7 Eylül 2007 Cuma

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 6

If you kill a people, you are a murderer. If you kill a millions of people, you are a hero. (Cliffhanger - John Lithgow)

İstanbul'dan Gökhan'a

Ne günlerdi be. Henüz ortaokul sıralarındaydım ve severek dinlediğim tek müzik grubu onlardı. Tüm şarkılarını ezbere bilirdim onların. Sonra 17 Ocak 1998'de masal sona erdi. Hem de mutsuz sonla. Grubun en önemli ismi, kurucusu terk etmişti bu yeryüzünü. Dünyayı bulutlardan izlemeyi yeğlemiş olmalıydı. Gökhan Semiz gencecik yaşında, daha önünde başaracağı birçok iş varken kaybetti yaşamını. Grup Vitamin'in bir yerlere gelmesinde pay sahibi olan arkadaşları Emrah Anıl ve Selçuk Aksoy'u yarı yolda bırakarak, tüm Türkiye'yi ağlatarak gitti. Yaşamı ve ölümü sorgulamaya o yıllarda başladım işte. Erken gidenler hep kanıma dokundu sonra...
Gökhan Semiz giderken birçok başarılı eser bıraktı arkasında. Bunlardan beni en çok etkileyeni "İstanbul'da" şarkısıdır. Kendisi bu şarkıyı belki de aşık olduğu bir kıza yazmıştı, bilemeyiz bunu. Ancak her şeyin başlangıcı olan bu şarkı kurduğu grubun da son klibine vesile oldu. Şarkının sözlerini anımsayanlar bilir... Gökhan Semiz sanki bu şarkıyı kendisi için yazmıştır... Birkaç cümle geride de dedim ya, bu parça Grup Vitamin'in yaptığı son iş oldu. Son kliplerini Gökhan Semiz'in hatırasına ölümünün acısı henüz taptazeyken çektiler. Beni her daim ağlatmayı başarmış bu klibi yazının hemen altında bulabilirsiniz. Önce ekrana bakın, sonra sözlere dikkat edin... Kararı siz verin!
"Abi hadi be abi, gebertelim şu parçayı"

6 Eylül 2007 Perşembe

Oldboy


Hiç birinden intikam almak istediniz mi? Zamanında size affedemeyeceğiniz bir kötülük yapan kişiye aynı şekilde ya da daha beter bir yolunu bulup acı çektirmek istemediniz mi? Böyle düşünmeyen yoktur galiba. O halde şimdiye dek alınmış en harika intikama götüreyim sizi. İntikamın içeriğinden bahsedersem az sonra bahsedeceğim filmin en can alıcı noktasını açıklamış olacağım için bunu baştan unutun. Ancak şu kadarını söyleyeyim, Oldboy'da sergilenen bu intikam öyle her bünyenin kaldırabileceği bir intikam şekli değil. Ancak her şeye rağmen film bittiğinde mideniz bulanmamışsa filme hayran kalmamak ve yansıtılan müthiş kurguyu görmek sizi mutlu edecektir. Filme de değinelim biraz...
Oldboy 2003 yılında Güney Koreli yönetmen Chan-wook Park tarafından çekilmiş ve 2004 Cannes Film Festivali'nde büyük ödül olan Grand Prix'i elde etmiş bir yapım. Eğer Tarantino tarzı filmleri seviyorsanız kaçırmamanız gereken bir şaheser. Ne olduğunu anlamadan bir geceyarısı bir telefon kulübesinin önünden kaçırılan ve 15 yılını bilmediği kapalı bir alanda geçiren Dae-su Oh'un hikâyesini anlatır bu film bize. Hapis kaldığı odada her gün düzenli olarak yemeğini veren birileri dahi vardır. Ancak tüm bildikleri bununla sınırlıdır. Ne neden kaçırıldığından ne de kendisini kimin kaçırdığından haberdardır. 15 yılın sonunda ise bir şekilde hapis tutulduğu yerden kaçmayı başarır. Artık tek hedefi ipuçlarını takip edip kendisine bunu yapanlardan intikam almaktır. Yalnız intikam alacak asıl kişinin kendisi olmadığını öğrenmesi pek sürmeyecektir.
Bu filmi izlemeye karar verirseniz kendinizi izleyeceğiniz sıradışı sahnelere ve muhteşem olduğu kadar şok edici olan finale de hazırlamanız gerekmekte. Benden söylemesi.

Luciano Pavarotti Hayatını Kaybetti


Dünyaca ünlü İtalyan tenor Luciano Pavarotti bir yıldır mücadele verdiği pankreas kanserine yenik düşerek 71 yaşında yaşama veda etti. Son günlerde büyük kilo kaybederek 60 kiloya kadar düşen sanatçının naaşı bugün sevenlerinin ziyaretine açık olacakmış ve cumartesi günü de doğduğu kent Modena'da toprağa verilecekmiş.
Her ne kadar yaptığı sanat pek tarzım olmasa da küçüklüğümden beri hep nedenini bilmediğim bir saygı duymuşumdur kendisine. Artık adını duyduğumda onu, yaptığı sanatla değil de Levent Kırca skecinde canlandırılan bir karakter olarak hatırlayacak olmam da benim ayıbım olsun...

"Realist" Pamuk


Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk, Londra'daki Queen Elizabeth Hall’da İngiliz okuyucularıyla buluştu ve Nobel'den sonra ilk kez ayrıntılı bir şekilde konuştu. Gerçekçi olmaktan bahseden Pamuk bakalım neler demiş? Konuşması boyunca yazdığı kitaplardan, yazı yazmadan duramadığından, her zaman harikalar yaratamadığından bahsetmiş. Tabii edebiyat konuşulması gerekirken konu yine siyasi konuşmalara kaymış. Bir dinleyici söz almış ve Pamuk'un tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiğini ancak kendi ülkesi Türkiye'de kendisinin hapse atılmasını isteyenlerin olduğunu belirtip, kendisinden bu paradoksun içinden nasıl çıkabildiğini sormuş. Yalnız Nobel'i edinebilmek için her türlü yolu kendine mübah gören Pamuk'un memleket sevgisi ağır basmış olacak ki o dinleyiciye şöyle bir yanıt vermiş; "Paradoks falan yok. Türkiye’de herkesin beni hapse atmaya çalıştığı falan da yok. Türkiye’de siyasi tartışmalar var. AB’ye üyelik gibi konularda çeşitli görüşler ortaya atılıyor, milliyetçiler, AB yanlıları var. Bense demokrat, laik, liberal, batılılaşma yanlısıyım"... Evet evet, biliyoruz biz o batılılaşma çabalarını. Kendini kabul ettirmeye çalıştığı Batı'nın da Nobel'i kara kaşına, kara gözüne hele hele edebi yeteneğine kesinlikle vermediğini de biliyoruz biz. Batılılaşma çabaları sayesinde verildiğini de biliyoruz. Ne de olsa başarıya giden her yol mübahtır, öyle değil mi?
Daha açık konuşmak gerekirse, Orhan Pamuk'un eserlerini okuyanlar o kitaplarda Türkçe'nin ne kadar rezil bir şekilde kullanıldığını da gayet iyi bilirler. Türkçe'de yeri olmayan deyimler, devrik cümleler, tamamlanamayan cümleler... Kendi dilini doğru dürüst kullanmayı beceremeyen bir insanın Nobel Edebiyat Ödülü'nü nasıl aldığı da tartışılır. Tartışılıyor da zaten... Formül basit; ülkeni kötüle, Batı'nın ekmeğine yağ sür, onlar da senin yakana altın nişanı taksınlar.
Yalnız artık Türk insanının, her şeye rağmen, bu konuya biraz daha ılımlı yaklaşması taraftarıyım ben. Kimseye "Orhan Pamuk'a arka çıkın" demiyorum, hele yukarıda yazdıklarımdan sonra öyle bir şey demeye hakkım olduğunu da düşünmüyorum. Lâkin "övmeyelim ama artık yermeyelim de" görüşünün benimsenmesi bu dakikadan sonra daha hayırlı olur kanaatindeyim. Olaya şu açıdan bakmakta fayda var; Türkiye'nin uluslararası anlamda kaç tane başarısı var ki? Kaç kategoride zirve yapıp dünyaya ismimizi duyurmuşuz. Hâlâ Batılılar'ın kafasında Türkiye deyince oryantalist figürler oluşmuyor mu? Haydi sayalım bakalım kaç kez Türkiye adına sükse yaptırmışız? Galatasaray'ın UEFA Kupası zaferi, A Milli Futbol Takımı'nın dünya üçüncülüğü, Eurovision'da gelen birincilik, Formula 1'in bir ayağının Türkiye'de yapılacak olması... Şimdilik aklıma da başka bir şey gelmedi... İllâ ki vardır ama sanmıyorum ki bir elin parmaklarını geçsin. Her ne kadar Pamuk'tan önce bu ödülü alması gereken daha büyük Türk yazarların olduğuna inansam da olan olmuş bir kere. Bu dakikadan sonra şaibeli de olsa "Nobelli bir yazarımız" var demeliyiz, diyebilmeliyiz. Belki bana "Al Orhan'ı yanına git pamuk pamuk yaşa" dersiniz içinizden ama, tekrar söylüyorum, olanla olması gereken ayırt edilmeli artık...

5 Eylül 2007 Çarşamba

Madam Floridis Dönmeyebilir ve Mario Levi


Lise yıllarımda bir kitapçıda dolaşıyordum. Niyetim bir kitap almak değildi. Sadece dolaşıyordum işte. Türk yazarlarla ilgili bölüme geldiğimde elime aldığım bir kitabın arka kapağı beni çok etkilemişti. Aslına bakarsanız okuyup da merak duymamak elde değildi. Kitabın yazarıyla da o an tanışmıştım aslında. O güne dek ismini dahi duymadığım bir isimdi Mario Levi. Söz konusu kitabın arka kapağında yazarın küçük de bir resmi vardı. Resimde görüldüğü üzere çok da babacan bir tavrı vardı bu adamın. Dünyada yazarın tipini beğenip de kitap alan tek insan olmaya adaydım bir kere. Madam Floridis Dönmeyebilir isimli bu kitabı hemen aldım tabii. O zamanlar yazarın yıllar sonra öğretmenim olacağını nereden bilebilirdim ki?
Akşam büyük bir iştahla kitabı elime aldığımda ise hayalkırıklığına uğramıştım. Elbette ki kitap kötü değildi, bunu daha sonra anlayacaktım. Ancak o yaşta kitabın edebi yönü çok ağır gelmişti bana. Çok ağır betimlemelerin ve aşırı uzun cümlelerin içinde kaybolunca kitap gelecekte okunmak üzere tarafımdan rafa kaldırılıyordu.
Aradan uzun zaman geçti. Lise bitmiş ve üniversite havasını solumanın vakti gelmişti. Okulumda geçirdiğim 3 sene içinde birçok hocam oldu. Hepsinin yeri iyi ya da kötü ayrıdır bende. Hocalarım içinde Günhan Kuşkanat da oldu, Murat Çiftkaya da... Yakın bir zamanda Erol Mütercimler ve Cevat Çapan'la da derslerim vesilesiyle tanışma fırsatı yakalayacağım ama ne olursa olsun Mario hoca ayrı bir idol oldu benim için. Şu yaşıma kadar durmadan yazdım... İyi ya da kötü olduğu pek önemli değildi benim için ilk planda. Birçok yazım ödül de aldı, önemli dergilerde de yayınlandı. Ancak hiçbirini severek ya da isteyerek yazdığımı hatırlamıyorum. Sadece can sıkıcı geceyarılarında can bulan karalamalardı benim için onlar. Diyorum ya bu yüzden idol oldu bu adam bana... Şırıngaya çektiği "severek yazma sanatını" enjekte etmişti bana.
Kendisinin dersine girdiğim ilk günü hatırladım şimdi. Lise sıralarında keşfettiğim adam karşımda bana hitap edecekti bir kere. O 50 dakika benim için tam bir fiyaskoydu ilk başta. Kafamda canlandırdığım Levi bu değildi. Karşımdaki adam biraz fazla megaloman mıydı ne? Tabii buna neden olan yüksek tutulan beklentilerdi belki de. Çünkü zaman geçtikçe katlanmak zorunda olduğum bir hocadan çok, ders bitse de beraber kahve içip sohbet etsek diyebileceğim bir adam oluyordu kendisi.
Geçen sene koca bir yıl boyunca ders aldım kendisinden. Kimi zaman Nobel'in artık "pamuk" kadar yumuşadığından dem vurdu, kimi zaman dersi bırakıp sınıfı fakültenin cep sinemasına götürdü. Sene sonu geldiğinde niyetim okuldan ayrılmadan önce kendisine Madam Floridis Dönmeyebilir'i imzalatmaktı. Okuldan ayrılacağım gün kendisi okulda değildi. Çok da mühim değildi aslında. Bir sonraki sene kitabı okuduktan sonra imzalatırdım hem. Yaz geldi ve geçti tabii. Bu arada lise yıllarımda ukde koyduğum gelecek geldi ve kitabı bitirdim. Okulun açılmasına sayılı günler kala aklımdaki imza işi değişik bir biçim aldı. Kitabı imzalatmak yerine seçtiğim yol ise kitabın ilk sayfasına bu yazıyı iliştirip kendisine kendi kitabını armağan etmek.
Son olarak yazının başına tekrar dönelim. Madam Floridis Dönmeyebilir'in arka kapağındaki yazıdan bahsetmiştim. Şimdi olduğu gibi o yazıyı aktarıyorum. Kimbilir belki de bu tek paragraflık yazı sizi de cezbeder ve siz de bu vesileyle Mario hocayla tanışma fırsatı yakalarsınız.

Bu kitabın adını, beklemediğim bir zamanda, bir yolculuğa çıkarken buldum. Bir kış gecesiydi. Beni İstanbul'dan Ankara'ya götürecek otobüsteydim. Hareket saatini bekliyordum. Otobüse o anda, ellilerinde, çok şık giyinmiş bir adam bindi, arkamdaki koltuğa oturdu. Muavin çocuk, herkesin yerini alıp almadığını öğrenmek için geldi sonra. Adama, elindeki listeye bakarak, yanındaki boş koltuğu gösterip, birini bekleyip beklemediğini sordu. Adam kısa bir süre tepkisiz kaldıktan sonra, çocuğa, üzgün bir sesle, "O arkadaş gelmeyebilir... Biz gidelim..." dedi.
Büyünün başladığı andı o an. O adamın hikâyesini o gün bugündür bulamadım. O adamın kimi, ne için beklediğini de öğrenemedim elbet, o otobüse hangi duygularla bindiğini de... Ama bu sözler, bana bir yerlerde, birilerinin dönüşünü beklediğimizi hep hatırlattı.
Bu kitabı biraz da o insanlar için yazdım.


Kitap: Madam Floridis Dönmeyebilir
Yazar: Mario Levi
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa sayısı: 163

NOT: Yukarıda resmini gördüğünüz kitap kapağı, daha önce Remzi Kitabevi tarafından çıkarılan baskının kapağıdır. Doğan Kitap tarafından basılan kitabın kapağı farklıdır. Bu da böyle bir anımdır...

Birileri Orwell'ı da Gözetlemiş


Hepimiz Biri Bizi Gözetliyor'u biliyoruz sanırım. Hiç izlemeyenlerimiz bile adını duymuştur en az. Hani şu 15 tane adamı 100 gün boyunca kameralarla kaplı bir eve tıktıkları ve insanların deli gibi bu yarışmacıları gözetledikleri yarışma programı. Evet, ülkemizde Biri Bizi Gözetliyor adında yayınlanan bu yarışma programı ekrandaki birçok program gibi bir yurtdışı uyarlaması. İlk olarak İngiltere'de yayınlanmaya başlayan bu yarışmanın orjinal adı da Big Brother'dır. Bu ismin bir de hikâyesi vardır tabii. Buna göre hepimiz merhum yazar George Orwell'ın ünlü eseri 1984'ü duymuşuzdur. Orwell bu eserinde şahısların devlet tarafından gizli olarak izlenmesini "Big Brother" kavramı ile açıklamıştı. Dün okuduğum bir habere göre ise George Orwell her ne kadar bundan habersiz olsa da devlet tarafından gizlice izlenen bir şahısmış. İngiliz istihbaratının Orwell'ın her hareketini takip etmesinin nedeni ise yazarın politik duruşuymuş. 1929 yılında Paris'te sol eğimli bir dergiden aldığı muhabirlik teklifi, İspanya'da Franco'ya karşı yapılacak olan darbe için gönüllülerden olması, üzerinde taşıdığı sosyalist kimliğin aksine eserlerinde Stalin rejimini eleştirmesi İngiliz istihbaratının dikkatini çeken en önemli unsurlar olmalı. İzlenmeyi ortaya atan bir adamın aslında izlenildiğini öğrenmek gerçekten çok garip. Büyük bir ihtimalle kendisi de bunu biliyordu zaten. İlginç tabii!

4 Eylül 2007 Salı

Masallar


Eski zamanları hatırlayın. Perilere layık Büyük Pasta'nın yapıldığı zamanları; sadece kuyrukısırandan korkan ejderhalar, kötü krallar, topraklarınızda gezinen devler, azalmaya başlayan şövalyeler dönemini.
Ve siz elinizde eski ve üzerinde yazılar bulunan bir kılıçla ejderha avlamak zorunda kalırsanız; yaprakları ağaçtan daha iyi resmedebilen türden bir ressamsanız, yağmurlu, rüzgârlı ve gün ışığının da çekip gittiği bir gece, odanızın içinde açan bir sarmaşık yaprağının sesini duyarsanız; elinizi beyaz kabuğuna dayadığınız ağaç, bir gün, "Uzaklara git. Rüzgâr senin peşinde. Git ve asla dönme" derse; üstünüzde koca bir yorgunluk ve yoksunluk duygusuyla kendinize gelircesine etrafa bakıp, "Niye yalnızız?" diye sorarsanız; küçük bir çocuk elinizi sessizce tutup "Üzgünüm" diyecektir. "Buraya ait değilsiniz, uzağa en uzağa gidin"...


Tolkien'in Masallar adlı kitabının arka kapağına kitabı basan yayınevinin düştüğü not böyle. Kitabın içinde bulunan üç masalın isimleri de şöyle; Büyük Woottonlu Demirci, Ham'li Çiftçi Giles, Niggle'ın Yaprakları. Çocuk olabilirsiniz, kendini çocuk gibi hisseden bir yetişkin de olabilirsiniz ya da çocuklarına uykudan önce masalları anlatmak isteyen bir ebeveyn de olabilirsiniz. Ne demiş Mevlana "Kim olursan ol oku, yine oku". Durun bi' dakika... Bu söz böyle miydi ya... Her neyse, okuyun siz. Tolkien üstadın yarattığı fantastik dünyaya giriş için Roverandom ile birlikte bu eser de iyidir :)

Kitap: Masallar.
Yazar: John Ronald Reuel Tolkien.
Yayınevi: Altıkırkbeş.
Sayfa sayısı: 173.

Roverandom


1925 yazında, genç Michael Tolkien, kumsalda oynarken en sevdiği oyuncak köpeğini kaybetmişti. Baba J.R.R. Tolkien, oğlunu avutmak için bir büyücüyü kızdırdığında, oyuncağa dönüşen gerçek bir köpek hakkında bir öykü yarattı.
Aradan 70 yılı aşkın bir süre geçti ve ayın üzerinden denizlerin diplerine dek uzanan Rover'ın maceraları artık su yüzüne çıkıyor...
Eve dönmek için gösterilen büyük bir çaba, kum büyücüleri, denizin üzerinden dünyanın ucuna ve ötesine uzanan ay patikası, Aydaki Adam, Beyazkanat, Ayköpek ve ejderler arasında gerçekleşen inanılmaz olaylar.


Silmarillion, The Hobbit ve The Lord of the Rings gibi başyapıtların yazarı Tolkien'in yazdığı Roverandom'ın arka kapağını süsleyen yazı bu! Hayalgücü yüksek çocuklarınız varsa ve onları Tolkien'in yarattığı büyülü dünyaya hazırlamak istiyorsanız işe Roverandom'dan başlayabilirsiniz. Çocuğunuza kitabı verdikten sonra gizlice kitabı ondan alıp siz de okuyabilirsiniz. Masal okumak kimin zararına olmuştur ki?

Kitap: Roverandom.
Yazar: John Ronald Reuel Tolkien.
Yayınevi: Altıkırkbeş.
Sayfa sayısı: 175.

Bir Demokrasinin Doğuşu


Bir demokrasinin doğuşunu anlatır Demirkırat... Türkiye'de tek partili sistemin çöküşünü ve cumhuriyet tarihinin en sancılı dönemine atılan adımın öyküsünü aktarır bu belgesel. 1991 yılında Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı'nın birlikte hazırladıkları 10 bölümlük bir televizyon belgeselidir Demirkırat. Aldığı olumlu tepkiler sayesinde aynı yıl piyasaya kitap olarak da çıkmıştır.
Şu sıralar piyasaya DVD+Kitap olarak çıkan Demirkırat belgeselinde Mustafa Kemal'in kurduğu cumhuriyetin ilk dönemlerini, İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığına gelişini ve halkın özgür iradesine dayalı çok partili rejimin kabulünü adım adım takip edebileceksiniz. Özellikle saçma sapan işler peşinde koşan ve yakın tarihini bile incelemeye değer görmeyen günümüz gençliğinin mutlaka okuyup, izlemesi gereken bir proje Demirkırat. Ülkeye gelen demokrasiyle birlikte artan siyasi parti sayısını; Demokrat Parti'nin doğuş, yükseliş ve çöküş yıllarını ve 27 Mayıs'a uzanan bu uzun yolculuğu soluk soluğa ve hayretler içerisinde takip edeceğinize eminim.
Yukarıda da belirttiğim gibi Demirkırat bugünlerde piyasaya DVD+Kitap olarak sunuldu. Seçkin kitabevi ve mağazalardan 25 YTL'ye edinilebilmekte. DVD'si 10 bölüm ve toplam 8 saat 43 dakikadan oluşurken, Doğan Kitap tarafından basılan kitap ise 199 sayfadan oluşmakta. Mutlaka arşivde bulunması gereken bir yapım. Kaçırmayın derim.

Beetlejuice


Başrollerinde güzel yıldız Winona Ryder, Michael Keaton, Alec Baldwin ve Geena Davis'in oynadığı; yönetmenliğini ise Tim Burton ustanın yaptığı, 1988 yapımı fantastik-korku, ancak bir o kadar da eğlenceli olan filmdir bu, çocukluk aşkımtır bir nevi. Beetlejuice, çekildiği yıllardaki teknoloji ile de birçok sinemaseverin gönlünde taht kurmuş bir filmdir. Özellikle çocuk yaşta tanıştıysanız Beetlejuice ile, gece yarılarınızı kâbusa çevirebilir, uykularınızı kaçırabilir. Yalnız tüm bunlara rağmen ertesi gün VHS kasedinizi playerınıza takar ve tekrar izlersiniz ya da televizyondaki bir sonraki gösterimini beklersiniz büyük bir heyecanla. Çünkü Lydia'ya aşık olmuşsunuzdur bir kere, tek neden bu da değildir sizin için; kasaba maketinde saklanan Beetlejuice'u unutamamışsınızdır. Tüm korkularınıza rağmen kendinizi en güvensiz hissettiğiniz anda "Acaba 3 kez Beetlejuice desem, gelir mi?" sorusu kafanıza takılmıştır.
80'li yılların sonunda çekilen Beetlejuice, müzikleriyle de oldukça beğeni toplamıştır. "Jump in the Line"ı kim unutabilir ki mesela, hâlâ dilimizdedir. Grup Vitamin'in "Ellere var da bize yok mu" şarkısı bir yerden tanıdık gelmiyor mu? Evet, Harry Belafonte'nin filmin soundtracklerinde de yer alan şarkısı "Day O"nun ta kendisi.
Özetlemek gerekirse; bir anket yapsa birileri ve herkesten hayatı boyunca izlediği filmlerden bir "ilk 10" çıkarması istense, ilk beş filmim içerisinde gösterebileceğim efsane filmdir nam-ı diğer Beter Böcek. Bunları yazarken filmi tekrar yaşadım ve acayip Beetlejuice'um geldi. Büyük bir ihtimalle az sonra arşivimden filmi alıp, filmin tadını çıkaracağım.

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 5

Why do I fall in love with every woman I see who shows me the least bit of attention? (Eternal Sunshine of the Spotless Mind - Jim Carrey)

3 Eylül 2007 Pazartesi

Portakal'a Az Kaldı


44.Antalya Altın Portakal Film Festivali ve 3.Uluslararası Avrasya Film Festivali bu 19 ile 28 Ekim 2007 tarihleri arasında yapılacak. Artık geriye sayımın hız kazandığı Türkiye'nin en büyük film festivali bu yıl daha da görkemli olacağa benziyor. Tabii gel gör ki kadere sitem etmemek elde değil. 3 yıldır okul nedeniyle İstanbul'da olduğum için kaçırdığım birçok filmde olduğu gibi bu yıl da festivalin en iyi filmlerini izleyemeyeceğim. Aman efendim nerede olursanız olun kalkın gelin. Bir Antalyalı olarak festivalde ben bulunamayacağım ama sizler gelin yine de. Her geçen sene büyüyen festivalde bu yıl neler mi kaçıracağım, maddeler halinde bi' bakalım:

* Dünya sinemasında önümüzdeki sezonun en iddialı yapımlarının Türkiye'deki ilk gösterimleri Altın Portakal'da yapılacak. 60. Cannes Film Festivali'nde en iyi film ödülü olan Altın Palmiye'ye uzanan, Rumen yönetmen Cristian Mungiu'nun 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün adlı eserini izlenebilecek mesela. İran'dan siyah beyaz manzaraları beyaz berdeye yansıtacak olan Marjane Satrapi imzalı animasyon film Persepolis, ünlü yönetmen Bela Tarr'ın son filmi The Man from London, geçen sene Antalya'da Onur Ödülü alan Kim Ki Duk'un son filmi Breath, Emir Kusturica imzalı Promise Me This, Catherine Breillat'tan An Old Mistress ve Naomi Kawase'den The Mourning Forest da gala gösterimleriyle seyirciyle buluşacak filmler arasında.

* Rainer Werner Fassbinder imzalı yapımlar da Altın Portakal kapsamında izlenebilecek. Bunlar; Petra von Kant'ın Acı Gözyaşları, Lili Marleen, Maria Braun'un Evliliği, Aşk Ölğmden Soğuktur.

* Gus Van Sant'ın Cannes'dan ödülle dönen son filmi Paranoid Park'ı da izleyebilecek festivale gelenler (Ühü hü!)...

* Yukarıda The Mourning Forest'ın Altın Portakal'da izlenebileceğini yazmıştım. Bir bomba da filmin yönetmeni Kawase'nin Antalya'ya gelecek olması. Yürü be!

* Geçtiğimiz günlerde bir gün ara ile kaybettiğimiz iki büyük usta Michelangelo Antonioni ve Ingmar Bergman imzalı dört film Altın Portakal'da bu iki ustanın anısına yeniden gösterilecek. Bu filmler; Bergman'dan Bir Evlilikten Sahneler ve Saraband ile Antonioni'den Bulutların Ötesi ve Blow Up.

* Festivalin "Punk" bölümünde ise Anton Corbjin imzalı çok önemli bir film göze çarpıyor: Control. Bu film Ian Curtis'in hayatını beyaz perdeye aktarıyor. Özellikle Cannes'da büyük beğeni toplayan film festivalin kaçırılmaması gerekenlerinden.

* Daha önceleri AKM'de (Antalya Kültür Merkezi) izlenen filmler son yıllarda olduğu gibi bu sene de Antalya Migros Alışveriş Merkezi'nde yer alan Cinebonus Sinemaları'nda izlenebilecek.

Ayrıntılı bilgi için: www.altinportakal.org.tr

Hakimiyet


Yıl 2092. Doğal bitki örtüsü neredeyse ortadan kalkmış durumda. Bir polis ekibi takip ettikleri şüpheliyi bir gökdelen çatısında yakalarlar. O gece tüm insan ırkını etkileyecek acı bir gerçeği öğreneceklerdir.
Hakimiyet ülkemizde yapılmış en kapsamlı kısa film prodüksiyonu olarak sayılıyor ve 1 Eylül 2007'den beri filmin internet sitesinden izlenebiliyor. Bilimkurgu tarzında yapılan bu eserde Şevket Çoruh ve Özge Özberk filmin başrol oyuncuları olarak yer aldılar. Film hakkında daha fazla bilgi elde etmek ve filmi izlemek isteyenler için;

www.hakimiyetfilm.com

Tool Türkiye'ye Geliyor!


Tool hayranlarına bir müjde vereyim dedim. Progressive Rock müziğin önde gelen gruplarından Tool, 7 Eylül 2007 Cuma günü saat 21:00'da Kuruçeşme Arena'da Türk hayranlarıyla buluşacakmış. Bilet fiyatlarını da yazayım tam olsun;

Sahne önü: 150 YTL
Normal giriş: 80 YTL
Öğrenci: 50 YTL

P.S: Sober'i de çalarsanız gelirim vallahi :)

Eskiler Revaçta


Gölgelerin gücü adına, Hollywood eskileri uyarlamaktan vazgeçmeyecek galiba. 80'lerin efsane dizilerinin ve çizgi dizilerinin sinemaya uyarlanma işi tam gaz devam ediyor. Zincirin son halkasını oluşturan Transformers'dan sonra şimdi de sırada Masters of the Universe (He-Man) ve Voltron varmış. Filmlerden Voltron 2008'de, Masters of the Universe ise 2009'da izleyiciyle buluşacakmış. Ayrıca her iki uyarlamanın senaristliğini ise Justin Marks üstlenmiş. Yalnız iyi mi etmiş yoksa kötü mü karar veremedim ben. Çünkü bir zamanlar bize ertesi günü heyecanla bekleten hastası olduğumuz yapımların, birer birer yapımcı firmaların parasal hedefleri yüzünden rezil edildiğini görüyoruz. Saf çocukluğumu, heyecanla beklenen arkası yarınları özledim ben. Kimileri için bu haber heyecanverici olabilir. Ancak ben yeni bir hayalkırıklığı yaşamaktan korkuyorum... Tıpkı Transformers uyarlamasında Optimus Prime'ı gördüğümde, Spider-Man uyarlamalarında sünepe Peter Parker'a rastladığımda ya da her ne kadar başarılı bir uyarlama olduğuna inansam da The Lord of the Rings'deki karakterlerin hayal dünyamda yaşayan karakterlerle örtüşmediğini gördüğümde yaşadığım hayalkırıklıkları gibi... Ulan Hollywood seni kınıyorum ve sana ağır laflar hazırladım bak! Biraz daha gönlümde yaşattığım efsanelerime hakaret etmeye devam edersen dile getireceğim bu lafları, ona göre... Çünkü güç bende artık!

2 Eylül 2007 Pazar

1408


Korku sineması herhalde dünyanın en sınırlı ve en klişe senaryolarına sahip sinema türüdür. Hangi ülkenin sineması olduğu pek fark etmez aslında. Genellikle konular bir grup gencin çıktığı haftasonu gezilerinin kabusla sona ermesi, maskeli ne idüğü belirsiz adamların peşinize takılması, tepedeki girenin bir daha çıkamadığı perili köşkler... Ha nasıl unuturum bir de zenci ve şişman olanların ilk ölenler olması var tabii. Örnek verelim biraz; House on Haunted Hill, I Know What You Did Last Summer, House of Wax, The Grudge... Yanlış anlaşılmak da istemem hani. Bu filmler kakadır, izlenmez demekle eşit değil benim söylediklerim. Hatta saydığım bu filmler içinde oldukça hoşuma gidenler de vardır ama o kadar. Çok sevdiğim bir korku filmi var mı? Evet, var: Storm of the Century. Hatta insanlar en beğendikleri kötü karakter olarak Jason, Freddy, Chucky gibi isimleri sayarken ben Andre Linoge diye yanıtlarım bu soruyu. Linoge da bu filmin kötü adamıdır mesela. Aslında Storm of the Century, 1999 yılında Amerika'da dört bölümlük bir dizi halinde yayınlanmış bir Stephen King romanı uyarlamasıdır. Ülkemizde de bu minidizi VCD formatında satışa sunulmuştu. Daimi bir Stephen King hayranı olarak haliyle kaçırmadım tabii. Aslında Stephen King söz konusu olunca bana hakim olan kanı şu ki King'in sinemaya uyarlanan eserleri asla kitapları kadar başarılı olamamıştır ve kitaplarla çok alakasız kalmıştır. Tabii bu önermemi geçersiz kılan yapımlar da vardı. Bunlardan biri Storm of the Century'dir mesela. Kingdom Hospital, Pet Semetary, Rose Red ve tabii ki Shining de başarılı King uyarlamalarıdır.
Stephen King'in sinemaya aktarılan son eseri ise geçtiğimiz temmuz ayında Amerika'da ve birçok ülkede vizyona giren 1408 oldu. 1408, King'in yazdığı bir kısa öyküden sinemaya yönetmen Mikael Hafström tarafından uyarlanmış. Aldığı ilk tepkiler ise oldukça olumlu. Şimdi, Türk sinemaseverle 28 Eylül 2007 tarihinde buluşacak olan bu filmin konusu hakkında biraz bilgi verelim.
Michael Enslin, kendisi her ne kadar inanmasa da, doğaüstü olaylar hakkında kitaplar yazan bir yazardır. Özellikle yazdığı iki kitap çok beğenilince bütün dikkatleri üzerine çekmiştir. Kendisi ise üzerinde çalıştığı son kitabı ile ilgilenmektedir. Bu kitabını New York'taki Dolphin Otel'de yıllardır kimsenin kalmak istemediği 1408 numaralı oda üzerine yazmaktadır. Gerçekten de Enslin bu kitabı yazmaya karar vermeden önce bile bu odanın çok kötü bir itibarı vardır insanlar ve müşteriler üzerinde. Söylenenlere göre 1408 numaralı odaya giren bir daha dışarı çıkamamıştır (Tanıdık geldi, di mi?)... Michael Enslin'in ise tek hedefi; otel sahibinin yaptığı tüm uyarılara rağmen kitabı için çok büyük önem taşıyan, bu geçmişi oldukça ürkütücü odayı yerinde görmek, incelemektir.
Filmin oyuncu kadrosuna baktığımızda ise iki önemli ismi görüyoruz. Bunlardan biri Michael Enslin karakterini canlandıran John Cusack. John Cusack'ı bu filmde de gördükten sonra kendisinin içinde otel bulunan korku filmlerinden vazgeçemediğine inanmaya başladım yavaş yavaş (bkz; Identity). Başroldeki bir diğer isim ise Samuel L. Jackson. Jackson bu filmde otel sahibi Gerald Olin'i canlandırmış. Kendisinin rolü hakkında sahip olduğum tek bilgi bu. Tabii ki daha fazla şey bilip sizlerle paylaşmak isterdi bu deli gönül, ancak şimdilik sadece korku filmlerine dayalı tecrübelerime dayanarak Gerald Olin karakteri hakkında tahminde bulunabilirim. Bu Olin adamı otelin sahibi olması itibariyle Enslin adamını 1408 numaralı odaya girmemesi konusunda ikna etmeye çalışıp, bu işte başarısız olunca odaya beraber girmeye karar veriyor olabilir. Başka bir tahmin ise her şeyin bu adamın başının altından çıkmış olabileceği. Doğru çıkarsa "Haklıymışsın" dersiniz. Yanılırsam da okumadınız sayarsınız, olur biter.
1408 hakkında şimdilik söyleyebileceklerim bu kadar. Her ne kadar Stephen King'in eserinin güzelliği konusunda şüphe dahi duymasam da İsveçli yönetmenin çıkarmış olduğu iş hakkında şüphelerim de yok değil. Beklemekten başka da çaremiz yok hani. Ay sonuna kadar bekleyelim. Hayalkırıklığı yaşamamak dileğimle... Esen kalın efendim.

- Mahmut, söz sende...

Jason Statham ve Adrenalin


"Adrenalininizi yükseltmenin binlerce yolu vardır. Bugün Chev Chelios'un her birine ihtiyacı olacak"... Bu yazıyor Jason Statham'ın son filmi Crank/Tetikçi'nin afişinde. Peki ya siz... Siz neler yapabilirdiniz hiç durmadan adrenalin salgılamak zorunda kalsanız? "Salgılamazsam ne olur?" diyenler için işi daha da zorlaştırayım. Ya kalp atışlarınız yavaşlarsa öleceğinizi bilseniz, fikriniz değişir miydi? Sizi bilmem ama Chev Chelios yaşamak istiyorsa durmaksızın adrenalin salgılamak zorunda...
Yabancı filmlerin isimlerinin Türkçe'ye çevrimine hastayım. Crank'i de sırf Jason Statham tetikçiyi oynuyor diye Tetikçi olarak çevirmişler. En azından izlerken ayırt edemeyecek kadar da, afedersiniz, mal değiliz. Yine de şöyle bağlayalım; evet, Statham bu filmde normal hayatına dönmek isteyen tetikçi Chev Chelios'u oynuyor. Chelios bir önceki cümlede de bahsettiğim gibi artık tetikçiliği bırakmak ve sevgilisi Eve (Amy Smart) ile normal bir hayat sürmek istemektedir. Ancak geçmişte yapılan her şeyin insanların yaşamında bir bedeli vardır. Bir anda silip atmak mümkün değildir. Hele bir de durmaksızın adam öldüren biriyseniz normal bir yaşantı sürme şansınız hemen hemen yoktur. İşte Chev Chelios da geçmişte yaptıklarının bedelini ödemek zorundadır. Bir sabah uyandığında halsiz olduğunu fark eder ve televizyonun üzerine asılı ve üzerinde "Canın Cehenneme" yazan bir cd olduğunu görür. İnsanlık hali, merak eder ve cdyi playera koyar. Gördükleri karşısında şok olmuştur. Kendisi bayıltılmış ve boynuna bir şırınga enjekte edilmiştir. İşin kötüsü bunları yapan eleman televizyonda ona pis pis bakarken adrenalininin düştüğü an öleceğini söylemektedir. Aklında intikamdan başka bir şey olmayan Chev Chelios için artık her saniyenin bile önemi vardır. Düşmanına ulaşıncaya dek daima adrenalinini yüksek tutmak zorundadır.
Lock, Stock and Two Smoking Barrels, Snatch, The Italian Job ve The Transporter gibi başarılı bir Statham filmi olmuş Crank. Filmi izlerken 87 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile. Öyle ki Chelios'un adrenalinini yüksek tutmak zorunda kalması ve bu yüzden durmadan hareket halinde olması filmi sürekli bir tempo içinde tutarken siz de doğru orantılı olarak o tempoya kendinizi kaptırıyor ve filmi bırakıp tuvalete bile gidemiyorsunuz. Her ne kadar senaryoda aksaklıklar da olsa film bahsettiğim tempo sayesinde izleyiciden geçer not alıyor, en azından benden aldı. Yazımı bitirirken Crank'in son zamanlarda izlediğim en iyi aksiyon filmi olduğunu söylemeliyim. Hazır DVD'si de çıkmışken gidip alın ve izleyin.

EDİT: Az önce reklamını gördüm. Bu ay boyunca MovieMax'den de izlenebilecekmiş bu film.

1 Eylül 2007 Cumartesi

Sözler Çok Şey Anlatır...

BİR ADIN KALMALI

Bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde.
Aynaların ardında sır,
yalnızlığın peşinde kuvvet...
Evet, nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet.

Sen say ki
ben hiç ağlamadım,
hiç ateşe tutmadım yüreğimi,
geceleri koynuma almadım ihaneti.
Ve say ki
bütün şiirler gözlerini,
bütün şarkılar saçlarını söylemedi.
Hele nihavent,
hele buselik hiç geçmedi fikrimden...
Ve hiç gitmedi
bir topak kan gibi adın
içimin nehirlerinden
Evet yangin,
evet salaş yalvarmanın korkusunda talan,
evet kaybetmenin o zehirli buğusu
evet nisyan,
evet kahrolmuş sayfaların arasında adın,
sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı.
Bu sevda biraz nadan
biraz da hıçkırık tadı
pencere önü menekşelerinde her akşam...

Dağlar sonra oynadı yerinden
ve hallaçlar att pamuğu fütursuzca.
Sen say ki
yerin dibine geçti
geçmeyesi sevdam.
Ve ben seni sevdiğim zaman
bu şehre yağmurlar yağdı.
Yani ben seni sevdiğim zaman
ayrılık kurşun kadar ağır,
gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın.
Yine de bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde.
Aynaların ardında sır,
yalnızlığın peşinde kuvvet...
Evet, nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet.
Beni affet
kaybetmek için erken, sevmek için çok geç.

Ahmet Hamdi TANPINAR

"The Lovely Bones" Film Oluyor

2002 yılında Amerika'da bir kitap yayınlandı. Bu kitap haftalarca en çok satanlar listelerinin ilk sırasını kimseye kaptırmadı. Durum böyle olunca söz konusu eser dünyanın dört bir yanında birçok dile çevrilerek satışa sunuldu. Avrupa ve Asya'da da durum pek farklı değildi. Kitap hâlâ çok satıyordu. Duygusal insanlarla dolu ülkemde bu kitap Cennetimden Bakarken ismiyle yayınlandı ve güzelim ülkemde de hak ettiği değeri buldu. Evet, Alice Sebold'un The Lovely Bones isimli eserinden bahsediyorum. Bu leziz dramayı beyaz perdeye aktarmak için Hollywood kolları sıvadı ve yönetmen koltuğuna da Peter Jackson'u atadı. Peki neydi bu kitabın konusu? Okumayanlar için fazla aşırıya kaçmadan özetle konuyu yazayım.
The Lovely Bones 14 yaşında sokakta tecavüz edilerek öldürülen Susie Salmon'un hikâyesidir. Aslında hikaye de tam bu noktada başlar. Evet, ölüm bu hikayenin sadece başlangıcıdır. Susie'nin yeni mekânı artık Cennet'tir. Artık anne ve babasını, arkadaşlarını, tüm sevdiklerini oradan takip edebilecektir, hiçbir müdahale olmaksızın. Ne acılar girdabında giderek yok olma noktasına gelen ailesini teselli edebilir, ne de "Bakın, katilim bu" diye seslenebilir. Kısaca budur The Lovely Bones'un özeti.
Filme gelince. Yönetmenin Peter Jackson olduğunu söylemiştim. Filmin oyuncu kadrosuna da çok önemli iki isim atanmış durumda. Bunlardan birincisi The Mummy, The Fountain ve Enemy at the Gates gibi yapımlardan tanıdığımız Rachel Weisz. Weisz filmde Susie'nin annesi Abigail Salmon'u canlandıracakmış. Öte yandan Susie'nin babası Jack Salmon rolünde ise yavaş yavaş ivme kazanan aktör Ryan Gosling'i izleyecekmişiz. Bu trajik hikâyeyi beyaz perdede izlemek, özellikle Peter Jackson'un elinden çıkacak bir proje olarak izlemek çok hoş olacağa benziyor.

Filmin IMDb Linki: The Lovely Bones