıs 2008 Pazar

Dinsiz Atatürk!

  • "Muhterem sanatkârlar, aziz arkadaşlar... Bizi yanlış yola sevk eden kötü niyetliler, bilesiniz ki çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatmışlardır. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti yok eden, esir eden, harap eden kötülükler hep din görüntüsü altındaki küfür ve melânetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Oysa elhamdülillah hepimiz Müslüman'ız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin gereklerini öğrenmek için şundan, bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esaslarını anlatmaya yeterlidir. Buna rağmen "Hafta tatili dine aykırıdır" gibi hayırlı, akla ve dine uygun konular hakkında, sizi kandırmaya çalışan kötü niyetlilere inanmayın. Milletimizin içinde gerçek ve ciddi alimler vardır. Milletimiz bu gibi alimleriyle övünür. Onlar milletin ve ümmetin güvenine sahiptirler. Bu gibi ulemalara gidin. "Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?" deyiniz, fakat genel olarak buna da ihtiyaç yoktur. Özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâm'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın; o şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın gerçekleştiği bir din olmasaydı son olmazdı, ahir din olmazdı."
  • "Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslâm'ın kafirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, akılladır."

Erik Ağacı

Avludaki erik ağacı bir küçük bir küçük,
benzemiyor doğru dürüst bir ağaca bile.
Ama gene de parmaklıkla çevrili dört yanı,
korunsun diye güvenlik içinde.

Büyüyemiyor, zavallıcık,
büyümeyi isterdi tabii.
Çok az görüyor güneşi,
yapacak bir şey yok artık.

Erik ağacı erik vermiyor hiç.
Gel de erik ağacı olduğuna inan.
Ama gene de bir erik agacı o,
belli yapraklarından.

Bertolt BRECHT

Leyla Gencer'i Kaybettik

Türkiye'nin opera dünyasına kazandırdığı en önemli isimlerden ve 20. yüzyılın en büyük divalarından biri olarak tanınan Leyla Gencer, Milano'daki evinde 80 yaşında yaşama veda etti. "La Diva Turca"nın naaşı vasiyeti üzerine San Babila Kilisesi'nde düzenlenecek cenaze töreninin akabinde yakılmak üzere krematoryuma götürülecek. Daha sonra yine vasiyeti üzerine İstanbul'a getirilecek olan külleri Ortaköy'de yapılacak bir törenle Boğaz sularına bırakılacak.

61'inci Cannes Film Festivali

Kaydadeğer bulduğum ender film festivallerinden biridir Cannes Film Festivali. Festivalde yarışacak filmleri takip etmekten büyük haz alırım. Hele bir de festivalin yarışma bölümünün sonuçları açıklanmadan aday filmleri izleme fırsatı bulursam ve kendi favorilerimi çıkarabilirsem değmeyin keyfime. Geçtiğimiz günlerde festivalin organizasyon komitesi Altın Palmiye için yarışacak 20 filmi basına tanıttı ve bu filmlerin gösterim günleri ile saatlerini de açıkladı. Altın Palmiye'yi kazanmak için çaba gösterecek olan filmlerden biri de Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi Üç Maymun. 14 Mayıs akşamı Fernando Mereilles'in Blindness isimli filmi ile açılışını yapacak olan festivalde 16 Mayıs akşamı Ceylan'ın filmi izleyici karşısına çıkacak. Altın Palmiye'yi kazanan film 25 Mayıs akşamı açıklanacak ve büyük ödül Robert de Niro tarafından verilecek.