25 Nisan 2008 Cuma

The Bucket List

Klasiktir, başımıza bir şey gelmeden önlem almayız. Eşyanın tabiatı gereği bu dünyanın her yerinde böyledir. Çok zengin de olabilirsiniz, yoksulluğun dibine vurmuş da olabilirsiniz. Henüz hayatınızın baharında da olabilirsiniz, hayatınızın baharında açan çiçekler yapraklarını dökmüş de olabilir. Zamansız gelir amansız hastalıklar. Bir yerinizde hafif karıncalanmalarla başlar durum. Önemsemezsiniz. Ağrıya bırakır yerini karıncalanma. Onun da geçeceğini düşünürsünüz. Ancak günler ilerledikçe rahatsızlık artar. Doktorunuzun karşısına geçtiğinizde doktor acımasız davranarak size bahşedilen gözlerle dünyaya ne kadar daha bakabileceğinizi doğrudan söyler yüzünüze. Bir Kemal Sunal filmi değildir içinde bulunduğunuz durum. Bir başkasının dosyaları ile karışmamıştır dosyalarınız. Artık sizi ne sahip olduğunuz milyon dolarlar kurtarabilecektir, ne de yakınlarınızın sevgisi. O an geçmişinize doğru baktığınızda aslında pek de eğlenceli bir hayat yaşamamış olduğunuzu hatırlar, acı tebessüm kondurursunuz yüzünüze. O tebessüm çok şey anlatır bir anda...
Edward Cole ve Carter Chambers da hayatlarının sonbaharıda yüzlerine böyle bir tebessümü oturtmuş iki ihtiyar. Edward çok ünlü bir hastanenin sahibidir. Dolayısıyla paraya para demez. Her istediğini alabilecek kadar parası vardır, sağlığı dışında. Carter'ın ise, Edward'ın aksine, sahip olduğu tek şey ailesidir. Onlara olan sevgisi kendisi için en büyük hazinedir. Lâkin sevgi her zaman sağlık getirmiyor. İki ihtiyar ölümcül bir hastalığın pençesinde olduklarını öğrendikleri an dünyaya sırt çevirmek yerine hayatın güzel yanlarına sarılmayı seçerler. Edward'ın parası ve Carter'in cesareti her ikisine de yetecektir. Kalan günlerini hastane odasında geçirmek yerine o güne kadar görmeyi isteyip de göremedikleri yerleri görmeye, yapmayı isteyip de yapamadıklarını yapmaya harcamaya karar verirler. Hasta ihtiyarlar için hayat bundan sonra başlayacaktır.
The Bucket List ölümcül bir hastalığa yakalanmış iki ihtiyarın kalan günlerini bir hastane odasında harcamak yerine günlerini gün etmeyi seçmelerinin hikâyesidir. Alırlar ellerine bir kağıt kalem ve teker teker yapmayı istedikleri şeyleri yapmaya başlarlar. Yarış arabalarına atlayıp sürat yaparlar, paraşütle atlarlar, dövme yaptırırlar, Tac Mahal'e giderler, Himalayalar'a çıkarlar...
A Few Good Men, Misery ve The Princess Bride gibi başarılı yapımlardan tanıdığımız Rob Reiner'in yönetmelik koltuğunda oturduğu filmin belki de en büyük başarısı Oscarlı iki büyük ismi biraraya getirmiş olması. Aşmış aktörler Jack Nicholson ve Morgan Freeman'dan bahsediyorum. Her iki aktör de ilk kez birlikte çalışmış ve ortaya beklendiği gibi oyunculuk yönü çok kuvvetli bir yapım çıkmış. Nicholson Edward Cole karakterine hayat verirken, Freeman da Carter Chambers'ı canlandırmış. Filmde aynı zamanda Morgan Freeman'ın oğlu Alfonso Freeman rol almış.
The Bucket List baştan sona izleyeni eğlendirmeyi başaran, Jack Nicholson ve Morgan Freeman'ı aynı yapımda göstererek yüz güldüren ve dramatik sonu için mendilleri hazır ettiren bir film. Ölümcül hastalıkların sadece yas tutmayı gerektirmediğinin, aslında dillere destan bir hayat jübilesi yapabilmek için bir fırsat olduğunun altını çizen bir yapım aynı zamanda.

21 Nisan 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #24

  • Ölüyorum tanrım
    Bu da oldu işte.
    Her ölüm erken ölümdür, biliyorum tanrım.
    Ama ayrıca aldığın şu hayat
    fena değildir...
    Üstü kalsın...
  • Kâzım Koyuncu'nun hastalığı boyunca kendi internet sitesine yazdığı umut dolu mektupları okudum az önce. İnsan bir garip oluyor ve isyan ediyor ister istemez.
  • Sunay Akın'ın ölüm üzerine çok güzel bir sözü var. Kâzım Koyuncu, Kemal Sunal, Barış Manço... Bu isimler ve daha niceleri aklıma geldikçe bu sözü hatırlıyorum: "Doğum herkesi eşitler, ölüm ise seçkin insanları ortaya çıkarır"...
  • Trabzon'da merkezi sistemden kaynaklanan frekans karışıklığı sonucu öğle ezanı yerine Zeki Müren'in bir şarkısı cami hoparlörlerinden yayınlanmış. Duymasın birileri.
  • Kesintisiz 8,5 saat Play Station oynayınca sol baş parmağınız iflas ediyormuş. Ben bugün bunu öğrendim.
  • Bir Çin atasözü duydum dün. Çok hoşuma gitti. Aktarıyorum: "Soran 5 dakika, sormayan bir ömür boyu aptaldır"
  • Joe Satriani yeni albümündeki bir parçaya "Aşık Veysal" adını vermiş. Soyisimdeki yanlıştan ötürü özür dilese de biz kutladık onu zaten.
  • Starbucks'taki Caramel Macchiato ne güzel bir içecektir öyle. Kahveden nefret eden bana bile kahveyi sevdirecek bu gidişle.
  • Ligin erken finali önümüzdeki pazar akşamı Ali Sami Yen Stadyumu'nda... Kazanan taraf büyük ihtimalle şampiyon olacak. Saha ve seyirci avantajı bizde. Biletlerimizi aldık cehenneme bekçilik yapmak için...
  • Sizlere bu Pazartesi Notu'nu 36 saatlik bir uykusuzluk ve 1,5 saatlik bir halı saha maçının verdiği yorgunlukla beraber yazıyoruaaaaaağğğhhhhh! Yatsam iyi olacak belki de.
  • İstanbul Küçükbakkalköy'de "Abooov" isimli bir lokanta var. Sahibi Adanalı. Muhteşem kebaplar yapıyorlar. Ben parmağımı bile yedim. O derece yani!
  • Neden hep filmlerde ve dizilerde şüpheliyi sorgulayan polis sandalyeye ters oturur?
  • Selam olsun!

20 Nisan 2008 Pazar

God of War 2: Divine Retribution

Son zamanlarda kendime ve Kültür Sepeti'ne vakit ayıramıyor oluşumun yegâne sebebidir bu oyun! Pişman mıyım peki? Asla!

Ömer Hayyam'dan (2)

  • Ey özünün sırlarına akıl ermeyen;
    Suçumuza, duamıza önem vermeyen;
    Günahtan sarhoşum, ama dilekten ayık;
    Umudumu rahmetine bağlamışım ben.
  • Büyükse de isyanım; kötülüklerim,
    Yüce Tanrı'dan umut kesmiş değilim;
    Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın
    Rahmete kavuşur elbet kemiklerim.
  • Tanrım bir geçim kapısı açıver bana;
    Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana;
    Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni
    Haberim olmasın gelen dertten başıma.
  • Ey Zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
    Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
    Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
    Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.
  • Her sabah yeni bir gün doğarken,
    Bir gün de eksilir ömürden;
    Her şafak bir hırsız gibidir
    Elinde bir fenerle gelen.
  • İçin temiz olmadıktan sonra
    Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
    Hırka, tesbih, post, seccade güzel:
    Ama Tanrı kanar mı bunlara?
  • Felek ne cömert aşağılık insanlara!
    Han hamam, dolap değirmen, hep onlara.
    Kendini satmayan adama ekmek yok:
    Sen gel de yuf çekme böylesi dünyaya!
  • Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
    Ne yapacağımı da yazmışsın önceden.
    Demek günah işleten de sensin bana:
    Öyleyse nedir o cennet cehennem?
  • Ferman sende ama güzel yaşamak bizde:
    Senden ayığız bu sarhoş halimizde.
    Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
    İnsaf be Sultanım, kötülük hangimizde?
  • Camiye gittim, ama Allah bilir niye:
    Ne namaz kılmaya, ne dua etmeye.
    Eskiden bir kilim aşırmıştım camiden:
    O eskidi gittim yenisini yürütmeye.

19 Nisan 2008 Cumartesi

İstanbul Oyuncak Müzesi

Sunay Akın... Çoğumuz yazar kimliğiyle tanırız onu. Ancak o yazar kimliğinin çok ötesinde aslında. Herkes gibi bir hayali vardı onun da. Ancak onun hayalini özel kılan günü geldiğinde gerçekleştirebilecek olmasıydı. İmkânsız bir şey istemedi o. Son derece muhteşem bir hayale sahip olsa da Türk toplumunun yadırgamadan geçeceği bir fikir değildi onunkisi.
Çocukluktan yeni çıkmıştı. Bir daha oyuncaklar olmayacaktı hayatında. Olamazdı çünkü. Yetişkinliğe bir adım atmayagörsün insan, hayalgücünün gelişmesine en büyük olanağı sağlayan oyuncaklardan uzak bir ömür sürmek boyun borcudur bir bakıma. Hep çocukları olması, onların oyuncaklarına dokunabilmesi ihtimali ile yaşar. Fakat Sunay Akın'ın bakış açısı farklıydı. Dünyanın dört bir yanını dolaştı. Gittiği her yerden oyuncaklar elde etti. En nihayetinde binlerce parçadan oluşan bir koleksiyona sahip oldu. Yine de bunları sadece kendini tatmin etmekte kullanamazdı.
İstanbul Göztepe'de ailesinden kalma 5 katlı bir köşke sahipti Akın. Öyle bir köşk ki birçoğumuzun sahip olması halinde kendinden başka kimsenin yararına kullanmaya kıyamayacağı bir köşk. Sunay Akın bu köşkü içinde bir yerlede hâlâ çocukluklarını yaşayanlara açacaktı. Maksadı buydu. Bunun için ülke ülke dolaşıp oyuncaklar topladı. 23 Nisan 2005 tarihinde ise bu köşkü İstanbul Oyuncak Müzesi adı altında kamuya açtı.
Uzun zamandır aklımdaydı benimde. Bulduğum ilk boş vakitte gidip görmek istiyordum bu hayal alemini. Beklenen gün bugünmüş. Sıcağı sıcağına izlenimlerimi ve yasak olduğu halde çekmeyi başardığım fotoğrafları paylaşmak istedim. Bir gazetede çalışsam iyi fotoğraflar yakalayabilirdim sanırım.
Başlangıçta bulmakta zorlanacağımı düşündüğüm müzeye çok rahat ulaştım. Göztepe'de bulunan Erenköy Kız Lisesi'nin sağında bulunan ilk sokaktan girdiğinizde Bağdat Caddesi'ne doğru 10 dakika yürümeniz gerekiyor. Zaten sokağa girdiğiniz andan itibaren müzeyi işaret eden levhalar işinizi kolaylaştırıyor. Müzenin bulunduğu sokağa adımınızı attığınız andan itibaren sizi karşılayan zürafa şeklindeki sokak lambaları etraftaki gizemli havaya kendinizi kaptırmanızı sağlıyor. Sonrası malum... Kendinizi müzeye atıyorsunuz ve olanlar oluyor. Gişeden son derece uygun fiyata biletinizi aldıktan sonra elinizdeki fotoğraf makinasını gören görevli fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söylüyor. Makina flaşlarının oyuncaklara vereceği zarardan bihaber olmadığım için gizli saklı bulduğum tüm fırsatları flaşsız fotoğraf çekeren değerlendirmeyi başardım.
Müzenin dekorasyonu ve yaratıcılığı had safhada. Girdiğiniz her oda belli bir kompozisyonu yansıtıyor. Ve öyle manidar odalara giriyorsunuz ki an geldiğinde bulunduğunuz yerin bir oyuncak müzesinden çok daha öte bir yer olduğunu düşünüyorsunuz. Örnek verelim hemen... Üçüncü katta hemen solunuzda bulunan odaya girdiğinizde fonda çalan Schindler's List filminin dramatik jenerik müziği eşliğinde küçük bir plazma televizyonda oynayan İkinci Dünya Savaşı görüntülerine tanıklık ediyorsunuz. Ekranın yanında dizilmiş savaş mağduru çocukların yürekleri burkan fotoğrafları da cabası. Bu odada kurulan platformlardan birinde Nazi askerlerinin oyuncaklarını görüyoruz. Hemen arkalarında Adolf Hitler konuşma yapmakta. Başımızı biraz aşağıya çevirdiğimizde ise bu platformun savaşta katledilmiş ve yakılmış insan yığınları üzerine kurulduğunu görüyoruz. Ve oyuncakların yanına iliştirilmiş bir not... Notta Birinci Dünya Savaşı'nın 1 Eylül 1939'da Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesiyle başladığı ancak bunun bir yanılgı olduğu yazılıyor. Yazıya devam ettiğimizde ise 1933 yılında Adolf Hitler'in çocuklara oyuncak askerler dağıttığı ve o vakitler savaşı sevdirdiği çocukları 1939 yılında başlayan savaşta cepheye gönderdiği, dolayısıyla savaşın üstü kapalı da olsa 1933 yılında başladığını okuyoruz.
Bir başka odaya yöneldiğimizde odanın bir tren kompartımanı şeklinde dizayn edildiğine şahitlik edip, yüzümüze aptal bir tebessüm konduruyoruz. İfadelerimin biraz yemek tarifini andırdığının farkındayım... Bu gereksiz nottan sonra sanal gezimize devam edelim. Aynı odada haliyle tarihteki belli dönemlerde kullanılmış trenlerin oyuncaklarını ve haklarında yazılmış kısa notları görüyoruz. Bu odada biraz oyalanıp anne ve babayı telefonla arayıp o an orada olsalar çok duygulanacaklarını belirtip devam ediyoruz.
Odadan çıktığımızda Sunay Akın'ı görüyoruz. Biraz peşine takılıp müzeyi onun anlatımıyla geziyoruz ki bunun verdiği haz da bambaşka bir şey. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, Sunay Akın her hafta sonu büyük bir aksilik olmazsa müzedeki yerini alıyormuş. Bilginize...
Odaların biri ise bambaşka... Adımınızı attığınız an kendinizi uzaya çıkmış gibi hissediyorsunuz. Kapkara bir tavan ve tavana serpiştirilmiş minik ışıklar. Uzay Yolu ve Yıldız Savaşları karakterlerinden, Yuri Gagarin ve Neil Armstrong'a; Godzilla'dan Ay'a ayak basıldığı tarihin gazete manşetlerine kadar hepsini bu odada görüyoruz.
Müzenin belki de en etkileyici yerinden bahsedeceğim şimdi: Tuvalet! Garipsemeyin lütfen. Tuvaletin içine girmedim. Neden böyle bir aptallık ettiğimi anlamıyorum ama orada da ilginç bir şeyler olacağına inanıyorum. Neyse... Ben tuvalete giden yoldan bahsedeceğim zaten. Müzenin giriş katı üçüncü kat. Giriş katının alt tarafında kapalı ve açık çok hoş bir kafeterya var. Biz burayı da geçiyoruz ve ilk kata iniyoruz. Bu katın sağ tarafında oldukça büyük bir sinema salonu var. Sağa dönmüyoruz tabii.Sol tarafa adımımızı attığımız an sanki müzeden çıkmışız ve bir denizaltında seyretmekteymişiz hissine kapılıyoruz. Çünkü koridor ve duvarlara yerleştirilen objeler size olduğu gibi bu havayı hissettiriyor. Duvarlarda bulunan pencereler aslında birer akvaryum ve içinde akvaryum köpekbalıkları cirit atıyor. Bu pencerelerin önünde birer fotoğraf çekilip bir üst kata kafeteryaya gidip biraz mola alıyoruz.
İstanbul Oyuncak Müzesi'nde yer alan oyuncakların önünde bulunan etiketlerde yapıldığı ülke ve yapım tarihini görmek mümkün. Gördüğüm en eski tarih 1880. Müzede benimle aynı jenerasyona dahil bütün çocukların illa ki sahip olduğu teneke arabalara, solo testlere, katlı bardaklara, kamyonlara, plastik askerlere, kuklalara (ki kuklalardan bir tanesi Müjdat Gezen'i canlandırmakta) ve hatta Cin Ali'ye bile rastlamak mümkün. 22 yaşındaki ben bile nostalji yaşadıysam, annelerimiz ve babalarımızı burada dolaşırken düşünemiyorum.
İstanbul Oyuncak Müzesi'nde Pele'nin Halit Kıvanç adına imzalayıp ona hediye ettiği topu da görmek mümkün. Yazı burada sona erecek ve ben bu ayrıntıyı es geçmek istemedim. Daha fazlası için müzeyi ziyaret etmeniz daha hoş olacaktır. Ben yine de aşağıda çekebildiğim fotoğraflardan birkaç tanesini daha paylaşıyorum. Evet, bugün çok mutlu ettim kendimi!

Hiroşima ve Nagasaki'ye Atom Bombasını Atan Uçak


















Bebekler ve İtfaiye Araçları


















Beyaz Saray ve Askerler


















Cin Ali Kitapları


















Kızılderililer


















Çocuk Müjdat Gezen


















Pastacı Kız


















Polis Arabaları


















Vapur

15 Nisan 2008 Salı

Dinlenmesi Gerekenler (23) - Fırtınam

Çoban oldum gidiyorum yapayalnız bu diyardan
Kırbacın vurma yüzüme düşürür halim zora
Karın oldum eriyorum güneş olma yamacımda
Irmağın olurum senin suların önünde durma

Yolum uzun gör güzelim
Vakit doldu ben gideyim
Küçük yaşta ağlar oldum
Fırtınamsın benim
Sen estikçe ben titrerim

HAYKO CEPKİN

Barış İle!

Bir jest mi bu? Kesinlikle değil. Söz konusu bir insanlık ayıbıysa ve bunun hakkında bir şeyler karalama fırsatım varken, bunu yazabileceğimden çok daha iyi ifade eden Mobius'un yazısına yönlendiriyorsam okumanız için... Okuyun ve düşünün efendim!

BARIŞ İLE!

14 Nisan 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #23

  • Kocaeli'de bir grup genç bir kargayı yapıştırıcı ile kaldırıma yapıştırmış. Oysa ki biz hayvanları çok seven bir millettik. Bunu yapan hayvanları kınayalım
  • İstanbul'un her yeri laleler ile donatıldı. Lale Devri'ne dönmüş gibi olduk :p Şaka bir yana, zaman zaman sarı ve kırmızı renkteki laleleri yan yana görüyorum. Fotoğraflamak lâzım onları...
  • O kadar güzel kelimelerimiz var ki aslında; netekim, binaenaleyh, mamafih, velev ki, bilmukabele, filhakika ve velhasılıkelam gibi... Kullanalım onları. Yok olmasınlar!
  • Uzun zaman oldu bir film yazısı yazmayalı. Özledim sanki!
  • Traş köpüğünün gecenin bir yarısı kendi kendine köpük fırlattığına şahit oldum dün. Daha neler gelecek başımıza!
  • Bolu'da sele kapılıp kaybolan bir çocuğun ailesine kaymakamlık arama için dalgıç elbisesi hediye etmiş. Ne diyelim ki buna?
  • Erikler henüz olgunlaşmasa da çıktı. Mevsimi çabuk geçen bu meyveyi bol tuzla tüketmek gerek.
  • Zeytin ile hâlâ barışamadım. Ben bu kahvaltılığı hiç bir zaman sevemeyeceğim galiba.
  • "Fırtınamsın benim, sen estikçe ben titrerim" ne de güzel bir şarkı sözüdür.
  • Çam balı da güzel bir şey mesela.
  • Sınavın orta yerinde uçlu kalemin ucunun bitmesi kötü bir durum.
  • Pazartesi Notları'nın bitmesi kadar değil elbette!!!

13 Nisan 2008 Pazar

Ice Age 3

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 30

Have you ever danced with the devil in the pale moonlight? - (Batman - Jack Nicholson)

Bir Konser ve Bir Albüm

Geçtiğimiz günlerde müzikseverler için çok güzel iki haber duyuruldu. Bunlardan biri dünyaca ünlü tekno grubu Metallica'nın önümüzdeki yaz İstanbul'da vereceği konser ile ilgili. Grubun resmi internet portalında Türkçe olarak yapılan açıklamaya göre 27 Temmuz 2008 tarihinde Metallica Türk hayranlarıyla İstanbul Ali Sami Yen Stadyumu'nda buluşacak.
İkinci haber ise son albümleri 10 yıl önce çıkan ve dolayısıyla uzun süredir hayranlarına heyecanlı bir bekleyiş veren başka bir gruptan... Portishead'den söz ediyorum tabii ki. Grupla aynı ismi taşıyan ikinci albüm 1997 yılında piyasaya çıkmıştı. O günden beri yeni bir albümü yoktu Portishead'in. Yapılan açıklamaya göre bu ayın 28'inde grubun üçüncü albümü olan Third bekleyenleri ile buluşacak. Biz Portishead hayranlarını ise teypten gelen cızırtılı sesin odayı kapladığı ışıksız geceler bekleyecek.

7 Nisan 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #22

  • Çelik'in "Yüce Atatürk" şarkısını dinledim az önce. Uzun zaman olmuştu... Duygusallık bir yanda, düşünceler bir yanda...
  • Chelsea'yi destekleyeceğim ulAn!
  • Bundan sonra trafik kazası yapan vatandaşlar işi polise bırakmadan kendi aralarında anlaşabileceklermiş. İlginç!
  • Bu da oldu! Number 1 Tv erotik klip yayınlamakla suçlanmış.
  • Yağmur yağdı bugün. Kollar yine açık, yüz yine göğe kalkık...
  • MSN Messenger kullanmakta dünya üçüncüsüymüşüz. 25 milyon Türk kullanıcısı varmış bu hizmetin.
  • Akdeniz Üniversitesi'ne dün saldırıda bulunulmuş. Her zaman şikayet ederdim o kampüse insanların elini kolunu sallayarak girdiğinden... Yahu adam belinde silahla kampüse giriyor, güvenlikler ne yapıyor?
  • "Kanka" ve "Yavuklu" en nefret ettiğim kelimeler arasında rahatlıkla ilk ikiye girer.
  • Tekken 5 ne güzel bir oyunumuzdur.
  • Simit ve ayran çok güzel bir ikili oluşturuyorlar. Cidden!
  • En yakın zamanda Sunay Akın'ın Göztepe'deki Oyuncak Müzesi'ni görmek istiyorum. Oyuncak askerler ve kızılderililer de vardır orada.
  • Antalya Atatürk Havalimanı civarında yaşayan insanlara çok üzülüyorum. Yaz da geliyor. Saatte 30 uçağın inip kalkması onları ne denli sinir ediyordur, Allah bilir.

31 Mart 2008 Pazartesi

Pazartesi Notları #21

  • Merhaba. Sıcağı sıcağına bir haber... İzmir EXPO 2015'i kazanmış. Paris'de yapılan oylamaya katılan cumhurun başkanı ve bakanlar sevgi pıtırcığı gibiydiler. "Gavur İzmir" işine gelince güzel İzmir oluyor değil mi? Unutmadan, tebrikler İzmir!
  • İnsanların maaşlarıyla oynayıp, başta ekmek olmak üzere her şeye zam bindirip vatandaşı kendine muhtaç etmek garip bir strateji olsa gerek.
  • Dağdaki çoban ile aynı oy hakkına sahip olan Aysun Kayacı bu duruma fena içerlemiş. Kendisi çok çalışıp çok kazanıyormuş. Çok fazla vergi ödüyormuş ve dolayısıyla daha fazla oy hakkına sahip olmalıymış. Vergi ödemek ile oy kullanma arasında kurulan muhteşem bağı bırakıp Aysun Kayacı'ya cevap verme gereği hisseden bir Akepe milletvekiline mikrofonu uzatalım. Kendisi ne mi diyor? Aysun Kayacı o mebusun ağzını açtırmamalıymış çünkü o mebus Kayacı'nın nasıl para kazandığını biliyormuş! Başımızdakilerin ağızları da ne kadar düzgünmüş.
  • Anayasa Mahkemesi Akepe'nin kapatılmasına ilişkin davayı bugün kabul etti. Vatana hayırlı olsun!
  • Feroz Ahmad'ın Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945-1980) isimli kitabını bir proje için aldım. Geçmişinden habersiz günümüz Türk gençliğine ışık tutar bu kitap. Duyurulur.
  • Last.fm galiba kullanıcısının hislerini okuyor. Ardı ardına içimden geçen sanatçıları çaldığı yetmiyormuş gibi mırıl mırıl mırıldandığım parçaları da çalınca bir şaşkın oluyorum.
  • Bang bang Lucky Luke!
  • Küçükken Şirinler'i izlerdim. Gereksiz bulurdum ama can sıkıntısıydı işte. Şirinler'in açılış jeneriğinin sonunda bir adam konuşurdu "Uslu bir çocuk olursanız belki bir gün Şirinler'i bile görebilirsiniz" diye. Sırf bu mavi veletleri görebilmek için uslu olduğum bilirim. Bu saatten sonra da gözükmesinler gözüme. Vallahi de billahi de Gargamelleşirim!
  • Ekler ne muhteşem bir şeydir. Ancak kreması kakaolu olmayacak.
  • Bugün mırra hakkında birçok şey duydum. En kısa zamanda denemek istiyorum.
  • Kalliiiiiiii! Rahat bırak artık Galatasaray'ı!
  • Bir aralar Telsim vardı. Şimdi ismi değişti. İşte ben o GSM operatörünü kullanıyorum ama hiç memnun değilim. Önce teker teker bütün eski kampanyaların içine ettiler. Şimdi de "geyik" adı altında sabahtan akşama kadar bir sürü aptal mesaj gönderiyorlar.
  • Kariyer günleri başladı. Listede heyecan yaratan şirketler ve isimler var. Dersler bir süreliğine bekleyecek anlaşılan.
  • Erdil Yaşaroğlu ne yüce bir insandır!
  • Kuran harflerinin kullanılmıyor olması ülkemizin ileriye gidememesinin yegâne sebebiymiş. Ekşi'den biri çok güzel yanıtlamış: "Zaten Suudi Arabistan her sene Ay'a, Mars'a araç gönderiyor"
  • Dünyanın en büyük umumi tuvaleti İstanbul'da açılacakmış. Kötü bir şey değil de bunu manşetlere taşımanın anlamı nedir?
  • Vazgeçtim lan! Kötü bir şey! Sadece tek bir yere bilmemkaçyüz metrekare tuvalet yapacağına farklı bölgelere daha küçük ama daha fazla tuvalet yapsana. İhtiyacı olan insan neden işkence çekmek zorunda?
  • Esen kalın!

DÜZENLEME: Expo İzmir'den alınmış efendim. Yazıktır, günahtır... Dalga geçmeyin bizimle!

30 Mart 2008 Pazar

Creativity (13)

Katil & Maktül

Yüksek Sadakat'in uzun süredir heyecanla beklediğim albümü Katil & Maktül geçtiğimiz pazartesi günü piyasaya çıktı. Açıkçası albümü alırken önyargılarım vardı. Çünkü bir önceki albüm gerçekten efsaneydi ve üzerine koyamayacaklarından şüphe duyuyordum. Ancak albümü dinledikten sonra bu kanım değişti. Hani bazı albümler vardır ilk dinlediğinizde beğenmezsiniz. Ancak nasıl ki çay demlendikçe daha büyük bir haz verirse insana, bu albümler de dinlendikçe daha çok beğenilir. Fakat Katil & Maktül bu tip albüm değil. Dinlenmeye başlandığı andan itibaren dinleyeni avuçlarına almasını bilen bir albüm yapmış Yüksek Sadakat. Kendilerine has müziklerini hiç bozmadan devam ettirmeyi bilmişler. Gerektiğinden tempoyu artırmış gerektiğinde ise aşağı çekmeyi başarmışlar. Albümü edindiğim günden bu yana kaç kez dinlediğimi de bilmiyorum. Özellikle Aşk Durdukça, Ben Seni Arayamam ve Hiçbir Şey Yerini Tutmaz adından çok söz ettirecek gibi. "Demişti" dersiniz!

29 Mart 2008 Cumartesi

Dragon Ball

Dragon Ball dedim de...

Avatar: The Last Airbender

Küçüklüğümden beri, yani uzun zaman sonra ilk defa bir çizgi diziyi takip eder oldum. Çocukluğumda Küçük Golcü ve Dragon Ball gibi çizgi dizilerin hastasıydım. Her sabah 20'şer dakikalık bölümleri izleyebilmek için çok erken saatte kalkardım. Dediğim gibi çocuktuk tabii. Çizgi dizi izlemeyecektim de ne izleyecektim. Ancak hiçbir zaman abartmadım bunu. Yani Pokemon'daki Pikachu'ya özenip pencereden atlayanlar gibi olmadım. Kaptırdım kendimi ama tadında bırakmasını da bildim. Ortaokuldan sonra ilk defa, bu yaşımda yeni bir çizgi diziye başladım. İsmi Avatar: The Last Airbender... Çizgi dizinin hikâyesi ise şöyle... Dünyada 4 adet ulus vardır. Bunlar Ateş Ulusu, Su Ulusu, Hava Ulusu ve Toprak Ulusu'dur. Bu dört ulus da sahip oldukları elemente hakimdirler. Bu elementleri bükerek her türlü işlerini görebilmektedirler. Hatta savaş stillerini dahi sahip oldukları elementler oluşturmaktadır. Tüm bu ulusların dışında Avatar adında tüm elementlere hükmedebilen bir kişi daha vardır. Bu kişi bir döngüye de sahiptir. Her nesilde bir ulustan çıkmaktadır ve yaşamı son bulduğu an sıradaki ulusta yeniden hayat bulmaktadır. Sahip olduğu yetenekler sayesinde Avatar tüm uluslar arasındaki barışı korumaktadır. Ancak Hava Ulusu'ndan olan son Avatar Aang bir gün ansızın ortadan kaybolur. 100 yıl boyunca sırra kadem basar. Bu süreç içinde Ateş Ulusu kontrolden çıkar ve dünyaya hükmetme arzusu içinde diğer uluslara savaş açar. Diğer ulusların tek umudu olan Avatar Aang'in yokluğunda, Ateş Ulusu Hava Ulusu'nu yeryüzünden silmiştir. 100 yıl boyunca bir buz kütlesinin içinde kapalı kalan Avatar Aang, Su Ulusu'ndan iki genç tarafından bulunur. 100 yıllık bir aranın ardından dünyaya dönen Aang hiçbir şeyin bıraktığı gibi olmadığını görür. Üstelik ulusu da yeryüzünden silinmiş olduğu için artık kendisi dünyadaki son Havabükücü'dür. Kendisini buz kütlesinin içinden kurtaran kardeşler Sokka ve Katara'nın da yardımıyla Ateş Ulusu'nu yenmek için mücadelesine başlar.

28 Mart 2008 Cuma

Mar Adentro

Başlangıçta her şey karanlıktır. Sadece hiçlik söz konusudur. Öncesi vardır ama kimin için olduğu belirsizdir. Bilinç yoktur... Var olmadığınız için herhangi bir şeyden haberdar da değilsinizdir. Zaman denen kavram sizden önce ne kadar işlemiştir? Merak etmezsiniz. Sonra... Siz karanlığın içinde bilinçten yoksun bir halde dolanırken bir çift el uzanır ve çeker sizi ışığın kalbine. "Hayat" denen şeyle o an tanışırsınız. Bir anda ortadasınızdır işte. Hiçlikten ve karanlıktan sıyrılmışsınızdır, yeniden içine döneceğiniz güne kadar. Ağlayarak hayata merhaba demişsinizdir yani. Önünüzde uzun olarak addedilen ama hiçbir zaman uzun bulunmayan bir hayat vardır. Sizindir o. Doğuştan sahip olduğunuz yegâne gerçektir. Zamanla kaptırırsınız kendinizi. Hayatınız kendi avuçlarında oynatıyordur sizi. Siz bundan memnun olursunuz. Zaman akar, akar, akar... Gün gelir her şeyin rutin olduğunun farkına varırsınız. Acı gerçekleri yüzünüze yüzünüze vurmaya başlar hayat. Yine de bırakıp gidemezsiniz. Bir gün her halükârda terk edeceğiniz gerçeği de bunu değiştiremez. Bırakamazsınız işte. Hayat her ne kadar çıkmaz sokaklara çıkarsa da yolunuzu, her ne kadar bir gün önceyi ertesi gün yeniden yaşatsa da "Ben gidiyorum" diyemezsiniz. Hayat tatlıdır çünkü... Hafife alınmayacak kadar tatlı... Düşünürsünüz o an hayatın size tanrı tarafından yapılmış büyük bir şaka olduğunu. Şairin dediği noktaya varırsınız istemezcesine... Çünkü hayat gerçekten kısa bir öyküdür uğruna upuzun acılar çektiğimiz ve kısa bir türküdür bir kez daha söyleyebilmek için delirdiğimiz! Yani yine de farkındayızdır hayatın nihayetimize hazırlanma sürecimiz olduğunun.
Peki ya varoluşun hayattan sonraki diğer gerçeği olan ölüm... Adının geçtiği yerde bulunan her şeyi ciddiyetsiz kılandır o. Sonu meçhul olmasına karşın soğuk olandır. Ne kadar kaçılırsa kaçılsın bir gün mutlaka hayata sahip her şeyi boşluğuna çekecek olandır. Belki de Yahya Kemal'in dediği gibi ömrümüzün en feci işi değildir. Çünkü nihayetinden önce de ölür kişi. Cicero'ya göre de iyiliklerden değil kötülüklerden ayırandır bizi. Peki öyle midir? Yukarıda söylenenlerle nasıl bir çelişki oluşturur bu söylenenler? İnsanoğlu değil midir bir gün öleceğini bile bile ölmemek için çabalayan? Peki nasıl olur da bu kadar korkulan bir şey bazen gerçekten "iyi" bulunabilir? Bir insan Yahya Kemal'in söylediklerini yaşayabilir mi? Ölümden fecisini ölümden önce yaşayabilir mi?
Ünlü İspanyol yönetmen Alejandro Amenabar'ın 2004 yılında gerçek bir yaşanmışlıktan beyaz perdeye uyarladığı İçimdeki Deniz'de bu sorulara yanıt buluyoruz. Oscar'a 2 dalda aday olan ve En İyi Yabancı Film dalında bu ödülü kucaklamayı başaran film, Venedik Film Festivali'nden 3, Goya Ödülleri'nden 14 ödülle dönmüş, ayrıca En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre'yi de aldığı ödüllerin yanına koymayı başarmıştı. İçimdeki Deniz dünyayı en kısa yoldan dolaşabilme arzusu ile denizcilik yapmakta olan Ramon Sampedro'nun yürekleri burkan hikâyesini anlatıyor. 26 yaşındayken kayalıklardan kendini mavi boşluğa bıraktığı gün Ramon'un hayatı tamamen değişir. Suya daldığı an deniz çekilir ve boynunu zemine vuran Ramon'un boynundan aşağısı tutmaz. Kazanın ardından yıllar geçer. Yatalak kalmayı özgürlüğüne ve hayatına indirilen bir darbe olarak gören Ramon ötenazi ile hayatına son verebilmek için hukuksal bir mücadele vermeye başlar. Bu sayede hayatına onurlu bir şekilde son verebileceği gibi gerçek özgürlüğüne da kavuşmuş olacaktır. Ancak çıktığı yolun sonuna tek başına varması pek mümkün değildir. Kendisine yıllardır gözleri gibi bakan babası, ağabeyi, yengesi ve yeğeninden bu uğurda umutsuz bir yardım ister. Öte yandan neredeyse herkes mücadelesine karşıdır. Kendisini televizyonda gördükten sonra etkilenip yanına gelen Rosa Ramon'u her şeye rağmen hayatın yaşanmaya değer olduğuna ikna etmeye çalışırken, sürpriz bir şekilde Ramon'a destek olan avukat Julia da Ramon'un davasını üstlenir. Çevresindekiler Ramon'u bir hayata mâl olan özgürlüğün özgürlük olmadığına ikna etmeye çalışsalar da Ramon için özgürlüğe mâl olan hayat da hayat değildir.
Bu muhteşem yapımın yönetmenlik koltuğunda Avrupa'nın en önde gelen yönetmenlerinden Alejandro Amenabar'ı görüyoruz. 1972 doğumlu olan yönetmen genç oluşuna karşın kendine has tekniği ile kısa zamanda adından söz ettirmeyi başardı. Özellikle Tesis ve The Others gibi gerilim sinemasına yeni bir soluk getiren yapımları ile büyük beğeni kazanmıştı.
İçimdeki Deniz'in oyuncu kadrosunda ise göze çarpan en önemli isim Ramon Sampedro karakterine hayat veren oyuncu Javier Bardem. Geçtiğimiz ocak ayında 81'incisi düzenlenen Akademi Ödülleri'nde No Country for Old Men'deki rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödülü kucaklayan oyuncu ötenazi ile intihar arasındaki ince çizgiyi son derece iyi bir şekilde irdeleyen bu filmde boynun aşağısını kullanamayan bir adamı muhteşem bir şekilde canlandırarak aldığı ödülün ne kadar isabetli bir karar olduğunu ayrı olarak kanıtlamayı başarmış. Bardem 2002 yapımı Güneşli Pazartesiler'de de harikulade bir oyunculuk sergilemişti. Aldığı son ödül dolayısıyla kendisini bundan sonra daha fazla yapımda izleyebilecek olmak ayrı bir mutluluk veriyor insana.
Öyle bir konumda hayal edin kendinizi... Hayatı dolu dolu yaşıyorsunuz. Gezmeyi, eğlenmeyi ve en önemlisi gülmeyi çok seviyorsunuz. Sonra bir gün beklenmedik bir kaza hayatınızı altüst ediyor. Öğrendiğiniz acı gerçek ömrünüzün sonuna kadar boynunuzdan aşağısını hareket ettiremeyeceğiniz... Her gün sabah gözlerinizi açtığınızda yatağınızın 1 metre ötesinde konumlanmış pencerenin önünde uzanan ovayı, tepeleri ve denizi görüp de uzanamayacak olmanın acısı feci değil midir ölümden? Hem ölüm nedir ki? Eninde sonunda yüzleşmek zorunda kalacağımız bir gerçek değil midir? Sonrasında ne olacağına dair en ufak bir fikrimiz var mı? Belki de sanılanın aksine tadılabilecek en büyük hazı tatmamızı sağlayacak anlık bir şeydir. Belki de doğmadan önceki bilinçsizliğimize geri döneceğizdir. Ya da kimbilir, bir başka hayat olmadığını kim iddia edebilir? Hepsini bir kenarda tutarsak bazen yaşamak için ölmek gerektiği aşikâr. En azından İçimdeki Deniz bunu tüm izleyicilerine hissettirebiliyor ve "Ben olsaydım..." sorusuna yanıt aratıyor.
Kelimelerle ancak bu kadar anlatılabilen bir film İçimdeki Deniz. Ancak çok daha fazlası olduğu da bir gerçek. Filmi izlemeyenler için son bir not: Son 10 dakika için mendillerinizi hazır tutun.

Mor ve Ötesi - D.E.L.İ

Parçanın kendisi hakkında çok şey yazıldı çizildi... Bu kez dikkatler şarkıya değil klibe verilsin. Gerçekten başarılı!

27 Mart 2008 Perşembe